KARİA KENTİ NYSA, ARPAZ KONAĞI VE KULESİ, BOZDOĞAN ve İNEBOLU…
4-5 Ekim 2025
İbrahim Fidanoğlu
"Gah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Gah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni"
Aşık NESİMİ
Sultanhisar üstünde Karia yerleşimi Nysa’da…
Sabah otelde kahvaltımızı
yaptıktan sonra Atça’dan ayrıldık. Sultanhisar kasabasının
üzerinde yer alan Nysa harabelerini görmek amacıyla Aydın Dağları’nın
eteklerindeki Sultanhisar’a doğru seyrettik bir süre. Atça ile Sultanhisar’ının
arasında fazla bir mesafe yoktu. Geçerken İstanbullu dostlara Yunan işgali
sırasında Yörük Ali Efe’nin kızanlarıyla birlikte bastığı Yunan
karakolunun bulunduğu Malgaç Köprüsü’nün yerini gösterdim. Sultanhisar
sokakları Pazar sessizliği içindeydi. Nysa’ya doğru tırmandık. Karia
kenti Nysa’nın konumlandığı yer, Başçayır Mevkii olarak anılıyor.
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
(Şubat 2022)
Nysa, Aydın'ın
doğusunda bulunan ve İlkçağ'da Messogis
olarak adlandırılan bugünkü Aydın Dağları’nın güneye bakan yamacında, bir
zamanlar kışın su taşmalarına neden olan, buna karşın yazın kuruyan Tekkecikdere
adlı bir akarsuyun çevresinde çok dik bir boğazın oluşturduğu alanın her
iki yanında kurulmuş olan eski bir yerleşimdir. Bu nedenle de romantik bir
görünüme sahip olan kent, kuzeydeki bu Messogis Dağları'nın 1200 metre
yüksekliğindeki kütlesi ile oldukça iyi bir şekilde sınırlandırılmıştır. Kentin
güneyi ise, Büyük Menderes ırmağının vadisine doğru açıktır ve bugünkü Sultanhisar'ın
kuzeyindeki yerleşmelere sınır oluşturur.
(Şubat 2022)
İlkçağ'da üzerine tonozlar yardımıyla stadyum düzleminin oturtulduğu Tekkecikdere Vadisi; en arkada Menderes düzlükleri
(Ocak 2004)
Kentin
Tarihçesi
Nysa'nın kuruluşu hakkındaki
bilgileri Augustus devrinin ünlü gezgin ve coğrafyacısı Amasyalı Strabon
(M.Ö. 64-M.S. 21) ile tarihçi Byzantion'lu (İstanbul) Stephanus'un (M.S.
6.yüzyıl) anlattıklarından öğreniyoruz. Nysa, İlkçağ'da özellikle eğitim
alanında ünlü olan bir kentti ve Strabon da bu kentte eğitim görmüştü.
Antik kentteki Gymnasion ile kütüphane kalıntısı Nysa'daki
bu eğitim yapılarını oluşturmaktaydı. Nysa adı özellikle Hellenistik
devir krallık ailesi kadınları arasında oldukça sık rastlanan bir addı.
Byzantion'lu Stephanus, Ethnica adlı eserinde İlkçağ'da Nysa adını
taşıyan on kentten Karia bölgesindekinin, Suriye kralı Seleukos'un
oğlu I.Antiochos Soter (M.Ö. 281-261) tarafından eşi adına kurulduğunu
belirtir. Strabon'a göre; Nysa Peloponnes'teki
(Yunanistan’ın güneyindeki yarımada; Mora yarımadası) Sparta'dan
gelen Athymbros, Athymbrados ve Hydrelos adlı üç kardeş
tarafından kurulan üç ayrı küçük yerleşmenin sonradan büyük bir kent halinde
birleşmesi ile olmuştur ve Athymbros da bu yeni kentin kurucusu olarak
anılmıştır. Bu nedenle antik kent başlangıçta Athymbra olarak
adlandırılmış ve zaman zaman da Antiocheia olarak tanınmıştır. Kentin
adının M.Ö. 2.yüzyılın başlarında Nysa olduğu; Seleukosların
Anadolu'da kurdukları askeri koloniler halindeki kentlerin yanında, küçük
yerleşmelerin synoikismos (birleşme) yoluyla tek bir sivil kent halinde
oluşturdukları kent kurma politikasına uygun bir şekilde kurulmuş olan Nysa'nın
Kral III. Antiochos (M.Ö.223-187) tarafından ele geçirildikten sonra Asyl
(sığınma) hakkı istenilen bir kent olma ayrıcalığını elde ettiği bilinmektedir.
(Mart 2012)
Nysa Tiyatrosu'nun en üst sıralarından sahne binasına ve güney yönündeki Menderes Ovası'na bakış
(Şubat 2022)
Nysa, Romalıların yönetimi
altında sikke bastırmıştır ve antik kentte basılan Kistophoros türü
sikkeler M.Ö.133-111 yılları arasında tarihlenmektedir. I.Mithridates
savaşı sırasında Nysa'lı Chairemon adlı varlıklı bir kişi Romalıları
desteklemiş ve bunun üzerine Mithridates tarafından yakalattırılıp,
öldürülmüştür. Nysa'da çok varlıklı ailelerin olduğu bilinmektedir.
Örneğin, Chairemon'un akrabalarından Pythodoros bunlardan
birisiydi ve Pompeius ile Caesar'la da yakın dostluğu vardı. Marcus
Antonius'un kızlarından birisi ile evlenen Pythodoros'un bu
evliliğinden olan kızı Pythodoris ise, önce Pontus sonrada Kapodokya
kraliçesi olmuştu. Strabon, Pythodoris'i iyi bir yönetici olarak
tanımlar. Kentin gelişmesi özellikle Roma İmparatorluk çağı içerisinde, Strabon'un
ölümünden sonraki dönemdedir.
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
(M.Yavuzcezzar; Ekim 2025)
M.S.
ilk 3 yüzyılda, yani Roma İmparatorluk Çağı içerisinde Nysa'da neler
olduğu konusunda çok fazla bir bilgimiz bulunmamakla birlikte, bazı yazıtlarda İmparator
Vespasianus, Hadrianus, Pius, Marcus Aurelius ve Commodus'un
adlarının yanı sıra İmparator Gallienus'un küçük oğlunun adına da
rastlanmıştır. Bizans çağında kent 12. yüzyılda Selçukluların yönetimi altına
geçmiş, ancak kısa bir süre sonra yine Bizanslıların hakimiyeti altına
girmiştir. Nysa'nın 1402 yılında Timurlenk tarafından istila
edilmesinden sonra kent yavaş yavaş önemini kaybetmiştir. Kentte bugün görülen
kalıntıların büyük çoğunluğu Roma ve Bizans çağlarına aittir.
Nysa gezginleri, Nysa Tiyatrosu'nun oturma sıralarına dağılmış.
(M.Yavuzcezzar; Ekim 2025)
(H.Biriz; Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Nysa
ve Mitoloji
Bu
dağların civarında tektonik hareketler nedeniyle yer altı sıcak sularının
kaynakları ve kaplıcalar oldukça yoğun olarak yer almakta. Bu durumun
mitolojide yer alan Öbür Dünya / HADES / Cehennem (Tartaros) inancına
temel teşkil ettiği ve söylencelerin bu yer yapısı ile ilişkili olarak
geliştiği söylenebilir. Nysa yakınlarında Salavatlı köyünün hemen
üzerindeki öte dünyanın tanrısı Hades’e adanmış Akharakha Kutsal
Alanı bu jeolojik koşulların değerlendirilmesinden başka bir şey değildir.
Sahne yapısında yer alan mermer frizli panolarda tanrıçaların resmi geçidi; sol üçlüde Artemis-Athena-Nymphe ve sağda Afrodite ile Demeter
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
Frizde solda Demeter, üstü yılan süslü arabasının içinde betimlenmiş. Yanında yer alan figür ise büyük olasılıkla Tanrıça Hekate'dir. Her ikisinin arasında sahnenin üst kısmında uçan bir Eros, altta ise bir yaban domuzu yer alıyor.
(Ocak 2004)
Bugünkü
Sultanhisar’ın sırtlarında yer alan Nysa’nın mitolojiden gelen
ayrı bir önemi var. Mitolojide üç büyük kardeş tanrıdan söz ediliyor. Bunlar
Yerlerin ve Göklerin Tanrısı Zeus; Denizlerin Tanrısı Poseidon
ve Yer Altı Tanrısı Hades’tir. Mitolojiye göre Zeus’un bir
başka ölümlü kadınla (Thebai Prensesi Semele) yaşadığı aşk sonrası kadın
hamile kalır. Zeus’un kıskanç eşi Hera’nın bunu öğreneceği
korkusu ile kadının karnındaki çocuğu alır ve kadını öldürür. Çocuğu kendi
baldırına yerleştirir, çocuk gelişimini burada tamamlar. Doğunca Zeus
çocuğu Nysa Dağı’nın yukarılarında yer alan Aroma (şimdiki Kavaklı;
Yörük Ali Efe’nin doğduğu köy) civarına dağa bırakır. Bu çocuk Şarap
Tanrısı Diyonisos’tur. Diyonisos (iki kere doğan anlamında) bu
dağlarda Pan (keçi ayaklı), Satir (keçi kulaklı) ve Menad’larla
birlikte büyür ve yaşar. Diyonisos ve arkadaşları, üzüm hasadından sonra
düzenlenen bağbozumu şenliklerinde şarapla kendinden geçerek, zil zurna sarhoş
olurlar, çılgınca eğlenirler. Bugünkü modern tiyatronun da bu Diyonisos
Bağbozumu Şenlikleri’nden doğduğu söylenir.
Sahne yapısında yer alan mermer frizli panolardan biri; "Diyonisos şenliklerinde Pan ve Menad'ların dansı"
(Ocak 2004)
Sahne yapısında yer alan mermer frizli panolardan bir diğeri; "Bebek Diyonisos'a banyo yaptırılması sahnesi"
(Ocak 2004)
Bu frizde solda oturan Bereket Tanrıçası Demeter, onun sağ yanında bir Nymphe, biraz daha sağda ise Tanrı Hermes, bir Nymphe'den bebek Diyonisos'u kucağına alırken betimlenmiş.
(Ocak 2004)
Mitolojide
Nysa ile ilişkilendirilen bir diğer söylence de Yeraltı Tanrısı Hades;
Tarım ve Bereket Tanrıçası Demeter ve onun kızı Persephone ile
ilgilidir.
Demeter, ekinleri ve özellikle
buğdayı simgeler. En çok tapınım gördüğü yerler İtalya, Girit ve Trakya'dır.
Onun tek efsanesi mevsimlerle ilgilidir. Bu efsane Yunan dünyasının daha çok
buğday üreten bölgelerinde gelişmiş ve tutulmuştur. Hem efsanede hem de tapınımında
kızı Persephone ile birlikte anılır, bunlara "iki tanrıça"
denir. Efsaneye göre; Persephone bir gün oyun arkadaşlarıyla birlikte
çayırda çiçek toplarken toprak yarılmış ve Hades arabasıyla çıkarak kızı
yeraltı ülkesine kaçırmış ve orada ona nar yedirmiş. İnanışa göre ölüler
ülkesinde bir şey yiyen Hades'in elinden kurtulup yeryüzüne geri çıkamazmış.
Çok üzülen Demeter kızını aramak için yollara düşmüş, ancak hiçbir yerde
bulamamış. Bunun üzerine yaşama küserek ıssız bir köşeye çekilmiş. Demeter'in
küsmesiyle toprağın bereketi uçup gitmiş, kıtlık baş göstermiş. Tanrı Zeus
duruma müdahale ederek sorunu çözümlemiş. Bundan sonra Persephone kışı
kocası Hades'in, bahar ve yazı Demeter'in yanında geçirmeye
başlamış ve toprağa bu sayede yeniden bereket gelmiş. Zeus'la Demeter'in
kızı olan Persephone, Kore yani genç kız olarak da anılmaktadır.
Önceleri bereket ve toprağı simgelerken Hades tarafından kaçırılmasından
sonra ölüler ülkesinin tanrıçası olmuştur.
Podyumun ön kısmında bir Nymphe ile Messogis Dağları'nı simgeleyen Dağ Nymphesi ve onların önünde oturur konumda; dağdaki su kaynaklarını temsil eden bir başka Nymphe ile Büyük Menderes Irmağı'nı simgeleyen Nehir Tanrısı yer alıyor. Kompozisyon, bu frizde en sağda Diyonisos'un ebesi Nysa ile sonlanıyor.
(Ocak 2004)
Bu frizde en solda bir önceki podyum parçasında yer alan Diyonisos'un ebesi Nysa, onun hemen sağında Aşk ve Sevgi Tanrısı Eros, Nysa kentinin koruyucu tanrıları olan ve Nysa'nın yakınlarındaki Akharaka Kutsal Alanı'nın adandığı Yeraltı Tanrısı Hades ile onun tarafından yeraltına kaçırılarak eş edinilen Demeter'in kızı Persophone ya da Kore betimlenmiş. Kompozisyonun en sağında ise, bir keçi ayaklı Pan yer alıyor. En solda komşu podyumda yer alan Tanrıça Hekate, ortadaki podyumda ise solda Tanrıça Demeter kızı Kore ve Triptolemos ile bir ekin tarlasında betimlenmiş.
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
Nysa Kazıları
20. yüzyılın başlarından itibaren birçok
araştırmacının ilgisini çeken Nysa’da, 1907- 1909 yılları arasında
bölgeye gelen Alman Albay Walter. von Diest ekibiyle birlikte kazı ve
araştırmalar yapmış. Bu çalışmaların sonuçlarını içeren kapsamlı bir monografi
1913 yılında Berlin’de yayımlanmış. 1921-1922 yıllarında ise, Yunan arkeolog K.
Kourouniotes tarafından meclis binasında çalışılmış. Kentte sistematik kazı
ve araştırmalar, 1990-2010 yıllarında itibaren Kültür Bakanlığı ve Ankara
Üniversitesi adına Prof. Dr. Vedat İdil başkanlığındaki bir ekip
tarafından yürütülmüş. Bu süreçte; Agora, Tiyatro, Gerontikon
(Yaşlılar Meclisi), Kütüphane, Stadion ve Roma Köprüsü,
Gymnasium gibi yapıların yanı sıra Akharaka Kutsal Alanı’nda(1) da kazı, belgeleme ve onarım çalışmaları yapılmış. Bu çalışmaların bir
diğer ağırlıklı çalışma konusu da cadde ve sokak sisteminin araştırılması olmuş.
Nysa kazıları, 2016 yılından itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı
ve Ankara Üniversitesi adına Doç. Dr. Serdar Hakan Öztaner’in
başkanlığında yürütülüyor.
Nysa Antik Kenti'nin girişindeki tanıtım levhasından; kentin yerleşim planı ve kent hakkında kısa bilgiler yer alıyor.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Nysa’dan günümüze
kalanlar(2)
Nysa, kuzey-güney ekseninde konglomera
adı verilen dere taşı ve kumunun bileşiminden müteşekkil alüvyonlu toprakların,
tektonik hareketlerle yükselmesi sayesinde oluşan vadi yamaçları arasından Büyük
Menderes’e doğru akmakta olan Tekkecikdere’nin iki yakasında
konumlanmıştır. Yerleşimin bu iki yakasını bir Roma dönemi köprüsü birleştirir.
Bu köprünün üzerinden Yörük Ali Efe’nin köyü Kavaklı’ya doğru
ilerleyen bir asfalt yol, harabelerin arasından Aydın Dağları’nın
kalbine doğru tırmanır. Kentin girişinde; Tekkecikdere vadisinin
üzerinin Roma döneminde tonoz örtülerle kapatılarak elde edilmiş düzlemde
oluşturulmuş bir stadyum, onun hemen arka dünyasında ise, uzaktan dağa
doğru yaslanmış oturma sıralarıyla dikkat çeken 12 bin kişilik kentin tiyatrosu,
hipodromun hemen doğusunda uzanan düzlemin başından itibaren; yakın zamanlarda
ortaya çıkarılan sütunlu Roma caddesi, hemen onun kuzey komşuluğunda yer
alan forum ve çarşı bazilikası, sütunlu caddenin güneydoğusunda;
zeytinlikler içinde buoleuterion ve Roma hamamı, en doğuda şehrin
agorası, tiyatronun güney batısında ve şehrin girişinde gymnasyum,
bir Roma villası, kuzeyde kalan düzlemde kütüphane, biraz geride ise
kahraman anıtı heroon yüzeyde görülebilecek Nysa’a ait önemli
kalıntıları oluşturuyor. Şehrin nekropolü ise, batıda şehrin kutsal
alanı olan Akharaka yolunun üzerinde yer alıyor.
(Ören yeri açıklama panolarından yararlanılmıştır.)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Stadyum
Nysa'daki antik kentin
üzerinde yer aldığı kayalık platoyu derin vadiler halinde kuzeyden güneye doğru
bölen dere yataklarından en genişinin üzerinde Strabon'un amphitheater olarak tanımladığı ve bugün
sel suları nedeni ile oldukça tahrip görmüş olan Stadyum yer almaktadır.
Yaklaşık 192 metre uzunluğunda ve 44 metre genişliğinde olan bu stadyumun
batıdaki oturma sıraları, bu taraftaki yamacın daha az eğimli olması nedeni ile
doğrudan doğruya doğal arazinin üzerine yerleştirilmiştir. Buna karşın doğudaki
oturma sıraları ise birbirine paralel ve eğimli olarak yükselen tonoz
kemerlerden oluşturulan mükemmel bir alt yapının üzerine oturtulmuştur. Bugün
doğu taraftaki bu alt yapı kalıntıları kısmen görülebilmektedir. Nysa
Stadyumu yaklaşık 30.000 kişiyi alacak kapasitededir.
Stadyumun Tekkecikdere Vadisi'nin kuzey yamaçlarına yaslanmış oturma sıralarından günümüze erişenler...
(Ocak 2004)
Batı yönünden stadyum düzleminin oturtulduğu Tekkecikdere Vadisi'ne ve tonoz tünellere batı yönünden bakış
(Şubat 2022)
Tiyatro
Nysa'da yaklaşık olarak antik
kentin merkezinde ve yukarıda, doğudaki bir yamacın üzerinde yer alan tiyatro
oldukça iyi korunmuş durumdadır. Oturma sıralarının olduğu bölüm (cavea) yarım daireyi biraz aşmaktadır.
Tiyatronun yan girişlerinin bulunduğu duvarlar büyük dikdörtgen taşlardan bir
uzun bir kısa olarak özenle işlenmiştir.
Nysa Tiyatrosu; sahne yapısı restore ediliyor.
(Ekim 2025)
(Mart 2012)
(Şubat 2022)
Oturma
sıraları bir geçit ile ikiye ayrılmış olup, üst kısımda 26, alt kısımda 23
sıradan oluşmaktadır. Tiyatronun bu oturma sıraları bugün kısmen iyi korumuş
durumdadır ve yaklaşık 12.000 kişilik bir oturma kapasitesine sahiptir. Nysa
Tiyatrosu’nun sahne yapısında 5 adet kapı bulunmaktadır.
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
2022 yılında sahne yapısının devam etmekte olan restorasyonu sırasında tamamlanmış birinci katının görünümü; replika panolar, sütunların altındaki kaidelerin yüzlerinde yer alıyor.
(Şubat 2022)
Nysa'daki Roma İmparatorluk Çağı’na
ait olan bu tiyatroda sahne yapısının podyumlarında bulunan bağcılık ve
şarapçılık tanrısı Dionysos'un yaşamına ait kabartma (friz) sahneleri
özellikle çok önemlidir. Çünkü tiyatrodaki bu frizler, Türkiye'deki diğer kabartma sahneleri
bulunan üç antik tiyatrodan (Hierapolis, Perge ve Side) en iyi korunmuş
durumdakileri oluşturmaktadır. Bu frizlerde Menad, Silen, Dağ Nymphesi,
Dionysos'un ebesi olan Nysa,
Eros
(sevgi ve aşk tanrısı), Nysa antik kentinin tanrı ve tanrıçası olan Pluton ile Kore, çobanların ve
sürülerin tanrısı Pan,
Tanrıça Artemis, Athena, Afrodit,
tanrı Hermes,
post giymiş satyr,
Ariadne (Dionysos'un
eşi), Triptolemos
figürleri çeşitli şekillerde tasvir edilmişlerdir.
(Mart 2012)
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
Henüz ayağa kaldırılmamış sahne yapısının palmet ve akanthus süslemeleriyle bezeli arşitrav parçaları
(Ocak 2004)
Roma
Köprüleri ve Tünel
Stadyumun
hemen kuzey kısmında, derin vadi üzerinde bir Roma Köprüsü kalıntısı
bulunmaktadır. Bu köprünün batıdaki kemerleri 1998 yılında yapılan kazılarla
ortaya çıkarılmıştır. Strabon, Nysa'da akan suların içerisinden
geçtiği gizli bir yeraltı geçidinden söz etmektedir. Bu antik kentin
tiyatrosunun önündeki meydanı alttan destekleyen ve Messogis (Aydın) Dağları’ndan
hızla akan sular için bir kanal işlevi gören yaklaşık 100 metre uzunluğundaki
tünel şeklindeki bu yapı olmalıdır. Bu büyük bir olasılıkla Strabon
zamanındaki basit ve doğal yeraltı geçidinin, Geç Roma döneminde tonoz kemerler
ile desteklenen büyük bir su geçişi olarak oldukça özenli ve ince bir
mühendislik bilgisi ile yeniden inşa edilmiş olduğunu düşündürtmektedir.
Tekkecikdere'nin en alttan aktığı; üstte ise kentin iki yakasını birbirine bağlayan yolun geçtiği tonoz tüneller...
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
(Şubat 2022)
Güney yönünden bakış; stadyum düzlemini taşımak amacıyla oluşturulmuş tonoz tünellerden günümüze ulaşan örnekler
(Şubat 2022)
Buoleuterion
(Gerontikon ya da Yaşlılar Meclisi)
Nysa antik kentinin en iyi
korumuş yapılarından biri Buoleuterion'dur. Strabon; bu yapıyı Gerontikon
(yaşlılar meclisi) olarak tanımlamıştır. Tiyatronun güney doğusunda yer
almaktadır. Buoleuterion dikdörtgen planlı inşa edilmiş olup, iç
kısmında yarım daire şeklinde theatron kısmı yer almaktadır. Yapının
oturma sıraları 12 adettir. Buoleuterion'un kalın duvarları yapının
üstünün örtülü olduğuna işaret etmektedir. Yapının kuzey kısmında kemerli bir
galeri bulunmaktadır ve burada yaklaşık 5 metre aralıklar ile yerleştirilmiş
olan 4 adet eliptik sütun vardır. Yapıya güneydeki 5 adet kapıdan
girilmektedir. Yapı 600 ile 800 kişiyi alabilecek kapasitededir. Yapının
güneyindeki salonun döşemesinin çeşitli renklerdeki geometrik motifler ile
süslü bir mozaikle kaplı olduğu görülmektedir. Yapıya geç bir tarihte eklendiği
düşünülen güneydeki bu kısımda bir havuz ile bir dizi halinde sıralanmış olan
çeşitli heykel kaidelerinin bulunduğu görülmektedir. Bu yapı ile ilgili olarak
bir de şöyle bir anekdot eklenebilir; başrollerinde Fikret Hakan, Serpil
Gül, Hayati Hamzaoğlu, Yılmaz Gruda, Kadir Savun, Erol Taş gibi zamanının
tanınmış oyuncularının yer aldığı, Metin Erksan’ın yönetmenliğinde 1958 yılı
yapımı Dokuz Dağın Efesi filminin bazı sahneleri de burada çekilmişti. Çakırcalı
Mehmet Efe’nin hayatının anlatıldığı bu filmde zeybeklerin Yaşlılar
Meclisi’nin oturma sıralarında gerçekleştirdikleri bir toplantı sahnesi bu
ören yeriyle bir anlamda özdeşleşmiştir. (3)
Buoleuterion; genel görünüm
(Ocak 2004)
(Mart 2012)
(Mart 2012)
Çakıcı Efe'yi oynayan Fikret Hakan ve başkızanı rolünde Hayati Hamzaoğlu ile Nysa Buoleuterion'unda...
Agora
Kentin
doğu yakasında yer alan ve Buoleuterion'un doğusunda yer alan Agora,
yaklaşık, doğu-batı yönünde 113,5 m, kuzey-güney yönünde ise 130 m’lik bir
alanı kaplayan ve dört yanı sütun sıraları ile çevrili salonlardan oluşan
dikdörtgen biçimli bir pazar yeridir. Agoranın doğusunda ve kuzeyinde İon
düzeninde çift sıra kolonlar vardır. Yapının esas girişi büyük olasılıkla güney
salonunun ortasında bulunuyordu. Yapının bir başka girişi de doğudaki salonun
orta eksenindedir. Ayrıca Agora’nın kuzey batısındaki başka bir giriş de
yapının batısında bulunan Boulleuterion'la bağlantısını sağlamaktadır.
Dört tarafında sütunlu portikolar bulunan ve iç ölçüleri 88.5×102 m olan bu
yapı, özellikle Doğu Stoa’sının sahip olduğu mimari özellikler
nedeniyle, Geç Hellenistik Döneme tarihlendirilmiştir. Agora’yı,
kuzey ve doğuda çift sıra sütunlu İon düzeninde, güney ve batıda tek sıra
sütunlu Dor düzenindeki stoalar çevrelemektedir. Ayrıca kuzey stoanın
gerisinde üst örtüsü tonozlu bir dükkân sırası bulunmaktadır. Geç
Hellenistik Dönemde (M.Ö. 50) inşa edilmiş olan yapının bulunduğu alanın,
farklı işlevlerle Bizans Dönemi’ne kadar kullanılmış olduğu
saptanmıştır. Agora’nın batı stoasına teğet kuzey-güney yönünde uzanan
bir ana cadde (plateia), yapıyı batısındaki Boulleuterion’dan
(Meclis Binası) ayırmaktadır.
(Cem Müftüoğlu; Ekim 2025)
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
Agoradan iki mimari parça bir arada; İon tarzı bir sütun başlığı ile altındaki yine İon tarzı sütun kaidesi üst üste...
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
Roma
Hamamı ve Kütüphane
Nysa'da Strabon
tarafından değinilmeyen yapı kalıntılarından birisi kentin doğu tarafında,
stadyumun güney doğusu ile Bouleuterion'un güney batısındaki bir alanda
bulunan oldukça büyük bir yapı kalıntısıdır. Bu yapı geniş mekânları, oldukça
hacimli dikdörtgen biçimli duvarları ve doğu kısmındaki bir havuzu ile antik
kentteki Roma hamamlarıdır.
(Mart 2012)
(Mart 2012)
(Mart 2012)
Strabon'un değinmediği bir diğer
yapı kalıntısı da Gymnasium'un yaklaşık 150 metre kuzeyinde yer alan Kütüphane'dir.
Nysa'daki eğitim tesislerinden en önemlisi olan bu yapı kalıntısı, bugün
yaklaşık 14,80x13,40 m ölçütlerindeki dikdörtgen biçimli planı ile Efes Celsus Kütüphanesi'nden
sonra Anadolu'daki en iyi korunmuş durumda olan ikinci antik çağ
kütüphanesidir. Yapının esas girişi güneyde olmalıdır. Kütüphane iki ya da
büyük olasılıkla üç kattan oluşmaktadır. En üst kat tamamen yok olmuş
durumdadır. Zemin kat yarısına kadar toprak içindedir. İkinci kat batı tarafta
görülmektedir. Kütüphanenin ışıklandırmasının pencerelerden sağlandığı
anlaşılmaktadır. Duvarların iç kesimlerinde tahtadan rafların yerleştirildiği
üçer niş bulunmaktadır. Kütüphane'de okuma salonunun dış duvarları ile
iç duvarlar arasında oluşturulan bir boşlukla rulolar ya da yazmalardan oluşan
ciltlerin nemden korunması sağlanmıştır.
(Şubat 2022)
Nysa Kütüphanesi; ilk iki katından bir görünüm; sanki üstünde üçüncü bir kat daha varmış gibi duruyor.
(Ocak 2004)
(Ocak 2004)
(Şubat 2022)
(Ocak 2004)
Cadde ve Sokak Sistemi
Nysa antik kentinde
son yıllarda yapılan kazılarla kentin cadde ve sokak düzeninin ortaya çıkarılması
hedeflenmiştir. Bu kapsamda stadyumdan agoraya doğru ilerleyen aksta; Roma
dönemi sütunlu caddesi ile hemen bu cadde boyunca sıralanmış dükkanların
komşuluğunda bulunan forum alanı ve çarşı bazilikasında da önemli
yapı kalıntıları gün yüzüne çıkarılmıştır. Bunların arasında Çarşı
Bazilikası içinde yer alan mahkeme binasının tribunal kısmı ve aynı
bazilikanın güneyinde caddeye açılan üç kapılı bir anıtsal giriş bulunmaktadır.
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
(M.Ali Kıral; Ekim 2025)
(M.Yavuzcezzar; Ekim 2025)
Sütunlu Cadde'de gezerken...
(H.Biriz; Ekim 2025)
Nysa’nın hepsini
gezemesek de çekirdeği hakkında epeyce bir fikir edinmiştik. Bugünü etkin
kullanmak adına Nysa’dan öğle olmadan Nazilli-Arpaz yönünde
ayrıldık. Amacımız Ayan kuleleri ile ilgili birkaç yere daha bakmaktı.
Bunlardan ilki Nazilli-Bozdoğan yolu üzerindeki; şimdilerde Esenköy
olarak anılan ve 19.yy.da bölgenin güçlü ayan ailelerinden biri olan Arpaz
Beyleri’nin ayan kulesinin bulunduğu Arpaz idi.
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
(Şubat 2022)
Arpaz Beyleri’nin mekânı; Arpaz
Kulesi
Nazilli-Bozdoğan
karayolu, Aydın-Denizli
otoyolu bağlantı yolları kapsamında biraz değişmiş. Arpaz Kulesi’nin
bulunduğu Esenköy yol çatısına,
bağlantı yolundan ayrılan bir köprülü kavşağı takiben ulaştık bu kez. Büyük Menderes ovasının tam
ortasından akan Büyük Menderes Irmağı’na
Bozdoğan-Yenipazar-Nazilli
kavşağının yakınlarında Bozdoğan yönünden
gelen önemli kolu Akçay
karışıyor. Akçay’ın üzerinde yer
alan bugünkü modern köprünün altında aslında Arpaz ve
Arpaz Beyleri’yle ilgili bir
tarihsel öykü yatıyor. Birazdan ondan söz edelim.
(Aydın Aydemir; Kasım 2015)
(Ekim 2025)
(Kasım 2015)
Akçay (Harpasos) ırmağı, zamanında yukarılardaki Göktepe’den odun taşımak amacıyla kullanılırmış. Esenköy
levhasından saptıktan sonra yaklaşık 3-4 km. sonra köye ulaşılıyor. Köyde;
meydanda, köyün gençlik spor kulübüne ait olduğu anlaşılan bir lokal var.
Burada gelmişken bir yorgunluk çayı ya da belki de markası unutulmuş bir yerel
gazoz içmek de mümkün.
(Ekim 2025)
(M.Yavuzcezzar; Ekim 2025)
(Cem Müftüoğlu; Ekim 2025)
Kahvenin hemen solunda biraz ilerdeki köy
bakkalının yanından tepeye doğru tırmanıldığında evlerin bittiği noktada
muhteşem görünüşlü Arpaz Kulesi ve Çakırcalı Mehmet Efe’nin ve adamlarının
üç kez bastığı Arpaz Ailesi’ne (Osman
Arpaz) ait hala iyi durumdaki ahşap konağa ve yanında yükselen muhteşem Arpaz Kulesi’ne ulaşılıyor. Konak; Birgi’de
daha çoğunu gördüğümüz ağa konaklarını andırıyor. Ama esas önemlisi Arpaz
Kulesi…
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Nazilli’ye bağlı Arpaz’da (Esenköy) bulunan yapı
grubu, bir Karia kenti olan Harpasa
Kalesi’nin eteklerinde kurulmuş. Akçay’a kadar uzanan ekili araziyi
kapsamı içine alan büyük çiftlik işletmesinin sahibi olan Arpaz Beyleri
tarafından, 19.yüzyıl başlarında inşa ettirilmiş. Ama anlatılan hikâye aslında
daha eskiye; Fatih Sultan Mehmet dönemine dek gidiyor. Fatih Sultan
Mehmet’in sadrazamı; Sırp asıllı Gedik Ahmet Paşa, Fatih öldükten
sonraki dönemde II. Beyazıt ve Cem Sultan arasındaki taht kavgası
sırasında tarafsız kaldığı iddiasıyla Cem Sultan’ın hal edilmesini
takiben 1482’de II. Beyazıt tarafından boğdurularak öldürülür. Anlatıya
göre; daha sonra bu hareketinden pişmanlık duyan II. Beyazıt, Büyük Menderes
ırmağı ile Karacasu’daki Nargedik köyünün arasında kalan
araziyi Gedik Ahmet Paşa’nın iki oğluna bırakır. Eldeki mevcut silahlı
adamları ile beraber mülkiyeti korumak için güçlendirilmiş olan bu yapı
kompleksi büyük bir çiftlik görümündedir. Arpaz Konağı’nın ikinci mimari
evresi ise, 1830’lu yıllara aittir. Yapının iki evreli olmasının temel nedeni, II.
Mahmut Dönemi’nde 1828-1829 yıllarında ortaya çıkan bir iç isyandır. Annesi
Arpaz Beyleri’nin yanında çalışan ve onun yanına gidip gelirken beyin
kızına âşık olup onu isteten; ancak Arpaz Beyi tarafından aşağılanarak
reddedilmesi üzerine dağa çıkıp eşkıyalığa başlayan Atçalı Kel Mehmet’in
liderliğinde gerçekleşen bu isyanda; Efe’nin, 1829 yılında konağı kuşattığı ve
kuleyi yaktığı anlatılmaktadır. Bu iç isyan nedeniyle güvenliğinden endişe eden
Arpaz Beyi Hacı Hasan, Rodos Adası’na kaçar. Bir müddet sonra Osmanlı
merkezi yönetiminin buraya ordu göndererek isyanı bastırmasıyla Hacı Hasan
Bey tekrar Rodos’tan Arpaz’a; konağına geri döner. Ancak bu
iç isyan onu o kadar etkilemiştir ki, Rodos’tan getirttiği 30 kadar
Rodoslu Rum duvarcı ustasına, konağı savunmaya daha elverişli bir hale
dönüştürmek için Ayan Kulesi’ni yaptırır. Konağın ve kulenin oturduğu
düzlem; payandalı ve oldukça iyi bir şekilde tahkim edilmiş bir dış kale
izlenimi verir. Burası bir bey konağı, saldırı anında işlev görecek bir savunma
kulesi, çeşmeleri, misafirhane, pamuk deposu, ambar, ahırları ve müştemilatı
ile bir şato kompleksini andırmaktadır.
Arpaz Kulesi'nin makaralı sistemle çalışan ve hendeğin üzerinden öte yakaya geçmeyi sağlayan köprü-kapının makaraları hala mevcut kapının üzerinde duruyor.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Osmanlı’da ayanlık dönemi mimari eserlerinden
sayılabilecek Arpaz Kulesi’ne konaktan asma köprü ile doğrudan geçiş
bulunması, kulenin geçmişte temel olarak savunma amaçlı kullanıldığını
göstermektedir. Ancak konağın birimlerinden biri olan kule yapısının sadece
savunma amaçlı kullanılmadığı mimari planından anlaşılmaktadır. Bugünkü hali
harabiyet nedeniyle öyle olmasa da; orijinal halinde içindeki ocak, nişli dolap
ve oturma yerleri ile birlikte uzun süre yaşanabilecek nitelikte bir yaşam
mekânı görünümündedir. Bu da zeybekler tarafından uzun süreli kuşatmalarda Arpaz
Konağı’na direnme olanağı sağlar. Kule ve içindeki diğer yapı birimleri
(hamam, ahır, çeşme, havuz vb.) ile birlikte oldukça görkemli bir şekilde inşa
edilen konak tıpkı bir şatoyu anımsatmaktadır.
(Ekim 2025)
Arpaz yapı kompleksinin bulunduğu iç avludan dış avluya çıkış kapısı; ahşap söve ve lento dikkat çekici...
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Kuleye bakıldığında gerçekten de şövalye
mimarlığının izlerini taşıdığı ve Ortaçağ şövalye şatolarına benzediği hemen
fark ediliyor. Ancak, kulenin 2025 Ekim ayındaki hali, giderek içler acısı bir
duruma dönüşmüş durumda. 2015 yılında geldiğimizde düşen yıldırımlar ve
bakımsızlık nedeniyle; en üstteki parapet katında yer alan gözetleme ve
savunma burçlarından sadece biri harap olmuş durumdaydı. Ama şimdi sadece güney
batıya bakan iki burç ayakta sayılabilirdi. Güney doğu ve kuzey doğudaki
burçların ikisi ve bunlarla bitişik duvarların büyük bölümü yıkılmıştı. Uzaktan
bakıldığında parapet katı çürük dişleri andırıyordu. Konağa 2003 yılında
içinde ailenin beslemesi konumundaki son temsilcisi kadın yaşarken özel izinle
girebilmiştik. Daha sonraki gelişlerimizde ise, konak tamamen kapalı idi ve
giriş yasaktı. Bu gelişimizde ise, konak yol geçen hanına dönmüş, belki evsiz
barksızların, madde bağımlılarının sığınağına dönüşmüştü. Konağın içine hem
önden hem de arkadan kolaylıkla erişmek mümkündü. Konak resmen sahipsiz ve her
türlü tahribata açık bir konumdaydı. Biz de bu şekilde içeri girdik ve
tespitlerimizi yaptık. Ama gördüğümüz manzara iç acıtıcıydı. Osmanlı’nın geç
derebeylik dönemi eserlerinden belki de en eşsizi diyebileceğimiz taşradaki bu
nadide yapı, ne yazık ki can çekişmekte ve kurtarılmayı bekliyordu.
(Ekim 2025)
Arpaz Kulesi ve kapısı; makara yuvaları, hemen süslemeli panonun altında yer alıyor. Güney yönünden bakış...
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Çakırcalı Mehmet Efe ve Arpaz Beyleri
Arpaz Kulesi’nin Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı)
ile ilgisine gelince; Çakırcalı,
3.kez dağa çıkıp “şekavete”
(eşkıyalık) başlayınca; taşkınlar nedeniyle her kış harap olan ve geçişe engel
olan Büyük Menderes’in kollarından Akçay üzerindeki (şimdi Yenipazar-Bozdoğan-Nazilli
kavşağına yakın olan köprü) köprünün yeniden inşası için çevre köylüler Çakıcı’dan istekte bulunurlar.
Çakırcalı Mehmet Efe'nin İzmir Hapishanesi'nden çıktıktan sonra Konak'taki bir fotoğrafçıda kayınbiraderi ve kızanı Çoban Mehmet ile çektirdikleri hayattaki yegane fotoğrafı; daha sonra kartpostal haline getirilmiş. Alttaki notta 1898 yılına işaret eden bir tarih var.
Çakıcı; bölgede intikali sırasında kendine de engel
teşkil eden bu köprünün Arpaz’daki Osman Bey tarafından yaptırılmasına
karar verir ve Osman Bey’e adamları
aracılığıyla haber gönderir. Osman Bey, Çakıcı’nın İttihat
Terakki döneminde sürekli takip altında olması ve zaman zaman zor duruma
düşmesi nedeniyle pek oralı olmaz, ama yine de tedbiri elden bırakmaz ve Nazilli’ye
kaçar. Bunun üzerine değişik zamanlarda köy üç kez kendi ve muavin çeteleri
aracılığıyla basılır.
Arpaz Kulesi; parabet katındaki hasar...
(Ekim 2025)
Son baskında, köyün pazarının olduğu gün,
güpegündüz Çakıcı ve adamları köye
gelirler. Osman Bey; köyün
girişindeki kahvede eyleşmektedir. Çakıcı ve adamları kahveye dayanırlar,
Arnavut kâhyayı, Osman Bey ve oğlunu
alarak dağa kaldırırlar. Yolda Arnavut kâhyayı öldürürler. Karıncalı Dağ’daki daha önceden tahkim edilmiş mevzilerine
çekilirler, Osman Bey’in oğlunu 4000 altın fidyeyi hazırlamaları için
serbest bırakırlar. Tabii, bu arada vilayetin ve kolluk kuvvetlerinin haberi
olur ve hızlı ve amansız bir takip başlar.
(Aydın Aydemir; Kasım 2015)
(Aydın Aydemir; Kasım 2015)
İttihat Terakki döneminde Çakıcı'nın takibine katılan Teşkilatı Mahsusa'nın önemli simalarından Çerkez asıllı Kuşçubaşı Eşref; genellikle Çerkez ve Arnavutlar Osmanlı'da zeybeklerin takibatında yoğun olarak kullanılmıştır.
(Kaynak: Wikipedia)
Çakıcı’yı ele geçirmek için
İzmir’den özel trenlerle destek kuvvetleri sevk edilir. Takip kuvvetleri içinde
Çakıcı’nın düşmanları Çerkezlere
mensup; Teşkilatı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Eşref Bey’den, Anzavur Ahmet Bey’e (Daha sonra Kurtuluş
Savaşı sırasında Anzavur
ayaklanmasını çıkaracaktır), dağdaki eski rakipleri Çamlıcalı Hüseyin Efe’ye kadar bir sürü nizami ve gönüllü kuvvet
yer alır.
(Kaynak: internet ortamı)
(Kaynak: internet ortamı)
Dağda yataklarından bir Yörük obasına mensup bir
çobanın dövülerek zorla konuşturulması sonucu yeri tespit edilir ve şiddetli
bir çatışma başlar. İki gün boyunca süren müsademe sonrası çetenin, yine savaş
alanından bir şekilde sabaha karşı sıyrılıp kaçtığı gün ağarınca anlaşılır.
Alanda iki ceset vardır. Bunlardan biri Arpazlı Osman Bey’e aittir.
Diğerinin ise kolları ve kafası kesik ayrıca göğüs derisi yüzülmüş
vaziyettedir. Kafası ve kolları götürülmüştür.
Başrollerinde Fikret Hakan, Serpil
Gül, Hayati Hamzaoğlu, Yılmaz Gruda, Kadir Savun, Erol Taş gibi zamanının
tanınmış oyuncularının yer aldığı, Metin Erksan’ın yönetmenliğinde 1958 yılı
yapımı "Çakıcı Geliyor; Dokuz Dağın Efesi" filminin afişi
Ceset, Çakıcı Efe’yi en yakından tanıyan
yıllarca takibinde bulunmuş Bayındırlı
Mülazım Mustafa Efendi ve birinci eşi Iraz’a
gösterilir. Bayındırlı Mülazım Mustafa
Efendi, Çakıcı Efe’yi sırtındaki
büyükçe bir beninden tanır. Onu da Ödemiş’te; 1.yüze inişinde kendisi ile aynı
odada kaldıklarında, soyunurken görmüştür Mülazım
Efendi... Böylece 15 yıl tüm Ege Bölgesi’ni yöneten, haraca kesen ve
Osmanlı Devleti’ni tam 15 yıl peşinden koşturup kafa tutan Çakıcı Efe ölmüştür. İktidar sahipleri, ölüsünü ibret olsun diye Nazilli Hükümet Konağı önünde uzun süre
(yaklaşık bir ay kadar) ipte asılı tutarlar. Ama işin garip yanı; Çakıcı’nın namı o günden beri kuşaktan
kuşağa ve sınırlar ötesine dek neredeyse tüm dünyaya yayılırken, onu öldürenler
tarihin girdabında unutulup giderler. Bu da kaderin bir garip cilvesi olsa
gerek.
(Eylül 2017)
Nazilli Hükümet Konağı önünde ayaklarından aşağıya asılan Çakırcalı Mehmet Efe'nin başsız ve bilekleri kesili haldeki cenazesi; fotoğrafın sağ üst köşesinde "Foto S. Sıdkı-Nazilli" yazıyor. Tarih 13 Aralık 1911...
İşte Çakırcalı Mehmet Efe’nin belki de
hayatına mal olan süreç, bu Arpaz’dan
ve Arpaz Kulesi’nden başlamış; Çakıcı’nın kaderi bu topraklarda 1911
yılında sonlanmış. Konağın ve Kule’nin mülkiyet hakkı, öğrendiğimize göre Nazilli
Belediyesi tarafından Belediye Meclisi’nin 2023 yılında aldığı bir kararla
10 yıllığına Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiş. Ama gördüğümüz manzara
ve köylülerle konuştuğumuzda edindiğimiz izlenim, yapı kompleksinin sahipsizliğine
ve kaderine terk edildiğine işaret ediyordu. Eğer kısa süre içinde yapılara
herhangi bir müdahale yapılmazsa, Osmanlı’nın Ayanlar Dönemi’nin
taşradaki bu en önemli mimari yapılarından biri de bu şekilde yok olacak.
Umarız olmaz.
(N.Fidanoğlu; Mart 2017)
(Mart 2017)
Arpaz Kulesi
Kule; uzaktan bakıldığında, bugünkü harap görünümüyle dahi eşsiz bir
görünüme sahip… Yakınlaştıkça yapının sahip olduğu büyü, yapının bugünkü harap
görünümü nedeniyle sanki bozuluyor. Parapet olarak adlandırılan
gözetleme katının altındaki kuzey cephesine bakan pencerelerle, doğuya bakan ve
kuzey cephesine en yakın konumdaki iki pencere dışında gerek zemin gerekse üst
kattaki bütün pencerelerin hepsi sağır; yani tamamen taş duvarla kapatılmış
konumda… Sadece bu bile 19.yy.da ayanların zenginliklerini ve canlarını eşkıya
saldırısından korumak için kendilerini nasıl bir baskı altında hissettiklerini
göstermek açısından yeterli olsa gerek.
(Ekim 2025)
Yapının en üstünde gözetleme amaçlı parapet katı yer alıyor.
Çevresine dağılmış küçük burçlar, ön ve arka cephede düşmanın kuleye
yanaşmasını engellemek için kızgın yağ dökmeye ya da iri taşları aşağıya
fırlatmaya yarayan seng endaz (taş atan) kanalları dikkat çekiyor. Her
kattaki cephelerde düşmana tüfekle karşılık vermek amacıyla içeriye doğru “V”
şeklinde genişleyen mazgal delikleri bırakılmış durumda. Zamanında kulenin
güneye bakan ana giriş cephesinde ise, çevresinden yapıyı soyutlayan ve makaralı
bir sistemle çalışan bir asma köprü bulunmaktaydı. Makara yuvaları kulenin ana
giriş kapısının üzerinde halen seçilebiliyor. Bir saldırı anında bu asma
köprünün kaldırılmasıyla kulenin dış dünyayla ilişkisi bir şekilde kesilmiş
oluyor, böylece kuleye çekilip bu kapıyı örttüklerinde, konakta yaşayanlar; bir
anlamda kendilerini ve kuleye saklamış oldukları servetlerini güvence altına
almış oluyorlardı.
(Ekim 2025)
Kulenin en alt katından bir manzara; karşıda ışığın girmesine izin veren, "V" kesitli ve kolayca yanaşıp dışardaki düşmana ateş etme imkanı sunan mazgal pencereleri; onun üstünde ve hemen altında ise, belli ki bir ahşap zemini taşımaya elverişli, duvara gömülü haldeki ahşap hatıl delikleri... Her taraf zamana ve ilgisizliğe teslim olarak tahrip olmuş durumda...
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Kulenin güneye bakan cephesindeki zamana yenik düşüp bölünerek göçmüş
merdivenleri çıkarak aralık vaziyetteki yüzeyi kabaralı demir kapıdan içeri
başımızı uzatıp bakıyoruz; kulenin içindeki bütün ahşap malzemenin hepsi
tamamen çürüyüp zemin kata yığılmış durumda. Zeminden ilk kata çıkan bir ahşap
merdivenle, birinci katın ahşap hatıllarla örülü zemin örtüsü; bir kısmı
çökmüş, bir kısmı ise aralarından ışığın kolayca geçebildiği aralıklarla
ayrılmış durumda varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Kulenin zemin katında bir odaya açılan kapıdan içeri baktık; içerdeki zemin tamamen çürüyüp çökmüştü.
(Ekim 2025)
Zemin kattan bir üst kata çıkan bir ahşap merdiven sağlam sayılırdı ama üst katın ahşap zemin örtüsü berbat durumdaydı. Çürümüştü ve çökmek üzereydi.
(Ekim 2025)
Giriş kapısının üzerinde yer alan alçı süslemelerin ise bir kısmı
dökülmüş; köşelerde birer rozet, tam ortada bir istiridye kabuğunu ya da bir
demet açılmış çiçeği andıran yine yarısı dökülmüş bir motif; hemen onun
üzerinde ise sanki bir vazo içinde yer alan bir bitkisel süsleme; hepsi
alçıdan…
Arpaz Kulesi'nin güney yönünde; kaldırılıp indirilebilen portatif kapısının bulunduğu girişin üzerinde yer alan süslemeler
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Kule ve konağın baktığı avluda konfor alanını tamamlayan şu anda harap
vaziyette anıtsal bir çeşme vardı. Şimdi ne suyu akıyor; ne de başına gelenlere
bir anlam verebiliyor? Sessizlik ve hüzün her yerde… Yandaki konaktan
sessizliği yırtan sesler geliyor; belli ki ziyaretçiler var konakta. Birazdan
biz de aynı yolu izleyerek belki de son kez göreceğiz Arpaz Konağı’nın
içini…
(Ekim 2025)
Arpaz Konağı
Konak, çivit mavi duvar boyasıyla ayırt edilen ve üst kattaki kuzey
yönünde bir çıkma yapan betonarme bir eklenti ile özgünlüğünü yitirmiş de olsa,
yine de harap vaziyetine ve terk edilmişliğine rağmen bize eşsiz manzaralar
sunuyor. Taş malzeme kullanılarak yapılmış olan zemin katta zamanında günlük
yaşamın sürdürüldüğü alanlar ve hizmet birimleri bulunmaktaydı.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Üst katta daha çok prestijli yaşam alanları olarak tasarlanmış,
merdivenle ulaşılan ve avluya doğru uzanan, tamamen ahşaptan yapılmış hayat adı
verilen bir sosyal alana açılan oturma, yatak, misafir ve gelin odaları gibi
farklı işlevlere sahip yaşam mekanları vardı. Bunların hepsi sanatkarane
desenlere sahip yüksek tavanlar, geometrik desenlerle bezenmiş ahşap dolap ve yüklükler,
ocak ve gömme banyolarıyla dikkat çekmekteydiler. Büyük pencerelerle kaplı
yaşam mekanları, içerisinin yeterince gün ışığından yararlanmasına imkân
tanımaktaydı. Ayrıca o çağlarda sırtını verdiği tepenin eteklerine kurulmuş
olan konağın Menderes ovasına bakan geniş pencerelerinden dışarısını
seyretmenin de keyfi eşsiz olmalıydı.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Dış cephelerde taş duvar işçiliği dikkat çekerken, iç mekanlarda ahşap
kullanımı egemendi. Üst kattaki hayatın tavanında yer alan çarkıfelek
süslemesi ise sanatsal açıdan oldukça ayırt edici bir görünüm sunmaktaydı. Ahşap
ve taş malzemenin birlikte kullanıldığı merdivenler konağın iç mekanının
estetik özelliğini tamamlayan bileşenlerdi.
Bir başka odanın genel göünümü, sönmüş ocak, tütmez baca; acaba ayakta kalacak mı bu ecdad yapısı; ne dersiniz dostlar? Dolap kapaklarındaki ahşap konstrüktif geçme işçiliğine dikkatinizi çekerim.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Arka sokağa açılan (şimdi tamamen savunmasız ve açık konumda olan) bir
kapıdan konağın üst katına erişme imkânı bulunmaktaydı. Üst katın sosyal mekânı
“hayat”ın doğusunda ise, çamaşırhane ve mutfak gibi bazı lojistik
mekanlar da mevcuttu. Ön avluda bir çeşme, duvarların dışında ise, şimdilerde
içinden bir incir ağacı fırlamış bir kuyu ve dibek taşı dikkat çekmekteydi.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Arpaz Konağı’nı ve Kulesi’ni
dolaştıktan sonra büyük bir hayal kırıklığı ve hüzünle kaplı vaziyette bu eşsiz
mekândan ayrıldık. Arpaz’daki son uğrağımız köyün girişindeki kahvehane
idi. Burada Denizli’nin yerel lezzeti; Zafer gazozlarını ve
çaylarımızı içerken, köylülerle konağın halini ve sahipsizliğini konuştuk. Bu
durum karşısında edindiğimiz izlenim ise, ümitsizlik ve kayıtsızlık arasında
bir yerde sallandı kaldı. Muhabbet bitince kahvehanedekilere veda ederek, Arpaz’dan
Bozdoğan’a gitmek üzere hareket ettik.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Bozdoğan’da; Karia Dünyası’nda Madran Baba Dağı’nın
öte yüzünde bir kasabada…
Rivayet odur ki;
Kanuni, Rodos seferine doğru yürürken (belki giderken; belki de
dönerken) bu topraklardan geçmiştir. Bir yüzünde Çine, diğer yüzünde Bozdoğan
kasabasının yer aldığı bu topraklar üzerinde, Alevi Türkmenlerin; Kanuni gibi
bu topraklara doğru yöneldiği bir zamana dair delilleri saklayan ata mezarları
ise, hala Madran Baba’nın
zirvelerinde bir yerdedir. Halkın belleğinde saklı bu büyük göçün hatırası,
ahir zaman günlerinde oralara dek çekilmiş durumdadır.
(Eylül 2017)
(Eylül 2017)
(Nisan 2004)
Büyük Menderes’in
kolu Akçay’ın aktığı vadiye hâkim
konumda; Madran Baba Dağı’nın güney
eteklerinde kurulmuş Bozdoğan,
Muğla’nın Kavaklıdere kasabasına 36
kilometre, Nazilli’ye ise 26
kilometre uzaklıktadır. Mermer ocaklarıyla dolu Madran Baba Dağı’nın güney yamaçlarını yalayarak Kavaklıdere’den Akçay vadisine doğru alçalan kıvrım kıvrım yol, sizi 1000
metrelerin üzerinden doyumsuz manzaralar eşliğinde Bozdoğan’a taşır. Önce kızılçamlar; daha sonra ise, uzaktan
bakıldığında karnabaharı andıran gösterişli fıstık çamlarının arasından
kıvrılarak akan yol, Karia’nın
taşradaki suskun yerleşimlerinden birinin yakınlarından geçer. Çayboyu (eski Mesevle) kasabasından Derebağ
köyüne doğru ilerlerken, köyün hemen girişinde eğimli bir bayıra açılan
patikadan dikkatli yolcusuna göz kırpan bu eski Karia yerleşimi Hyllarima’dır.
Akçay (Harpasos) vadisinin Nazilli’ye
doğru çıkışında yer alan Harpasa ile Yenipazar yakınlarındaki Orthosia da bu civardaki diğer Karia yerleşimlerinden bazılarını
oluşturur.
(Ebruli Turizm'in web sitesinden alınmıştır.)
(Ocak 2014)
(Aydın Aydemir; Kasım 2015)
Derebağ’dan ayrıldıktan sonra Bozdoğan’a doğru birkaç köyü arkada bıraktıktan sonra tepeye doğru
fıstık çamları başlar. Madran Dağı
eteklerindeki bu zenginlik, yörenin temel geçim kaynaklarından birini
oluşturur. Yol, kuzey doğuya doğru kıvrıldıkça çok aşağılarda derin bir
uçurumla sonlanan Akçay Vadisi
belirir. Büyük Menderes’in iki önemli
kolundan biri olan Akçay ya da
İlkçağ’daki ismiyle Harpasos’un iki
yakasına serpilmiş yerleşimler, 13.yy.da yöreye ulaşan Türkmenlerin bölgedeki
ilk tutunma noktalarıdır. Bunlardan biri de Bozdoğan’ın
aşağılarında; Akçay vadisinin güney
yakasında konumlanmış, eski ismiyle İnebolu
ya da Yazıkent kasabasıdır. Aslında
yine eski bir Karia yerleşimi olan Neapolis’in neredeyse tam üstüne kurulu
kasaba, Osmanlı Dönemi’nde Batı Anadolu’da ticari kapitalizmin geliştiği
18-19.yy.larda ortaya çıkan yerel otorite; ayanlık düzeninin izlerini taşır.
(Eylül 2017)
(https://tr.pinterest.com/pin/734438651705129895/)
(Eylül 2017)
İnebolu ya da Yazıkent Kulesi
İnebolu (Yazıkent); Bozdoğan’a
bağlı bir belde aslında. İnebolu ise,
tarihte bir ayanlık merkezi olarak geçiyor. Osmanlı merkezi otoritesinin
18.yy.dan itibaren giderek zayıflaması ile ortaya çıkan yerel otoriteler Saray
adına vergi ve asker toplayan, güvenliği sağlayan ayanlar, eşkıyadan
zenginliklerini konaklarının yanlarında yaptırdıkları kule yapılarda korudular.
Hafif eğimli bir topografyada konumlanmış İnebolu’da kasabaya; yol ve
patikalarla üçe, dörde parçalanmış büyük bir mezarlığın içinden geçerek giriyoruz.
Tam bu mezarlıkta antik Neapolis kentine
ait olduğu söylenen sütun parçalarına tanıklık ediyoruz.
Akçay'a doğru ovadaki bağ evlerine bir örnek...
(Eylül 2017)
İnebolu girişindeki yerden yükseltilmiş bağ kulelerine bir örnek daha; İlkçağ'da Neapolis kentinin kurulduğu yerlerdi burası.(Ebruli Turizm web sitesinden alınmıştır)
(Eylül 2017)
Bozdoğan’dan İnebolu’ya
doğru; Büyük Menderes’in en önemli kolu Akçay üzerinden
geçiyoruz. Akçay’ın ovada taşkınlara yol açan o eski zamanlarına ait su
hacminden eser yok artık. Eskiden Büyük Menderes’in taşkınlarına
karşılık bağ kuleleri, Karadeniz’in serandan’ları gibi yerden yükseltilmiş bir
şekilde tasarlanmış. Bu şekilde nehrin taşkınlarına karşı bir önlem alınmış.
Verimli vadide gelişmiş bir ekonomik hayat oluşmuş tarihte... Romalıların
kurduğu Neapolis kenti bu tarımsal zenginliğin üzerine o zamanlarda
oturmuş olmalı. Kasabaya Kanuni
döneminde; ilk isminden hareketle Yenişehir
dendiğini Bilge Umar’ın Karia
isimli kitabında yer alan Neapolis
maddesinden öğreniyoruz. Rodos Seferi’ne
giden Kanuni Sultan Süleyman’ın bu
topraklara uğradığını Peçevi Tarihi’nden
aktararak anlatan Bilge Umar şu bilgileri veriyor:
“…Kanuni Süleyman, tahta çıkışından kısa
süre sonra Rodos üzerine giderken, Kütahya’da konaklama ile Marmaris’e varış
arasında, Yenişehir yakınında konaklamış.” (4)
Nisan-2011'de halen Ayan Kulesi yanında varlığını kör topal koruyan Mehmet ve İskender Beylerin Konağı o gün bu durumdaydı.
(Nisan 2011)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Avlu tamamen yıkılan konağın molozları ve bazı tarımsal makinaların hurdalarıyla kaplıydı. Avluda hareket etmek dahi mümkün değildi.
(Ekim 2025)
Mehmet ve İskender Beyler, yörede 18.yy.da ayanlık
yapmışlar. Cihanoğlu ya da Arpaz Beyleri kadar güçlü olmasalar da Bozdoğan yöresinde yerel otorite işlevi
görmüşler. Şimdi darmadağın ve tamamen çökmüş vaziyette olan çağın iki katlı,
verandalı konağı ve yanındaki 4 katlı kule o dönemden kalma... Zamanında; Mehmet
ve İskender Bey’e ait birer konak ve kule varmış. Ancak zaman içinde Mehmet
Bey’inki yıkılmış. Şimdi ayakta olan İskender Bey’in 1756’da
yaptırdığı kule… Kule mimarisi zamanla zarar görmüş olmakla birlikte yine de
sağlam durumda... Ancak yağmur suları ile çürüyen tavan ve ahşap malzeme
nedeniyle konak tamamen çökmüş durumda... Daha önceki gelişlerimizde kısmen
ayakta kalan konaktan bugün sadece bir ahşap hurdalık kalmış geriye. Kule ile
konağı bağlayan geçiş yolu da tamamen yok olmuş.
(Nisan 2011)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
2003 yılında buraya ilk geldiğimizde konağın barok
bezemeli bir ev mimarisine sahip olduğunu yazmışız notlarımızda. Çeşme ve
banyolarda da bitki çelenkleri ve meyve tabakları varmış hala ortalıkta. Şimdi
hepsinin yerinde yeller esiyor. Ara ki; bulasın. Sonra konağa dair şu
gözlemlerimizi eklemişiz: “Merdivenle çıkılan ikinci katta; geniş bir balkon ve
bu balkona açılan evin muhtelif kapıları var. Evden kuleye geçişi sağlayan
ahşap bir geçit daha sonradan yapılmış olmalı. Ancak o da harap vaziyette.
Geniş bahçede yaşam kalitesini yükseltmek adına bir çeşme bulunmakta… Daha
sonra yapılmış bir ocak ise çeşmenin hemen üstünde yer alıyor. Zamanında;
bahçeye ana giriş kapısı oldukça büyük ve görkemli imiş.” Bugün ne konağı
kuleye bağlayan ahşap geçit, ne de o görkemli kapıdan eser yok. Kapı diye bir
şey yok çünkü.
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
Daha önceki ziyaretlerimizde yaptığımız gibi
kulenin arkasında yer alan parka geçiyoruz; hem çay kahve içeceğiz, bir de
kuleye arka yönünden bakacağız. O alandaki Neapolis’ten günümüze erişen
antikiteler de eski derli toplu görünümünden uzakta. Biri orada, biri burada;
sağa sola saçılmış durumda… Belki “kalk gidelim” olanlar bile vardır. Velhasıl her
yer gibi ata yadigarı İnebolu da kan ağlıyor.
(Ekim 2025)
Kanuni’den
günümüze; Bozdoğan
Aynı bölgenin Peçevi Tarihi’nin kaynaklığında Kanuni’nin Rodos Seferi sırasında ordunun konaklama yeri olarak belirlendiği, Kanuni’nin Rodos Seferi’ne giderken ordusu ile birlikte Menderes-Akçay
vadisinden ilerleyerek Kavaklıdere’ye,
oradan da Muğla istikametine doğru yöneldiği belirtilmektedir. Yine Akçay vadisinde Osmanlı Dönemi’ndeki
ilginç faaliyetlerden birisi Tahtacı Türkmenlerinin bölgedeki kereste
ihtiyacının karşılanması amacıyla ormandan kestikleri tomrukları Akçay ırmağının akışından da yararlanarak
bu güzergâh boyunca ovaya doğru taşımalarıdır. Bugün Bozdoğan’ın sırtını dayadığı Madran’ın
kuzey eteklerinde yer alan Alamut
köyü, bu Tahtacı köylerinin bugüne ulaşabilmiş tipik örneklerinden birisidir.
(Nisan 2017)
(Nisan 2017)
(Nisan 2017)
Bozdoğan kasabası, Türklerin bölgeye ulaşmalarından sonra; Menteşe ve Aydınoğulları beyliklerinin birbirlerine göre rekabet alanı içinde
ve güney-kuzey ekseninde ulaşım ve ticaret akışını sağlayan bir güzergâh
üzerinde bir pazaryeri olarak kurulmuş. Bu nedenle Bozdoğan’ın kuruluş dönemindeki ilk isminin Bazarköy olduğu kaynaklarda belirtiliyor. (5) 15.yy.dan sonra ise yerleşim, yavaş yavaş Bozdoğan olarak anılmaya başlanmış. Ama Evliya Çelebi bile 17.yy. da yöreden Bazaryeri olarak söz etmiş. Bu da
bölgenin stratejik konumunu uzun yıllar koruduğunun bir göstergesi olsa gerek.
Bozdoğan çarşısında kahveler...
(Eylül 2017)
Karia, Roma ve
Bizans Dönemlerine uzanan yerleşim pratiğinin zengin mirası üzerine oturan Bozdoğan, ilk önce Menteşe Beyleri’nin
önderliğinde hayat bulmuş; daha sonraları Aydınoğlu
Mehmet Bey döneminde Büyük Menderes havzasına doğru genişleme
hamleleri sırasında Aydınoğulları Beyliği’nin toprakları içine katılmış.
Osmanlı’nın bölgeye ulaşması ise, Aydınoğulları ile önce akrabalık
ilişkileri üzerinden kurulan yakınlaşmaların ardından, Yıldırım Beyazıt dönemindeki kesin hâkimiyetin kuruluşuna denk
gelir. 1402’de Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda Timurlenk’e yenilerek tahtını kaybetmesiyle başlayan Fetret Devri boyunca bölgede yeniden
beliren eski beyliklerin baş vermesi hali, I.
Çelebi Mehmet’in Osmanlı tahtının yegâne sahibi haline gelmesiyle son
bulur. Bu durum ise, bölgede Osmanlı’nın kesin hâkimiyeti anlamına gelecektir.
(Eylül 2017)
(Eylül 2017)
(Eylül 2017)
Bugün Bozdoğan, Madran Baba Dağı eteklerinde Akçay
vadisine doğru alçalan birbirine paralel sokaklarıyla sanki Menderes’e
doğru akar. Birbiri üstünde yükselen Bozdoğan mahalleleri, en tepedeki
şehrin kalbini yansıtan meydana dek uzanır. Osmanlı’dan kalma eski bir hamamdan
kaynaklanan ismiyle dağa doğru yönelen Hamam
sokağının daracık girdaplarında insan neredeyse kaybolur. Yolun doğusunda
uzanan Bozdoğan deresinin dibine
doğru inen bir patikada saklı eski bir mesire alanının bugün bir mezbeleliğe
dönmüş olması Bozdoğan’ın yerel yöneticileri ve sakinleri için nasıl hicap
duyulacak bir durum ise, Hamam sokağının
iki yakasında bugüne ulaşabilmiş az sayıdaki sivil mimari örnekleri de bir o
kadar kasaba için bir fırsat ve şans anlamına gelmektedir.
(Eylül 2017)
(Eylül 2017)
(Eylül 2017)
Eğimli bir
topografyada neredeyse ızgara planlı bir şehir görünümündeki Bozdoğan’ın
tüm hayatı, dağdan ovaya doğru alçalan bu sokaklarda saklıdır. Bir köşeyi
dönünce ansızın karşınıza çıkıveren bir sokak çeşmesinden akan bal gibi su,
buranın ziyaretçileri için hazırladığı tatlı bir sürpriz gibidir. Kasabanın
yavaş akan zamanı, dağdan gelen rüzgâr, yazın sıcak günlerinde ovadan yükselen
buhar ve kasabanın bildik yüzleri hep bu sokaklarda yaşlanır. Madran Baba Dağı’nın bal gibi tatlı
suyu, tepeye yakın konumdaki bir su şişeleme tesisinden tüm ülkeye yayılır. Ama
bir de pidecileri vardır o dik sokak aralarında anlatılacak.
(Eylül 2017)
Bozdoğan Pidesi
Pide, yoksul ve orta halli insanların tarih boyunca
bilinen bir yiyeceği olmuştur hep. Yunanca ve İbranice’de pide anlamında
kullanılan pita sözcüğü yerleşmiştir. Yahudilerin hamursuz bayramında
yaptıkları hamursuz adını verdikleri yiyecek de bir tür pidedir. Roma’da
hiçbir zaman soylu sofralarında yeri yoktu pidenin. Pide, o zaman da orta halli
ve daha düşük gelir gruplarının basit yiyeceğiydi. Efes’te Arkadius
zamanında pide dükkânlarının olduğunu kayıtlardan öğreniyoruz şimdi. Bizim
pidemiz ise, Bizans’tan günümüze dek ulaşan bir devamlılık arz ediyor. Ancak bu
zaman sürecinde giderek evrimleşmiş ve dünyada giderek bir Türk Pidesi
kavramı oluşmuş. Kenarları kıvrık, içinde çeşitli malzemelerin karışımından
oluşan pideye artık Türk pidesi diyoruz. Pide deyince; Menderes’in
güneyi akla geliyor hemen. Dün Yenipazar’da Mehmet Sümer’in lokantasında
deneyimlemiştik bu lezzeti. Şimdi sıra Bozdoğan pidesinde… Bozdoğan
Pidesi, Mikado’da yenir. Bu pideci de Bozdoğan’ın arastasına
doğru çıkan yokuşlu yollardan biri üzerinde yer alır.
(Ekim 2025)
Mikado Pidecisi'nde kapanış her zaman kapalı olarak servis edilen eşsiz lezzetteki manda kaymaklı tahinli pideyle olur.
(Ekim 2025)
Mikado’daki pide seçenekleri ve sunum da dünkü Mehmet
Sümer Pidecisi’nde yediklerimize benzer. Kıymalı, yumurtalı kesikli
ve otlu peynirli pideler yanındaki roka salatalarıyla pide ziyafetinin
ana gövdesini oluşturur. Ama Bozdoğan’da gerek kıymalı ve kesikli
pidelerin ve gerekse tahinli pidelerin vazgeçilmezi ise, üzerine bırakılan bir
parça manda kaymağıdır. Pide şöleninin kapanışını oluşturan tahinli pide
Bozdoğan’da diğer yörelerden farklı olarak önce açık yapılır; pişirilir,
kaymağı üstüne konur, daha sonra katlanarak dilimlenir ve o şekilde servis
edilir. Tahinli pidelerin yanında gelen sıcacık çaylar da bu işin olmazsa
olmazıdır.
Bozdoğan'da Mikado Pide Salonu'nda pide heyeti, lezzet testi sonrasında; herkes mutlu mesut görünüyor.
(Ekim 2025)
Bitirirken…
Bu hafta sonunu İstanbul’dan gelen
dostlarla Büyük Menderes’in iki yakasında Aydın coğrafyasının
güneyinde geçirdik. Kalbine Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıfladığı Ayanlar
Dönemi’ni temsil eden Menderes Havzası’nın Ayan Kuleleri’ni
ve pide şölenlerini koyduğumuz; ama bu coğrafyanın başka hikayelerini saklayan Karia
yerleşimi Nysa ya da 18. ve 19.yy.da ayanlarla çatışan zeybeklik
kurumunun önemli simalarından Yörük Ali Efe gibi gözü pek yiğitlerine dek
uzanan başka duraklarında soluklandığımız hızlı bir seyir izledi gezimiz. Dolu
dolu geçti iki günümüz; yorulduk, ama gittiğimiz her yer, dokunduğumuz her köşe
değerliydi bizim için. Ne mutlu bize, ne mutlu bizimle gezen gezginlere…
Tekrarı dileğiyle…
Dipnotlar:
(1) Akharaka
Kutsal Alanı bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2015/11/nysanin-kutsal-alani-akharaka.html
(2)
Nysa harabeleri ile ilgili bilgiler, ören yerinde 1990-2010 yıllarında
kazıların başkanlığını yürüten Prof. Dr. Vedat İdil’in Nysa ve
Akharakha isimli kitabından derlenmiştir.
(4)
Bilge
UMAR, Karia-Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi,
İnkılâp Kitabevi-1999; sayfa: 304
(5)
Prof. Dr. İlhan ERTEM, Aydınoğulları Beyliği’nden
Osmanlı’ya Geçiş Sürecinde Bozdoğan isimli bildiri; Bozdoğan I, Bildiriler Kitabı; Prof. Dr. Sabri Sürvegil,
Bozdoğan Belediyesi Kültür Yayını; İzmir-2010; sayfa:133
(6)
Fotoğraflar, belirtilenler dışında İ. Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.
Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC