çumra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çumra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2017 Pazartesi

KARAMANLI COĞRAFYASINDA…(4)



EŞİTLİKÇİ TOPLUMUN SON TEMSİLCİLERİ
ÇATALHÖYÜK(1)
29 Nisan 2017
İbrahim Fidanoğlu
Giriş

İnsanların bitki tarımına başladığı, hayvanları evcilleştirdiği, yerleşik hayata geçtiği ve bir süre sonra seramik üretmeye başladığı evre, insanoğlunun uygarlık tarihinde Neolitik Çağ (Cilalı/Yeni Taş Çağı) olarak önemli bir dönüşüm dönemini temsil eder. 1961-1965 yılları arasında İngiliz Arkeolog James Mellaart başkanlığında gerçekleştirilen kazılarla ortaya çıkarılan ve dünya arkeolojisinin en önemli keşiflerinden biri olarak tanımlanan Çatalhöyük, 2012 yılından beri bu öneminden ötürü UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde yer almakta. Bugün Mellaart’ın kazılarda elde ettiği bilgilerin izinden 1993 yılından beri bir başka bilim adamı daha yürüyor: Ian Hodder onun ismi… İki ırmağın kesiştiği bir noktada zamanımızdan yaklaşık 9500 yıl önce kurulmuş Çatalhöyük’de 1400 yıldan fazla sürmüş bir yaşamın toplumsal izleri üzerinde duruluyor özellikle.

 
Çatalhöyük yerleşiminin krokisi; Çatalhöyük Müzesi

 
Çatalhöyük'te her yer papatyaları andıran bu çiçeklerle kaplıydı.

Çatalhöyük

Çatalhöyük, Konya’nın Çumra ilçesinin 10 km kadar kuzey doğusunda yer alan; zamanımızdan yaklaşık 9500 yıl öncesine tarihlendirilen Neolitik bir yerleşim olarak biliniyor. Sokakları olmayan bu yerleşimde insanlar kerpiçten yapılmış düz damların üzerinde dolaşıyorlar, evlerine damlarının üzerinde bulunan bir delikten giriyorlar ve oturma zeminlerine bir merdivenle ulaşıyorlardı. Çatalhöyük, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen insan topluluklarının toprağa yerleşmeye başladıkları; keçi, koyun ve inek gibi küçük ve büyük baş hayvanları evcilleştirip tarımsal üretim biçimlerini giderek keşfettiği bir döneme denk düşüyor. Yani Çatalhöyük insanları hem bir yandan eski yaşam biçimleri olan avcı toplayıcı özelliklerini de sürdürüyorlar; ancak bunun yanında toprağa işleyerek elde ettikleri ürünü hakça paylaşıyorlardı. Büyük olasılıkla, yaklaşık 8000 insanın birbirine bitişik evlerde yaşadığı o zamana göre böylesine büyük bir yerleşimin de ortaya çıkışında bu tarımsal üretim biçimlerine geçişin rolü olsa gerek.

 
Çatalhöyük'ün sırt sırta vermiş evlerinden kalanlar

Yeni Taş Çağı boyunca Konya Ovası’nın durumu bugünkünden farklıydı. Çatalhöyük yerleşimi, Beyşehir Gölü’nden doğup Konya Ovası’ndan geçen Çarşamba Irmağı kıyısında konumlanmıştı. Yerleşimin çevresinde periyodik olarak taşan geniş bataklık alanlar vardı. Irmaktan uzakta ise, toprak nispeten kuruydu ve dağ etekleri ile daha yüksek kesimler ağaçlık alanlarla kaplıydı.

 
Çatalhöyük doğası hakkında; Çatalhöyük Müzesi'nden...

Çatalhöyük’ün sulak alanları, insanların günlük hayatlarından kullanabilecekleri bitki ve hayvanlar bakımından oldukça zengindi. Bataklıklar; kerpiç kili, çatı ve zemin örtüsü için sazlıklar, yakacak, ot gibi yapı malzemeleri yönünden olduğu kadar balık, su kuşu ve kuş yumurtası gibi insan besini yönünden de mükemmel kaynaklardı. Irmak, muhtemelen meşe ve ardıç tomruklarının tepelerden indirilmesi için de kullanılmaktaydı.

 
Çatalhöyük evlerinin duvarları; her evin ayrı duvarı vardı.

Çatalhöyük, bugün Doğu ve Batı diye adlandırılan iki ayrı höyükten oluşuyor. Kazılardan elde edilen bilgiler ışığında; Doğu Çatalhöyük (İ.Ö. 7400-5500) Neolitik Çağ’ın, Batı Çatalhöyük ise Kalkolitik Çağ’ın (İ.Ö.5500-3000) (Bakır Çağı) buluntularını vermekte.

Çatalhöyük’te yaşam

Yerleşimde, günlük yaşam ve aktiviteler, evlerin içi kadar damlarda da geçmekteydi. Damdan dama hareket ahşap merdivenler aracılığıyla sağlanmaktaydı. Bazı alanlar sokakları andırmaktadır; ancak görünüşe göre buralar evsel atığın depolandığı ya da keçi ve koyun yavrularının tutulduğu yerler olarak kullanılmıştır. Çatalhöyük’ün bilinen merkezi bir yönetimi, törensel merkezi ya da kamusal binaları bulunmamaktadır.

 
Çatalhöyük; doğu höyüğü

Çatalhöyük’ün 1400 yıllık varoluşu süresince hiçbir saldırı veya savaş izi yoktur. Bu çatıdan girişli, bir araya sıkışmış evlerin savunma amaçlı olmadığını düşündürür. Evlerin bu denli birbirine yakın konumda yapılmış olması ise, insanların evlerin tabanına gömülü atalarına yakın olma isteği ile açıklanıyor.

 
Çatalhöyük genel görünümü hakkında; Çatalhöyük Müzesi'nden...

Çatalhöyük evlerinin ortalama ömürleri 80-90 yıl kadardı. Yıpranarak kullanılamaz hale gelen evlerin üst kısımları sökülerek duvarların alt kısımları korunacak şekilde evin içi dolduruluyordu. Yeni ev, eski duvarları temel olarak kullanacak şekilde üst üste yapılıyordu. Böylece çok sayıda yerleşim katmanından oluşmuş höyüğün 21 metreye ulaşması, bu sayede su baskınlarından da korunan bir tepe haline dönüşmesi mümkün olmuştu. Aynı nedenle; yaşam olanları bilinçli bir dolguyla kapatıldığından, günümüze ulaşan kalıntılar da çok iyi korunmuş durumdadır.

 
Çatalhöyük'de simgelerin anlamı; Çatalhöyük Müzesi'nden...

Çatalhöyük yerleşimi, her evin kendi ayrı duvarı olsa da, bitişik nizamda yerleştirilen, nadiren aralarında dar boşluklar bırakılan ve kapısı olmayan evlerden oluşuyordu. Eve giriş-çıkış, çatıdaki –aynı zamanda baca işlevi de gören- açıklıktan merdiven yardımıyla yapılıyordu.

 Çarşamba Irmağı kıyısında kurulu Çatalhöyük
(Internet ortamından alınmıştır.)

Evler arasında günlük işlerin sürdürülebileceği “avlu” işlevli alanlar çöpler için bırakılmış aralıklar dışında yoktu; bu nedenle seramik imalatı, kemik ve taş alet yapımı, yemeklerin hazırlanması gibi işler çatılarda yapılıyordu. Çatıdan eve girilen açıklığın altında bir ocak ya da fırın yer alırdı ve burası evin ana odasıydı. Ana odaya bağlanan birkaç yan oda daha çok depolama işlevine yönelikti. Ana oda duvarları ve tabanı, bu mekânda yanan ocak nedeniyle isten kararmaya başladıkça kireçle sıvanıyor, böylece çatıdaki dar açıklıktan gelen ışığın verimi artırılıyordu. Aynı odada farklı yüksekliklerde sekiler günlük yaşamın değişik ihtiyaçlarına (oturmak veya yatmak) yönelik olarak kullanılıyordu. Bu sekilerin üstünde; hasır örtüldüğünü gösteren izler bulunmaktadır. Gerek seki kenarlarında, gerekse duvarlarda “bukranion” denilen üzerleri sıvanmış boynuzlu boğa başları vardı.

 
Çatalhöyük evi; Çatalhöyük Müzesi

Sekilerin altları ise mezar olarak kullanılıyordu ve her evde bu alanlara gömüler yapılmıştı. Kimi evlerde 60 bireye kadar kimilerinde iki üç adet gömü bulunurken, kimileriyse hiç gömü içermezdi. Görünüşe göre insanlar, ölülerini toprağa verecekleri evlerin seçimine özel bir önem atfetmektedirler. Ölüler, evin zeminine cenin pozisyonunda gömülüyorlar, bazılarının kafatasları bedenlerinden ayrılarak uzun süre evlerin içinde ata kültü olarak korunuyor; daha ileriki zamanlarda ise bu kafataslarının bazıları yine cenin pozisyonunda başka ölülerin kucağında toprağa yeniden gömülebiliyordu.

 
Çatalhöyük'de ölü gömme biçimleri; Çatalhöyük Müzesi

Evlerin duvarlarında bulunan bazı duvar resimlerinde, başsız figürler üzerinde dolanan akbaba benzeri kuşlar betimlenmektedir. Mellaart, bu resmin Çatalhöyük’teki ölü gömme ritüelini canlandırdığını savunmuştur; buna göre ölüler önce etlerinin vahşi hayvanlar tarafından temizlenmesi için açığa bırakılır, sonra da kemikleri gömülürdü (Bugün Tibet’te, Himalayalar’ın yüksek zirvelerinde; Budist rahiplerin parçalayıp akbabalara bıraktıkları ölüler gibi; ama onlar, kemiklerini geri almıyorlar). Ancak 1995’den beri süren kazılar, evlerde bulunan ölülerin etlerinin temizlenmediğini, aksine dokunulmamış olarak gömüldüğünü kanıtlamış. Ancak bazı kafataslarının daha sonradan taşındığı ve kimi insanların da gömülmek yerine akbabalara bırakılmış olma olasılığının da bulunduğu belirtiliyor.

 
Çatalhöyük Müzesi'nden; ata kafatası ile  gömülen bir kadının cenin pozisyonundaki temsili resmi

Evlerin duvarlarında sanatsal açıdan çok üst düzeyde olan ve yoğun bir sembolizmle kendini gösteren resimler bulunmaktadır. Bu resimlerin bazılarında kollarını kaldırmış ayı ya da karşılıklı duran leoparlar, içlerinde insanların da resmedildiği av sahneleri yer almaktaydı. Fakat duvarlara yapılan resimlerin çoğunun kalıcılığı yoktu; belki bir ölü gömme töreni sırasında yapılmışlardı. Daha sonraları ise bu resimler beyaz bir sıvayla kaplanarak üstleri örtülüyordu. Çatalhöyük’teki tıpkı evlerin belli bir zaman içinde yenilenmesi gibi duvar resmi yapma ve üstünü örtme eylemi de Çatalhöyük hayatının “sonsuz tekrar” döngüsünün bir parçasıydı. Duvar ve taban sıvaları, ocakların sık sık yerlerini değiştirme, pişmiş toprak figürinler üretip bunları çöpe atma ve yenilerini yapma gibi eylemler, bin yıldan fazla bir süre boyunca bıkmadan tekrarlanmış, bir anlamda toplumu ayakta tutan ve köklü bir “gelenek” oluşturan ritüellere dönüştürülmüştü. Evlerin dışında hayvan ağılları ya da çöp dökme yerleri dışında özelleşmiş mekânlara rastlanmamıştır. Başka bir deyişle; özel kutsal alanlar ya da işlikler yoktur.

 
Çatalhöyük duvar resimleri; vahşi hayvanlarla dans ve oynaşma; avcıların bellerinde leopar desenli kuşaklar var.

Duvar resimlerinde sembolize edilen Hasan Dağı, Çatalhöyük’ten yaklaşık 136 km kadar mesafede yer alan bir volkanik yükseltidir. Buradan elde edildiği düşünülen obsidyen malzemeden taş alet yapımında yararlanılmıştır. Kazılarda ele geçmiş çok büyük miktarda obsidyen el aleti yanında, işlenmemiş büyük obsidyen kütleleri de bulunmuş. Alet ve ayna yapımında (bu obsidyen aynalardan bir çifti Konya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor) değerlendirilen obsidyen dışında, az miktarda çakmak taşı ve bolca kemik kullanılan diğer hammaddelerini temsil etmektedir.

 
Obsidyen aynalar; Konya Arkeoloji Müzesi'nden...

 
Duvarlardaki leopar resimlerinin replikaları; Çatalhöyük Müzesi'nden...

Kazılardan elde edilen buluntular arasında topuz başları, taş boncuklar, eyer biçimli el değirmenleri, öğütme taşları, havanlar, havanelleri, açkı taşları, taş yüzükler, bilezikler, el baltaları, keserler, oval bardaklar, derin kaşıklar, kepçeler, iğneler, bizler, cilalanmış kemikten kemer kopçaları sayılabilir. Bulunan kumaş parçaları dokumacılık yapıldığını akla getirmektedir. Ele geçen çok sayıda pişmiş toprak mührün uzmanlarca dokumaların bezemesinde kullanıldığı düşünülmektedir. Mühürlerde görülen karmaşık geometrik desenler, bazen duvar resimlerinde de izlenen sembolizmin tezahürüdür.

 
Çatalhöyük evleri

Pişmiş toprak, sünger taşı, tebeşir ve su mermerinden yapılmış insan ve hayvan biçimli figürinler de üretimde önemli bir yer tutmaktaydı. Yüksek kalitede işçiliğe sahip az örneğin yanı sıra, figürinlerin büyük kısmının alelacele yapılıverdiği, belki bir tören sırasında işlev gördüğü, sonradan saklanmadan atıldığı düşünülmektedir.

 
"Ana Tanrıça" figürini; iki yanında iki aslanla birlikte temsil edilmiş.

İlk kazılar sonrasında; iri memeli, şişman ve abartılı kalçalı kadın figürinlerin doğurganlık ve bereket simgesi olan ana tanrıçayı simgelediği ve Çatalhöyük toplumunun dinsel yapısının bu ana tanrıça çevresinde şekillendiği düşünülüyordu. Bilhassa tahta oturan, doğum yaparken tasvir edilen ve iki yanında birer leoparın yer aldığı ünlü figürin, tarih boyunca yanı başındaki aslanlarla simgelenmiş ana tanrıça/Kybele ile özdeşleştiriliyordu. Ancak; son zamanlarda bu figürinlerin tanrıçayı değil, “sarkmış” bedenleriyle toplumsal yaşamda önemli bir yer tutan yaşlı kadınları betimliyor olabilecekleri ve başka ipuçları göz önüne alındığında dinsel yaşamda en az tanrıçalar kadar önemli bir yer edinmiş tanrıların varlığını dikkate almak gerektiği tartışılmaya başlanmış.

 
Kazı alanında tahkim edilmiş duvarlar

 
Çatalhöyük; katman katman aşağıya doğru inilirken...

 
Çatalhöyük evinden görünüm; gömü çukurları

1400 yıllık yaşamsal geçmişinde hiçbir evrede Çatalhöyük’te bir yıkım tabakası tespit edilememiş, bu anlamda yerleşimin sıkışık yapılanmasının savaş faktörüne önlem olarak (Ortaçağ kale tipi yerleşimleri gibi) bir savunma kaygısının olmadığı düşünülmüştür. Aynı barışçı toplum tasavvurunu destekleyen diğer bir buluntu, iskeletlerin kemiklerinde kesici-delici alet izine rastlanmamış olmasıdır. Evler arasında belirgin bir zenginlik farkı olmaması, hemen tüm evlerin buluntularının birbirine benzer özellikler göstermesi de Çatalhöyük toplumunda hiyerarşinin gelişmediğine, “eşitlikçi bir toplum” olduğuna dair fikirleri akla getirmektedir. Aynı şekilde bariz bir işbölümünü gösteren izler de çok sınırlıdır. Öte yandan birbirine bitişik olarak tasarlanmış ve birbirlerinin çatılarını sokak olarak kullanan bu kadar kalabalık bir yerleşimin sorun çıkarmadan binlerce yıl yaşamasını sağlayacak sosyal örgütlenme hakkında hala çok az şey bilinmektedir. Şurası açıktır ki; Çatalhöyük bir “ev” toplumudur.

 
Çatalhöyük evlerine bacadan bir merdivenle girilirdi.

 
Ören yeri girişinde yer alan kerpiçten yapılmış Çatalhöyük kulübeleri

Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2017 sayısında Lindsay Der’in “Çatalhöyük; Sosyal Farklılaşma ve Toplumsal Yapı” isimli yazısında konu ile ilgili şu çıkarımlar aktarılıyor:

“Sayısı binlerle ifade edilen bir nüfusa sahip bir kenti aklımıza getirdiğimizde, gözümüzde merkezi bir yönetim çevresinde yapılanmış bir toplum canlanabilir. Bu tür bir yönetim, düzeni sağlamış ve topluluk içerisindeki gerilimleri en aza indirgemiş olmalıdır. Bu toplumun çeşitli sınıf ve mevkilere mensup kişilerden oluşan katmanlı bir toplum olduğu varsayılabilir. Bu tür bir kent tanımlamasının, kalabalık nüfus ve karmaşıklık arasında bir ilişki olduğunu varsayan kültürel evrimsel alt yapılar ile bağlantılı olduğu varsayılabilir. Bu tür alt yapılar genellikle, nüfus yoğunluğu ve artışının rekabeti teşvik edeceği ve bunun sonucunda merkezileşmiş bir siyasi yapının ortaya çıkacağı iddiasındadır. Bu tür sosyal-evrimsel yaklaşımlar, pankültürel bir bakış açısı ile tüm toplumların basitten karmaşığa, ilkelden medeniye, kabileden devlete doğru bir yol izlediğini savunur.

 
Çatalhöyük evleri; kazı alanından...

Çatalhöyük, bu tür bir basmakalıp görüşü izlememesi bakımından örnek niteliğindedir. 1960’lı yıllarda James Mellaart tarafından yürütülen kazılar ile 1993 yılından itibaren Ian Hodder başkanlığında devam eden kazılarda, merkezi bir otorite veya yönetimin varlığına ilişkin son derece az bulguya ulaşılmıştır. Çatalhöyük’te kaynakların bir arada toplanıp, yeniden dağıtıldığı merkezileşmiş bir sistemin varlığına işaret eden arkeolojik veriler yoktur. Benzer şekilde, anıtsal yapıların inşası gibi diğer kamusal projelerin varlığını kanıtlayacak bulgular da yoktur. Kazılarda şimdiye kadar ortaya çıkarılan tüm yapılarda platform, ocak ve fırın gibi yapı elemanları tespit edilmiştir. Bu yapı elemanları ile onlarla ilişkili diğer kalıntıların hepsi (yiyecek pişirme ve tüketme işlemlerinden arta kalan maddi kalıntılar ile araç-gereç üretimine ilişkin bulgular) bu yapıların konut işlevi taşıyan mekânlar olduğunu gösterir. Bu doğrultuda bütün yapıların konut olduğu-Mellaart’ın öne sürdüğü gibi dini yapılar olmadığı- anlaşılmıştır. Mezar hediyeleri, nitelik ve nicelik bakımından sosyal sınıfın göstergesi olan buluntulardır. Çatalhöyük’te bulunan mezar hediyeleri üzerinde Meskell ve Nakamura tarafından yapılan çalışmalar sonucunda, farklı yaştaki bireylerin mezarlarında bir farklılık görülmemiş, kadın ve erkek mezarları arasında ufak farklar olduğu tespit edilmiştir. Genel bakıldığında Çatalhöyük halkının farklı grup veya sınıflardan oluşan bir toplum olmadığı, uzun iskân süresinin büyük bir bölümünde yerleşmede büyük ölçüde eşitlikçi bir toplumun faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.”(2)


Çatalhöyük resimlerine bir başka örnek, bir av sahnesi; Çatalhöyük Müzesi

Çatalhöyük; Doğu Höyük; güney kazı alanı
Bugün Çatalhöyük’te ne var?

Halen kazıların sürdüğü Doğu Höyük'ün kuzey ve güney kazı alanlarının  üzerleri, bugün tentelerle kapatılarak koruma altına alınmış. Kalkolitik Çağ'a ait bulgular veren Batı Höyük ise bugün için ziyarete kapalı. Sadece Neolitik yaşam bulguları veren Doğu Höyük ziyaret edilebiliyor. Kimi yerde üst üste 16 katmanın varlığının tespit edildiği Çatalhöyük yerleşimi, her şeyin defalarca yıkılıp üstüne yenilerinin yapılması çevriminin işleyişi nedeniyle, oldukça iyi korunmuş bir arkeolojik yerleşim alanı olarak dikkat çekiyor. Konya ve yakın çevrede yaşayan halkın ve özellikle çocukların ilgisini çekmek ve kültürel varlıkların korunması yönünde bir farkındalık bilinci yaratma amacıyla Çatalhöyük’ü tanıtma ve kazılar sırasında tanıklık ederek atölye çalışmalarına katma şeklinde faaliyetler düzenlenmiş. Şimdilerde bu aktiviteler, genişleyerek sürdürülüyor. 1993’de başlatılan ikinci parti kazı çalışmaları bugün İngiliz arkeolog Ian Hodder tarafından yürütülüyor. Kazı alanından elde edilen buluntuların çoğu Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, Konya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

 
Çatalhöyük Müzesi; Çatalhöyük el aletlerine örnekler

 
Bir toprak küp; Çatalhöyük Müzesi

 
Çatalhöyük'te kazılardan başka yapılanlara örnekler; Çatalhöyük Müzesi'nden...

 
Çatalhöyük'ten ayrılırken...

 
Çatalhöyük kirazları çiçekte...

Ören yerinin girişinde ise; küçük ama Çatalhöyük ruhuna uygun bir müze inşa edilmiş; içerisi son derece anlaşılır ve basit açıklama panoları, kazılarda ele geçen duvar resimlerinin replikaları ve bazı kazı buluntularının sergilendiği hoş ve öğretici bir mekâna dönüştürülmüş. Tipik bir Çatalhöyük evi yapılmış; çocukların atölye çalışmalarını yürüttükleri küçük kerpiç kulübeler inşa edilmiş. Sonuç olarak; uzaktan bakıldığında görünüşte bir şey yokmuş izlenimi veren ama insanlık tarihinin anlaşılması açısından son derece önemli bilgileri bağrında taşıyan böyle bir önemli arkeolojik yerleşimin ülkemizde yer alması ve UNESCO Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edilecek denli dünya kamuyu tarafından da kabul görmesi doğrusu ziyaretçisini oldukça memnun ediyor.

(DEVAM EDECEK)
Dipnotlar
(1)    Yazının hazırlanmasında Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin Ocak-Şubat 2006 Çatalhöyük özel sayısından, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün 258 nolu yayını olan Çatalhöyük Broşürü’nden, Çatalhöyük Müzesi’nde yer alan duvar panolarındaki bilgilerden ve Doç. Dr. Nezih Aytaçlar’ın Ebruli Turizm için hazırladığı Konya-Çatalhöyük-Karaman-Ereğli isimli el notundan yararlanılmıştır.
(2)   Lindsay Der; Çatalhöyük: Sosyal Farklılaşma ve Toplumsal Yapı; Aktüel Arkeoloji; Temmuz-Ağustos 2017 Eşitsizliğin Kökeni sayısı; sayfa: 84 ve 86
(3)   Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında İF tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

9 Temmuz 2017 Pazar

KARAMANLI COĞRAFYASINDA…(3)



ERKEN BİZANS DÖNEMİ YERLEŞİMLERİ-2
KİLİSTRA ve-BİNBİR KİLİSE
28-29 Nisan 2017
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Bozkırdaki Erken Bizans Dönemi yerleşimlerine uğramaya devam ediyoruz bugün de. Bozkırın içinden fışkıran volkanik kayalıklarda ya da bizzat Karaman yakınlarındaki Karadağ’da olduğu gibi bir volkanik dağın yamaçlarında ya da eteklerine doğru kuytu köşelerde karşınıza çıkıverir bir dolu kilise yıkıntısı. Ansızın şaşırtır doğa ve tarih; birlikte ziyaretçisini. Orada başlar hikâyeler… Konya’nın güney batısında şimdi Gökyurt ismiyle anılan bir köyün hemen yakınlarında; kaya kiliselerinin ve Aziz Pavlus’un izinin sürüldüğü önemli yerleşimlerden ilkidir Kilistra… Hele o eski kale düzlemine çıktığınızda; aşağıdaki vadilerin ve yekpare bir kayaya oyulmuş haç planlı kaya kilisesinin benzersiz görünümü sizi ele geçiriverir birden. Şimdi Kilistra zamanıdır bozkırda…

 
Kilistra; Bayram Hacı İnleri

 
Kilistra; Sandıkkaya Kilisesi

Kilistra

Kilistra, Konya’nın yaklaşık 45 km kadar güneyinde kalan ve oldukça volkanik bir arazi yapısına sahip bir bölgede yer alıyor. Yakınlarında yer alan Hatunsaray (Lystra) ile birlikte Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahip; Aziz Pavlus’un Hıristiyanlık inancını yaymak amacıyla uğradığı önemli merkezlerden biri olarak anılıyor. Bu merkez yakınlarında ona katılan Konyalı müritlerinden biri de Lystralı Tekla isminde bir kız. İşte onun hikâyesi…

 
Lystralı Azize Tekla; Konya Aziz Pavlus Kilisesi

Konyalı (Ikonion) Azize Tekla

Psidia Antiocheia’sından (bugünkü Yalvaç kasabası) kovulan Aziz Pavlus, Aziz Barnabas ile birlikte Konya’ya gelmişler; ancak yerel yöneticilerin faaliyetlerinden rahatsız olması nedeniyle Lystra’ya geçmişler. Lystra’da o dönemin önemli ailelerinden birine mensup olan Tekla (Thecla) isminde genç ve güzel bir kız, evinin üst katındaki penceresinden yan bahçede on-o iki kişilik bir gruba vaaz vermekte olan sakallı ve orta yaşlı birinin konuşmalarından etkilenir. O kişi Aziz Pavlus’tur ve çevresindekilere, tek tanrılı inancın öğretilerini anlatmaktadır. O sırada bugünkü Hatunsaray’ın üzerinde kurulu olduğu Lystra, Roma İmparatorluk Döneminde bölgedeki önemli Roma kolonilerinden birisidir. Lystra’nın en tanınmış ailelerinden birinin oğluyla evlilik arifesinde olan Tekla, evinden kaçarak Pavlus’a katılır. Birlikte yeniden Pisidia Antiocheia’sına gelirler. Konya’da olduğu gibi burada da her ikisine yönelik eziyetler devam eder. Pavlus’a ve Tekla’ya yönelik bir dizi hapis ve işkencelerle gelişen süreç sonunda; onlar, bir takım mucizelerle bütün bunların hepsinden kurtulmayı başarırlar ve hayatta kalarak inanç mücadelelerini sürdürürler. Pavlus, bir Roma yurttaşı olmasının avantajıyla sürgünlerle cezalandırıldığı bu sürecin sonunda İtalya’ya kadar uzanacak büyük yolculuğuna yönelir. Tekla ise, Pavlus’dan Tanrının sözünü öğretme görevini alarak şimdiki Silifke’ye (Seleukeia) yerleşir. Yaşamının geri kalan kısmını orada geçiren Azize Tekla, insanlara Tanrı inancını öğretir, hastalara şifa dağıtır. Daha sonradan Bizans döneminde bir bazilika ile taçlandırılan bir mağarada yaşayan Tekla’ya kötülük yapma amacıyla gelen iki kişinin saldırısı öncesi, rivayete göre; yer yarılarak onu içine alır ve daha sonra Azize mertebesine yükseltilen Tekla, bir daha görünmemek üzere kaybolur. Azize Tekla, bugün Ortodoks kökenli doğu kiliselerinde 24 Eylül’de; Katolik kökenli batı kiliselerinde ise 25 Eylül’de anılmakta.(1)


Kilistra; Bayram Hacı İnleri; manastır

Kilistra; Bayram Hacı İnleri

Kilistra; manastır, ön cephe

Manastırda yer alan bir şapelin içinden...

Erken Bizans Dönemi yerleşimlerine örnek; Kilistra

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde baskılardan kaçarak volkanik tüf kayalıkları ile kaplı Konya ve Kapadokya civarındakine benzer şekilde yeraltına ya da volkanik dağ eteklerindeki saklı mağaralara sığınan Erken Hıristiyanlar, bu şekilde koloniler oluşturmuşlar. Kilistra ve Karamanlı coğrafyasındaki diğer Erken Bizans Dönemi yerleşimleri de bu tür kolonilerden… Roma İmparatoru Konstantin’in 312 yılında Hıristiyanlığı resmen tanımasına kadar geçen sürede yoğun baskı gören ilk Hıristiyanlar, Kilistra’nın saklanmaya ve savunmaya elverişli bir konumda olmasından dolayı buraya yerleşerek inançlarını yaşamaya çalışmışlar. Kilistra’da; köylülerin, köyün altındaki bir mevkiye halen “Paulönü” adını vermeleri ise, Aziz Pavlus’un buralara uğramış olabileceği savının halkın hafızasında bugüne taşınan bir izi olarak değerlendiriliyor.

 
Kilistra, Konacak Mevkii'ndeki kayalıkların batı cephesindeki manastır

 
Konacak Mevkii'nde yer alan manastırın odacıklarından biri

 
Kilistra; Konacak Mevkii; manastırdan dış dünyaya bakış

 
Konacak Mevkii'ndeki kayalıklara doğru çıkan merdivenler

  
Kilistra menekşeleri

 
Konacak Mevkii; ana kayaya oyulmuş merdivenler

Bugün Gökyurt köyünün üzerine kurulduğu höyük, Helenistik ve Roma Dönemlerinde yerleşim yeri olarak kullanılmış ve Bizans Döneminde volkanik yapıdaki tüf kayalara oyulan mağaralarda mekân bulan yerleşimler daha geniş bir alana yayılmış. Halk arasında Sandıkkaya ismiyle anılan ve yekpare bir ana kayanın oyulmasıyla şekillendirilerek oluşturulmuş kaya kilisesi, bu yapıların en öne çıkanlarından biri olarak dikkat çekiyor. Kilistra, bir anlamda Konya’nın Kapadokya’sıdır denilebilir. Kayalara oyulmuş kiliseler, Konacak Mevkii’nde; tüm çevreye hâkim ve köyün üstüne oturduğu höyüğün kuzey doğusuna doğru bir dil şeklinde uzanan kayalıklar, sarnıç ve şaraphaneler, mezarlar ve sığınaklar; çevresindeki volkanik doku ile uyumlu bir bütünlük oluşturuyor.

Gökyurt köyü, bugün volkanik esaslı yöresel bir taşın yapı malzemesi olarak kullanılmasıyla ortaya çıkarılmış sivil mimarinin güzel örneklerinin bulunduğu oldukça eski bir yerleşim. Köyün girişinde yer alan çeşme ve meydanlık, burada eğleşen köylülerle köyün ziyaretçilerinin ilk karşılaştıkları mekân. Meydandaki küçük bir bakkal dükkânı ise bizi çocukluk günlerimize götürüyor. Gönülsüz de olsa verilen bir izinle çekiyoruz fotoğrafını. Bir anın fotoğrafı… Köydeki daracık sokaklarından bayır aşağıya evlerin arasından yürüyerek kısa bir tur atıyoruz önce. Zaman kısıtı nedeniyle Kilistra’dan günümüze kalanları görmek üzere önce Konacak Mevkii olarak adlandırılan ve Gökyurt köyünün üzerine oturduğu höyüğün doğu eteklerini belirleyen kayalıklara gitmek üzere yeniden dönüyoruz köye…

 
Gökyurt köy meydanı ve çeşme

 
Çeşme; daha yakından...

 
Köy meydanındaki bakkal dükkanının içi


Meydandaki köy bakkalı

 
Gökyurt sokaklarında...

 
Gökyurt evleri

 
 Gökyurt köyünden Koyak Vadisi'ne ve Söğütlüdere'ye bakış

 
Gökyurt'un yerel tüf kayalıklardan elde edilen taşlarla yapılmış eski evlerinden biri

İlk durağımız, Kilistra’nın kuzeyinde yer alan tüf kayalıklarına oyulmuş bir kaya manastırının bugüne ulaşan kalıntıları. Aradaki küçük bir dere yatağını geçerek ulaştığımız ve köylüler tarafından Bayram Hacı İnleri olarak anılan yapı, aslında doğu-batı ekseninde uzanan bir tüf kayalık tepeliği. Yine yukarıda anılan tarihsel dilimde; büyük bir korkunun izleri üzerine bu tüf kayaların oyulması ile elde edilmiş birkaç katlı manastır kompleksinde odacıklar şeklinde tasarlanmış; birbirine dar geçitlerle bağlanan yaşam mekânları yer alıyor.

 
Bayram Hacı İnleri'nden Gökyurt köyüne ve Konacak Mevkii'ne bakış

 
Kilistra; Konacak Mevkii, manastır girişi

 
Sandıkkaya Kilisesi

Kilisenin apsisi

 
Kaya kilisesinin girişi

 
Kaya kilisesinin girişi ve tüf kayalar arasına saklanmış konumu

 
Üst düzlemden Sandıkkaya Kilisesi'ne bakış

Neredeyse bunun tam güneyinde yer alan Konacak kayalıkları ise gezgine dolaştıkça ve yükseldikçe daha anlaşılır sürprizler sunan ilginç bir bölge. Köye ulaşmamızı sağlayan asfalt yolun hemen güneyindeki bu dil şeklindeki dev kaya kütlesinin hemen altındaki düzlüğe ulaşan patika işin başlangıcı. Düzlükte yine tüf yapıdaki Gökyurt köyünün güney doğu sınırlarını belirleyen kaya kütlesinin batı cephesinde bir manastır yapısı karşılıyor bizleri. Önündeki düzlüğü görecek şekilde tasarlanmış muhtelif yaşam alanları ve birkaç mezar odası ile dikkat çeken manastırın içinde bir kilise ya da şapel yer almıyor. Ama manastırın güneyindeki kayalıklar arasında kolaylıkla fark edilemeyen ve yine kayaya oyulmuş basamaklarla ulaşılan haç planlı bir kaya kilisesi, bu bölgenin en dikkat çeken yapısı olarak öne çıkıyor.

 
Sandıkkaya'nın tüf kayalar arasından sivrilen kubbesi ve karşıda beyaz renkli Bayram Hacı İnleri olarak adlandırılan tüf kayalıklar

 
Bu kayalıkların altında bir şehir saklı; Kilistra

 
Kilistra; şırahane ve benzeri yapılar

 
Sandıkkaya ve arkada Gökyurt köyünün son evleri

 
Kilistra; Konacak Mevkii; üst kale düzlemi

 
Konacak Mevkii; üst düzlemde türlü türlü yapı izleri

 
Kilistra; Konacak Mevkii

Sandıkkaya ismi de verilen yapı, ana kayanın içinin ve dışının oyulmasıyla elde edilmiş olması nedeniyle sıra dışı bir özellik gösteriyor ve ayrıca inancın taşa yansımış halini temsil etmesi açısından da saygıyı hak ediyor. Kaynaklara göre kilise 6-7.yy.dan kalmış olmalı. Batı yönündeki girişinden ulaşılan naos ve doğu yönünde yer alan apsisi oldukça belirgin. Ama kilisenin taşa işlenmiş benzersiz güzelliği, esas olarak tüf kayalıkların en üst düzlemine çıkıldığında fark ediliyor. Bu düzlem, sahip olduğu topografik avantajı nedeniyle, aslında belki de Roma ve Erken Bizans Dönemlerinden çok önceleri bile savunma amaçlı bir kale olarak kullanılmış olabilir. Kilisenin tam karşısında ise, yine kayaların içine oyulmuş keşiş odası olduğu düşünülen iki katlı bir yapı daha var. Konacak Mevkii’nde bunların dışında birbirine yaslanarak yükselen tüf kayaların arasına sıkışmış halde bir şaraphane, terasın güney tarafına denk düşen bir konumda ise avlulu iki adet ev ve bir su kanalı bulunuyor.

 
Kilistra; kayalıkların üstünde yaşam izleri

 
Kilistra; Konacak Mevkii

 
Kayalar içine oyulmuş mezar odaları

 
Kilistra'da; bir kaya manastırının önündeyiz.

Kilistra’daki diğer önemli kalıntılar ise Gökyurt’un üstüne oturduğu höyüğün batısındaki Koyak ismiyle anılan vadide yer alıyor. Bu vadinin dibinden akmakta olan Söğütlüdere’nin üzerindeki eski bir taş köprü, köylüler tarafından; buralara uğramış olan Aziz Pavlus’a atfen Paulönü diye adlandırılan mevkideki tüf kayalıklar içine oyulmuş halde Paulönü Kilisesi (Sümbül İni Kilisesi) ile küçük kaya şapelleri ve bir sarnıç bunların içinde en dikkate değer olanları…

 
Gökyurt; Koyak Vadisi

Kilistra, bugün kendisine dokunacak bir sihirli elin dokunuşunu bekler gibi film platosu kadar özgün bir volkanik coğrafyada sessizce bekliyor kaderini. Yeniden tarihin derinliklerinden sıyrılıp çıkarak bir kültürel doğuşun eşiğinde… Gezgine düşen ise gitmektir yeni coğrafyalara doğru…

 
Konacak Mevkii ve ileride Bayram Hacı İnleri

Karadağ ve Binbirkilise

Karaman’ın kuzeyinde ve şehir merkezine yaklaşık 30 km kadar uzaklıkta bulunan volkanik Karadağ kütlesinin eteklerinde yer alan Madenşehir ve dağın daha yüksekteki volkan konisine doğru Çumra Ovası’na hâkim bir sekide yer alan Üçkuyu ya da Değle, barındırdıkları çok sayıda kilise ve şapel kalıntısı nedeniyle Binbirkilise olarak adlandırılıyor. Topografya, gerçekten Anadolu platosunun bağrından fışkırmış ve o ana kadar rastlamadığımız bir hırçınlıkta yükseliyor önümüzde. Çumra üzerinden ulaştığımız Karadağ ve az ilerdeki Kızıldağ volkanik dağ kütleleri, Hitit İmparatorluk Dönemi sonrası dağılma sürecinde ortaya çıkan anıtsal yapılarla da adından söz ettiren ilginç bir coğrafya. Ancak, bu yazının konusu olan Erken Bizans Dönemi yapılarıyla öne çıkan bir özelliği daha var Madenşehir ve Değle’nin.

 
Karadağ'ın sakinleri; Değle'de akşama doğru ağıla dönüş

 
Değle ve Kızıldağ

 
Karadağ'ın gevenleri

 Karadağ'ın karlı tepeleri

 
Karadağ'ın krater ağzında yılkı atları

 
Karadağ; krater ağzı

Konya yönünden Çumra Ovası’nı aşarak ulaştığımız Karadağ’ın düzlükte yükselen görüntüsü gerçekten etkileyici. Üzerinde birden fazla sivrilen zirve yer alıyor. Bunların en yükseği 2271 metre yüksekliğindeki Mahalaç Tepe… Herhalde bu tepeye atfen isimlendirilmiş; Madenşehir’in girişinde yer alan Büyük Kilise de bu isimle anılıyor. Değle harabelerinin biraz üzerinde ise kışın artan yağışlarla beslenerek bir göle dönüşen krater ağzı bulunuyor. Suyun yaza doğru azalmasıyla; kraterin tam ortasında küçük bir parıltı şekline dönüşen krater gölü, şimdi bir çayırlık görünümü almış gibi. Ancak; buranın devamlı sakinleri de var; doğaya terk edilmiş ve zaman içinde çoğalarak bir koloni haline gelmiş yılkı atları gibi; akşama doğru dağ başındaki Değle’de keçilerini otlatmaktan dönen Değleli köylüler gibi…

  
Değle ya da Üçkuyu öreni

 
Değle'de dini yapılardan birine ait kemer

 
Üç nefli bazilika; Değle

 
Bazilika'nın kapı girişinin üstünde yer alan haç

 
Değle; bazilikanın ana apsisi, yakından... 

Bölge, Roma Dönemi’nde Barata olarak anılan yerleşimle ilişkilendiriliyor. Doğuda bulunan Derbe (şimdiki Kertihöyük) Aziz Pavlus’un Hıristiyanlığı yaymak için uğradığı duraklardan biri olarak biliniyor. Bu nedenle İ.S. 4-9.yy.lar arasında Karadağ üzerinde yer alan Madenşehir ve Değle’deki Erken Bizans Dönemi yerleşimleri hızla gelişmiş ve Hıristiyanlığın bölgedeki önemli bir merkezi haline gelmiş.

 
Bazilika; diğer neflerden biri; içindeki mihraptan bir ara cami olarak da kullanıldığı anlaşılıyor.

 
Çiçeğe durmuş badem ağaçları arasında kemerli bir yapı kalıntısı

 
 Bir başka kemer; arkada Karadağ

Değle'de bir akşam vakti; fotoğraf çekmeye doyamıyoruz.

 
Değle; bir başka kilisenin apsisi

Bölgeyi 20.yy. başlarında ziyaret edip birlikte kazı çalışmaları yürüten ünlü İngiliz arkeologları Gertrude Bell ve William Ramsay’in adlandırdıkları gibi gerek Yukarı Şehir; Değle’de ve gerekse Aşağı Şehir; Madenşehir’de o kadar çok şapel ve kilise var ki; bunların o bölgede yaşayan insanların ihtiyaçlarıyla açıklanması pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla bölgeye o dönemlerde atfedilmiş bir önem ve kutsallık olmalı. Bu da kaynaklardaki Barata’nın bir piskoposluk merkezi olduğu bilgisiyle örtüşüyor.

 
Değle; en yukardayız, altımızda bazilika...

 
Üst düzlemdeki Madenşehir'e bakan son kilisenin apsisi

 
Değle; bir kilise düzlemi daha...

 
Bu da apsis duvarına kuzey doğudan bakış; arkada Karadağ'ın volkanik tepeleri

Barata, Roma İmparatorluk Dönemi’nde Lykaonia Birliği adına sikke bastırmış şehirlerden biri olarak biliniyor. Ikonium (Konya) ile Herakleia’yı (Konya Ereğlisi) birbirine bağlayan antik yol üzerinde yer alan Binbirkilise’nin önemi, bir piskoposluk merkezi haline geldiği Hıristiyanlık Dönemi’nde daha da artmış. Bölgede yapılan araştırmalarda İ.S. 161-169 yılları arasında Marcus Aurelius ve Lucius Verus dönemleri ile İ.S. 244-249 yıllarına ait (II. Philippus dönemi) Barata sikkeleri ele geçmiş. Daha sonraki dönemlerde Barata’nın ismi İ.S. 325’deki İznik, İ.S. 451’deki Khalkedon (Kadıköy) konsüllerinde ve takip eden zamanlardaki Konstantinopolis konsüllerinde; piskoposlar ve Konya Metropolitleri tarafından temsil edilişleriyle öne çıkıyor. Bu da bölgede önemli bir piskoposluk merkezinin bulunduğuna işaret ediyor.

 
Madenşehir'in girişinde...

 
Akşama doğru; Madenşehir...

 
Madenşehir; girişteki Bazilika yada Mahalaç Kilisesi

 
Bazilika'da sıra sıra kemerler

Karaman Müzesi kayıtlarına göre; Madenşehir ören yeri içerisinde 14 adet kilise, 6 adet şapel (küçük kilise), 3 adet bina kalıntısı, 1 adet anıt mezar (mausoleum), lahitlerden oluşan nekropol (mezarlık) alanı ve çok sayıda sarnıç yer alıyor. Bu yapılardan en büyüğü; Madenşehir’in girişinde bulunan Mahalaç Kilisesi olarak da adlandırılan Büyük Kilise ya da Bazilika. Üç nefli olan yapı, İ.S. 5.yy.da yapılmış. Yapı, İ.S. 9.yy.da Anadolu’ya yönelen Arap akınlarına dek aktif olarak kullanılmış.

  
Madenşehir, Bazilika'nın girişi

 
Bazilika duvarlarında gördüğümüz...

 
Bazilika'dan köye bakış

 
Devşirme malzemelerle yapılmış bir Madenşehir evi

 
Bazilika

Yukarı Şehir’deki Değle ören yerinde ise, yine müze kayıtlarına göre; 5 adet bazilika planlı kilise, 1 adet piskoposluk sarayı, 1 adet manastır, 6 adet şapel ve din görevlileri ile hizmetkârların kaldıkları çok sayıda konut kalıntısı bulunuyor. Ayrıca ören yerinde; Bizans Döneminde yeniden kullanılmış Geç Roma Döneminden khamasorion (kaya mezarı) tipi mezarlar, birkaç lahit kapağı ve tepenin doğu yamacında kesme taşla inşa edilmiş kırma çatılı oda mezarlar var.(2)

 
Madenşehir; Anıt Mezar; yandaki podyum ise, bir diğerinin varlığına işaret ediyor.

 
Anıt Mezar; ön cephe...

 
 Anıt Mezar; yan cephe...

Son yıllarda Madenşehir’de çevresi temizlenerek ortaya çıkarılmış Anıt Mezar’ın (mausoleum) iki katlı bir yapı olduğu, doğu cephesinde de yürütülen çalışmalar sırasında ise; kendisi gibi bir diğer podyumlu tapınak planlı bir mezarın varlığı tespit edilmiş. Tapınak planlı mezar ve Anıt Mezar’ın İ.S. 3.yy.a tarihlendiği müze kayıtlarında belirtiliyor.

 
Madenşehir; camiye doğru yürüyoruz.

 
Madenşehir; bir akşam vakti, karanlık öncesi...

 
Madenşehir; bir sokağın köşesinden camiye bakış

 
Madenşehir sokaklarında rastladık; bir rölyef...

 
Madenşehir köy camisi

 
Madenşehir; her yer antikite...

 
Madenşehir; bir su kuyusu

 
Madenşehir; eski zamanlardan kalma bir su dağıtıcısı

Madenşehir'e ve Karadağ'a veda zamanı

Karaman’a ulaşma çabası içinde; çökmekte olan akşamın kızıla çalan sessizliği içindeki Madenşehir’in tarih sinmiş sokaklarında dolaşırken önce köpekler uyanıyor geldiğimize. Sonra; antik zamanlardan kalma taşlarla örülmüş avlu duvarlarından uzanan başlar… Sokak başlarındaki kısa sohbetlerde ören yeri ile ilgili çalışmalardan söz ediyor köylüler. Son yıllarda yapıların çevresindeki temizlik çalışmaları hız kazanmış. Ancak yine de her ören yerindeki sıkıntılar ve hoşnutsuzluklar burada da yaşanmakta. Her şeye rağmen; yaşam ile tarihin içi içe birlikteliği sürüyor Madenşehir’de. Köyün eski camisi ve sivil mimari örneği sayılabilecek evleri de ayrıca dikkate değer. Labirent gibi sokaklarından çökmekte olan alaca karanlığa rağmen duvarların arkasındaki havlayan köpeklere bulaşmadan sıvışma derdindeyiz artık. Yönümüz alaca karanlıkta Karaman’a doğru şimdi.
(DEVAM EDECEK)
Dipnotlar
(1)    Hanspeter Tiefenbach; Anadolu’nun Azizleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları; 2012; sayfa: 12-19
(2)   Binbirkilise ile ilgili bilgiler, Madenşehir ören yerinde yer alan açıklama panosundan alınmıştır.
(3)   Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında İF tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC