25 Kasım 2017 Cumartesi

BİRGİ-NOHUTALAN YÜRÜYÜŞÜ



17 Kasım 2017
İbrahim Fidanoğlu

Bugün İzmir’in en batıdaki kıyı kasabalarından Urla ve Çeşme arasında bir yerde bulunan Birgi ve Nohutalan köyleri civarında; zeytinler ve kızılçamlarla kaplı bir topografyada yürüdük. Yazın bitişi ile birlikte el ayak çekilmişti buralardan… Nohutalan düzlüğündeki kavun hasadı bitmiş; her iki köy de sonbaharın dinginliğinde; sonsuz bir sessizliğe gömülmüştü sanki. Sağdan soldan gelen zeytin silkme seslerinden gayri ovada ve dağda pek çıt çıkmaz haldeydi. Sabahın erken saatlerinde İzmir-Çeşme otoyolunu kullanarak, Zeytinler üzerinden; bu ruh hali içindeki topraklara usulca yanaştık.

 
Birgi'de bir sonbahar sabahında...

 
Birgi köyünün camisi

Birgi’de sabah

Köyün kuzey çıkışında yer alan bir tepenin üstündeki yıkık yel değirmeni kulelerinden mi ismini aldı bilinmez, ama Birgi; Yunancada kule ya da kale anlamına gelen prygos sözcüğünden bozunarak dilimize girmiş olmalı. Birgi’de de Değirmen Dağı adı verilen kuzeydeki alçak bir tepenin üzerinde bu yel değirmenlerinden üç tanesinin yıkıntıları yer alıyor. Köye sabahın erken saatlerinde Birgi Camisi yönünden girişimiz sırasında da arka planda ilk fark edilen yapılardan birisi bu yel değirmenlerinden en iyi durumda olanı idi. Köy derin bir uykudaydı sanki. Issızlığın ortasında; köyün camisinin önündeki alanda yaprakları sararmış bir incirin altına arabamızı bıraktık.

 
Değirmen Dağı'nda yıkık yel değirmenlerinden biri bize göz kırptı önce.

 
Sonra sararmış incir yaprakları...

 
Birgi köy meydanında yer alan ve kemerli taş kapısı ile dikkatimizi çeken yapı

Köyün meydanı diyebileceğimiz ve üç sokağın birleşimiyle hayat bulmuş meydanlıktan yukarı doğru çıkarken, hemen soldaki eski yapının taştan kemerli kapısı ve birinci katının sokağa bakan tek penceresi dikkat çekiciydi. 19.yy.ın Rum nüfusunun izlerini saklar gibi geldi bize. Sokağın yukarılara tırmanan ucundaki restorasyon görmüş taş yapı da özellikli bir başka binaydı. Ama sakinleri yoktu içinde; çünkü yaz bitmiş ve buralar terk edilmişti. Zaten köyün de sakinleri, çoğunlukla dışarıda çalışıp emekli olmuş köyün eski yerlileri, birkaç şehir kaçkını ve yaşlılardı. Ama bir de korunaklı alanların içinde; alımlı yapılarla donatılmış gösterişli çiftlikler vardı köyde. Bunların örneklerine Nohutalan köyüne doğru yürüyüşümüzün başlangıcını oluşturan Çakalyuvası Tepesi’nin güneyinde yer alan Burgaz Deresi boyunca ve Nohutalan’dan dönüş esnasında Altıparmak Tepesi’nin güney eteklerini sınırlayan zeytinlikler arasından yürürken rastladık.

 
Kuytularda arayın bizi diye fısıldar siklamenler...

 
Birgi'den kuzey yönünde çıkarken...

 
Patika kıyısında çiftlikler; arkada Değirmen Dağı ve yel değirmenleri...

Birgi, konum itibariyle İzmir-Çeşme yoluna yakın bir konumda ve batıda Nohutalan, güneyde Uzunkuyu ve Zeytinler köyleri ile kuzeydoğuda Barbaros köyü arasında yer alıyor. Köyü kuzey yönünden sınırlayan Burgaz Deresi ile doğudan sınırlayan Kocadere, Barbaros köyü ile birlikte kullanılan ve yaz sıcaklarında kızılçamlar altında bir konfor alanına dönüşmüş Kocagöl’ün de en önemli beslenme kaynaklarından olsa gerek. Her ne kadar her ikisi de şu anda dirhem su içermese de; bir sel yatağı görünümüyle yağmur sularını göle doğru yönlendirmesi bile bu işlevi yerine getirmeleri açısından önem taşıyor.

 
Kocagöl'de ördekler

 
 Kocagöl kıyısında sonbaharın renkleri; pirenler

Burgaz Deresi yoluyla Nohutalan’a doğru

Burgaz dere yatağından batıya doğru tatlı bir eğimle yükselen tepelere doğru yürüdük. Kızılçamlarla zeytinler birbirinden belli belirsiz çizgilerle ayrılıyordu düzlüklerde. Zeytin silken köylülerin çıkardığı çırpma sesleri, çiftliklerdeki köpeklerin seslerine karıştı. Köpeklerin havlaması kızılçamların arasında kayboldu gitti az sonra. Bu yıl yağışların son derece az olması nedeniyle zeytinler fazla büyümemişti. Kadınlı erkekli köylüler “kara altın”ın peşinde yere dökülen zeytinleri bir bir toplama derdindeydiler.

 
Birgi-Nohutalan yürüyüş rotası; 10 km. (harita için tıklayınız)
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

 
Gezginler, zeytin ağaçları arasında...

 
Zeytinliklerden kızılçamlara geçerken...

 
Birgi yönünden geldiğimiz vadi; hava biraz puslu...

İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin Rotamız Yarımada projesi kapsamında kızılçamların gövdelerine ve yerdeki iri kayaların üstüne konulmuş kırmızı-beyaz çizgili işaretler rotamızı kolaylıkla izlememize yardımcı oldular. Zaman zaman daralan patika, kızılçamların arasından bizi eski bir su deposunun bulunduğu yaklaşık 250 metre rakımlı tepeye ulaştırdı. Batıya doğru biraz daha yürüyünce Nohutalan köyünün konumlandığı tepe görüş alanımız içine girdi.

 
Tepeden Nohutalan yoluna inerken...

Tepenin eteklerinde taş duvarlarla koruma altına alınmış büyük bir zeytin çiftliği, ona kadar ulaşan ve Nohutalan köyünden gelen dar bir asfalt ve ufuk çizgimizde Nohutalan'ın bir tepenin üzerine konumlanmış son evleri vardı. Tepeden aşağıya; bizi Nohutalan köyüne doğru ulaştıracak asfaltın kıyısına kadar indik.

Nohutalan köyü; eski küllenmiş hikâyeler

Nohutalan köyü yaklaşık 200 metre yüksekliğinde bir tepenin çevresine kurulmuş. Köy çoğunlukla Boşnak kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı küçük bir yerleşim olarak dikkat çekiyor. Köyde konuştuğumuz köylüler, dedelerinin Balkan Savaşı sırasında bu topraklara geldiklerini, geçim derdi ile gençlerin çoğunun şehre göç ettiğini, emeklilik döneminde ise yine köylerine doğru bir dönüş eğiliminin olduğunu anlattılar. Köyde dolaşırken Birgi’dekine benzer bir sessizlik vardı sokaklarda.

 
Nohutalan köyü

Yazın susuz yetiştirilen meşhur Çeşme kavununun ekildiği düzlüklere bakan bir sekide İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin yaptırttığı bir köy pazarı ve sergi alanı yer alıyor. Öğrendiğimize göre her yıl yaz aylarında yılda bu mekânda kavun festivali düzenleniyormuş. Bu sekinin üstünde yer alan köyün camisi ve tepeye doğru birbirine paralel uzanan birkaç sokağın iki yanına saçılmış köyün evleri Nohutalan’daki bugünkü yaşam mekânlarını oluşturuyor. Köy, ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlıyor. Birgi’de gördüğümüze benzer şekilde köyün çevresindeki arazilere yayılmış iri ölçekli tarımsal çiftlikler de dikkat çekiyor. Köyün en önemli tarımsal ürünleri ise, köye adını veren nohut ve lezzeti tartışılmaz Çeşme kavunu

 
Nohutalan'ın ıssız sokakları

Ama bizim açımızdan köyün esas dikkat çeken bölümü ise, tepenin yukarılarına doğru yüründüğünde fark edilen; 19.yy.dan kalma bir hayalet yerleşimin yıkıntıları… Bugün daha çok köydeki büyük ve küçükbaş hayvancılığa mekân olmuş alanın modern köyle kesişim çizgisinde yer alan ve çatı örtüsü tamamen yok olmuş yıkık dökük bir taş yapı oldukça dikkat çekici. Köylülerin de onayladığı gibi bu ağlayan yapı, köyün Rumlardan kalma kilisesi; Nohutalan Kilisesi

 
Gezginlerin Nohutalan Kilisesi ile ilk karşılaşma anı

Köylülerden öğrendiğimize göre; Rumlar, 1924 yılındaki Nüfus Mübadelesi sonrasında bu topraklardan ayrıldıktan sonra bu yapı; bir süre köyün camisi, daha sonraları köyün ilkokulu olarak hizmet vermiş. Kilise, metruk hale gelmeden önce en son kahvehane olarak kullanılmış. Dirençli yapı, zamanın ve insanın bütün yıpratıcılığına karşın hala yan duvarları ve ön cephesiyle ayakta durmaya çalışıyor besbelli.

 
Nohutalan Kilisesi; doğu ve kuzey cepheleri...

Kilise, kesme ve moloz taş kullanılarak ve bir köy kilisesi özelliğini taşıyacak boyutta tek hollü olarak inşa edilmiş. Ön cephesinde kemerli tek kapısı ve iki penceresi dikkat çekiyor. Pencerelerinde demir parmaklıklar halen mevcut halde… Bu da aslında yapının 70’li yıllara kadar kullanılmış olması nedeniyle korunduğunu ve esas tahribatın; yapının kaderine terk edilmesi sonrasında yakın zamanda yoğunlaştığını gösteriyor.

 
Kilisenin içinin bugünkü hali

Kilisenin doğuya bakan apsisi yok olmuş; doğuya sonradan moloz taşlarla düz bir duvar örülmüş. Oldukça yüksek duvarlarıyla dikkat çeken kilisenin nihayetinde bugünkü hali hiç de iç açıcı değil ve insanı fazlasıyla hüzünlendiriyor. Giriş kapısı önüne konulmuş kocaman bir demir kapı iyi fotoğraf alamamamıza neden olsa da kilisenin kapısının önünü bir miktar kapatmış olmasıyla da belki daha çok zarar görmesini önlüyor.

 
Nohutalan Kilisesi'nin batı ya da ön cephesi

Kilisenin doğuya bakan arka yüzünde yer alan kemerli bölüm orijinal halinde farklı olmalı. Arkada sanki başka bir eklenti varmış gibi duruyor. Ancak apsis alanını da düşündüğümüzde bu bölümün oldukça değiştirilmiş ve daha sonradan da yıkılmış olduğu görülüyor.

 
Nohutalan Kilisesi; doğudan bakış


Yunan yazar Dr. Georigos Nakracas’ın Anadolu ve Rum Göçmenleri Kökeni isimli kitabında Çeşme civarında 19.yy.da yaşayan Rumlarla ilgili şu bilgiler aktarılıyor:

“Ortodoks Hıristiyanlar, Anadolu’ya göç etmezden önce Çeşme (Krini) kazası bölgesinin nüfusu tümüyle Müslümandı. Bunu, 1670’de Çeşme’nin katışıksız bir Türk bölgesi olduğunu yazan Evliya Çelebi’den de öğreniyoruz. Bu demografik gerçek, neredeyse 18.yy.ın başlarına dek değişmedi.

Daha sonraları Çeşme kazasında Ortodoks toplulukların birikimi öylesi bir yoğunluk kazandı ki, Sotiriadis (yazarın demografik verileri sağladığı kaynaklardan birincisi-İF), 1912’de oradaki 59.039 kişilik toplam nüfus içinde Hellen sayısını 50.709 olarak göstermektedir. Bu Hellenler, nüfusun % 86’sını oluşturuyorlardı.

Anagnostopulu (yazarın demografik verileri sağladığı diğer kaynak-İF), yukarıda sözü edilen demografik verileri kabul etmeyerek, o dönemde Çeşme (Krini) kazasında Sotiriadis’in bize bildirdiği sayıdan 8.849 daha az Rum yaşadığını yazmaktadır. Kesin olarak; yazar, Rum sayısını 50.079 yerine 41.860 olarak göstermektedir. Bunlardan 15.000 kişisi 3.000 Türkle birlikte Çeşme (Krini) kentinde yaşıyordu. Rumca konuşan Hıristiyanlar, Ege adalarından gelerek, Çeşme kentine daha eskiden mali göçmen olarak yerleşmişlerdi. Çeşme’ye en yoğun Hellen göçü, 19.yy. başlarından sonra gerçekleşti. Bu göçmenler, çeşitli kent mesleklerinde çalışıyorlardı ve denizciydiler.

Aynı yazara göre; kazanın taşra kesiminde salt Rumca konuşan nüfusu olan şu dört kasaba ve köy vardı: 15.000 Rum sakini olan Alaçatı, 6.000 sakini olan Kato Panaya (Çiftlikköy), 3.000 sakini olan Reisdere ve 1.535 sakini olan Litri (Palies Eritres, Ildırı). Bu Rumlar özellikle adalardan gelmişlerdi. Geriye kalan köylerde az sayıda Rumca konulan Hıristiyanlar vardı; onların nereden geldikleri konusunda bibliyografik bilgiler bulunmamaktadır. Bu köyler şunlardı: Agrelya, Pirgi, Arıca, Çuralanı, Nohutalanı, Uzunkoyun (Uzunkuyu olmalı-İF) ve Kemer Yaylası. Başka kaynaklara göre son beş köyün nüfusu Türktü.”(1)

 
Nohutalan köyüne Rum mahallesinin yıkıntılarından bakış

Kilisenin büyüklüğünden ve yukarıda aktarılanlardan çıkardığımız sonuç; Nohutalan’ın Türk ve Rumlardan oluşmuş karışık bir yerleşim olduğu, tepedeki şimdi yıkık durumdaki mahallede Rumların oturduğu, Balkan Savaşı sonrasındaki göçlerle demografinin Boşnak kökenlilerle daha da zenginleştiği; ama Küçük Asya Felaketi ile sonlanan Batı Anadolu’daki Yunan işgalinin ise bu nüfus hareketlerine acılı bir son hazırladığı yönünde…

 
Nohutalan düzlüklerinde deliceden aşılanmış bir zeytinlik

Köydeki sessizlik, kilisenin yıkıntıları arasında dolaşan hüzne karıştı. Birkaç köpek havlaması; uzaklardan seslenen bir annenin haykırışı ve daha söylenmeyenler… Köyden ayrılma zamanıydı; beynimizde mırıldanan üstü küllenmiş; eski bir Rebet; sokak arasında rastladığımız birkaç köylüyle vedalaşarak Nohutalan’dan ayrıldık.

 Yunan "diva"larından biri Eleni Vitali'nin yorumuyla
ΤΟ ΔΙΧΤΥ ya da To Dihti
(Youtube'dan alınmıştır.)

1983 yılı tarihli Costas Ferris’in başyapıtı Rembetiko filminde yer alan bu şarkının söz ve müzikleri Stavros Xarchakos’a ait…

“Düşersen tuzağa kendin bulacaksın başının çaresini”

Küçük Asya Felaketi’nin bir muhasebesini yapar gibi sanki…

anlamına gelen şarkının sözlerinin Türkçe’deki karşılığı ise şöyle:

“Hayatta yeni bir kapı açtığın zaman
Gece yarısının gelmesini bekleme
Bütün gün gözlerini açık tut
Her zaman senden önce bir tuzak olmuştur
Eğer tuzağa düşersen
Seni kimsenin kurtarmayacağından emin ol
Çıkışı kendi başına bul
Ve şansın varsa
Yeni bir başlangıç yaparsın
Bu tuzak büyük önemi olan isimler barındırıyor

Yazılmış ve binlerce kilitle mühürlenmiş
Bazıları buna "cehennemin aldatmacası" der
Bazılarıysa sadece "ilkbaharda aşk"
Eğer tuzağa düşersen
Seni kimsenin kurtarmayacağından emin ol
Çıkışı kendi başına bul
Ve şansın varsa
Yeni bir başlangıç yaparsın”
(Çeviri için kaynak: ekşi sözlük)

 
Kavaklar arasından Birgi'ye bakış

 
Birgi kuyuları bizi bekler.

Birgi’ye dönüş

Kısa sürede ulaştığımız İzmir-Çeşme asfaltına çıkmadan Altıparmak Tepesi’nin etekleri boyunca kızılçamların içinden yürüyerek ve 1960’lı yılların başında Uzunkuyu’dan geçen eski Çeşme yolunun da izini sürerek Birgi’nin güneyindeki zeytinliklere dek ulaştık. Bağlar ve zeytinlikler arasından ilerleyen konforlu bir şose yol, bizi yüzyıllardır Birgi köy asfaltının başında bekleşen su kuyularına taşıdı. Kızarmış melengeç meyveleri hiç bu kadar lezzetli gelmemişti; oldukça da iriydiler. Ya o sonbaharın renkleri; sarı sarı incir ve dut yaprakları, kırmızıya dönmüş asmalar, rüzgârla birlikte salınarak usul usul toprağa düştüler. Sesler azalırken renklerin cümbüşü hızla çoğalır sonbahar boyunca. Sanki doğa; sonbaharda bütün sesleri yutan koca bir kara delik gibidir. Ama renkler, öyle midir ya? Her rengin her tonundan binlerce seçeneği cömertçe sunar doğa; görmek isteyenlere.

 
Gezginler, Uzunkuyu'dan geçen eski Çeşme yolunun kopan parçaları üzerinde...

 
Birgi'ye doğru konforlu şose

 
Sonbaharın sarı-kırmızı renkleri arasında Birgi'nin "asma bahçeleri"

 
Kıpkırmızı melengeçler

 
Birgi'de Sonbahar... 

Öğleyi biraz geçkindi zaman. Yaklaşık 10 km kadar yürümüş ve başladığımız noktaya; Birgi köy meydanına ulşamıştık. Şimdi yemek zamanıydı. Hedefimiz; Kocagöl’de suyun kıyısındaki kayalıkların üzerinde yemeğimizi yemekti. Şimdilerde kıyısında bir kır lokantasının da bulunduğu Kocagöl’de su seviyesi yağışların azlığı nedeniyle oldukça düşüktü. Bunun en güzel kanıtı ise, göl kıyısındaki hayıtların üzerindeki suyun terk ettiği iziydi. Sudaki ördeklerle yediklerimizi paylaşarak, güneşe karşı yemek molamızı tamamladık.

 
Kocagöl kıyısında öğle misafirleri
 
 
Kocagöl kıyısında; yemeğimizi ördeklerle paylaştığımızın resmidir.

Barbaros Ovası’na gelip de kavun almadan olmazdı. Her ne kadar kavun hasadı çoktan bittiyse de yol üstündeki satıcılarda hala Çeşme kavunu vardı. Bu yılın son kavunlarını “heybemize” doldurarak Uzunkuyu’da ulu çınarın altındaki yol üstü kahvehanesine uğradık. Tanıdık kahveci ile eski Çeşme sohbeti eşliğinde içtiğimiz yorgunluk kahvelerinin lezzeti bir başkaydı doğrusu.

 
Uzunkuyu Çınaraltı Kahvehanesi'ndeyiz.

 
Akşama doğru Urla İskelesi

 
Urla İskelesi; deniz kıyısında bir an...

 
Urla İskelesi; akşama yağmur alametleri...

Artık gitme zamanıydı. Gün boyu Barbaros Ovası’nda; Birgi ve Nohutalan köyleri arasında dolaşmış; bu topraklarda bir zamanlar yaşanmış hatıralara bir göz atmış, Uzunkuyu’da ve en son Urla İskelesi’nde küçük avareliklerle şımartmıştık kendimizi. Biraz eskiye dair hüzün, ama doğada geçirilmiş bir günün hoş kazanımlarıyla yüklenmiş olarak; hafta sonuna bağlanan zorlu bir akşam trafiğinde şehrin kalbine doğru yola çıktık.

Dipnotlar:
(1)     Dr. Georgios Nakracas, Anadolu ve Rum Göçmenleri Kökeni, 1922 Emperyalist Yunan Politikası ve Anadolu Felaketi, Yunancadan Çeviren: İbram Onsunoğlu; Belge Yayınları, Şubat-2003; sayfa: 96-97
(2)    Yazıda belirtilenler dışındaki fotoğraflar, gezi sırasında M. Yavuzcezzar tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder