gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2019 Pazar

KEMALPAŞA - OVACIK YAYLASI'NDA DOLAŞIRKEN


CEVİZLİDERE VE SİNANCILAR DERESİ VADİSİNDEYDİK

11 Ekim 2019
Mehmet Yavuzcezzar

Bu hafta yine Ovacık'tayız. Bir türlü ayrılamıyoruz Kemalpaşa yöresinin bu müthiş coğrafyasından.

Ovacık; İzmir'in Kemalpaşa ilçesine bağlı, yayla ve ormanlara sahip, başta; kestane, ceviz, kiraz ve üzüm olmak üzere birbirinden nefis meyve ve sebzelerin yetiştirildiği güzel bir köy. Köy dediğimize bakmayın ağız alışkanlığı işte. Eskiden köy konumunda iken, büyükşehir yasasının çıkmasıyla anlamsız bir şekilde mahalle statüsüne indirildi. Şimdilerde köy desen köy değil, mahalle desen mahalle gibi değil! Garip bir durum, neyse...


Ovacık Köyü'nden görünüm

Kemalpaşa-Bayındır veya Turgutlu-Bayındır geçiş güzergâhında olan ve içerisinde anıt kestane ağaçları bulunan Ovacık yaklaşık 780 m rakımlı bir köy.

Sabah saat 9 gibi yola koyulduk. Bornova'dan ayrılıp Kemalpaşa-Bağyurdu ve Sarılar'ı geçip güneye; Ovacık yaylasına doğru döndüğümüzde manzara herzamanki gibi muhteşemdi. Ovacık'a vardığımızda saat 10 civarıydı. Ören'den gevreklerimizi almayı da unutmadık. Hava sıcaklığı Ekim ayı ortalamalarının üzerinde; bahar ayını aratmayacak şekilde 26-27 derecelerdeydi. Köyde ortalık henüz hareketlenmemişti.


Arabamızı Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında, dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik tarafından 1933 yılında yaptırılan "Paşa Çeşmesi" yanındaki Atatürk Büstü yakınlarına bıraktıktan sonra, caminin karşısındaki kahvehaneye uğrayıp sabah kahvelerimizi yudumlarken, bir taraftan da kahvedeki birkaç köylüyle sohbete daldık.

Paşa Çeşmesi

Daha önce bu yörede birkaç yürüyüş gerçekleştirdik. Bunlardan biri Ovacık Yaylası Orman İçi yürüyüşü,(1) diğeri Çaldede yürüyüşü,(2) bir diğeri ise Ovacık-Kızıloba yürüyüşü...(3)  Dediğimiz gibi buralardan ayrılamıyoruz.

Bugünkü hedefimiz; daha önceleri Sarılar'dan Ovacık'a giden karayolundan geçerken vadinin karşı yamacında gördüğümüz orman yolu ve patikalarda yürümekti. Bu amaçla Ovacık merkezinden orman içersine doğru yürüyüp, doğu yönünde bulunan; yaklaşık 1250 metre rakımlı Sarıkaya sırtlarına ulaştıktan sonra yönümüzü kuzeye Sinancılar'a çevirip 5-6 km yürümek ve daha sonra da; Sarıkaya ve Kösükkaya tepeleri arasında kalan, Cevizlidere ve Sinancılar derelerinin oluşturduğu vadinin kıyısından güneye doğru yürüyerek Ovacık'a ulaşmak, yani ring yapmak idi.

Bu amaçla kahvehanede acı kahvelerimizi yudumlarken, köy sakinleriyle sohbet edip Ovacık'ın kuzeyinde Sinancılar'a uzanan vadiyi doğu yönünde izleyebileceğimiz orman yolu ve patika tarifi aldıktan sonra saat 10.30 gibi yürüyüşümüze başladık.

Sarıkaya'ya doğru giderken Ovacık bahçeleri

Çeşmenin hemen arka tarafında bulunan, bir zamanlar orman işletmesi olarak kullanılmış, ancak şimdilerde terkedilmiş metruk bir haldeki binanın yanından geçip, doğu yönündeki bahçe yollarını izleyerek orman yoluna ulaştık. Bu arada bahçelerde ceviz ve kestane hasadı yapmak amacıyla dalları silkeleyenlerin sesleri gelmekteydi.

 Yürüyüş yolundan kareler

Kuru sel yatağında boğuşurken

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra köylülerin tarif ettiği yol bitti! Pırnar meşeleri, kesme çalıları, kızılçamlar, dikenli mazılar, yer yer çalılarla boğuşarak ilerlemek, sonuçta bizi epey yordu. Biraz kuru sel yatağında, biraz orman içinde debelendikten sonra geri dönüp bizim daha önce tespit ettiğimiz Cevizlidere yönünde, vadinin doğu tarafındaki rotayı yapmaya karar verdik. Yaklaşık birbuçuk saatlik bir yürüyüşün ardından yeniden köy kahvesine ulaştık. Bu arada öğlen olmuş, karnımız acıkmıştı. Yanımızdaki nevaleleri taze çaylar eşliğinde yedikten sonra, arabayla Cevizlidere Küme Evleri sapağına kadar gittik. Arabayı güvenli bir yere park ettikten sonra, gerçek yürüyüşümüze başladığımızda saat 13.30 gibiydi.

Köy kahvehanesinin davetsiz misafiri

Cevizlidere ve daha aşağılardaki Sinancılar Deresi, oldukça derin sayılabilecek bir vadide bazı aylar sakin, bazı aylar hırçın bir şekilde akarak, ovadaki Gediz Nehri'ne kavuşabilmek için yüzyıllardır aynı serüveni tekrarlamakta.


Gezgin yavru dostları doyuruyor

Sarılar-Ovacık köy yolundan vadiye doğru yaklaşık 500 metre yürüyüp, 50 metre kadar da aşağı inerek, Cevizlidere Küme Evleri'nin olduğu bölgeye vardığımızda bizi iki küçük köpek yavrusu karşıladı, yemeğimizden artanlarla onları biraz doyurduktan sonra, dere üzerindeki geçite ulaşarak karşıya geçtik. Yol, derenin doğu yönünde vadiye paralel Sinancılar'a doğru ilerliyordu. İşte tamam dedik, varmak istediğimiz orman yolu bu!

 Cevizlidere

Cevizlidere çıkışındaki orman yolu

Orman yolunun kenarına sıralanmış kütükler

Orman yolu kuzey yönünde 1 km.yi aşkın konforlu bir şekilde ilerledikten sonra, bir kayalıkta son buldu. Daha önce karşıdan bu tarafta belirlediğimiz patika görünmüyordu. Neyse ki üzerinden geçen hayvan ve insanların aşındırdığı kayalarda biraz yürüdükten sonra, çevresi pırnar meşeleri, sandal ağaçları, kesme çalıları ve kızılçamlarla kaplı güzel bir patikaya ulaştık. 


Orman yolundan sonraki patikadan görünümler

Patikadan yaklaşık 1,5 km sonra önümüze yine aşınmış kayalardan oluşan bir sapak geldi, patikanın birisi alt taraftan kuzey yönünde ve vadiye paralel, diğeri ise üst taraftan doğu yönünde vadiye dik ilerliyor gibi görünüyordu. Biz yürüyüşümüze alt taraftaki patikadan devam ettik. 500 m kadar daha ilerlediğimizde önümüzdeki muhteşem Sinancılar Vadisi ile daha ilerideki Kemalpaşa Ovası'na hakim bir kayalıkta biraz mola verip termosta getirdiğimiz çaylarımızı yudumladık.

 Vadiden manzaralar

Vadi manzarası eşliğinde çaylarımızı yudumlarken

Safran çiğdemi


Kısa dinlenmenin ardından yürüyüşümüze devam ettik. Birkaç yüz metre sonra patika bizi vadiden ayırıp orman içerisinde doğuya doğru yöneltti. Çalılar arasındaki keçi sürülerinin açtığı dar geçitleri izleyerek, yoğun kızılçamlar ve meşelikler arasından geçip, zaman zaman da makiliklerle boğuşarak ve de çeşit çeşit mantarlar görerek; yürüyüşümüzün 4. km'sinde Ovacık'ın üzerindeki Sarıkaya Tepesi'ni aşıp Sinancılar'a kavuşan orman yolu sapağına ulaştık. 

Ormanda eğrelti otları hakimiyeti

Orman içinde rastladığımız mantarlar


Sapakta birleşen üç yoldan biri güney yönünde kalan Ovacık'a doğru, diğeri doğu yönündeki Zeamet Köyü'ne, sonuncusu da kuzey tarafında kalan Sinancılar'a doğru ilerliyordu. Biz Sinancılar yönüne doğru sapıp bir süre yürüyüp coğrafyaya hakim olduktan sonra vaktin de geç olmasından dolayı geri dönmeye karar verdik.

Orman yol sapağı


Dönüş yolunda yol sapağına vardığımızda Sinancılar Köyü'nden Ramazan'a rastladık. Sepetli motorsikletiyle kuru odun ve mantar toplayan Ramazan, bize dönüş yolunda daha düzgün ve yürümesi kolay patikanın yerini gösterdi. Gerçekten oldukça rahat ve konforlu olan bu patika sayesinde dönüş yolumuz 500 m kadar kısalmıştı. Gelirken rastlayıp alttan; vadi yönünde yürümeye karar verdiğimiz sapağa, bu defa üstten doğu yününden ulaşmıştık. Bundan sonrasında geldiğimiz güzergahı takip ederek, yaklaşık toplam 8.5 km'lik bir yürüyüşün ardından aracımızı bıraktığımız yere vardık. 


Doğayla uyum içindeyiz

Doğanın kucağında geçirdiğimiz güzel bir günün biraz yorgunluğu ve daha çok huzuru içinde, aracımızı Ovacık yaylasından Kemalpaşa ovasına doğru sürdük. İzmir karayoluna çıktığımızda, akşam olmak üzereydi ve yoğun araç trafiği arasında İzmir’e doğru uzayıp gittik.


Dipnotlar:
(1)   Ovacık Yaylası orman içi yürüyüşü hakkında bkz. 
(3)  Ovacık-Kızıloba yürüyüşü hakkında bkz.
(4)   Fotoğraflar, çoklukla İ.Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.


Yazan / Düzenleyen: MYC
Edit: İF

23 Kasım 2016 Çarşamba

TRT İZMİR KENT RADYO SÖYLEŞİSİ

Bugün saat 10.30-11.00 arası, FM Bandı 99.1 frekanstan yayın yapan TRT İzmir Kent Radyo'da Dağa Kaçtım yazarı İbrahim Fidanoğlu; İzmirin Renkleri programında, Feryal Gürel Durmaz'ın canlı yayın konuğu oldu...







22 Mart 2015 Pazar

ÇATALKAYA CIVARINDA DOLAŞMALAR

13 Şubat 2015
Mehmet Yavuzcezzar

Çatalkaya


Bir araçla İzmir-Çeşme otoyolundan geçerken veya İzmir Körfezi'nde gemi ile ilerlerken; güneye doğru baktığınızda, Güzelbahçe ve Narlıdere'nin arkasında yükselen; birbirine benzeyen ikiz tepeler görürsünüz: Halk arasında yan yana yükselen ve uzaktan bakıldığında bir çatalı andıran silüetinden dolayı Çatalkaya olarak anılan dağın asıl ismi Kızıldağ'dır. 19.yy.daki Levanten söyleminde "iki erkek kardeşleranlamına gelen "due fratelliismiyle de tanınan bu dağ kütlesi, İzmir için karakteristik bir dağ sırasını oluşturur. Yağmur, hep buradan gelir İzmir'e. Sabah İzmirliler uyandıklarında; Çatalkaya'nın zirveleri üstünde gördükleri kara bulutları, yağmurun habercisi sayarlar. 


 Narlıdere köy içi

Dağ kütlesinin arka dünyasındaki saklı derin vadiler, dereler, küçük şelaleler ve dar geçitler sizi içine çeker; özellikle de baharları... "Kardeş" tepelerden denize yakın olanı 800, diğeri 850 metre yüksekliğindedir ve İzmirli delikanlılar arasında, Brigitte Bardot'un dillere destan göğüslerine benzetildiği de vakidir. Adını; Ali Onbaşı Deresi'nin bir zamanlar kıyısında yetişen nar ağaçlarının çokluğundan alan Narlıdere'nin sırtını dayadığı Çatalkaya zirvesine, uzun süredir yapmayı düşündüğümüz yürüyüş bu güne kısmetmiş. Sabah saatlerinde aracımızı Narlı Mahallesi'nin üst kotlarında inşa edilmiş; Narlıdere'nin neredeyse en tepesindeki bir  sitenin otoparkına bırakıp, ormana açılan kapısından geçerek yürüyüşümüze başladık. 
Birkaç yüz metrelik tırmanıştan sonra Çatalkaya'ya kadar uzanan orman yoluna ulaştığımızda; hava 14-15 derece ve açık, yol da oldukça konforluydu. Planımız; ilkin üzerinde yangın gözlem kulesi bulunan birinci tepenin zirvesine ulaşmak, ardından da ikinci tepenin yamaçlarında dolaşıp geri dönmekti. 

Yürüyüş rotası 18.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Narlıdere İstihkam Okulu'nda eğitim gören yedeksubay adayları arasında "Asteğmen Çatlatan Tepesi" olarak da adlandırılan bu coğrafyadaki orman yolunda, solumuza Narlıdere Vadisi'ni alarak, hep yükselen tarafa doğru yönlenip yürüyüşümüzü sürdürdük. Vadinin sırtında yükseldikçe; çam ağaçları ile kaplı orman alanında yer yer kar birikintileri görmeye başladık ve bu arada hava da soğumaya başladı. Yürüyüşümüz sırasında askeri bölge civarında olduğumuzdan; bir kısmı eskiden kaldığı ve uzun süredir açık olduğu anlaşılan; bariyerler ile kontrol noktası olarak kullanıldığını sandığımız metruk binaya rastladık. 

Gezgin karda hedefe doğru ilerliyor
Yaklaşık 6 km yürüdükten sonra Çatalkaya'nın üzerinde kule olan tepeye doğru yönelen yol sapağına ulaştık. Sağa doğru devam edip bir tarafımızda sonradan dikilen genç ormanı alarak, karla kaplı yolda ilerleyerek zirveye doğru ilerledik. İzmir'de kar pek sık görülmez bilirsiniz, biz de hazır karı bulmuşken doyasıya tadını çıkartalım dedik. 7. km'de Yangın Gözlem Kulesi'ne ulaştığımızda öğle vakti olmuştu. Yukarıda hava sıcaklığı yaklaşık 1 derece gibi hissediliyordu.

Çatalkaya zirvede Orman Yangın Gözlem Kulesi
Kuleden; İzmir Körfezi'nin hemen tamamı; doğuda Bornova'dan, kuzeyde Karşıyaka ve Çiğli'ye, batıda Urla ve Karaburun'a kadar gözlemlenebiliyordu.
Kule'de yemek molası vermeyi düşünüyorduk, ancak soğuk ve rüzgârlı hava nedeniyle vazgeçtik. Kısa bir dinlenmenin ardından çevreyi fotoğrafladık ve dönüşe geçtik. İniş oldukça kolay gibi görünmesine karşın, yer yer buz tutmuş yol nedeniyle birkaç kez düşme tehlikesi geçirdik. 

Adımızı karlara yazdık

Aşağı inerken İzmir Körfezi
Kule yolu ile orman yolu sapağına vardığımızda bu kez sağa-güneye diğer tepenin yamacına doğru yöneldik. Tepenin altından batıya doğru bir süre gittikten sonra kestirme olsun diye bir patikaya saptık. Her kestirme bir sürprize gebedir. Nitekim oldu; çalılar arasında, belki 150-200 metrelik kestirme yolu aşmamız yarım saati buldu. 
Sonunda orman yoluna kavuştuk ve yönümüzü denize çevirip başladığımız noktaya ulaşmak üzere yürüyüşümüze devam ettik. 
Yangın Gözlem Kulesi
Sağımıza dağı, solumuza denizi alıp; kâh orman içinden, kâh akan dereciklerden geçtik. Orman yolu; körfez yönünden dağa doğru bir çok yerde, orman yangınlarının sıçramasını önlemek için açılan şeritleri keserek ilerliyordu. Yolumuzun üzerinde rüzgârdan korunmuş ve körfez manzaralı bir bölümde yemek molası verdik. Yürüyüşümüzün yaklaşık 14.km'sinde; körfeze hakim, denizden 530 metre yükseklikteki mesire yerinde soluklandık. Akşamüstü saat 4 civarı; 18.5 km'lik parkuru tamamlayıp, günün tatlı yorgunluğunu atmak için Sahilevleri'ne doğru uzandık... 


Yazan/Düzenleyen: M.YC 
Fotoğraflar: A.Aydemir
Edit: İF



Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe



17 Şubat 2014 Pazartesi

YENİDEN AYDIN DAĞLARI; MENDEGÜME ve ORTHOSİA



KAYSTROS OVASI’NDAN MEANDROS’A DOĞRU
“ESKİ YOLCULUKLARIN HATIRASINA”

ROMALI MENDEGÜME VE KARYALI ORTHOSİA

31 Ocak 2014
İbrahim Fidanoğlu

Bahar bu yıl erken geldi Ege Dağlarına… Erkenci bademler patladı bile. Biz de bugün yürüyüşü hafif; hikâyesi bol bir rota seçtik kendimize. Aslında amacımız; Aydın Dağları’nı Ödemiş – Köşk yönünde aşarak Büyük Menderes Ovası’na inmekti. Bu niyetle, sabah Tire’den; Gökçen üzerinden Ödemiş yönüne doğru yola çıktık. Geçen yıl Manastır Mevkii’ne dek yürüdüğümüz Eğridere Vadisi’ni geçtikten sonra Sarılar Köyü levhasından Aydın Dağları’na doğru saptık. 
 Mendegüme Yaylası'nda Demirdere Köyü ve Aydın Dağları'nın karlı tepeleri

Aydın Dağları; iki yüzü arasında sayısız geçişe sahip bir dağ sırası. İlkçağ kaynaklarında Mesogis adıyla anılan sıra dağları, bugün sırasıyla Küçük Menderes yönünden şu geçişlerle aşmak mümkün.

  • Selçuk üzerinden çalışan İzmir Aydın Karayolu geçişi,
  • Selçuk-Tire yolunda Belevi’yi geçince Mehmetler Köyü’nden başlayıp Selatin Köyü’ne uzanan, kilit taşı döşeli geçiş,
  • Selçuk-Tire asfaltı üzerinde yer alan Akmescit-Başköy sapağından itibaren Habibler-Dampınar-Hıdırbeyli-Germencik geçişi,
  • Tire-Cambazlı-Güme-Kömürcü Gediği üzerinden İkizdere Baraj Gölü’nü sağınızda bırakan İncirliova geçişi,
  • Tire-Ödemiş yolu üzerinden Sarılar-Çamlıca-Küre Gediği-Mendegüme (Hamamköy)-Köşk geçişi (bugünkü rotamız olan bu geçişe Adagüme yada Konaklı üzerinden de ulaşmak mümkün),
  • Beydağ-Nazilli geçişi…

Mendegüme'den Köşk'e doğru akan Koçak Deresi

Bütün bu geçişlere bu dağ sırasını Selatin Köyü altından tünelle geçen İzmir-Aydın Otoyolu geçişini de eklersek, bugün için seyri kolay geçişleri 7’ye çıkarmak mümkün. Elbette ki, dağ sırtlarından ve derin vadi geçişlerinden çalışan bir dizi başka rotadan da söz etmek mümkün. Ancak bunların çoğu, daha ıssız ve tamamen toprak yada patika geçişleri içeriyor. 

Mendegüme; bir bahçenin kıyısından akıp giden dere

Örneğin; Eğridere Vadisi’nden başlayarak İzmir Valisi Kazım Dirik zamanından kalma; bozulmuş bir Paşa Çeşmesi ayrımından Paşa Yaylası’na giden yol, yine Eğridere’nin üstündeki Kara Çamur Yaylası’nın devamında toprak şose şeklinde devam eden ve Çaldede Zirvesi’nden de izlenebilen Paşa Yaylası geçişi bu rotalardan ikisini tanımlar. Bir diğeri ise; yine Beydağ üzerindeki bal gibi su kaynakları arasından seyrederek Nazilli’ye doğru derin uçurumlar arasından bir yılan gibi uzanan Kuvayı Milliye Yolu’dur. Söylenecek bir şey varsa bu rotaların tümünün de emek harcanarak keyifle yapılası geçişler olduğudur.

 Mendegüme'den Köşk'e inerken bir değirmen eskisi

Ağırlıklı olarak hayvancılıkla geçinen ve biraz da umarsızca bunun sonuçlarına razı gibi görünen; pespaye bir manzara içindeki Sarılar Köyü’nü arkamızda bırakarak Konaklı (Adagüme)-Mendegüme asfaltına doğru yol aldık. Bahar, dağlara göz kırpıyordu; yeni yeni yeşermekte olan yamaçlara yayılmış koyun sürüleri içinde yeni doğmuş kuzular seçilebiliyordu. Virajlı yolu tırmanarak Mendegüme asfaltına kavuştuk.

 Mendegüme'de kışın hakimiyeti

Kavşaktan sağa dönerek önce Çamlıca’ya, daha sonra ise vadinin dibine gizlenmiş; yüzlerce yılın yükünü taşımaktan yorgun evleriyle sanki dokunsan yıkılacakmış hissini yaratan Güre yada Küre Köyü’ne ulaştık. Yolun iki yanında yer alan kahvehanelerden meraklı gözlerle yoldan geçen arabayı takip eden gözler, daha sonra umarsızca oyun masalarına dönüyordu. Köylülerin bazıları ise elleri cebinde uyuşuk bir aylaklık içinde yol kenarlarında ağırdan ağıra bekleşiyorlardı. Çakıcı Efe’nin geçiş güzergâhı üzerindeki Küre Köyü, dağların arasına sıkışmış derin bir vadinin dibindeki yalnızlığı içinde, o günlerin karanlıkları içinden bize bir şeyleri anlatır gibiydi.


Mendegüme'ye doğru

7 Ağustos 2013 Çarşamba

PERU – BOLİVYA İZLENİMLERİ ya da “LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI”



BÖLÜM-1
İNKALARIN İZİNDE

İbrahim Fidanoğlu
(27 Ocak 2010- 8 Şubat 2010)

Genel

Amerika Cumhurbaşkanı Barrack Obama’nın iktidara yeni geldiği günlerdi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Güney Amerikalı antiemperyalist lider ve Venezuella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez konuşmasında bir kitaba atıfta bulundu ve Obama’ya bu kitabı okumasını tavsiye etti. Kitap, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” ismini taşıyordu ve Uruguaylı yazar Eduardo Galeano tarafından 70’li yılların başında kaleme alınmıştı. Kitapta İspanyolların Güney Amerika’yı ele geçirmelerini takiben başlayan ve bir kıtanın tüm yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalanması esasına dayanan sömürü mekanizmaları 20.yy.daki Amerikan pratiklerini de içerecek tarzda anlatılıyor ve bu ülkelerde bitmek bilmeyen darbeler ve sefalet ekonomilerinin altında yatan nedenler sorgulanıyordu. İşte Amerika’ya doğru Zemheri’nin ayazında yola çıktığımızda kafamda bir yanda yıllardır katmerlenmiş bu düşüncelerin tortusu, bir yandan da İnkalar’ın bozulmadan günümüze ulaşmış saklı kenti Machu Picchu’nun gözümün önünden silinmeyen hayali vardı.


18.yy.da İspanyol egemenliğine karşı ayaklanan yerli önder Tupac Amaru'nun Peru - Urusco'daki heykeli

Yaklaşık 16 saatlik uçak yolculukları sonunda gri bir gökyüzünün altında Lima’da uçaktan inerken sıcak ve nemli bir hava karşıladı bizi. Burada yılın 365 günü güneş gözükmezmiş hiç; ama yağmur da öyle kolay kolay yağmazmış. Düşünün her sabah gözlerinizi şöyle bir Lima havasına açıyorsunuz: Yağmur yağacakmış gibi tamamen gri bir gökyüzü, nemle yüklü bir hava ve bir türlü bu nemi boşaltamayan, doğuracakmış gibi ama bir türlü neticeye ulaşmayan bir potansiyel doygunluk hali… Sürekli Lima’da yaşayanlar için bu durumun hiç de kolay olmadığını düşündük. Ah; diyeceksiniz ki sonunda Limalının derdi tek hava olsa da şekerle beslese; yani durum aynen öyle…

 Peru'nun başkenti Lima'nın puslu havasında; prestijli mahallerinden Büyük Okyanus kıyısındaki Larcomar - Aşıklar Parkı ve meşhur heykeli

Peru’nun yüzölçümü yaklaşık 1.250.000 km2, Bolivya’nın ise 1.100.000 km2; Türkiye ile kıyaslandığında her iki ülke de oldukça geniş topraklara sahip bulunuyor. Ancak nüfus yoğunluğu; gerek Peru’da ve gerekse Bolivya’da Batılı gelişmiş ülkelere göre oldukça düşük. Hem coğrafik koşullardan hem de yüzyıllardan beri bu ülkelerin yer üstü ve yeraltı zenginliklerinin talan edilmesi ve yerli nüfusun da bu paralelde acımasız katliamlara uğraması nedeniyle nüfus yoğunluğu oldukça düşük ve ülke genelinde, diğer geri bıraktırılmış ülkelerdekine benzer şekilde son derece çarpık bir dağılıma sahip. Peru’nun nüfusu yaklaşık 29 milyon ve bu nüfusun 9 milyonu başkent Lima’da yaşıyor! Bolivya ise demografik açıdan temelli ilginç bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. Nüfusu 10 milyon olan ülkede (nerdeyse Peru’nun başkenti Lima kadar) idari ve yasama başkenti olarak geçen La Paz’da (Barış anlamına geliyor) 1.400.000 kişi, en büyük ve en zengin şehri Santa Cruz’da ise yaklaşık 2 milyon insan yaşıyor.

 Peru'da Cusco yakınlarındaki Chincharo'da yün eğiren İnkaların torunları


Coğrafyanın İnsanlara Öğrettikleri

Her iki ülke oldukça dağlık bir coğrafyada yer alıyor. Dünyanın Himalayalar ile birlikte tavanını oluşturan And Dağları bu topraklarda oldukça geniş yer kaplıyor. Peru’da kıyılarda geniş çöllük alanlar uzanırken, her iki ülkenin doğusunda ise sık ormanlık alanların yer aldığı Amazonlar bulunuyor. Bu hırçın coğrafyada iki ülkenin de tarıma elverişli alanları son derece kısıtlı. Tarih boyunca bu gerçekten hareketle bu topraklarda yaşayan uygarlıklar kendilerine yaşam alanları açabilmek adına tarım yapabilmek için dağlık alanları bitmez tükenmez bir sabırla teraslamışlar. 

 Peru'da İnka yerleşimi Tipon'un terasları

İ.S. 12–16 yy.larda bu toprakların hâkimi olan İnkalar, coğrafyanın zorladığı bir ihtiyaçtan hareketle inşaat mühendisliğinde ve genetikte oldukça önemli ilerlemeler kaydetmişler. Son derece kısıtlı alanlarda tarım yapmak zorunda kalan İnkalar, yüksek dağların zirvelerinden taşıdıkları suyu yaklaşık 15.cm.lik genişlikte muntazam kanallarla tarım için hazırlanmış teraslara dağıtmışlar. İhtiyaca göre suyu yükseğe yönlendirmek için basınçlandırma amacıyla hidrolik prensiplerinden yararlanmışlar. İnkalar, dağların doruklarında suya gem vurarak, bir yandan tarımsal arazilerin ve bin bir zahmetle elde edilen ürünlerinin telef olmaması için suyun aynı sistematik içinde zararsız bir şekilde tahliye edilmesini sağlamışlar, diğer yandan da tarımın ihtiyaç duyduğu sulama imkânlarını yaratmışlar. Ne yazık ki, İnkalı ataların elde ettiği bu bilgiyi yitiren toplumsal hafıza, bugünkü modern yaşamın biçare torunlarını düz alanlarda sel ve heyelanın yarattığı felaketlerle boğuşmaya mahkûm etmiş. 

 Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan dağdan indirilen suyun hikayesi sürüyor; Peru - Tipon antik kenti

Biz Peru’ya ulaşmadan yaklaşık bir hafta kadar önce gezimizin esas hedefi olan Machu Picchu kentine giden tren yolu ve devamında kıvrıla kıvrıla kente ulaşan dağdaki karayolu, meydana gelen sel ve heyelan nedeniyle tahrip olmuş ve uzun bir süre için kullanılamaz hale gelmişti. İnkaların başkenti olarak bilinen Cusco kentinin havaalanında; alana sürekli inen ve kalkan helikopterlerin aynı yöne doğru hareketlerini gördüğümüzde meselenin ciddiyetini anladık. Cusco ve Machu Pichu arasında bir hava köprüsü kurulmuştu. Öğrendiğimize göre 3000 civarında turist Machu Picchu’da mahzur kalmıştı ve helikopterden başka onlara ulaşma imkânı yoktu. Başta uğradığımız hayal kırıklığı; gezi rotasının yerel rehberler aracılığıyla yeniden düzenlenmesi ve Machu Picchu’ya hapsolma riskini kıl payı atlamış olmamızın farkındalığı içinde giderek azaldı. İnka kentlerinin iki yakasına saçıldığı derin vadide akan Urubamba Nehri, yatağına sığamaz halde taşkınlar yaratarak düzlükteki kerpiçten köylerin üzerinden bir silindir gibi geçmişti. Yol boyunca felaket sonrası kurulan çadırlarda ya da açıkta sürdürmeye çalıştıkları hayatta kalma mücadelesi içinde İnkaların torunlarının hali perişandı. 

 Macchu Pichu yolunda antik Ollantaytanbo kentinin terasları

Peru’nun Kadim Halkı; İnkalar

İnkalar, diğer Amerikan yerli halkları Mayalar ve Aztekler gibi bu toprakların efsane uygarlıklarından biri olarak biliniyor. Aslında İnkalar, zamanımızdan o kadar uzakta değiller. Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaşı sayılırlar. İ.S. 1200 – 1532 yılları arasında bugünkü Ekvador, Kolombiya, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in kuzey toprakları olmak üzere oldukça geniş bir coğrafyada bir uygarlık tesis etmişler. Tarımsal alan yaratmak amacıyla dağlarla kaplı hırçın bir topoğrafyada yarattıkları efsanevi teraslar ve suyollarıyla uygarlık tarihinde iz bırakmışlar. Kısıtlı tarımsal alanların verimliliğini artırmak amacıyla en verimli ürün türleri üzerinde derin araştırmalara girişmişler; bir anlamda genetik biliminde önemli ilerlemeler sağlamışlar. Bu uğurda halen bu toprakların en stratejik ürünleri olan 300 tür patates ve 35 tür mısır geliştirmişler. Bugün Peru ve Bolivya’da elbette bu kadar çeşitlilikte ürün yer almıyor. Ancak mor ve beyaz renkli, iri taneli, tombulca mısırlar çokça üretiliyor. Patates, mısır, pirince benzer bir tahıl olan kinua ve bakla en sık rastladığımız tarımsal ürünler oldu.

 Ollantaytanbo'da şekil verilmiş dev kaya kütlelerinden oluşan Güneş Tapınağı ve üstündeki güneş kursu

İspanyollar; Kristof Kolomb ile başlayan Amerika macerasında 16.yy.ın ilk yarısında neredeyse Orta ve Güney Amerika’nın tümünü sömürgeleştirdiler. Bu aslında inanılmaz derecede kolay oldu.

 Cusco'da Korikancha-Güneş Tapınağı'nın poligonal şekil bağlı duvarları

  • Yeni kıtaya taşınan ve yerli halkın bağışıklık sisteminin tanımadığı salgın hastalıklar,
  • Yerlilerin ilk kez karşılaştıkları ve bu nedenle “ilahi” anlamlar yükledikleri ateşli silahlar,
  • Yerli halkların dinsel inançlarına göre bekledikleri felaketlerin (Maya ve Aztek takvimlerine göre 15.yy.ın başında yerliler bir felaket beklentisi içindeydiler) kurtarıcıları ile İspanyol “conquistador”ların aynı zaman diliminde çakışması,
  • Latin Amerika’da hüküm süren imparatorlukların (Aztek, Maya ve İnkalar) oluşma sürecinde boyunduruk altına aldıkları diğer başka yerli kavimler lehine gelişen kin tohumları İspanyolların işini kolaylaştırdı.

 Cusco'da İnkaların Korikancha - Güneş Tapınağı ve İspanyolların Katolik Manastırı üst üste


İspanyol fatihi Francisco Pizarro 200 civarı asker ve 300 civarı gemici ile Güney Amerika’yı neredeyse boydan boya geçerek Peru’ya ulaştığında İnkalar, altın ve gümüşten ibaret güneş tapınakları ve “monarşik” ama bir yandan “ortakçı” diyebileceğimiz komünal düzenleriyle Güney Amerika’nın en büyük egemenlik alanını oluşturmuşlardı.

 İnkaların tarımsal araştırmalar merkezi olarak kurguladıkları Moray antik kenti
  • Yazıyı ve tekerleği bilmeyen;
  • Görmedikleri şeylere tapınmayan, Güneş’e, Ay’a, Toprak Ana’ya, Şimşek’e ve hepsinin üstünde en büyük Tanrı Wiracocha’ya inanan,
  • Ahlak anlayışlarını ve yaşam düsturlarını “Çalma”, “Yalan söyleme”, “Tembellik etme” üçlemesine dayandıran,
  • Güney Amerika’nın derin vadilerinde ve yüksek tepelerinde 40.000 km.lik taştan yol şebekeleri ile tüm imparatorluk kentlerini birbirine bağlayan,
  • Kentlerini, yaşam mekânlarını ve tapınaklarını sadelik, simetri ve sağlamlık prensipleri üzerine oturtan,
  • Coğrafyanın ve yaşamın dayattığı nedenlerden ötürü inşaat mühendisliği ve genetikte inanılmazları başaran İnkalar, İmparator Huayna Capac’ın grip türü bir hastalıktan aniden ölümü sonrası başsız kaldılar.
 Peru - İnka kenti Moray'dayız; arkamızda saygı duyulası And Dağları

Geleneklerine göre imparator ölmeden önce tahtını devredeceği varisini sağlığında mutlaka atardı. Ama imparatorun ani ölümü buna olanak tanımadı. İki oğlu Atahualpa ile Huascar birbiri ile iktidar kavgasına tutuştular. Kardeşlerden Atahualpa bu savaşı kazandığında devletin otoritesi oldukça zayıflamıştı. Bu da İspanyolların işine yaradı ve hile ile tutsak aldıkları imparatoru serbest bırakmak için iki oda dolusu gümüş ve bir oda dolusu altını fidye olarak almalarına rağmen sözlerinde durmayarak Atahualpa’yı boğarak öldürdüler. Aciz durumdaki imparatorun tek isteği dini inancı gereği tanrıya kavuşmasını sağlayacak yegâne şey olan kafasının kesilmeden öldürülmesiydi. Hatta rivayete göre imparatorun bu isteğinin kabul edilebilmesi için zorla Katolik Hristiyan yapıldığı da söylenmektedir. Güneşin Oğlu diye adlandırdıkları imparatorlarının hazin sonu, İnkalar’ın bittiği andır ve inanılası değildir. Bundan sonra İnkalar çözülürler ve Francisco Pizarro, yaklaşık 20 yıl içinde bu toprakların tümünü ele geçirir ve İnkaları tarih sahnesinden siler.

 Raqhci'deki en büyük tanrı Wiraqocha'ya adanmış İnkaların en önemli mabetlerinden; kerpiç ve taşın kardeşliği

“İspanyollar adeta büyülenmişlerdi. Tıpkı maymunlar gibi durup durup okşayarak elleriyle tartıyorlardı altını. Büyük sevinçlerini gösteren taşkın hareketlerle oturup kalkıyorlardı. Yürekleri gençleşmiş ve ışımıştı sanki. Delice arzu ettikleri şey besbelli buydu. Aç domuzlar gibi saldırıyorlardı altına” diye yazar Floransa Kodeksi’ndeki Nahuatl metninde.” (1)

 Peru - Raqhci'deki tapınak alanında kutsal su ile arınma

“Francisco Pizarro, İnka Hükümdarı Atahualpa’yı boğazlayıp kafasını kesmeden önce “Tam beş bin kilo ağırlığında saf gümüş ve 1.326.000 çil altın tutarında bir fidye aldı ondan…” Sonra da İnka İmparatorluğu’nun göz kamaştırıcı başkenti Cusco üstüne yürüdü. Pizarro’nun askerleri Güneş Tapınağı’nı yağmaya giriştiler. “Birbirleriyle itişip kakışarak, hatta zaman zaman dövüşerek saldırıyorlardı hazinelere. Her biri aslan payını kapmak istiyordu. Sırtlarında zırhları, ayaklarında demir mahmuzlu çizmeleriyle heykelleri devirip çiğniyor, mücevherleri avuç avuç kapıyorlardı. Daha küçük boyutlara indirebilmek için, çekiçlerle kırıyorlardı altın eşyaları… Çubuk haline getirmek üzere bütün hazineyi potaya attılar: Duvarlardaki altın kaplamaları, altından dökme bitki ve kuş heykellerini ve bütün öteki değerli eşyayı hiç duraksamaksızın attılar potaya.” (2)

(DEVAM EDECEK)


Dipnotlar:
(1)   Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Eduardo Galeano; Çitlembik Yayınları; çeviren: Atilla Tokatlı ve Roza Hakmen; İkinci Basım, 2009; sayfa: 36
(2)   a.g.e; sayfa:36-37
(3)  Fotoğraflar, 2010 kışında gezi sırasında İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.