hesiodos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hesiodos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2018 Pazar

TİRE BAŞKÖY VADİSİ’NDE DOLAŞIRKEN...

Eskiden insanoğlu bu dünyada
Dertlerden, kaygılardan uzak yaşardı,
Bilmezdi ölüm getiren hastalıkları.
Pandora açınca kutunun kapağını,
Dağıttı insanlara acıları dertleri.
Bir tek umut kaldı dışarı çıkmadık
Kapağı açılan dert kutusundan.(1)

 15 Kasım 2018
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Yaşadığımız topraklarda 2500 yıl önce hayat süren filozof ruhlu bir ozan vardı: Kyme’li Hesiodosİşler ve Günler isimli manzum eserinde çağına göre iyi bir çiftçi ve iyi bir insan olabilmek için verdiği öğütlerin bir yerinde şöyle sesleniyordu insanoğluna:

“İnsanlar kötülüğe yığınla akın eder; ona kolayca ulaşırlar, yolu düzdür, yeri yakındır; ama iyiliğin önüne tanrılar alın terini koymuşlardır, ona varan yol uzun ve diktir.”

 
Tire-Başköy Vadisi

Bu söz 2500 yıl önce söylenmiş olsa da bugün de geçerliliğini koruyan evrensel bir düsturdur bize göre. Yaşam kalitesini artırmak gibi sözleri çok duymuşuzdur günümüzde. Bir yığın teori, bir yığın söz ve standart davranışı öne çıkaran bir dizi yaklaşım… Bütün bunların ötesinde her şeyden önemlisi, yine bize göre, belli bir doğru ahlak perspektifinde; iyiye, daha iyiye ulaşması ve Mevlana’ya atfedilen bir sözde olduğu gibi Tanrı’nın tamamlanmamış bir projesi olarak formüle edilmiş insanın; iyi ve kötü yönlerinden hangisini besleyip büyüteceğine karar vermesinin gerektiğidir. Elbette bunun için tüm toplumların belli bir altyapıya ihtiyacı vardır; ama bundan daha fazlası için insanın kendisinin de ortaya koyacağı bir çaba söz konusu olmalıdır.

  
Tire Başköylü kabak kemane ustası İrfan Alkur; bir "iyilik" ustası

Bu iyilik üretme sürecine bir insan nasıl ve neden girer? Esas soru budur. Dinler ve toplumlar tarihinde bunun yığınlarca örneği; iyinin kötüyle ise sonsuz savaşımı var. Sadece ekonomik ve teknolojik alt yapının iyileştirilmesi, insanlığa asla ebedi huzur ve mutluluğu getirmeyecektir. Temel dönüşüm, bu maddi dünyadaki bütün iyileştirmelere paralel olarak eşlik edecek bilinçlerdeki “iyi”ye doğru dönüşümlerdir. 21.yy.daki insanın ihtiyacı olan sınırlarüstü bir yeni “hümanizma” tanımına ihtiyaç var belki de. Elbette ekonomik ve teknolojik gelişme düzeyine denk düşen ve özellikle de ondan güç alan bir bilinç dönüşümünden söz ediyoruz. Hem ona uygun, hem de insanın doğasına uygun bir yeni ahlak anlayışının tesisine yönelik bir bilinç dönüşümü…

 
Dağa Kaçtım gezginleri, kabak kemane ustası İrfan Alkur'un mekanında; günün iyilik tarafında...

Bugün Aydın Dağları’nın sonbaharın renklerine boyanmış vadilerinden birinde; Başköy civarında dolaşırken yaşadığımız tesadüfler, bize bunları düşündürttü biraz da. Bir iyi, bir de kötü tesadüf… İşte bir günün hikâyesi…

 
Tire'de sabahın erken vakti; Gençler Kahvehanesi'nde Atatürk köşesi; bir Anadolu kasabasındaki halkın kendiliğinden kurtarıcısına duyduğu sevginin ifadesi...

 
Vakit sabah; Tire İstasyonu...

Sabah erkenden yine koyulduk yollara. Bugün hedefimizde Tireli dostlarla birlikte daha önceki yıllarda dağın kuzey yamaçlarından ulaştığımız Pers Satrapı Gamersos’un bir gözetleme kalesinin(2) bulunduğu Fesattepe’ye bu kez güney yamaçlarında yer alan Yemişler köyünden ulaşmaktı. Tire’de bir sabahçı kahvehanesindeki mükellef kahvaltıdan sonra, Kral Yolu’nu takiben Başköy Vadisi’ne yöneldik.


Başköy köy düğünü
(Nisan 2007)


Başköy meydanında köy düğünü; meydan dumandan görünmüyor, 8 zurna 3 davul köyü inletiyor.
 (Nisan 2007)

Yıllar önce Hasan Hocalarla birlikte katıldığımız bir köy düğününden hatırladığımız Başköy, aslında Tire’nin merkeze en uzak köylerinden biri ve bizim bundan sonra Başköy Vadisi olarak anacağımız; bugünlerde sonbaharın bütün renkleriyle boyanmış bu güzelim vadinin derinliklerinde yer alıyor. Bir dönem Türkmenlerin Batı Anadolu’da sonlanan büyük göçünün hatırasını anan eski bir Türk boyunun ismi Uzgur ile anılan köyün adı, daha sonraki yıllarda yörede görev yapan bir kaymakam tarafından vadideki önemine ve büyüklüğüne atfen Başköy olarak değiştirilmiş. Başköy’den sonra, vadide Tire yönünde ilerlerken; Ortaköy ve Yemişler köyü üzerinden Aydın Dağları’nın kuzey yüzüne doğru Çukurköy ve Kaplan’a ulaşmak mümkün... Uzun ve virajlı dağ yollarından ilerleyerek bu pastoral vadinin güzelliklerini doya doya seyretmek, ayrı bir keyif doğrusu.

 
Yemişler köyü; meydanda Dağa Kaçtım gezginleri, köylüyle konuşuyor.

Köye girerken, ceviz ve incir tarımının öne çıktığı Başköy’ün girişinde asılı “Jeotermal’e Hayır” pankartı dikkatimizi çekiyor. Aydın civarında son yıllarda yoğun bir şekilde devreye alınan jeotermal enerji santrallerinin bölgedeki en önemli tarımsal ürünlerden olan incir üretimini olumsuz olarak etkilediğine dair basında son yıllarda yaygın haberler yayımlanıyor. Büyük Menderes Grabeni’nin sıcak su çıkışına izin veren fay kırıklarının bulunduğu bölgelerde; Mursallı civarından başlayıp Denizli’nin Sarayköy ilçesine dek uzanan geniş bir alanda bu jeotermal enerji santrallerine rastlamak mümkün. Biz son tüketiciler olarak; bu santrallerin olumsuz etkisini, ovadaki incir rekoltesinin özellikle son yıllarda eskiye göre düşük bir düzeyde seyretmesi ve bu durumun incir fiyatlarına yansımasıyla hissediyoruz. Özetle; kaliteli incir bulmak, yıldan yıla giderek zorlaşıyor. Bu yıl iyi kalite inciri, pazarda 40 liradan aşağı bulmak pek mümkün değil.

 
Köyün meydanında yer alan ve bir vadiye doğru bakan konumdaki Atatürk büstü

Ovadaki düşen incir rekoltesi, bu anlamda dağ köylerindeki incir tarımını öne çıkarıyor. Ama bugün anladık ki, jeotermalciler boş durmuyor; ovada yaptıklarını, dağlarda deniyorlar. Bir yandan şuursuzca kurulan rüzgâr elektrik santralleri, diğer yanda ise yer altındaki enerjiye sahip olma derdindeki jeotermal santraller; özetle söylemek gerekirse, ne yazık ki Aydın Dağları da ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi temiz enerji maskesi altında iki ateş arasında kalmış durumda ve bundan en çok muzdarip olacak olanlar da yine bu toprağın, bu dağ köylerinin insanları…

 
Gezginler, tamamlayamadıkları Fesattepe yürüyüşünün başında; en arkada Fesattepe...

Kötünün hikâyesi

Sabah 10.30 gibi Başköy üzerinden dağa doğru tırmanan bir asfalt yoldan önce Ortaköy’e, daha sonra da Yemişler köyüne ulaştık. Köy sessiz ve sakindi. Köyün meydanı diyebileceğimiz ve Atatürk büstünün de bulunduğu alanda birkaç köylü vardı. Bir tanesi ile selamlaşıp konuştuk. Fesattepe’ye çıkış için kolay bir patika sorduk; yürüyüş için köye geldiğimizi söyledik. Adam, sorgulayan bakışlarla ve biraz da gönülsüzce sorularımıza cevap verdi. Vedalaşıp ayrıldık ve köylünün gösterdiği patikayı takip ederek, incir bahçeleri içinden yürümeye başladık.

 
Fesattepe'ye doğru...

 
İncirlerin ardında Yemişler köyü

Tam karşımızda kireç taşından dev bir başlığı andıran kayalıkla taçlandırılmış Fesattepe, bütün görkemiyle durmaktaydı. Aydın Dağları’nın iki yakasındaki Büyük Menderes ve Küçük Menderes ovalarına hâkim bir noktada yer alan bu tepenin; vakti zamanında (İ.Ö. 5. yüzyılda) neden Pers Satrapı Gamersos tarafından bir gözetleme kalesi için mekân seçildiği, bulunduğumuz noktadan dağa doğru bakıldığında bizim için daha anlaşılırdı. Yaklaşık yarım saat kadar yürüdük. Yürüdükçe incir ağaçlarının arkasında kalan aşağılardaki Yemişler köyü ve sol yanımızdaki dere yatağı bizden uzaklaştı. Doğu yönünde ise; köyün üstünden dolanarak dağ geçidine doğru ilerleyen ve Tire’ye giden karayolunu seçebiliyorduk.

 
Fesattepe yolunda incir bahçeleri

 
Bir eski bağ evinden kalan...

 
Fesattepe, bize bir incir ağacının ardından göz kırpıyor.

Bu sırada arkamızdan yetişen bir motosikletli köylü, köy muhtarının bizim yürüyüş yapmamızı istemediğini ve dağdan inmemiz gerektiğini söyledi. Doğrusu ilk anda anlam veremedik. Yaklaşık 10 yıldır İzmir ve çevresindeki dağlarda doğa yürüyüşleri yapan bizler için bu davranış anlaşılır gibi değildi. Köylüye doğa dostu kişiler olduğumuzu, dağ yürüyüşü yaptığımızı ve yürüdüğümüz patikayı takip ederek karşımızda duran Fesattepe’ye çıkmayı amaçladığımızı söyledik ve bunları muhtara iletmesini istedik. Motosikletli delikanlı yanımızdan ayrıldı ve yeniden köye döndü. Bizim ise canımız fena halde sıkılmıştı; özellikle de Tire’de bizi konuk eden Hasan Hoca’nın. Umursamayarak, yeniden yürümeye devam ettik.

 
Ardımızda bıraktığımız Yemişler köyü ve Çukurköy üzerinden Tire'ye giden karayolu

Bir süre sonra karşıdan; dağdaki bahçesinden traktörüyle birlikte gelmekte olan bir başka köylü göründü. Bizim yanımıza gelince traktörünü durdurdu. Selamlaştık; hatırını sorduk. Bir süre ayaküstü kendisi ile sohbet ettik. Traktörlü köylüye de Fesattepe’ye doğru yürümekte olduğumuzu anlattık. Tam o sırada köylünün telefonu çaldı. Köylünün konuşmasından anladık ki; konu bizdik. Muhtar, bağırış çığırış içinde; bizim aşağıya, köye inmemizi istiyordu; hatta emrediyordu. Bizi Tire’ye davet eden dostumuz Hasan Hoca, bu duruma alabildiğine içerledi ve köylüden telefonu kendisine vermesini istedi. Telefonu alır almaz daha kendisini tanıtmaya fırsat kalmadan, köyün muhtarı Hasan Hoca’ya, ağzına ne gelirse saydırmaya başladı. Türk konukseverliğinden nasibini almamış bu adam, bize aşağıya inmemizi emrediyor ve aksi takdirde kolluk kuvvetlerini üzerimize göndereceğini söyleyerek biz; doğa dostu yürüyüşçüleri bir anlamda tehdit ediyordu. Konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla kendisi köyde değildi ve bir yakınının cenazesi için Kireli köyüne gitmişti. Bizim dağa doğru yürüdüğümüzü gören işgüzar köylülerden birinin, ona; cansiperane görev bilinci(!) içinde haber uçurması sonucunda, ne yazık ki; oradan bize telefonla erişerek tadımızı kaçırmayı becermişti. Telefonda nasıl konuşulacağını dahi bilmeyecek denli kaba ve usul adap bilmeyen bu kişi, sonuç olarak; güzelim incir diyarında bir çuval inciri berbat etmişti maalesef.

 
Sıram sıra; sıra dağlar, oy güzelim dağlar...

Canımız sıkıldı; yürüyelim dedik, biraz ilerledik; ama bizden ayrılan köylü de huzursuzlandı. Anladığımız kadarıyla aşağıda da muhtar ile irtibat halinde başkaları vardı. Günün bütünüyle berbat olmaması adına, köye geri dönmeye kara verdik. Köy meydanındaki gençlerle konuşmamız sonucunda anladık ki, köylüler bizi Başköy civarında enerji santralleri için keşif yapan jeotermalcilere benzetmişlerdi. Gösterdikleri anlam veremediğimiz tepkinin nedeni buydu. Ovada incir ağaçlarının uğradığı yıkıma benzer bir sonucun, kendi başlarına da gelmesini istemiyorlardı. Aslında yaptıkları, bir şekilde kendi hayatlarını savunmak ve ona yönelik potansiyel tehditlere karşı çıkmaktı. Ancak ne yazık ki, uyguladıkları yöntemlerle, nereye saldıracaklarını bilemeyen kızgın boğalar gibiydiler. Bu gidişle en büyük zarara uğrayacak olanlar, yine kendileri olacaktı. Hele hele kendilerini göstere göstere köye gelen, amaçlarını medeni bir şekilde meydanda gördükleri köylüye izah eden bu doğasever insanlara karşı takındıkları tutum, hiç de dostça ve Türk konukseverliğine yakışır nitelikte değildi. Ama ulus olarak; haslet diye öğündüğümüz neyimiz kalmıştı ki bugün? Erozyona uğramış topraklar gibi, bütün iyi özelliklerimizi de alıp sürüklemişti ahir zaman. Haklıyken haksız çıkma uğruna takındığımız yanlış tutumlar, tanımadan bilmeden köye gelen konuklara düşmanca davranışlar affedilir şeyler değildi. Hele o muhtar!

 
Yemişler sırtlarından Yemişler köyü ve Başköy Vadisi'ne bakış

Elbette keyfimiz kaçmıştı. Yemişler köyünden; düşünceli, biraz kızgın ama hüzünle ayrıldık; insanımızın düştüğü çaresiz duruma acıyarak… Günün kalan kısmında Başköy’ün girişindeki bir başka hikâyenin içine girmek üzereydik sanki. Yaptıkları ve yapacaklarıyla kendi çapında iyi insan olmanın mücadelesini veren Başköylü kabak kemane ustası ve sanatçısı İrfan Alkur’un dünyasına…

 
Başköy Vadisi

İyinin hikâyesi

Başköy’e 2,5 km uzaklıkta; çınar, ceviz ve incir ağaçlarıyla kaplı vadinin bir yakasında kurulu İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi, Uzgur isminde saklı kadim bir geçmişin günümüzde vücut bulmuş kutlu bir mirası gibiydi. Öğleye doğru kahverengiden sarıya, farklı tonlarda sonbaharın renkleriyle kaplı, güzelim vadideki mekâna ulaştığımızda; İrfan Alkur, bize ileriki saatlerde gözleri parlayarak anlatacağı en güzel eseri; kültür ve sanat evini genişletme çalışmaları için, ustalarla birlikte Başköy asfaltının üstündeki yamaçta çalışmaktaydı. El emeği, göz nuru bir güzel eser, adı gibi irfan dolu bir insanın çabalarıyla ayağa kaldırılmış; karşımızda durmaktaydı. Biraz sonra keyifle onun bütün hücrelerine nüfuz ettik.

 
Başköy yakınlarında İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi

 
Gezginlerin İrfan Alkur'un evinde ağırlanışı; Yemişler köyüne ve köylülerine ithaf olunur.
 
Başköy Vadisi

Ama İrfan Alkur, ilk önce Yemişler köyünde görmediğimiz bir şekilde; geleneksel Türk konukseverliğine uygun olarak önce bizi karşıladı ve yolun vadi tarafında yaşam mekânı olarak kullandığı evinin avlusuna dostça davet etti. Avlunun giriş kapısının tam karşısında yer alan ve vadiye doğru uzanan balkon seki, üstümüzdeki kızarmış yapraklarıyla çardağı saran sarmaşıklar, her yana asılı; kabak kemanenin en önemli hammaddesi su kabakları; etrafımızdaki kasımpatlarıyla kaplı çiçek tarhları, masada kendi ürünleri olan ve evin hanımı tarafından kırılıp hazırlanmış ceviz ve incir tabakları; bulunduğumuz mekânla anlamdaşlığı ifade eden bir bütünsellik içinde kavradı bizi.

 
İrfan Alkur, en güzel eseriyle; Başköy Vadisi'ne karşı...

İrfan Alkur, bu toprağın insanı… Şimdilerde 62 yaşında. Başköy’de doğmuş ve bu dağlarda ve vadilerde koyunlarının peşinde koşturarak büyümüş. Köyün geleneğinde müziğin hep önemli bir yeri olmuş. Bu geleneğin köklerinin Orta Asya’dan buralara getirilen kabak kemane sazında olduğu gibi çok derinlerde olduğu anlaşılıyor. Köy o kadar eski bir yerleşim ki; konuşmamız sırasında İrfan Alkur, vadinin karşı yakasına düşen bir yönde; yörede Kureyş Mezarlığı adıyla anılan eski bir mezarlıktan söz ediyor. Ne yazık ki; zaman içinde bölgede yürütülen hafriyat çalışmaları sırasında, mezarlık harap olmuş ve İrfan Bey’in aktardığına göre de; günümüzde mezarlığa dair toprak üstünde bir şey görmek mümkün değil artık.

 
İrfan Alkur'un yaşam mekanından vadinin güzelliği

İrfan Alkur daha çocukken, sesinin güzelliği hemen fark edilmiş. 70li-80li yıllara dek Başköy’deki köy kahvehanelerinde geceleri insanlar, şarkılar türküler söyleyip eğlenirlermiş. O yıllar, henüz tüketim toplumu haline gelmediğimiz yıllardır. Başköy’de bu kahvehane eğlencelerinde çalgı olarak özellikle kabak kemane kullanılırmış. İrfan Bey de çocuk yaşında sesinin de güzelliği sayesinde, babasının yanında bu eğlencelere katılır ve yörenin türkülerinden söylermiş. Kabak kemane de ilgisini çekmiş o yıllarda. Demiş ki kendi kendisine; ben bu çalgıyı yaparım ve de çalarım.

 
İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi; dershane duvarındaki İrfan Usta'nın eseri kabak kemaneler


İrfan Usta çalıp söylüyor; Halil'in türküsü

İrfan Alkur, 13 yaşlarındayken, dağda koyunlarının peşinde; elinde bir çakı, bir zakkum ağacının (Aydın Dağları’nın iki yakasında bu ağaca ayıngeç adını veriyorlar) gövdesinden bir parçayı yontarak önce sapını yapmış. Sıra gövdesine gelmiş kabak kemanenin. Bir su kabağından yaptığı gövdesini sapıyla birleştirip bir atın kuyruğundan kestiği kıllarından ise kemanenin yayını üretmiş. Eski bir telefon kablosunun içinden sıyırdığı üç adet tel, kabak kemanenin tellerini oluşturmuş. Kabak kemane yapımı ile ilgili hiçbir eğitim almamasına rağmen, tamamen köydeki büyüklerinin elinde gördüğü kabak kemanelerle ilgili gözlemleri üzerinden oluşturduğu çalgının akordu ise, tamamen rastlantısal bir deneyimdir.

 
İrfan Alkur, Dağa Kaçtım gezginleri ile...

Bir gün İzmir Radyosu sanatçılarından rahmetli Durmuş Yazıcıoğlu, köyde öğretmenlik yapan bir öğretmen aracılığıyla namını duyduğu İrfan Alkur’u dinlemeye Başköy’e gelir. İrfan Bey’in, eşliğinde çalıp söylediği kabak kemanesini aynı zamanda ürettiğini de öğrenince, daha fazla ilgilenir onunla. İzmir’e davet eder. Eğer bu çalgıyı üretebilirse, ona satabileceği kişilerle bağlantı kurması konusunda yardım edebileceğini söyler. Durmuş Yazıcıoğlu’nun cesaretlendirmesi, bir anlamda İrfan Alkur’un önünü açar. Tire’de ürettiği kabak kemaneleri önce İzmir’e, daha sonra da Türkiye’nin muhtelif noktalarına gönderir. Hayatını bu çalgıyı üretip satarak kazanır. Ama köyünü ve doğduğu toprakları asla unutmaz. Bütün bu hayat mücadelesi içinde; hep aklının bir köşesinde, bir gün o topraklara dönüp, bütün hayat deneyimini doğduğu topraklardaki o güzel insanlara nasıl aktarabileceği sorusu vardır. Bir gün aklının kurcalayan o soru, yanıt bulur ve o hayal, Başköy vadisinin bir yakasında gerçeğe dönüşür. Bizim de bugün tanıklık ettiğimiz; Başköy’e 2,5 km kadar uzaklıktaki İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi, işte bu hayalin ete kemiğe büründüğü bir gerçektir şimdi.

 
İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi; kabak kemane yapım atölyesi

 
Su kabağından kabak kemane gövdeleri

 
Kabak kemane atölyesinden bir başka görünüm

 
Beyaz tahtada kabak kemane dersleri... 

İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi, Başköy Vadisi’nin bir yamacında; kilit taşlarla kaplı eğimli yolla ulaşılan, yörenin kayrak taşlarıyla kaplanmış, tek katlı bir yapıdan oluşuyor. Bugünlerde binanın kuzey yönünde bir genişletme amaçlı bir inşaat faaliyeti sürdürülüyor. Bahçesi, son derece bakımlı ve çiçeklerle kaplı her yanı… Binanın bir bölümünde kabak kemane yapımının öğrencilere aktarıldığı atölye bulunuyor. Ona bitişik konumdaki büyük salonda ise, Başköy’deki kültürel mirası sürdürmeye aday köylü çocuklarına, kabak kemane ve bağlama dersleri veriliyor. Bir beyaz tahtanın üzerinde bir kabak kemanenin bileşenlerinin belirtildiği bir çizim yer alıyor. Dershanenin duvarlarında ise, İrfan Alkur ve öğrencilerinin yaptığı kabak kemaneler asılı.

 
İrfan Usta, Dağa Kaçtım gezginlerine kabak kemane hakkında bilgi veriyor.

 
Bir irfan yuvasında Başköy hatırası 

Hiç kimseden bir şey beklemeksizin, sadece kendi olanaklarıyla oluşturulmuş bir girişimden söz ediyoruz. Tamamen gönüllülük temelinde ve doğduğu topraklara duyduğu minnet ve sevginin bir ifadesi olarak; o topraklardaki kültür geleneği yok olmasın ve kendisinden sonraki kuşaklara aktarılabilsin diye girişilmiş iyi niyetli bir çaba… Köydeki çocukların ailelerinin tek tek dolaşılarak ikna edilmesi, ilk başta okulla yapılan işbirlikleri, kendi imkânlarıyla oluşturulan bir “irfan” yuvası ve daha neler… Ailelerin oluruyla bu eğitim sürecine katılan öğrenciler, haftada üç gün İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi’nde eğitim alıyorlar. Kış sezonunda Tire’de yaşayan İrfan Bey, kendi arabasıyla yaklaşık 25 km yol yapıp kültür evine geliyor. Kabak kemane eğitimi alan çocuklar gelmeden dershanenin sobasını yakıyor. Ders için gerekli tüm ön hazırlıkları yapıyor ve çocukları bekliyor. Ders sonrası, tekrar 25 km yolu kat edip Tire’ye dönüyor. Bütün bunların hepsi, İrfan Alkur’un özverisini ve bu işe adanmışlığının hangi düzeyde olduğunu gösteriyor.

 
Kültür nasıl korunur; işte böyle: yetiştirdiği öğrencilerden bir grup ile birlikte; dersane duvarındaki fotoğraftan...

Dershanede geçirdiğimiz zaman diliminde İrfan Alkur, bize insanın derinliklerine seslenen sazıyla, sözüyle bu dağların tınısından ip uçları da veriyor. Kabak kemanesi ile seslendirdiği Çanakkale Ağıtı ise, günün en değerli armağanı gibi… Kabak kemanenin gövdesini oluşturan su kabağının üstüne gerdikleri zar, ona buğulu ve derinden bir ses özelliği kazandıran dana yüreğinin zarından yapılıyormuş. İlk yaptığı kabak kemanelerde ise, İrfan Bey; tavşan derisi kullanmış. Adnan Menderes Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nden bir öğretim üyesinin ziyareti sırasında, temininde çektiği sıkıntılarından söz etmesi üzerine; kendisine bu konuda nasıl yardımcı olduğundan söz ediyor sohbetimizde. Böyle bir irfan yuvasına elbette ilgi duyan herkesin yapabileceği bir katkı mutlaka olmalı diye düşünüyoruz.


Çanakkale Ağıtı

 
İrfan Alkur Kültür ve Sanat Evi'nin girişinde yer alan plaket

İrfan Alkur; TRT Haber'de...
(Youtube'dan alınmıştır.)

TRT belgesellerine konu olan, yakınlarda da yine TRT Belgesel kanalı için yeni bir belgeseli çekilen İrfan Alkur’un kabak kemane atölyesinin girişinde İzmir Büyük Şehir Belediyesi tarafından şahsına verilmiş bir plaket yer alıyor. Plakette aynen şu ifadeler bulunmakta:

“Tarihe Saygı; Yerel Koruma Ödülleri; 2016
Kabak kemane ustası İrfan ALKUR, İzmir Büyük Şehir Belediyesi tarafından ‘Geleneksel Zanaatların Yaşatılması’ kategorisinde Jüri Özel Ödülü’ne değer bulunmuştur. İzmir Büyükşehir Belediyesi

Onun bütün hülyası; mekânını, sınırlar ötesine ulaştıracak boyutta bir çekim merkezi haline getirmek ve bu sayede doğup büyüdüğü Başköy’e bir şekilde borcunu ödemek… Tabii ki işin merkezinde yeni İrfan Alkur’lar yetiştirmek var; ama daha ötesi de var. Aslında anlattıklarından bu yolda da epey bir mesafe kat ettiğini de söylemeliyiz. Öyle ki; son yıllarda Amerika’dan bile onu ve mekânını merak eden insanlar ziyaretine geliyorlar; sazını ve sesini bu mekânda dinliyorlar. Her şeyin aşındığı günümüzde kendi öz kültürümüze bu denli sahip çıkan ve onu yedi kat yabancı insanlara dahi tanıtmaya çalışarak, bir nevi kültür elçisi rolü de üstlenen bu güzel insana gıpta etmemek mümkün değil… Ne mutlu ona; bu değerli ve aydınlık yolculuğunda…

 
İrfan Alkur'un evinden Başköy Vadisi'ne bakış; avluda yediğimiz cevizle incirin kaynağı...

İrfan Bey’in bugün kültür ve sanat evindeki inşaat faaliyetleri nedeniyle başı oldukça sıkışık… Biz de onu daha fazla meşgul etmemek adına dostça vedalaşarak ayrılıyoruz yanından; ama yetiştirdiği öğrencilerinin bir mezuniyet konserinde bulunma sözünü kendisinden alarak…

Habibler düzleminden Aydın Dağları'nın görünüşü

 
Kızılçamlar, incir bahçeleri ve zeytinlikler; Aydın Dağları'nda dolaşırken...

Aydın Dağları’nı aşan geçitlerden birini takip ederek ulaştığımız Germencik köyüne bağlı Habibler köyünün yol üstünde yer alan kahvehanesi bugünkü son durağımız. Daha önceki geçişlerimizde(3) de uğradığımız bu yol üstü kahvehanesinde; yeni demlenmiş bir çaydanlık çayın eşliğinde oldukça gecikmiş bir öğle yemeğiyle son buluyor günümüz. Şimdi artık günün muhasebesini yapmak zamanı; İzmir’e dönüş yolunda… İyi ile kötünün muhasebesini; ne kaldı bize, ne kaldı bugünden yarına diye…

Dipnotlar:
(1)   Hesiodos, Theogonia – İşler ve Günler; Çeviren: Azra Erhat-Sabahattin Eyüpoğlu; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları; 1. Basım, Mayıs 2016-İstanbul; sayfa: 52
(2)  Fesattepe’de Pers Satrapı Gamersos’un kalesi ile ilgili olarak bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2012/02/pers-satrabi-gamersosun-tire.html
(3)  Aydın Dağları’nın Habibler geçişi hakkında bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2013/05/aydin-daglarindan-besparmaklarin.html
(4)    Fotoğraflar, belirtilenler dışında İ. Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

23 Eylül 2018 Pazar

KAFKASYA'NIN KİLİDİ; GÜRCİSTAN-2


İMERETİ’NİN KALBİ KUTAİSİ
(MANASTIRLAR, KANYONLAR VE MAĞARALAR)
(2.BÖLÜM)
9-16 Temmuz 2018
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Gürcistan bugün yaklaşık 3,5 milyon insanın yaşadığı bir Transkafkasya ülkesi… Çalışmak için yurt dışına giden yüz binlerce insanın yaratmış olduğu demografik değişkenliği de göz önüne aldığımızda; Gürcistan için sabit bir nüfustan söz etmek bu aralar pek de olası değil. Ama ne olursa olsun, Gürcistan Kafkasya’da bir şekilde hep oldu; bugünden yarına yine olacak. Çünkü 1. bölümde biraz da uzatarak sözünü ettiğimiz Gürcistan’ın arka planında saklı kadim tarihi ve kültürü, ona bu birikimi kesinlikle sağlıyor. Her ne kadar bugün yoksul bir halkın bireyleri konumunda görünseler de; benzersiz coğrafyaları, bu coğrafyadan kaynaklanan stratejik konumları ve kimliklerinin birer önemli parametresi olan orijinal dil, alfabe ve dinsel özellikleriyle Gürcüler umutlarını geleceğe taşıyabilecek güce sahipler.

Batum 
Batumi (Batum) sırtlarında...

 
Batum'da Karadeniz kıyısında...
(Fotoğraf: Nilüfer Keyvanklıoğlu)


Sarp sınır kapısından girdikten sonra Gürcistan tarafında Sarp’ın Gürcü yarısı Sarpi’de bizi Türkçe levhalar ve sesler karşıladı önce. Telefon kartı, para değişimi yapanlar, Sarpi-Batumi arasında çalışan minibüslerin ve taksi şoförlerinin çığırtkan sesleri, mısır ve meyve satıcıları, gelen giden yolculardan oluşan hareketli bir kalabalığın içinde buluverdik kendimizi. Bir süre sonra bizi Batum, Kobuleti ve Samtredia üzerinden Kutaisi’ye götürecek aracımıza binerek Gürcistan toprağındaki serüvenimize başladık.

Sarpi 
Sarpi'de Gürcistan sınır kapısından girerken...

Sınırdan içerlere doğru ilerledikçe, Batum’u doğu yönünden saran; Kuzey Anadolu Dağları’nın uzantısı konumundaki yemyeşil bitki örtüsüyle kaplı dağların bildik görüntüsü ve onların arasındaki derin vadilerden ilerleyerek Karadeniz’e doğru alçalan, sonra Batum önlerinde genişleyen yatağına serilmiş bir peri gibi usul usul akmakta olan Çoruh’un denize kavuşma heyecanı karşıladı bizi. Yaklaşık sınırdan 16 km kadar içerde; çok katlı binalarıyla dikkat çeken Batum’a; dönüşte uğramak üzere kıyı boyunca takip ettiğimiz yoldan Kutaisi’ye doğru ilerledik.

 
Batum sırtlarında çay tarlaları
(Fotoğraf: Ebruli Arşivi)

Ali-Nino  
Batum'un sembol anıtlarından; Ali-Nino Heykeli
(Fotoğraf: Nilüfer Keyvanklıoğlu) 

Kutaisi yolunda

Kutaisi’ye ulaşmak için bir süre Karadeniz’e paralel seyrettik. Daha sonra Tskaltsminda’yı geçince İmereti bölgesine doğru ilerleyen karayoluna saptık. Her yer, bizim Karadeniz Bölgesi gibi yemyeşil bir bitki örtüsü ile kaplıydı. Çoruh, Rioni ve Supsa ırmakları tarafından sulanan düzlükler insanoğlunun tüm istediklerini verecek denli cömertti.

Batum 
Batum'da dağdan sahile doğru; topografya ve sosyoloji birarada...

İmereti 
İmereti kırsalında yol boyunca rastladığımız iki katlı evlerden biri

Köylerden geçtik; bazı evlerin önünde oturan birkaç köylüyü görsek de, ortalık belki de sıcak ve nemli iklimin etkisiyle oldukça sakindi. Sokaklarda kimsecikler yoktu. Köyler boyunca karayolunun iki yanında neredeyse standart yapıda; geniş bahçeler içinde, iki katlı; üst katına demir ferforjeli merdivenlerle dönerek çıkılan yorgun evler gördük. Evlerin üst kattaki ana giriş kapılarının üstünde, “ocağı” korusun ve uğur getirsin diye konduğunu düşündüğümüz; belki de Argonaut’lar efsanesindeki mitolojik kadın kahraman Medeia’nın atası olan Güneş Tanrısı Helios ile ilişkilendirilebilecek güneş kursları; bacalarda ise kuş motifleri vardı.

 
Bu da bir diğeri...

Kutaisi 
Ukimerioni Tepesi'nden Kutaisi'ye bakış

Çoğu Sovyetler Birliği zamanından kalma bu evlerin o dönemin kırsaldaki bir yaşam standardının izlerini taşıdığını düşündük. Bu köy ve kasaba evlerinin bir kısmı, zaman içinde sahibinin gelir durumuna bağlı olarak şekil değiştirmiş, onarılmış ya da onarılmayanlar ise, zamanın tahribatına karşı mevcudu koruma refleksi içindeydiler. Megrellerin yurdu Samegrelo bölgesinde Zugdidi-Poti arasında rastladığımız evler ise daha gösterişli ve birer villayı andırır güzellikteydi. Ama kırsaldakiler daha mütevazı görünüme sahiptiler. Kutaisi yolunda gördüğümüz evlerin çoğu sessiz ve kapalı gibiydi. Evlerin arkalarına doğru uzanan, ağaçlarla kaplı geniş bahçelikler vardı. Aşağı yukarı köylerde herkesin ineği ya da domuzu bulunmaktaydı. Hayvanlar, şehirlerarası yollarda Hindistan misali serbestçe dolaşmakta, hatta bu nedenle trafik zaman zaman kesintiye uğramaktaydı. İnek besleme, her bakımdan kıskaca alınmış Gürcistan toplumunun bir yaşam sigortası gibiydi. Herkes küçük ölçekli hayvancılık ürünlerini üreterek bir anlamda ayakta kalma savaşımı içindeydiler. Bu duruma bizzat şehirlerde gördüğümüz halk pazarlarında tanık olduk.

 
Batum halk pazarında askıdaki domuzlar...

 
Pazarda patates satıcıları

 
Gürcistan'da her yemeğe giren kişniş ya da onların ifadesi ile "kinzi" demetleri 

Yaklaşık 4 saat civarında bir yolculuk sonrasında akşama doğru Rioni Irmağı’nın ikiye böldüğü bir zamanların İmereti Krallığı’nın başkenti, şimdilerde ise Gürcistan Parlamentosu’nun bulunduğu kent olarak dikkat çeken Kutaisi’ye girdik.

Kutaisi 
Bagrati Katedrali'nin bulunduğu Ukimerioni Tepesi'nden Kutaisi'nin akşama doğru görünümü

Kutaisi’de…

Kutaisi, Sovyetler Birliği döneminde önemli bir sanayi kenti imiş. O yıllarda yaklaşık 600.000 civarında olan nüfus, bugünlerde 200.000 civarına gerilemiş durumda… 2012 yılında modern mimariye sahip bir binada faaliyete geçen Gürcistan Parlamentosu’nun Kutaisi’deki hayata getirmiş olduğu canlılıktan söz edilse de; gecesi ve gündüzüne tanıklık ettiğimiz kentin sakin ve mutedil hayatı, bizi daha fazla çekti kendine. Bilhassa kentin eski dokusunun bozulmamış olduğunu hissettiren havası, geniş parkları, Merkez Meydanı çevresinde öbeklenmiş kimlikli tarihi binalar ve ayrıca UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edilmiş; Kutaisi’ye yukarıdan bakan Ukimerioni Tepesi’nde kurulu Bagrati Katedrali bunun somut kanıtları gibi duruyor karşımızda. Bir de bunlara ilave olarak şehrin yakınlarında yer alan Gelati ve Motsameta Manastırları ile dinozor ayak izlerini taşıyan Sataplia ve Prometheus Mağaraları, kıyısına kurulmuş bir platformdan yürürken insanı ürpertecek denli bir derinliğe sahip Okatse Kanyonu’nu da eklersek Kutaisi’nin çekiciliği hakkında bir fikir edinilebilir.

 Bagrati  
Bagrati Katedrali

Bagrati Katedrali 
Bagrati Katedrali'nin çevresindeki surlar

Kutaisi’yi ikiye bölen Rioni’yi birkaç yerden aşan köprüler gece birer gerdanlık gibi asılı duruyor suyun üstünde. Kymeli hemşerimiz Hesiodos’un Theogonia’da(1) Phasis ismiyle adını andığı; İlkçağ’ın ünlü gezgini, coğrafyacı Strabon’un Geographika’da coğrafik konumunu çevresindeki yerleşimlerden stadia cinsinden uzaklıkları ile tanımladığı(2) Gürcistan’ın bu en büyük ırmağı, Kafkaslar’dan köpüre köpüre akarak ulaştığı İmereti düzlüklerinde ve Kutaisi’nin tam ortasından geçerken bir anlamda soluklanıyor.

Kutaisi 
Kutaisi'yi ikiye bölen Rioni Irmağı; ilerde Beyaz Köprü

Kutaisi 
Kutaisi; genel görünüm
(Ebruli Arşivi)

Bagrati Katedrali

Akşama doğru ulaştığımız Kutaisi’de ilk uğrağımız Ukimerioni Tepesi’nde kentin eski akropolisi izlenimini yaratan ve UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Bagrati Katedrali oldu. 11.yy.da Kral III. Bagrat tarafından yaptırılan kilise, zaman içinde eklentilerle genişleyerek, konumlanmış olduğu tepede bir kale içinde korunan ve bir sarayı da ihtiva edecek büyüklükte bir yerleşime dönüşmüş.

Bagrati  
Bir akşam vakti Bagrati Katedrali

Bagrati 
Bagrati Katedrali ve solunda çan kulesi
 
Bagrati Katedrali 
Bagrati Katedrali'nin çan kulesi

Kutaisi 
Katedral düzleminden Kutaisi'ye bakış

Gürcü kaynaklarına göre; Osmanlıların kenti ele geçirdikleri 1691 yılında kilise büyük tahribata uğramış; takip eden 18.yy.da Rus-Osmanlı ve Gürcü savaşları sırasında da yapı yine büyük zarar görmüş. Sovyetler Birliği döneminde 1950’li yıllarda Gürcü sanatçılar, katedralin restorasyonu üzerinde çalışmışlar; ancak yapının bugüne ulaşan son hali 2000’li yılların ikinci yarısında gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda ortaya çıkmış. 1913 tarihini taşıyan Rus orijinli eski bir fotoğrafa bakarken; çöken tavan ve duvarlarından ötürü, restorasyon süreçlerinde katedralin neredeyse baştan yaratıldığı anlaşılıyor.

Bagrati Katedrali 
Restorasyon öncesi Bagrati Katedrali'nin hali
(Kaynak:https://www.georgianjournal.ge/culture/33639-georgias-medieval-bagrati-cathedral-removed-from-unesco-cultural-heritage-list.html)

Bagrati Katedrali
Restorasyon öncesi Bagrati Katedrali'nin içinden bir görünüm
(Kaynak: http://www.tabula.ge/en/story/70442-bagrati-cathedral-copy-or-original)

Bagrati Katedrali 
Bagrati Katedrali ; kale içi

Bagrati Katedrali 
Katedralini giriş kapısı üstünde yer alan bir Ortodoks Haçı

Ortodoks Haçı şeklindeki kilisenin tabanında ilk yapım zamanına ait mimari izler, yapılan arkeolojik kazılar ve restorasyon süreçleri sonunda ortaya çıkarılmış. Kilisenin çan kulesi kale duvarları ile sınırlanan alanın en ucunda ve katedralden ayrı bir konumda yer alıyor. Kilisenin girişinde kemerli kapıyı taşıyan sütunların başlıklarının önünde yer alan kartal motifleri dikkat çekici… 

Bagrati Katedrali 
Bagrati Katedrali

Bagrati Katedrali 
Katedralin kemerli giriş kapısı

Bagrati Katedrali 
Katedralin kemerli kapısını taşıyan sütünlardan birinde yer alan detay

Bagrati Katedrali 
Sütun başlığındaki kartal

Kutaisi’de dolaşırken

Hava, akşamın alaca karanlığına rağmen Kutaisi’de hala sıcak… Kutaisililerin bir kısmı, akşamı katedralin önündeki düzlükte karşılamayı yeğlemişler bu kez. İlkçağ’ın efsanelere konu olmuş Kolkhis Kralı Aietes’in kenti Kutaisi’ye ve onu ortadan tam ikiye bölen Rioni Irmağı’na Ukimerioni Tepesi’nden bakmanın keyfi bir başka olsa gerek. Tepenin ardında kaybolan güneşin kızıllığı, kentin üstünde giderek akşamın ilk ışıklarıyla birbirine karışmakta… Farklı dillerden insan sesleri kulağımıza geliyor; çimenlerin üzerinde Gürcü çocukları yuvarlanıyor kaygısız; kesinlikle hüzünlü, ama güzel bir şehirdeyiz; akşam vakti Kutaisi’deyiz.

Ukimerioni Tepesi 
Ukimerioni Tepesi'nden Kutaisi'nin görünümü

Kolkhis Çeşmesi 
Merkez Meydanı; önde Kolkhis Çeşmesi, arkada Şehir Tiyatrosu

Bulvar Parkı
Merkez Park ya da Bulvar Parkı

Merkez Park
Merkez Parkı'nda gövdesi burulmuş ilginç bir ağaç

Kentin en merkezi noktası olan Merkez Meydanı (Tsentraluri Moedani) ve tarihi yapılar Rioni’nin karşı yakasında yer alıyor. 19.yy.dan kalma bir botanik bahçesi görünümündeki Bulvar olarak anılan kocaman Merkez Parkı ve onun komşuluğundaki Merkez Meydanı sosyalist dönemin geleneklerini yansıtan dev ölçekteki mekânlar olarak dikkat çekiyor. Sovyet Dönemi’nde bir Lenin heykelinin bulunduğu Merkez Meydanı’nın tam ortasında; bugün kimliğini uzak geçmişlerdeki söylencelerde arayan bir refleksin ürünü gibi duran Kolkhis Çeşmesi yer alıyor. Çeşmenin üstündeki at, koç, keçi gibi hayvan figürleri, asılları Tiflis Müzesi’nde bulunan ve arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan antikiteleri temsil ediyor. Anıtsal çeşmenin esinlendiği tema ise, İlkçağ’da Kolkhis Krallığı’nın başkenti olarak işlev görmüş Kutaisi’nin arka planında saklı; Yunan Mitolojisi’nde yer alan Argonaut’lar söylencesi üzerinden kadim Avrupa Uygarlığı ile ilişki kurma çabası olarak tanımlanabilir. Yukarıda bir düşünme refleksi olarak tanımladığımız bu davranışın, bugünkü Gürcistan’ın içinde bulunduğu kıstırılmışlık halinden bir çıkış çabası olarak da değerlendirilmesi mümkün. Başarılı olabilirler mi; orası biraz su götürür gibi duruyor.

 Kolkhis Çeşmesi 
Bir Kutaisi gecesinden kalan; Kutaisi Merkez Meydanı'nda Kolkhis Çeşmesi

Merkez Meydanı 
Merkez Meydanı; başka bir açı...

Şehir Tiyatrosu 
Merkez Meydanı; en arkada oval bina Şehir Tiyatrosu

Kutaisi Opera Binası  
Kutaisi Opera Binası 

Merkez Meydanı’nın çevresinde Şehir Tiyatrosu ve Opera Binası gibi tarihi yapılar da yer alıyor. Bunlardan Merkez Meydanı’nın ortasındaki Kolkhis Çeşmesi’ne bakan konumdaki Şehir Tiyatrosu, Sovyetler Birliği döneminde araya 2. Dünya Savaşı’nın girmesi nedeniyle uzun süren bir inşaat süreci sonrasında; 1955 yılında hizmete açılmış. Tiyatro, bugün 19.yy.da Gürcistan’ın önemli aktörlerinden birisi olan Lado Meskhishvili’nin ismi ile anılıyor. Diğer önemli bir yapı; Opera Binası ise, eski Kutaisi Tiyatrosu’nun yerinde 1969 yılında kurulmuş. Stalin’in çok sevdiği bir Gürcü halk şarkısı olan Suliko(3) bu binada ilk kez seslendirilmiş. Yapının çatısında yer alan aslan ve mızraklı savaşçı heykelleri dikkat çekici…

Suliko; bir Gürcistan halk şarkısı
(Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=-jcDXDHoNGs)

Kutaisi Opera Binası  
Kutaisi Opera Binası; çatısında aslan heykelleri
(Kaynak: http://www.visitkutaisi.com/en/seeanddo/interestinglandmarks/kutaisi/149-theoperahouse)

Kraliçe Tamara Caddesi 
Merkez Meydanı'na açılan Kraliçe Tamara Caddesi; bir gece vakti...

Merkez Meydanı 
Merkez Meydanı yakınlarında...

Kutaisi’de hala küçük de olsa bir Yahudi azınlığı yaşıyormuş. 3 sinagogun bulunduğu kentte Büyük Sinagog diye anılanı, 1885 yılından kalma ve Gürcistan’ın ikinci büyük sinagogu olarak biliniyor ve oldukça iyi durumda ve bakımlı…

Kutaisi, Büyük Sinagog
Kutaisi, Büyük Sinagog
(Kaynak:http://www.visitkutaisi.com/en/seeanddo/churchesandmonuments/kutaisi/127-jewishsynagogue)
Kutaisi, Büyük Sinagog 
Sinagogun giriş kapısı
(Kaynak:http://www.visitkutaisi.com/en/seeanddo/churchesandmonuments/kutaisi/127-jewishsynagogue)  
 
Kutaisi’de eski şehrin sokaklarında yürümek, Merkez Meydanı yakınlarında büyük parktaki banklardan birine ilişerek azıcık soluklanmak, 19.yy.da bir prensesin(4) kente bağışladığı dönümlerce büyüklükteki kendi meyve bahçesinin 150 senelik bir süreçte bugünkü haline dönüşümünü tasavvur edebilmek, Rioni kıyısında avarelik etmek, yorgun ama kişilikli evlerin yer aldığı sokaklardan geçerek Kutaisi’nin tadına varabilmek; akşam karanlığında biraz da loş, ama keşfetmesi kolay bir şehir Kutaisi… Denilene göre; 2012 yılında Gürcistan Parlamentosu’nun Tiflis’ten Kutaisi’ye taşınması, hem şehrin çehresinin makyajlanması anlamında yenilenmesine, hem de sosyal hayatın canlanmasına yardımcı olmuş. Bugün Rioni Irmağı’nın batı yakasında Parlamento civarında bu gelişme dinamiklerini görebilmek mümkün. Şehir o yöne doğru genişlemekte.

Merkez Parkı 
Kutaisi, Merkez Parkı

Kutaisi 
Kutaisi, şehir merkezinde bir sokak

Kutaisi 
Kutaisi; Rioni kıyısında ıssız bir sokakta... 

Gürcistan’da rugby, futboldan neredeyse daha çok sevilen bir spor dalı imiş. Öyle ki, uluslar arası rekabette Gürcistan dünya rugby klasmanında 11.sırada yer alıyor. Kutaisi’nin ulusal ligde mücadele eden oldukça güçlü bir rugby takımı ve bu yıl Gürcistan’ı UEFA kupasında temsil eden Torpedo Kutaisi isminde bir futbol kulübü bulunuyor. Şehrin Torpedo Kutaisi spor kulübü ile özdeşleşen Givi Kiladze Stadyumu da Rioni Irmağı’nın batı yakasında yer alıyor.

Shota Rustaveli Caddesi 
Rioni'yi geçen köprülerden biri; Shota Rustaveli Caddesi...

Cafe Argo 
Kutaisi, Rioni kıyısında hoş bir mekan; Cafe Argo...

Kutaisi Manastırları

Kentin yakın çevresinde iki önemli manastır kompleksi yer alıyor. 1994 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Gelati Manastırı, Gürcistan tarihinde Gürcistan birliğini sağlaması nedeniyle “Kurucu” unvanı ile anılan Kral IV. David tarafından 12.yy.da inşa ettirilmiş. Kendisi de burada gömülü olan Kral David’e manastırın bitişini görmek nasip olmamış (Ölümü 1125 yılı). Kendisinden sonra tahta çıkan varisi Demetre tamamlamış yapıyı. Daha sonraki yüzyıllarda manastır kompleksi, ana katedrale yapılan eklentilerle bugünkü halini almış. Kutaisi’nin 11 km kadar doğusunda ve Tskalsitela ırmağının aktığı vadiye hakim bir tepede bulunan manastır kompleksi, bizim ziyaretimiz sırasında kapsamlı bir restorasyon süreci içindeydi. Bu sürecin 2006 yılından beri devam ettiği bilgisini de orada öğrendik.

 Aziz Georgi Kilisesi 
Gelati Manastırı; restorasyon sürüyor. Öndeki Aziz Georgi Kilisesi, arkadaki ise ana katedral; yani Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi

Gelati Manastırı 
Manastırın giriş kapısı

Aziz Georgi Kilisesi 
Aziz Georgi Kilisesi

Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi 
Ana Katedral; Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi

 
Kilisenin tabanında yer alan mezar taşlarından biri

 
Çan kulesinin altındaki çeşme; suyu çok lezzetliydi.

 
Gelati Manastırı hatırası

Ormanlık bir alanın ortasındaki düzlükte inşa edilmiş manastır kompleksinin içinde üç apsisli ana katedralin (Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi) yanında Aziz Georgi’ye ve Aziz Nikolas’a adanmış daha küçük ölçekte iki kilise daha var. Ana kilisenin girişine yakın konumda bir çan kulesi ve suyu son derece lezzetli bir çeşme de manastırda dikkatimizi çeken unsurlardan. Bunların dışında manastırın yüksek duvarları boyunca yaşam mekânları ve müştemilat türünden yapılar mevcut. Kurucu Kral IV. David’in mezarı ise manastırın güneyine düşen bir bölümde yer alıyor. Kurucu Kral David’in manastıra yüklediği bu misyon, kendisinden sonra da sürdürülmüş ve 10 civarı kral ile Kraliçe Tamara da buraya gömülmüşler. Gürcistan’ın tarihini belirleyen şahsiyetlerin burada gömülü bulunması nedeniyle de Gelati Manastırı, Gürcüler için ayrı bir önem taşıyor olmalı.

Aziz Nikolas Kilisesi 
Manastırın üçüncü kilisesi; Aziz Nikolas Kilisesi

Gelati Manastırı'nın çan kulesi 
Gelati Manastırı'nın çan kulesi

 
Manastırın avlusunda zambaklar

Gelati Manastırı 
Gelati Manastırı; ana kilisenin içinden...

 
Manastır avlusunda yer alan; belki bin yıllık bir ağaç gövdesinden kalan...

Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi 
Bakire Meryem'in Doğumu Kilisesi'nin apsisi ve ikonastasis

 
Ana kilisenin içinden bir görünüm

 
Gelati Manastırı avlusunda  bir Gürcü teyzenin izniyle...

Kutaisi yakınlarındaki bir diğer manastır ise, Araplar tarafından öldürülen iki Gürcü din adamı David ve Konstantin’e adanmış bulunan ve sözcük anlamı “işkence edilmişlerin yeri” anlamına gelen Motsameta Manastırı… Manastır, onların ölümü sonrasında; 10.yy.da Kral III. Bagrat tarafından yaptırılmış. Günümüzde Gürcülerin nikâh törenlerini gerçekleştirdikleri popüler bir mekân olarak anılan bu manastır, söylenceye göre David ve Konstantin’in cesetlerinin atıldığı söylenen, Rioni Irmağı’nın aktığı son derece derin bir vadiye hâkim bir tepede yer alıyor. Gelati Manastırı ile karşılaştırıldığında oldukça mütevazı ölçekli bir yapı görünümünde olan Motsameta Manastırı’nın avlusundan Kutaisi’nin siluet şeklindeki görüntüsünü de seyretmek mümkün. Kilisenin içinde yer alan fresklerde David ile Konstantin’in başlarına gelenler resmedilmiş. Gürcülere göre; bu manastıra üç kez emekleyerek gelip dilek tutulursa, Gürcü Kilisesi tarafından azizi mertebesine yükseltilen David ve Konstantin tarafından bu dileklerin gerçekleştirileceğine inanılıyormuş. Motsameta Manastırı, özetlersek; Gürcüler için efsunlu bir mekânmış. Evlilik törenlerinin burada gerçekleştirilmesinin bir nedeni de mekâna atfedilen bu kutsallık olsa gerek.

Motsameta Manastırı 
Motsameta Manastırı

 
Manastırın yanındaki kanyon görünümündeki derin vadi

Motsameta Manastırı 
Motsameta Manastırı; ana kilisenin ikonastasisi

Motsameta Manastırı
Kilisenin kubbesi

Motsameta Manastırı; çan kulesi
Motsameta Manastırı; çan kulesi

 David ve Konstantin 
Manastırın adandığı azizler; David ve Konstantin

David ve Konstantin
 Arapların David ve Konstantin'e yaptıklarını tasvir eden duvar resimleri

Motsameta Manastırı 
Motsameta Manastırı; kilisenin içinden bir görünüm

 Gürcü Mezarlığı 
Motsameta Manastırı yakınlarındaki bir Gürcü mezarlığı

Sataplia Mağarası

Kutaisi yakınlarında bir kaplıca yerleşimi olarak öne çıkan Tskaltubo kasabası sınırları içinde, Sataplia ve Prometheus Mağaraları yer alıyor. Jeolojik açıdan özgün bir bölge olarak tanımlanan Tskaltubo, bölgedeki diri faylardan ötürü yüzeye çıkabilen sıcak ve şifalı su kaynaklarının beslediği bir kaplıca merkezi olarak tanınıyor. Kasabada Sovyetler Birliği döneminden kalma son derece yıpranmış, kaplıca misafirhaneleri olarak kullanılan yüksek bloklar dikkat çekiyor. Bu mağaralardan ilki; Sataplia Mağarası’nın girişinde yer alan dinozor ayak izleri, bu bölgenin insanlık tarihi açısından derinlikli bir bilgi kaynağı olduğuna işaret ediyor. Sönmüş bir volkan olan, yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki Sataplia Dağı’ndan ismini alan mağaranın uzunluğu, yaklaşık 300 metre kadar. Girişteki dinozor ayak izlerini geçtikten sonra, içerisi ışıklandırılmış ve yürüyüş yolları mevcut olan mağaranın çıkışındaki patikayı takip ederek Kutaisi’yi uzaklardan gören bir seyir platformuna ulaşılabiliyor.

Sataplia Mağarası 
Dinozor ayak izleri

Sataplia Mağarası 
Sataplia'da dinozor ayak izlerinin bulunduğu galeri

Sataplia Mağarası 
Sataplia Mağarası

Sataplia Mağarası 
Sataplia Mağarası'ndan bir başka görünüm

Sataplia Mağarası 
Mağaranın içinden bir başka köşe 

Sataplia seyir platformu 
Sataplia seyir platformuna yürürken...

Sataplia seyir platformu 
Sataplia seyir platformundan Kutaisi'ye bakış; ortadaki beyaz kubbemsi bina Gürcistan Parlamentosu 

 
Aynı yerden bir başka bakış açısı...

1984 yılında keşfedilen Prometheus Mağarası ise, dünyanın en büyük mağaralarından biri olarak biliniyor. Yaklaşık 15,5 km uzunluğundaki mağarada tam 16 adet galeri mevcut. İçinde botla gezilebilen bir de yer altı gölünün bulunduğu mağarada, gezginlerin dolaşmasına izin verilen güzergâh yaklaşık 1 km uzunluğunda…

Okatse Kanyonu'nun maketi 
Okatse Kanyonu'nun maketi

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu'nun dibini buradan görebildik.

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu yürüyüş patikasındayız.

Okatse Kanyonu(5)

Yaklaşık 40 derece sıcaklıkta dolaştığımız aynı bölgedeki bir diğer önemli nokta ise, içinde Okatse Irmağı’nın aktığı Okatse Kanyonu… Kenarları boyunca aşağıya doğru bir duvar gibi dimdik inen ve yaklaşık 500 metre yükseklikteki vadinin üst düzleminde yer alan kayalıklara raptedilmiş çelik konstrüksiyon bir patikadan yürüyerek izlenebilen bu muhteşem kanyon, ziyaretçilerini oldukça heyecanlandırıyor. Okatse Kanyonu’nun seyir patikasına yürüyerek ulaşmanın yanında, yolu son derece zorlu bir toprak parkuru kullanarak Japonların bu yollarda son derece mahir; Mitsubishi Delica marka minibüsleriyle de aynı hedefe erişmek mümkün. Kanyonun içinde yer alan bir de şelale (Kinckha Şelalesi) mevcut; ama onu görebilmek için kanyona ırmak düzleminden erişmek gerektiğini söylediler. Yürüyüş düzleminde; vadinin kıyısı boyunca yürüyüş patikası aracılığıyla ulaşılan ve altı tamamen şeffaf bir tabana sahip, kanyonu yukarıdan gören bir de seyir platformu bulunuyor. Ancak 4o derece sıcaklıkta ve güneşin tam altında bu platformda uzun süre kalabilmek pek de mümkün değil.

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu yürüyüş yolunda Ebruli gezginleri

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu ve yürüyüş yolu

Okatse Kanyonu 
Okatse Kanyonu

 
40 derecede Okatse Kanyonu gezisi sonrasında dinlenme anında...

Kanyon ziyareti sonrası yapılacak tek şey, sıcaktan ve açlıktan sünmüş vücutlara takviye yapmak… Ama ortalık o kadar kalabalık ve sevimli Gürcülerin turizmi uygulayışlarındaki amatörlük o düzeyde ki; Gürcistan’da pek revaçta olan armut gazozu (oldukça şekerli, ama bir o kadar da lezzetli) eşliğinde löbyeli haçapuriye (içine fasulye ezmesi konulmuş bir tür pide) razı olmaktan başka çare yok. Zaten zaman kısa, yol uzun; hedefte Kafkasların eteğindeki Svanların yurdu Svaneti ve Mestia var. Haydin kuzeye doğru; Rus sınırına…

Martvili Kanyonu 
Martvili Kanyonu
(Kaynak:http://www.georgianholidays.com/sights/protected-areas/martvili-canyon)

Svaneti 
Svaneti; Merhaba...
 (DEVAM EDECEK)

Dipnotlar:

(1)     Phasis, Hesiodos’un Theogonia isimli manzum eserinde Tethys ve Okeanos’un birlikteliğinin ürünleri olarak bir dizi ırmağın ismini sayar; bunlardan biri de Büyük Kafkas Dağları’ndan doğarak güney batıya doğru akan ve Poti’nin hemen kuzeyinden Karadeniz’e dökülen Gürcistan’ın en büyük ırmağı Rioni’dir. “Tethys Okeanos’a ırmaklar doğurdu, / Suları burgaç burgaç ırmaklar: / Nil, Alpheios, derin burgaçlı Eridanos, / Strymon, Maiandros, güzel akışlı İstros, / Phasis, Rhesos, gümüş burgaçlı Akheloos, / Nessos, Rhodios, Haliakmon, Heptaporos, / Granikos, tanrısal Aisepos ve Simoeis, / Peneios, Hermos ve güzel akışlı Kaikos, / Sangarios, uzun Ladon Irmağı ve Parthenios, / Euhenos, Adreskos ve tanrısal Skamandros.” (Hesiodos, Theogonia-İşler ve Günler; Çeviren: Azra Erhat-Sabahattin Eyüpoğlu; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Baskı-Mayıs 2016; sayfa: 16)
(2)    Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, (Geographika: XII-XIII-XIV), Çeviren: Prof. Dr. Adnan PEKMAN, Arkeoloji ve Sanat Yayınları; 3.Baskı-İstanbul 1993; sayfa: 22)
(3)    Suliko, kendi de Gürcü asıllı olan Sovyet lideri Joseph Stalin’in de çok sevdiği bir Gürcü halk şarkısı imiş. Son derece duygulu bir ezgiye ve sözlere sahip şarkıda; mezarını aradığı Suliko (Gürcücede nefes anlamında) ismindeki sevgilisine duygu ile seslenen bir delikanlının hüzün dolu aşkı dile getirilmektedir. Şarkının sözleri 1840-1915 yılları arasında yaşayan ve Gürcü Milliyetçiliğinin simge isimlerinden de biri olan Akika Tsereteli’ye aittir. Bir başka yaklaşımla; sevgiliye sesleniş, aslında 19.yy.da Rus egemenliğine karşı gelişen ulusal uyanış sırasında vatana duyulan aşk ve sadakati dillendirmektedir. (kaynak: wikipedia)
(4)    Bugün Merkez Park’ın yerinde 19.yy.ın başlarında Imereti Kralı 1. Solomon’un kızı Prenses Darejan’a ait bir meyve bahçesi varmış Prenses, 1820 yılında bu bahçeyi şehir yönetimine bağışlamış. O yıllardan itibaren bahçede yapılan düzenlemeler, dikilen ağaçlar, peyzaj çalışmaları ve yürüyüş yolları sayesinde park bugünkü halini almış. Parkın Kutaisi’nin sosyal hayatında oynadığı rolde her zaman önemli olmuş. Özellikle Gürcistan tarihindeki birçok önemli toplumsal miting (1905-1907 Devrimi sırasındaki protesto gösterileri gibi) burada gerçekleştirilmiş. Ayrıntılı bilgi bkz. http://www.visitkutaisi.com/en/seeanddo/interestinglandmarks/kutaisi/146-theboulevard )
(5)    Samegrelo idari bölgesinde bulunan bir diğer kanyon ise Martvili Kanyonu’dur. Samegrelo’nun başkenti konumundaki Zugdidi’de görkemli bir sarayı bulunan Dadiani ailesinin 19.yy.da yazlık banyoları olarak kullandığı bu doğa harikası kanyon, bugün de şelaleleri, bot gezintileri, yürüyüş patikaları ve görkemli manzarası ile dikkat çekmektedir.
(6)    Fotoğraflar, yazıda belirtilenler dışında, gezi sırasında İ. Fidanoğlu / N. Fidanoglu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC