facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2017 Pazartesi

KAMBERLER - KANDİLTEPE (ÖREN TEPE / KELTEPE / KARTALTEPE) ZİRVE YÜRÜYÜŞÜ

3 Şubat 2017
Aybey Çini /Mehmet Yavuzcezzar


Ekip olarak alışık olduğumuz üzere, bu hafta yürüyeceğimiz bölgeyi tespit etmek ve harita üzerinde rotamızı belirlemek amacıyla bir araştırma yaptık. Bu ön çalışmada amaç, Kemalpaşa'nın Armutlu Beldesi'nin sırtını yasladığı, Kandiltepe, Örentepe, Keltepe yada Kartaltepe diye anılan zirveye ulaşmaktı. Rota haritalarında yaptığımız incelemede; bazı yürüyüş gruplarının bu tepeye hem Armutlu'dan, hem de Ören'den farklı rotalarla ulaştıklarını gördük. Biz de bölgeyi iyi tanıdığımızdan, bu dağın güneyinde kalan Kamberler Köyü'nden ulaşmaya karar vererek taslak rota oluşturduk.

Kamberler Köy Meydanı
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014

Kapalı bir havada ulaştığımız köy meydanındaki kahve başlangıç noktasıydı. Kemalpaşa'ya 29 km uzaklıkta ve yaklaşık 700 m rakımlı Kamberler küçük bir Pomak köyü ve yine diğer dağ köyleri gibi gençlerini kente göç veren köylerden birisi, burada kiraz ve üzüm ana geçim kaynağı. Kamberler Köyü ve burada yaşayan Pomaklar hakkında daha önceki yazılarımızda epey bilgi aktarmıştık. Meraklılar bununla ilgili yazımızı  buradan okuyabilirler. Yürüyüşümüze saat 10.20 gibi başladık. Köy mezarlığının hemen yanından doğuya yönelip önce köy okulunu, kayrak taşlarla ustaca işlenerek yapılmış evleri ve sonra da bağ ve bahçeleri geçip, orman yoluna saptık. Bu yol aynı zamanda Bayramlı Köyü'ne giden yoldu.

Kayrak taşlı Kamberler Köyü evleri

Dağlar, ormanlar, vadiler ve derelerle çevrili bu coğrafya; Akdeniz ikliminin tipik bitki örtüsü olan makiliklerin yanı sıra, alçaklarda meşe ve kızılçam, yükseklerde karaçam örtüsünden oluşmakta. Yol boyunca kestane, vişne ve çınar ağaçlarına da rastladık. Hava hep bulutlu ve yağmur yağacak gibi görünüyordu, ama bu ana kadar yağmamıştı. Yukarılar sisle kaplıydı. 700 metre kadar yürüdüğümüzde daha önce Kamberler- Osmanlar yürüyüşünde gördüğümüz sapağa vardık. Buradan yukarıya doğru yönelen orman yolundan ilerledik, yine yaklaşık 1 km sonra yol üçe bölündü, biz yürüyüşümüze; ortada batı yönündeki, oldukça dik yoldan devam ettik. Yaklaşık 3. km.de Bayramlı ile hedef zirve sapağına geldik. 


Yürüyüş rotası 10 km (harita için tıklayınız)
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Orman yolu üçe bölündü


Gezgin zirve yolunda
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014



Zirve yolu karlı ve sisli

Buradan yönümüzü sağa, kuzeye çevirerek yürüyüşümüzü sürdürdük. Orman yolu ile başlayan ve daha sonra patikaya dönüşen güzergâh; bir ara kaybolur gibi olsa da, keçi ve koyunların bıraktıkları izler sayesinde, her defasında yeniden önümüze çıktı. Patikanın bittiğini sandığımızda önümüze bir kaya kütlesi çıktı ve kayaların arası bize zirve yolunda geçit izni verdi.


Sisler içerisindeki geçit

Yaklaşık 2,5 saat süren 5 kilometrelik yolculuğumuz sonunda zirveye vardık. Zirve, sisler içerisindeydi. Oraya ulaştığımızda; engin bir coğrafyaya sahip tepede, etrafı görememenin endişesi duygularımıza hakim oldu.

Yürüyüşümüzün başlarında 3-4 derece olan hava sıcaklığı, tepeye ulaştığımızda eksi değerlerdeydi. Kamberler'den başlayarak, ara vermeden zirveye kadar olan bölüm, nefes aldırmayan sürekli ve dik bir çıkış olmasına rağmen yine de motivasyonumuzu bozamadı. Yaptığımız ön çalışma sayesinde parkurun yaklaşık 10 kilometre olacağı belliydi ve bu çalışma sisler içinde de olsa hedefimize ulaşmamızı sağladı. Yakında baharın yaklaşmakta olduğunu haber veren, sevimli kuş seslerinden başka yalnızlığımızı hatırlatan hiç bir şey yoktu. Bu sessizliğin ve sislerin içinde yukarılara doğru kaybolup gittik.

Zirve yolunda gezgin

Hiç bir olumsuzluk bizi takip edemedi. Yükseldikçe her adımda daha da özgürleştik. Zirveye yaklaştıkça; karaçamlar, meşeler, mazılar; kâh birbirine karışıyor, kâh bir diğeri hakim bitki örtüsü oluyordu. O kadar yoğun sisin içinde kalmış bir karaçamın kalın sivri yapraklarında yoğunlaşan su buharı, damlalar halinde birikiyor, ağırlaşan damlalar ağacın yapraklarından aşağıya doğru süzülüyordu. Giysilerimiz de bu durumdan etkilenmiş, sanki çiseleyen bir yağmurda ıslanmış gibiydi. 

Zirve yolunda doğal kayalardan yapılmış bir ağıl

Gezgin sisler içinde

Adıyla müsemma 1250 metre rakımlı zirveye ulaştığımızda saat 13 civarıydı. Zirve; ağaçsız ve çıplak bir görüntü sergiliyordu. Rüzgârlı ve iliklere kadar işleyen donduran soğukta, yer yer karlar ve buzlar üzerine basarak ulaştığımız zirve noktası işte burasıydı.

Gezgin taşları dizerek imzamızı atıyor

Gezgin zirvede

Bu gururu yaşarken, gördüğümüz olumsuzluklar, bizleri fazla etkilemedi. Yoğun sis nedeniyle çevreyi tahmin ettiğimiz gibi göremedik. Ama bu masalsı atmosferde olmak ve bu anı yaşamak çok hoşumuza gitmişti. Dağa Kaçtım ekibi olarak bu noktayı, taşlardan küçük bir kule yaparak işaretleyip imzamızı attık. Vakit kaybetmeden dönüşe geçtik. Daha önce çıkarken, bir alt düzlemde gördüğümüz sık ağaçlardan oluşan kuytu bir köşede öğle yemeği molası verdik. Islak olan üstümüzü aceleyle değiştirip yemeğimizi yedik. Bu günkü yürüyüşümüze gelemeyen arkadaşımızın eksikliği, hem menüyü, hem de iştahımızı ziyadesiyle etkiledi. Umduğumuzdan konforlu bu alandaki kısa moladan sonra, dinlenmiş olarak dönüş yoluna koyulduk. 


Gezginler mola yerinde

Kamberler 

Oldukça güzel ve keyifli geçen yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra, ağaçların arasından uzaktaki Kamberler Köyü'nün silüeti göründü.

Kamberler'e yaklaştığımızda, solumuzda orman içinde yamaçta kale duvarını andıran güzel ve düzenli işlenmiş bir taş duvar gördük. Yanına çıktığımızda ana kayadan da yararlanılarak çevresi taşlarla örülmüş, oldukça büyük bir hayvan ağılıyla karşılaştık.


Taş ağıl
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014


Bir ara güneş yüzünü gösterdiğinde zirve

Bir ara aşağılardan dönüp baktığımız zirve, çıkan güneşe ve bize göz kırpar gibiydi. Fakat az sonra tepelerden esen güçlü rüzgârın savurarak yukarılara yönelttiği sislerle zirve yine görünmez ve seçilmez oldu. Bu kısa sürede hedefe varmanın mutluluğuyla; köy kahvesinde yudumlanan sıcak çaylarla içimizi ısıtırken, az önce yaşadığımız bütün imgeler gözlerimizin önünde uçuşur gibiydi.

Biraz yorgun ama mutlu bir şekilde İzmir'e doğru yola koyulduğumuzda akşam olmak üzereydi.


Not: Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında MYC tarafından çekilmiştir.


Yazan: A.Çini / MYC
Düzenleyen: MYC
Edit:İF




20 Aralık 2012 Perşembe

SELATİN’DEN HALKAPINAR’A; “AYDIN DAĞLARI’NI AYNI GÜNDE İKİ KEZ GEÇTİK”


13 Aralık 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bu yıl, yüzünü İzmir’de oldukça geç gösteren kışın; hızlı başlayan ve aşağı yukarı iki haftadır sürekli yağan sağanak yağmurları nedeniyle, ara verdiğimiz yürüyüşlerimize yeniden başladık. Güneşli, ancak soğuk bir günün erken saatlerinde Bornova’dan yola çıktık. Bugünkü rotamız; Aydın Ortaklar’a 12km uzaklıktaki 800 yaşındaki tabii anıt çınar ağacının da bulunduğu, İzmir – Aydın otoyolunun hemen üstünde yer alan ve tünele adını vermiş Selatin Köyü idi.

Selatin köyü
 Selatin köyü

Kahvaltı molamızı Belevi Köyü’nün merkezindeki kahvehanelerden birinde; yeni yakılmış sobanın başında yaptık. Dışarıda hava sıcaklığı 80C civarındaydı. Güneşli olmasına rağmen dışarıda sabah ayazı vardı. Yaklaşık 1 saat kadar köy meydanında oyalandık; daha sonra Selçuk – Çamlık üzerinden Ortaklar’a doğru hareket ettik.

İsmini 600 yıllık “yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde hep beraber diyebilmek için(1) yapılmış bir kavganın hatırasından alan Ortaklar’a; oradan da 12 km uzaklıkta bulunan Selatin Köyü’ne saat 1o gibi ulaştık. Sabah sabah sırt çantalarıyla; 800 yıllık can çekişen yaşlı çınar ağacının da bulunduğu ıssız köy meydanında dolaşan yabancıları gören kahveci, şaşkın şaşkın bize baktı kaldı. Ona merhaba deyip, köy çıkışında yeni konulmuş “Tire 25 km” levhasına doğru yaklaşık 10.15’de yürüyüşe başladık.

Selatin-Halkapınar yürüyüş rotası 19 km
Selatin-Halkapınar yürüyüş rotası 19 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Aydın Dağları’nın geçişleri ile ilgili Kurtuluş Savaşı’na ve daha önceki dönemlere ait buralarda çok öyküler anlatılmaktadır. Bunlardan biri de daha öncelerde köye uğramışlığımda, köylülerden dinlediğim Selatin’e ve onun isminin kökenine dair bir söylencedir.

Giderken...

Osmanlı döneminde Ayanlara kafa tutan eşkıyalık mekanizmasının geliştiği bu dağlarda, haksızlığa boyun eğmeyen ve erkek kılığında zeybeklik eden Zal Hatun isminde bir genç kız varmış. Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe öyküsündeki temayı andırır şekilde; hiç kimse ve hiçbir efe bu civarda onun bileğini bükemezmiş. Gel zaman git zaman, bu dağlarda namı yürümüş gitmiş. Ama ne yazık ki; eşkıyalar arasında onu çekemeyenler de varmış. Günün birinde; bir şekilde kadın olduğu ortaya çıkınca çalı kakıcı efelerden bazıları Zal Hatun’u yok etmeye karar vermişler. Bundan sonrası halkın vicdanında şekilden şekle bürünmüş. Kimine göre Zal Hatun bir şekilde erenlere karışıp bu dağlarda kaybolup gitmiş, kimisine göre de kahpece bir tuzakta “bizim aramızda kadına yer yok” diyen çalı kakıcılar tarafından öldürülmüş. Bu öykü her ne şekilde biterse bitsin; halkın dilinde anlatıla anlatıla böyle bir söylenceye dönüşmüş ve bu köyün ismi de Zal Hatun’dan bozunarak Selatin’e dönüşmüş. Ama doğru, ama yanlış; söylence bu… Bize de anlatması düşer.

14 Kasım 2012 Çarşamba

KEMALPAŞA OVACIK YAYLASI – DEDEDAĞ YÜRÜYÜŞÜ; EREN BABALARIN İZİNDE-1


14 Kasım 2012
İbrahim Fidanoğlu

Geçen yıl da bir yürüyüşümüzü gerçekleştirdiğimiz; Kemalpaşa’nın geç eren kirazı ile meşhur, yaklaşık 750 metre yüksekliğindeki Ovacık Yaylası’nda bulunan Dededağ bugünkü hedefimizdi. Halkın Dededağ; bizim ise üstündeki eren mezarı nedeniyle Çaldede diye andığımız 1387 metre yüksekliğindeki zirveye çıkmak, Ovacık’a ne zaman uğrasak aklımıza takılan bir rotaydı.

Ovacık yaylası – Çaldede (Dededağ) zirve yürüyüş rotası

Sabah 8’de Kemalpaşa yönüne gitmek üzere Bornova’dan ayrıldık. Ören’de dış duvarları kalem işi süslemelerle kaplı tarihi Çarşı Camisi’nin arkasındaki kahvelerden birinde simit, peynir ve limitsiz çay eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Ören’den ekşi maya ekmeklerimizi de alarak kahvaltıdan sonra Ovacık yoluna koyulduk.

Ovacık yaylasına doğru döndüğümüzde kuzeyden; Manisa yönünden gelen sis, Ovacık’a bir kanyon şeklinde giren derin vadiyi esir almıştı. Bir anda bütün yolumuz sisle kaplandı. Usul usul ilerleyerek Ovacık yaylasının simgesi sayılabilecek İzmir Valisi Kazım Dirik zamanından kalma Paşa Çeşmesi’ne ulaştık. Arabamızı çeşmenin yanına bırakarak saat 10 gibi yürüyüşümüze başladık.

Ovacık, aslında bir yayla ve Haziran’ın ortasından sonra eren eşsiz lezzette kirazı, güz zamanı piyasaya giren nefis çekirdekli siyah üzümü, cevizi ve kestanesi ile pek meşhur. Tabii bir de şerbet gibi suyunu anmak gerek. Sıcak bir yaz günü Kemalpaşa Ovası cayır cayır yanarken, boğazdan gelen serinliğin eşliğinde çınar ağaçlarının altındaki Paşa Çeşmesi’ne ağzınızı dayayıp doya doya bu sudan içmenin keyfi doyumsuzdur. Ne diyelim, hala suyunu akıtanların elleri dert görmesin. Çünkü şimdilerde birçoğunun dilleri sustu bu çeşmelerin. Issız dağ geçitlerinde sessiz ve hüzün dolu yalnızlıklarını yaşamaktadırlar.

Bir 10 Kasım sonrasında; Ovacık Yaylası’nda, Paşa Çeşmesi yanındaki Atatürk Büstü'nde solan çiçekler
 Bir 10 Kasım sonrasında; Ovacık Yaylası’nda, Paşa Çeşmesi yanındaki Atatürk Büstü'nde solan çiçekler

Her gelişimizde suyundan kana kana içtiğimiz Paşa Çeşmesi’nden yol boyunca ihtiyacımız olan su ikmalimizi yaptık. 19 Kanunu Evvel (Aralık) 1932 tarihini taşıyan Paşa Çeşmesi’nin üzerinde aynen şöyle yazıyordu: “Cumhuriyet’in mübarek eserlerinden Sinancılar, Ovacık, Kızıloba, Bayındır, Tire, Aydın yolunun hatırası olarak İzmir Valisi Kazım Dirik tarafından yaptırılmışdır.” İzmir’in Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemindeki Valisi Kazım Dirik zamanında, İzmir civarında açılan dağları aşan bu yolların tümünde o kutlu çabanın hatırasını yâd eden çeşmeleri görmek bugün de mümkündür. Karaburun ve Foça yolunda; Kemalpaşa Karabel sapağında, Tire – İncirliova geçişinde, Ödemiş Bozdağ tırmanışında, Tire Başköy – Habibler – Germencik geçişinde ve hatta bugün Tire’nin Eğridere köyünden yukarıda Aydın’ın Paşa Yaylası’na giden bir dağ yolunda başkalaşıma uğramış olsa da; bir kısmının suyu akmasa da bu çeşmeler bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışmaktadır.

İzmir Valisi Kazım Dirik’in yaptırdığı Paşa Çeşmesi
İzmir Valisi Kazım Dirik’in yaptırdığı Paşa Çeşmesi

Yıllardır İzmir civarındaki gezilerimizde fark edip belleğimize kazıdığımız bu kutlu eserlerin halkımızın yüksek ilgisine bir türlü mazhar olamaması; bazen zamanın ve doğanın tahribatına, ama çoğu kez de bu eserleri ardında bırakıp giden o idealist kuşağın her zaman ümit bağladığı bu halka mensup insanların şiddetine ve vurdumduymazlığına maruz kalması elbette içimizi acıtmaktadır.

Ovacık Yaylası’nda bağların güz kırmızısı

Ancak; ülkenin bugün geldiği nokta itibariyle herkesin biraz da kendisini sorgulamasının zamanı geldi de geçmektedir. Bize ne oldu da o idealist nesilden geriye bunlar kaldı? Uzak ya da yakın geçmişine sahip çıkmayan/çıkamayan, kendi varlığını anlamlandıran o geçmişin ayakta kalmış kültür varlıklarına birer taş yığını gözüyle bakan bu Vandal yaklaşım, nasıl bu topraklarda hâkim yaşam biçimi haline geldi? Bunu salt dış dinamiklerle açıklamak artık yetersiz; biraz da içimize dönüp biz nerede hata yaptık diye sormalıyız kendimize? Çünkü sonuçta sürekli duvara toslayıp içine yuvarlandığımız bu talan düzeni, aynı hataları yapıp aynı çözümleri(!) hayata geçirdiğimiz sürece nihayet bulmayacaktır. İnsan aklının yaratıcılığı ve bilimin rehberliğinden ayrılmak, bizi bu noktaya getirdi en başta… Rehberini ve hedeflerini kaybeden ya da sapıtan bir topluluğun sonu felakettir. Biz de aklımızı kullanamaz ve “nakli” davranmaya devam edersek, gideceğimiz yer orası olacaktır. Ne diyelim; ustanın dediği gibi enseyi karartmayalım; biz yola devam edelim.

1 Kasım 2012 Perşembe

KEMALPAŞA YUKARI KIZILCA–MAHMUT DAĞI ETEKLERİ-ARMUTLU-YUKARI KIZILCA YÜRÜYÜŞÜ



1 Kasım 2012
Aybey Çini

Merhaba.

Yeni bir yürüyüş sezonu başlarken bütün dostlara, izleyenlerimize merhaba...

Yaz sıcaklarının Sonbahar’da da devam etmesi, sezon açılışının biraz gecikmeli olarak başlamasına neden oldu. Dağa Kaçtım Ekibi olarak sizlerden ayrı kaldığımız zamanlarda, blogumuzun işlevini sürekli kılabilmek adına, meraklılarına ve daha geniş kesimlere ulaşması için, ekibimiz yazarlarından İbrahim Fidanoğlu'nun seyahat notlarından oluşan çalışmalarını aynı heyecanla yayımladık.

 Gezginler Haydaroluk’ a doğru yürürken

Bugünkü yürüyüş parkurunu Kemalpaşa Yukarı Kızılca - Mahmut Dağı’nın etekleri ve Armutlu’nun Mahmut Dağı’na bakan sırtları olarak belirledikten sonra, Yukarı Kızılca Kahveler’den hareketle saat 10 gibi yürüyüşümüze başladık. Haydaroluk mevkiine doğru yürüdük ve asfaltın bittiği noktadan soldaki orman yolunu takip ederek tırmanışa başladık. Tırmanış öncesi İZSU’nun gem vurduğu Haydaroluk sularından arta kalanlarla beslenen çeşmeden şişelerimizi doldurduk ve tırmanışa başladık.

Yukarı Kızılca sırtları, aşağıda Kemalpaşa Ovası ve Spil

Uzun süren idmansızlık performansımızı acaba etkiler mi diye düşünmeden edemedik. Fazla zorlanmamak adına sık sık birbirimizi ikaz ettik. Buna rağmen farkında olmadan mola yerine kadar 3 saatlik bir tırmanış gerçekleştirdiğimizi, dönüşün de bir o kadar zaman alacağını, masa ve tabure görevi gören kayrak taşların üstüne yorgun bedenlerimizi bırakınca anlayabildik.

Öğle yemeği molasında nispeten zayıf olan menümüzdeki yediğimiz birer parça palamut dilimi, dönüş yolunda her zorlanmamızda buram buram bize kendini hatırlattı. Bir daha balık ve helvadan oluşan menüyü yanımıza almamaya tövbe ettik. Hava, yürüyüş şartları için gayet mükemmeldi. Sıcaklık yaklaşık 24 derece civarında seyretti. Ara sıra yağan çok hafif yağmur ıslatmadı bile. Ekip tekrar bir arada ve doğada olmanın keyfini yaşarken, en önemlisi; sustuklarında ve sessizlikte, adımlarının her titreşiminde, yaşadıkları anın ve sağlıklarının değerini hissediyordu.

Orman yolunda kıvrıla, kıvrıla tırmanıp mesafe kaydettikçe Kızılca yerleşimleri ve Armutlu, kimi zaman gözden kayboluyor, hâkim bir tepeye varınca bütün Kemalpaşa Ovası’nı rahatça görebiliyorduk. Bir ara Armutlu’yu derin vadide yer alan Pomak köylerinden Bayramlı’ya bağlayan asfalt yolun yakınlarına kadar indik.

 Mahmut Dağı yolunda Sonbahar’ın renkleri

Yemek molası sonrası dönüşümüzü, geldiğimiz yoldan ayrılarak Armutlu’ya doğru ilerleyen bir dere yatağına paralel çınarlarla kaplı bir vadiden yaptık. Uzun süre bu yolu takip ettik. Dere yatağında su yoktu; fakat ilerde sağımızdaki vadinin dibinde birden küçük bir şelale ile ortaya çıkan su oldukça derin bir büvetin içini doldurarak vadinin aşağılarına doğru akıyordu. Büvetin derinliği vadinin dibine yukarıdan bakan bizi şaşırttı. Uzun süre yeraltından gizlice hareketini sürdüren su kütlesinin ansızın ve bu debide ortaya çıkışı hayret vericiydi.

Armutlu – Bayramlı asfaltı

Vadi iyice genişledi. İlerde çınarların altından ilerleyen dere yayılarak yolumuzu kesti. Arabayı bıraktığımız Yukarı Kızılca’dan fazla uzaklaşmamak için Armutlu’nun dış mahallelerine yaklaşırken Yukarı Kızılca yönüne döndüğünü yoldan geçen bir köylüden öğrendiğimiz orman yoluna saptık.

Büyük bir daire çizip nerdeyse Kemalpaşa Ovası’ndan tekrar yükseldik. Umduğumuzdan uzun süren bu dik çıkış ekibi oldukça zorladı. Bu yolda bizi bekleyen günün sürprizini görünce oldukça keyiflendik. Bu oldukça eski bir zamandan kalma; zeytin ağaçlarının altında, neredeyse toprak yola sıfır, kemerli, büyük kısmı toprak altında kalmış genişçe bir mezar odasıydı.

Nif Dağı çevresindeki ilk çağ yerleşimleri hakkında az çok malumat alınabilmiş olmasına rağmen bu yörede bilinen antik bir yerleşim bilgisine sahip olmamamız nedeniyle gördüklerimiz bizi düşündürdü. Bu tür mezar yapılarının benzerlerini Tire çevresinde Pers dönemi mezar odalarında görmüştük. Acaba aynı döneme mi dek düşer diye (M.Ö. 5. – 6. yy.lar) aklımızdan geçirdik. Mezar, çoğunlukla rastladığımız gibi bir defineci açmasıydı. Her yerde olduğu gibi defineciler, sondajı yapmış, girişi bir kaç basit dal parçasıyla kapamayı da ihmal etmemişlerdi. Ancak, içinde ne yazık ki, bir şey bırakmamışlardı. Resimlerini çekip belgeledikten sonra tekrar yola koyulduk.

Armutlu’ya inen yoldayız; Ah çınarlar, çınarlar…

Yürüyüşün başında sularımızı tazelediğimiz billur gibi akan çeşmeye ulaşmak, dönüş yolunda tek gayemiz oldu. Yaklaşık olarak 18 km.lik bir mesafeyi geçen yürüyüşü, Yukarı Kızılca’nın meşhur havuzlu kahvesindeki çaylarımızı içerken sonlandırdık.

Akşamın karanlığı etrafa çökerken, müezzinin okuduğu akşam ezanı, çevremizdeki telaşsız insanlara evlere gitme vaktinin geldiğini söyler gibiydi. Biz de bu çağrıya uyup telaşlı insanların “ülkesi”, yani şehrin keşmekeşine doğru yola koyulduk. Allahtan biz telaşlı olmadığımız için Bornova’ya yaklaşırken, yeni başlayan yağmurdan da etkilenerek önümüzde devrilme tehlikesi atlatan bir TIR’ın gerisinde kalmayı başarabildik. Biraz ilerde karşılaştığımız manzara ise daha ürkütücü idi. Karşı şeridi tamamen kapamış bir başka TIR yolda boylu boyunca yatıyordu. Bizim şeritte ise bir binek araba yolun bir şeridini kapamış durumdaydı,  bazı arabalar da bunlara çarpmıştı. Yani insanlar evlerine dönerken tam bir kaos hakimdi yollara. Dağlarda bıraktığımız sakinliğimiz, ispinozların karatavukların sesleri, üzerinde yürüdüğümüz kurumuş çınar yapraklarının çıkardığı melodik sesler, hepsi ama hepsi geride kalmıştı. Bize düşen ne yazık ki, bu kaostan  usulca sıyrılmaktı. Biz de öyle yaptık, çarpışan arabaların çevresindeki bir o kadar da meraklı kalabalığı arkamızda bırakıp evin yolunu tuttuk.
Bayramlı yönüne doğru vadinin gelişimi

 Armutlu’ya doğru bakarken

Doğanın kucağında

Çınara saygı

Armutlu yolunda kulübe, su ve ağaçlar

Armutlu yolunda birden yeryüzüne çıkan su ve onun oluşturduğu derin büvet

Yukarı Kızılca yolunda kemerli mezar

Yukarı Kızılca’ya dönerken Armutlu kasabasına bakış


Yemek molası verdiğimiz yerdeyiz

Dönüş yolunda Haydaroluk’a doğru…

Bir başka gezide, bir başka güzellikte buluşmak üzere sağlıcakla kalın.

Yazan: Aybey Çini
Düzenleyen: MYC






29 Ağustos 2012 Çarşamba

BİR BALKAN YOLCULUĞU (BÖLÜM – 2)



ARNAVUTLUK’U GEÇERKEN
4 Temmuz 2012

İbrahim Fidanoğlu

Korku Dağları Bekler

Struga’nın Arnavutluk sınırına doğru tatlı bir meyille yükselen sırtlarının arkasındaki Kafasan sınır kapısından Arnavutluk’a geçiş yaptık. Sınırın ötesinde bizi ilk karşılayanlar, iki telli sazını sınır kapısında Arnavutluk’a giriş yapanlara satmaya çalışan gariban Arnavut ile “uzaylıların” uçan daireleri gibi sırtlara saçılmış Enver Hoca döneminden kalma beton koruganlar oldu. Elbasan’dan Dıraç’a daha sonra Tiran’a ve en sonunda Karadağ sınırındaki İşkodra’ya yönelen bir rotada süren bir günlük yolculuğumuz boyunca, Arnavutluk’un bugününe dair bazı gözlemler yapma fırsatımız oldu.

 Kafasan sınır kapısının Arnavutluk tarafında yer alan Enver Hoca’nın beton koruganları

Genel olarak; oradan oraya bir savrulmuşluk içinde, soğuk savaş döneminin ve reel sosyalizmin; halkları yorup bitirdiği ve şimdi en sıradan Arnavutluk manzaralarında dahi yerini bütün “içtenliğiyle” alan, gönderlere çekilmiş Amerikan ve Alman bayraklarından medet umar hale getirilmiş bir halkın çaresizliğini gördük. Toplumca giderek mafyalaşan ve bugün Arnavutluk’un Avrupa’ya neredeyse “en değerli” ihraç ürünü haline gelmiş bu durum, yokuştan frenleri boşalmış bir otomobil gibi aşağılara doğru sürüklenen bir halkın maddi ve manevi bir düşüşüydü sanki.

Elbasan yolunda dağlara karşı

Halkın yaşamını; daha iyiye, daha güzele taşıma iddiası ile iktidara gelip de “dış düşman” öcüsü ile bütün yüreklere korku aşılayıp, bütün yaptıkları yanlışları bu “dış düşmanlara” endeksleyerek hatalarını sorgulamayan, onlardan ders çıkarıp; o ilerde kurulacak güzel dünyaların hayallerini de berbat eden bu çapsız ve at gözlüğü ile hayata bakan yöneticilerin bir halkı nasıl bir çaresizliğe sürükledikleri ve kimlerden medet umar hale getirdikleri bugünkü Arnavutluk’un her yanında rahatlıkla gözlemlenebilir. Biz bu dediğimizi, Makedonya’dan Karadağ’a doğru Arnavutluk topraklarından geçerken, gün boyunca yapabilme fırsatını yakaladık. Yazacaklarımız, daha çok bir otobüs yolculuğundaki bu gözlemlerimize dairdir.


14 Mart 2012 Çarşamba

ŞİRİNCE’DEN BELEVİ’YE BİR GEÇİŞ ÖYKÜSÜ


14 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu
Şirince yada eski adıyla Çirkince; birbirine zıt yönde iki dramatik göçün insanlarının geldikleri yerdeki önceki ve gittikleri yerdeki sonraki hayatlarında yaşadıkları çilenin şifrelerini taşıyan Aydın Dağları’nın tepesinde konumlanmış belki de Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya (Matomena Homata – Kanlı Topraklar) romanında anlattığı Kırkınca köyünün ta kendisidir; ama şimdilerde asla orası değildir. Çünkü onun bunun elinde kalmış restorasyonlar; yıkılıp dökülen kiliseler ve diğer yapılar; her ne kadar turizmin nimetlerinden yararlanmaya başlayalı beri o sessiz karanlığından biraz sıyrılıp bugüne geldiyse de bu süreçte de ağır yaralar almış bulunmaktadır. Bugün için var olanla yetinmek durumundayız; Anadolu’nun her yerinde ve her an olduğu gibi… Yine bu bizim benliğimizin dışında seyredip duran ve her gün ve her gün yeniden bozulup yeniden kurulan dengeler dünyasının acımasız gerçeğine teslim olmak zorundayız. Debdebeli isyanların ve gösterişli sözlerin zamanı değildir. Sonuç olarak; bugün konumuz bunların hiç biri değildir. Biz bugün size basit bir doğa yürüyüşünün ayrıntılarından söz edeceğiz. Diğer konuların bam teline, belki başka bir zamanda dokunur geçeriz.

Şirince Belevi yürüyüş rotası

 Şirince

Bugünkü planımız, İzmir’in Selçuk ilçesi sınırları içinde ve Aydın Dağları’nın yüksek bir noktasında yer alan tarihi yerleşimi Şirince’den başlayan bir yürüyüş yapmaktı. Oldukça bulutlu ancak yağmursuz; güneşin nadiren kendini gösterdiği, sıcaklığın yükseltiye ve gün içindeki gelişime göre 6 ila 12 derece arasında seyrettiği bir günde saat 10.30’da arabamızı bıraktığımız Şirince otoparkından çıkış yaptık.

Şirince mezarlığının hemen altından tırmanmaya başladık; biraz sonra Orman Yolu Şirince - Görünmez Dere levhası ile bir başlangıçta olduğumuzu anladık ve rotamızı işaretledik. Baharın baş verdiği bu günlerde bağı bahçesi olanlar budama, gübreleme ve ilaçlama faaliyetleri ile meşguldüler. Şeftali, zeytin ağaçları ve dağdan elde edilmiş teraslarda oluşturulmuş bağlar ilk dikkatimizi çeken unsurlar oldu. Şirince’nin giderek salt ticarileşen ve lezzetten yoksun şarapçılığının dejenere olmuş haline bakılırsa bu bağlardan elde edilen ürünün nasıl değerlendirildiği konusunda ciddi bir tereddüte takılmamak elde değildir. Akşama doğru arabamızı almak üzere yeniden Şirince’ye dönüp çarşıda biraz dolaşınca; şarap evlerinde dinlediğimiz hikâyeler bu şüphemizi doğrular nitelikteydi.

 Adı tabelada saklı

Yol boyunca son derece muntazam çitlerle koruma altına alınmış, hatta üzerlerinde “dikkat; 220 volt” şeklinde uyarılar taşıyan bahçe duvarlarına; arkamızdan canhıraş bir şekilde havlayan yırtıcı Kangal köpeklerinin koruduğu geniş çiftlik alanlarına tanıklık ettik. Yürümeye devam ettik. Son yağmurlarla iyice yumuşayan toprak zeminin zaman zaman çamura döndüğü noktalarda giderek edindiğimiz deneyimle daha az çamura bulanır hale geldik. Şirince’ye yakın bahçeleri ve köpek baskısını arkamızda bıraktıkça sessizlik her yanı kapladı; ilk başlarda bahçelerine gidip gelen motorlu araçlar da kaybolunca, sadece iki yanımızdaki yol kenarından zaman zaman akan küçük dereciklerin ve kuş seslerinin sesinden başka bir şey duymaz olduk.


 
Şirince sırtlarından deniz...

Rotamız boyunca Görünmez Tepe Altı’na ulaşıncaya kadar karşılaştığımız sapaklarda sürekli olarak sola döndük. Önce tırmanıp sola ve geriye dönüşümüzde yönümüzü Ege Denizi’ne ve Pamucak sahillerine doğru çevirdik. Bulunduğumuz en yüksek noktada karşımızda geçen hafta yürüdüğümüz Küçük Menderes’in deltasına yakın sulak alanlar; Gebekirse ve Çakal Gölü, daha beride Alaman (Elaman) Gölü ve bataklılar rahatlıkla seçilebiliyordu. Batıya doğru inişe geçerek Şirince – Selçuk yolunun da geçtiği sarp vadiyi işaretledik. En geride Selçuk Kalesi’ni ve Selçuk’un dış mahallerini fark ettik. Bu noktadan itibaren yine tırmanışa geçerek; kuzeye ve kuzey doğuya doğru yürüdük.

 Orman yolundan Selçuk

Yürüyüşümüz boyunca doğal bitki örtüsü olarak; meyve ağaçlarının üstünde bozuk orman ve kızılçam ormanı, makilik alanlar; yoğun olarak pırnar meşesi, delice zeytinler, ağaç çilekleri, zaman zaman sandal ağacı, sulak alanlarda çınar ağaçları dikkatimizi çekti. Yoğun makilik içinde kuru yaprakları ile pırnar meşelerinin oluşturduğu zıtlık görülmeye değerdi.

 Belevi yolunda bahar habercisi

Kuzeye döndüğümüz noktalarda sert poyrazla karşılaştık. Bu da yürüyüş boyunca üşümemize neden oldu. Bu sıralarda yolda topladığı çalıları balyalamaya çalışan bir amcayla karşılaştık. Ondan yürüyüş rotamızın ilerisinde Belevi’nin yer aldığını öğrendik. Ancak amca bize; oranın çok uzakta olduğunu ve bizim sapaklarda yolu karıştırabileceğimizi söyledi. Biz kendisine teşekkür ettik ve yola devam ettik. Bir anda Belevi’ye ulaşmak yürüyüş ekibinin hedefi ve isteği haline geldi. Kuzey doğuya doğru ilerlediğimiz bir rotada dağın belinde, ama yüksek bir konumda yangın gözetleme kulesini gördük; bu noktada sağa doğru bir sapak daha verdik. Ancak biz yine sola devam ettik ve tekrar tırmanmaya başladık. Bu noktalarda yürüyüşe başlayalı yaklaşık 2 saat kadar olmuştu.

 Gezilerimizin vazgeçilmezleri

Biraz ilerde; çamların arasında; bir tepeciğin yamacında etrafı çalılarla çevrilmiş ve içinde kulübelerin de yer aldığı büyükçe bir ağıl gördük. Tam o sırada köpekler de bizi fark etti. En aşağı 2 km. uzaktan havlamaya başladılar. Giderek ağıla yaklaştık; köpeklerin görüş açısından çıktıkça sesleri kesildi. Ancak; hemen ağılın üstünden geçen yola gelince bizi yine fark ettiler ve bu kez daha çok havlamaya başladılar. Bu sırada keçi sürüsünün kendi kendine yola çıktıklarını ve durarak bizi izlediklerini fark ettik. Köpekler hala aşağıdaydılar. Merakla bizi seyreden keçiler makilik arazinin içine sırayla ve yolu bilircesine daldılar. Ama onların yolu bildiklerinden emindik. O sırada aşağıdan başı tartamaklı yaşlı bir amcanın sürünün ardından yürümeye başladığını gördük. Biz de peşine takıldık. Ağıldaki köpekler; arkamızdan ve giderek yaklaşmaya çalışarak tekrar havlamaya başladılar. Biz hiç oralı olmaksızın ama yine de çobana doğru seyirterek sürüyü takip ettik. Amcayla selamlaştık ve tanıştık. İsmail Amca, 80 yaşındaymış. Yakınlarda eşini kaybetmiş. Çocukları ve gelinleri varmış; ancak yapayalnız bu dağlarda ağılın hemen yanındaki kulübede tek başına kalıyormuş. Yalnızlıktan ve bakımsızlıktan şikâyet etti; biz de dinledik ve moral vermeye çalıştık. Bir şeylere ihtiyacı olup olmadığını sorduk. Alçak gönüllü İsmail Amca yine de hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi ve “hatırımı sordunuz o yeter bana” dedi. Bizim kendisiyle ve sağlığıyla ilgilenmemiz onu mutlu etti. Gözlerinden rahatsızdı; ameliyat gerekiyormuş; ancak o çekinmiş ve yaptırmamış. Hiçbir sosyal güvencesi yoktu ve bu yaşında hala sürülerinin peşinde çalışmaya devam ediyordu. Amca 80 yaşındaydı, ama dipçik gibiydi. Sohbetimiz sonrası keçilerin daldığı sarp makiliğe doğru tırmandı ve ağaçların arasında kayboldu, gitti.

İsmail Amca’dan ayrıldıktan sonra Görünmez Tepe’nin beline doğru tırmanmaya devam ettik. Sırta ulaştığımızda bir dört yol ağzına geldik. Arkamızdaki yükseltinin üstüne çıkınca, ufka doğru aşağımızda Belevi Gölü’nün ve hemen yanında Belevi Kasabasının bulunduğunu fark ettik. Sezgimize göre soldaki yol bizi oraya götürecekti. Diğer iki yol ise orman içine doğru devam ediyordu. Saat bu noktada 1’i biraz geçmişti. Yani çıkış noktamızdan itibaren yaklaşık 2,5 saat yürümüştük. Hiç durmadan devam ettik. Bundan sonra Belevi’ye doğru sürekli inişe geçtik.

 Uzaklarda Belevi

Yol boyunca çok yakın zamanda yapılmış ve dağdan ovaya suyun tahliyesinde kullanılan kanal yapılarını gördük. İndikçe uzaklaşan Belevi’ye ulaşmanın pek de kolay olmadığı anlaşılıyordu. Aşağıdaki düzlüğe yaklaşırken Selatin yönüne derin bir vadiye bir sapak daha verdik. Sol yanımızda yukarıdan gelen sularla zenginleşen bir dere bize yoldaşlık yapmaya başladı. Giderek bahçeler ve meyve ağaçları ile dolu düzlük alanlar başladı. Badem ve erik ağaçları, daha aşağılarda ise şeftaliler; pembe çiçekleriyle bahara merhaba demişlerdi. Suyu kesik eski bir çeşme kalıntısının beton duvarları üstünde 14.30’da öğle yemeğimizi yedik.

 Sinan Dede mezarı

Yemek sonrası artık düzlükte yürümeye başladık. İlerde sağda, dev pırnar meşe ağaçlarının altında bir yatırı fark ettik. Belevi Belediyesi’nin koymuş olduğu levhadan mezarın Sinan Dede isminde, 19.yy.da Keçi Kalesinin hemen altında Kozpınar Kırığı mevkisinde bir kıl çadırda yaşayan ve camız derisinden yelek ve çarık yaparak geçimini sağlayan bir gönül adamına ait olduğunu anladık. Zamanında tüm civardaki insanların yardımına koşan bu kişinin, Belevi Gölü’nden kesilen hasır sazlarıyla ayak ve omuz ölçülerini aldığı ahali için yaptığı çarık ve yelekleri insanların ayağına kadar götürdüğünü; bu ziyaretleri sırasında da onlarla kurduğu sosyal yardımlaşma temelindeki ilişkilerle halkın derin sevgi ve saygısını kazandığını okuduğumuz tanıtım levhasından öğrendik. Ölünce kendisinin bir pınar meşesinin dibine gömülmesini vasiyet eden Sinan Dede’nin bu vasiyeti bir şekilde yerine getirilmiş. Ancak, ne yazık ki define arayanlar ve mezar kazıcıları bu iyi insanın kabrine de zaman içinde zarar vermişler. 2008 yılında Belevi Belediyesi kabre yapılan bu saygısızlığı, bu alanı koruma altına alarak ve bir tanıtıcı levha koyup çevreyi temizleyerek bir nebze telafi etmiş. Sinan Dede’nin mezarı, İzmir – Selçuk karayolu üstündeki Selçuk Özel İdare Fidanlığı’na çıkan ve Belevi’ye yaklaşık 2 km. uzaklıkta bahçeler arası yolda; Cibe Boğazı Kavaklar Mevkii Yosunlu Taş karşısında yer alıyor. Kavaklar, mezarın biraz altında bir mesirelik alana dönüştürülmüş. Yukarıdan gelen derecik bu alanı kat ediyor ve güzellik katıyor.

 Yol kenarındaki arı kovanları

Yol çatısına iyice yaklaştığımız bir noktada şeftali bahçelerinin biraz üstünde ve yolun sağındaki bir sekiye son derece muntazam dizilmiş arı kovanlarını gördük. Özenle çalışılmış bu alanın hemen arkasındaki bir damın yanında, çardak altında bir masa ve mavi renkli iki tahta sandalye peyzajı tamamlamıştı. Gördüğümüz manzaraya ve bu saygıdeğer çabaya gıpta ederek bahçenin kıyısından asfalta doğru yürüdük, geçtik.

 Adı tabelada saklı

Saat 16.15’de yürüyüşe başladığımız Orman Yolu levhasının eşleniğine ulaştık. Levhada “Orman Yolu; Asfalt – Görünmez Tepe Altı” yazıyordu. Hedefimizden yaklaşık 1,5 km.lik bir sapmayla Belevi’ye ulaşmıştık. Yolun karşısına geçip Tire – Selçuk minibüsüne binip önce Selçuk’a; Selçuk minibüs garajından da Şirince minibüsü ile Şirince’ye ulaştık. Sabahleyin Şirince otoparkına bıraktığımız arabamızı alarak saat 18.15’de İzmir’e doğru dönüş yoluna çıktık.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC