milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

ARKEOLOG ŞÜKRÜ TÜL’ün ANISINA



15 Mart 2015
İbrahim Fidanoğlu

Egeli bilge adam; Arkeolog Şükrü Tül, 13 Mart 2015 sabaha karşı sonsuzluğa yürüdü. Çok üzgünüz. Her şeyin değerini yokluğunda anlayan “büyük insanlık” için bu an, belki bir farkındalığın başlangıcı olur diyelim. 

 Bir Kandiya Akşamı; Nikos Kazancakis'in mezarı başındayız ve Şükrü Hoca bize birazdan bir tirad okuyacak.
(Fotoğraf: İ.Fidanoğlu-27 Ekim 2012)

Şükrü Tül Hocamız, sadece eğitimini aldığı arkeoloji alanında değil, ama bilimin ve sanatın farklı disiplinlerinde kendini geliştirerek, yaşama bir bütünsel anlayış sunan çok değerli bir bilim ve kültür insanıydı. Bir yaşam vizyonu vererek yetiştirdiği binlerce öğrencisinin dışında, topluma ve rehberlik ettiği gezginlere; aktardığı yaşama bakışı ile onlar üzerinde silinmez izler bıraktı.

 Beşparmaklar'a sinmiş bir mağarada Pantokrator İsa önünde Şükrü Hoca'yı dinliyoruz.
(Fotoğraf: İ.Fidanoğlu-26 Mart 2006)

Onun belki de en önemli yönü yerelden evrensele yakaladığı sentezler ve bu toprakların içinden fışkıran büyük aydınlıklarla ilgili farkındalığıydı. Emekle üst üste konulan tuğlalar gibi sabırla örülen bir Babil Kulesiydi sanki onun hayatı. Küçük ayrıntılarla büyüyen ve bir yaşam vizyonuna dönüşen ömrü, zamansız sonlansa da bizim beynimizde yaktığı ışık asla sönmeyecek.

 Latmos'un savunma burçlarından aşağılara doğru bakıyor Şükrü Hoca...
(Fotoğraf: İ.Fidanoğlu-26 Mart 2006)

Ekim 2012’de Ebruli gezginleriyle bir Kandiya akşamında; papazlar tarafından hiçbir Ortodoks mezarlığına kabul edilmeyen; o büyük insan Nikos Kazancakis’in Venedik surlarının üstünde, Martinego Burcu’ndaki mezarının başındaydık. O, bir tirad gibi Zorba’dan bir pasajla bitirdi konuşmasını; sanki kendi yaşam manifestosuydu.


Kendi sesinden dinlemek isteyenler için...



İşte metni aşağıda:

Hayatımda manevi bir rehber, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz’da söylendiği gibi bir ihtiyar seçmem gerekseydi, mutlaka Zorba’yı seçerdim. Çünkü onda bir mürekkep yalayıcısının kurtulması için gereken her şey vardı. Besinini bir göz hareketiyle yüksekte yakalayan atasal bakış. Her sabah durmadan, her şeye, yenilenen bir basitlikle bakması ve ezeli günlük şeylere bir bekâret vermesi; yani havaya, denize, ateşe, kadına, ekmeğe; elinin sağlamlığı, yüreğinin serinliği, içinde ruhtan daha yüksek bir güç varmış gibi kendi ruhuyla alay etme yiğitliği ve nihayet en kritik anlarda bir kurtarıcı olarak, Zorba’nın ihtiyar göğsünden insanın içindeki en derin dipsiz bir kuyudan yükselen vahşi, kıkır kıkır gülüşü… O silkinir ve korkak insancığın zavallı hayatını yarım yamalak koruyabilmek için bütün perdeleri yıkabilirdi ve yıkıyordu da.
(El Greco’ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)

Ve konuşmasının sonunda; Aleksi Zorba’nın, çalıştığı madenin patronuna ölmeden önce bıraktığı mektuptaki son seslenişi ile şöyle bitirdi sözlerini:

Hatırla… Ben köyün öğretmeniyim. Buradaki maden ocağına sahip Aleksi Zorba’nın, geçen Pazar günü öğleden sonra, saat 6’da öldüğü hakkındaki acılı haberi size ulaştırmak için yazıyorum. Can çekişirken beni çağırdı. Gel buraya öğretmen dedi. Yunanistan’da filanca dostum var. Ben ölünce ona ölümümü, son ana kadar aklımın bütünüyle başımda olduğunu ve kendisini hatırladığımı yaz. Ne yaptımsa pişman olmadığımı yaz. Sonra ona de ki; artık akıllanması zamanı geldi. Ve eğer herhangi bir papaz gelip de günahımı çıkarmak isterse, defolup gitmesini, lanetinin üstüme olmasını istediğimi söyle. Hayatımda yaptım yaptım. Ama yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi. İyi geceler…
(El Greco’ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)

Daha fazla ne denebilir ki; Şükrü Tül Hocamız, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği farklı disiplinlerdeki derin bilgisini sentezleyebilme yeteneği ve etkileyici retoriğiyle bizi derinden etkileyen bir bilge insandı. Unutmayacağız. Işıklar içinde yatsın…

Dipnotlar:
(1)   Hayatı ile ilgili kilometre taşları hakkında bkz. http://www.ebruliturizm.com.tr/ark_sukru_tul-s35.html


Yazan: İbrahim Fidanoğlu 
Düzenleyen: M.YC








Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe



27 Şubat 2015 Cuma

GRYNEION yada ÇIFITKALE



17 Ocak 2015
İbrahim Fidanoğlu

Ocak ayının ortalarında Bergama’da suyun izini sürdüğümüz yürüyüş ve araştırma gezisi dönüşünde Şakran yakınlarındaki Aiol yerleşimi Gryneion’a uğradık. Denize doğru dil gibi uzanan bir yarımadanın üzerinde kurulu bu eski yerleşimden günümüze pek bir şey kalmadığını bilsek de ne zamandır uğramak istediğimiz bir hedef nokta idi. Bugün onu da gerçekleştirmiş olduk. Son yağmurlarla iyice ağırlaşan zemin, yürümemizi engellese de tüm yarımadayı dolaştık. Yarımadanın doğu kıyılarında yolumuzu kesen büyük bir bataklık vardı. Yakın zamana ait birkaç kulübe yıkıntısı, Gryneion’dan kaldığını düşündüğümüz denizin içine uzanan iki dalgakıran kalıntısı, batı kıyılarındaki sur duvarlarından parçalar ve denizin içindeki sütun parçaları dikkatimizi çeken unsurlardı. Zeytinlikler ve tarım yapıldığı anlaşılan araziler içinde ulu bir çitlembik ağacının güneş batarken verdiği görüntü eşsizdi.

Temaşalık'da çitlembiğin ardından gün batımı

Gryneion, İlkçağ’da Aiolya olarak bilinen Kuzey Ege’deki coğrafyada 30’dan fazla yerleşimden biri olarak dikkat çekiyor. Her ne kadar 12 İyon Kenti’ne benzetilerek 12 Aiol kentinin varlığından söz edilse de gerçek sayı 12’den daha fazla… Ancak; Gryneion, önemi açısından bu sıralamaya da girebilecek değerde bir kent olarak öne çıkıyor. Gryneion, konum olarak, diğer Aiol yerleşimleri olan güneydeki Myrina ve kuzeydeki Elaia arasında yer alıyordu. Antik kentin önemi İlkçağ’da üzerindeki Apollon Gryneia’a adanmış bir kutsal alanın varlığından ileri geliyor olmalı. Prof Ersin Döğer’e göre bu bilicilik merkezinin günümüze ulaşan tek kanıtı ise Kaunoslular’ın Apollon Gryneia’ya bereketli bir hasat için hangi tanrılara adak sunmaları gerektiğini sordukları bilgisinin yer aldığı bir yazıttır.(1)

Yeni Şakran yakınlarındaki Temaşalık üzerinde Gryneion'un konumu

İlkçağ’ın coğrafyacı ve gezgini Strabon da Gryneion’u Apollon Kutsal Alanı ile öne çıkardığı satırlarında bölgeyi şu şekilde anlatmaktadır:

17 Şubat 2015 Salı

YUKARI KIZILCA’DAN MAHMUT DAĞI’NA



4 Şubat 2015
İbrahim Fidanoğlu

Zaman zaman yürüdüğümüz birçok rotayı barındırır Kemalpaşa havalisi. Bugün de dar zamanda; Kemalpaşa’nın isminde Kızılca geçen köylerinden birisi olan Yukarı Kızılca’dan, sırtını dayadığı Mahmut Dağı’nın zirvesine dek yürüdük. Zirvedeki bir dede mezarı, eski yürüyüşlerimizde zirvelerde karşılaştığımız Türkmen babalarını hatırlattı. Ama bunun dışında bir de vurgulanması gereken geçen haftaki lodosun ormanda bıraktığı derin izlerdi. Acımasız lodos fırtınası, Yukarı Kızılca’nın üstündeki kızılçam ormanını tepeden bir kosayla biçmişti sanki. Doğanın yaptığı benzersiz bir yıkımdı geriye kalan.

 Yukarı Kızılca karlar altında
(Fotoğraf:İF; Ocak 2015)

Yukarı Kızılca

8 Şubat 2015 Pazar

BERGAMA’DA SUYUN İZİNDE



BERGAMA SU KEMERLERİ VE SELİNUS ÖYKÜLERİ

17 Ocak 2015
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Bugün modern Bergama’nın içinden kirli paslı bir çay akar ovaya doğru. Kimi zaman akar, kimi zaman cılız mı cılız bir sızıntı şeklinde sürünür Bakırçay’a doğru. İlkçağ’dan kalma iki dev tünelle aşılan Bergama’nın iki yakasındaki hikâyeler canlanır bir bir puslu sabahların ardından. Bu tarihsel serüvenin bir bölümü, bu suyun kaynağının da bulunduğu Madra Dağı’ndaki gözelerin beslediği yaklaşık 45 km.lik tarihi bir suyolunun Akropol yakınlarında bir vadiye doğru alçalan sırtlarında; uzaktan bir kervanı andıran Roma Döneminden kalma bir dizi su kemerinin Akropol’e doğru yönelişine tanıklık eder. Bergama’daki su ile ilgili anlatmaya değer diğer bir hikâye ise, Kozak Yaylası’ndan başlayarak Bergama’ya doğru akmakta olan ve iki yakasına konumlanmış yaşam alanlarıyla tarihsel bir derinliğe sahip bulunan Bergama Çayı’nın öyküsüdür.


 Bergama Su Kemerleri

Su kemerlerinin Akropol’e doğru alçaldığı vadiyle Kozak Yaylası’ndan gelen Bergama Çayı’nın oyduğu dere yatağı, Bergama girişinde birleşir. 19.yy.ın Bergama’sının sosyal yaşamının yükseldiği topografyanın tam ortasından geçen Bergama Çayı’nın (İlk Çağ’daki ismiyle Selinus) bu noktasında bütün artıklarıyla yer alan deri tabaklama atölyeleri, o günlerin en karakteristik görüntüsünü oluşturmaktaydı.

5 Kasım 2013 Salı

KARABURUN ROTALARI: MELİ’DEN YAYLAKÖY’E



30 Ekim 2013
İbrahim Fidanoğlu

Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da yeni bir hayat vizyonunun pratiğe geçirilmesi denemesinin ve bu uğurda karşı kıyıda; Sakızlı Rum ahalinin ve bir takım Hristiyan din adamlarının da içinde bulunduğu ortaklaşa çabalarla inşa edilmeye çalışılan o ütopyanın; Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa’nın 30.000 kişilik teçhiz edilmiş Osmanlı Ordusu’yla boğulmasına benzer tarzda; ahir zaman “paşa”ları, beyleri birer balta gibi dalmışlar Karaburun yarımadasının bağrına. El değmemiş makilikler, yemyeşil orman alanları; yol yapmak, rüzgâr santralleri kurmak, merkezi yönetimden sağlanan imkânlarla zeytinlikler(!) oluşturmak gibi bir takım “masum” gayelerle delik deşik ediliyor. O güzelim koyları imara açmak için gün sayıyor tufeyliler. Şimdi sessiz ve masum coğrafyanın bağrı kanıyor. Alarm veriyor Karaburun Yarımadası. 

Gezi rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)


 Yaylaköy önlerinde RES'ler

Karaburun’a doğru yaptığımız yeni yolculuklardan birisindeyiz bugün de. Baharda hedefleyip de yağmur nedeniyle yapamadığımız bir başka Karaburun rotasını gerçekleştirmek üzere, yarımadanın Gerence Körfezi’ne bakan yüzünde; Kara Reis Çiftliği’nin hemen üstündeki bir tepede yer alan eski Rum yerleşimi Meli’ye (Balköy) doğru yola çıktık. 

 Meli'den Kara Reis Çiftliği'ne bakış

Yukarıda da sözünü ettiğimiz Karaburun karayolu, parti parti açılmaya başlamış. Karapınar-Balıklıova ve Arkeologlar Sitesi-Mordoğan arası trafiğe açılmış vaziyette. Bir yandan da yolun diğer bölümlerindeki inşaat faaliyetleri devletten alınan ödenekle orantılı şekilde devam ediyor. 

 Meli'nin ayaktaki evleri

Balıklıova’da; kahvaltımızı, yaz sonunu aratmayacak güzellikteki bir havada; hemen denizin kıyıcığında bir balıkçı kahvesinde yaptık. Hava sıcaklığı, gün boyunca 20-25 derece arasında seyretti. Kahvaltı sonrası, yol çalışmaları nedeniyle tünel geçişine izin veren Eski Balıklıova Köyü üzerinden Gerence Körfezi’ni dolaşan yolu kullanarak Kara Reis Çiftliği’ne doğru yola çıktık.

 Meli'ye Merhaba...

Balık çiftliklerinin işgali altındaki Gerence Körfezi, kıyı boyunca da bu çiftliklerin her türlü yükünü ve külfetini de taşımak durumundaydı. Elbette, ucuz balık yemek önemli ve üç yanı denizlerle çevrili Anadolu Yarımadası’nın sakinlerinin deniz ürünleri tüketimini düşündüğümüzde bunun teşvik edilmesi gerektiği de aşikâr. Ancak; her nedense bir iyilik musibetlerini de yanında getiriyor. Denizde ve kıyıdaki karada her türlü çevre kirliliğinin, bu sistemin doğal bir sonucu olarak sunulması insanın canını sıkıyor. Bu işin; sürdürülebilir çevre koşullarında gerçekleştirilmesi ve uluslar arası belli standartlar çerçevesinde yapılması esas; suyun ve toprağın korunması ön koşul olmalı.

 Kara Reis'den Meli'ye bakış

Meli’ye doğru, solumuzda yükselen Akdağ’ın eteklerine doğru sokulan yüzlerce vadiden birisinde virajları döne döne ilerliyoruz. Rüzgârlı Mimas (Akdağ); kadim zamanlardan beri ismine eklenen meşhur sıfatının (rüzgârının) karşılığını almış gibi görünüyor şimdilerde. Gerek Eğri Liman’dan ötede; kıyıya doğru alçalan yamaçların en üst noktasında ve gerekse Meli’den Yaylaköy’e uzanan iki ayrı eksende kuruluşu tamamlanmış 50’den fazla bir dizi rüzgâr elektrik santralının (RES) dev pervaneleri dönüp duruyor. Küçükbahçe’nin üstünden Yaylaköy’e doğru ayrılan ve Karaburun’a kadar uzanan asfalt yol üzerinde, rüzgar güllerinin ürettikleri enerjinin ulusal ağa entegre edildiği trafo merkezi bulunuyor. Şöyle durup, çevremizdeki topografyaya bir baktığımızda her yerin delik deşik edildiği bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Yollar da bitmek bilmeyen damperli kamyon trafiğinden nasibini almış. Kimi yol için, kimi maden için, kimi balık çiftlikleri için, kimi de RES’ler için sürekli ikmaldeler. Yollar da tabiatıyla delik deşik…

 Köydeki 1960 tarihini taşıyan YSE Çeşmesi

İris Gölü; kooperatif baskısı altında sonbaharın hüznünü yaşıyor sanki. Gölün çekirdeğinde azıcık su var gibi. Kıyıda yer alan yazlık inşaatlarına inen toprak yollar, göl sahası içine kadar girmiş durumda. Ve hemen yol kenarında bir kooperatif alanını tanımlayan kocaman bir levha ileride olacakları haber verir gibi sanki. İris Gölü de tehdit altında anlayacağınız.

 Yaylaköy heyelanı nedeniyle Meli'de yapılan 1960'dan kalma afet evleri

Son virajı da dönünce, tepeden Kara Reis’in yazlıkçı siteleri görünüverdi hemen. Kıyıdaki belki birkaç balıkçı dışında yazın hareketli günleri, çok gerilerdeydi artık. Kara Reis’i arkamızda bırakarak, yarımadayı dolaşan karayolunu atlayarak, Meli (Balköy) yada Kavron Mahallesi levhasının bulunduğu toprak yola girdik. Levhanın altındaki bir başka levhada yazanlar ilgimizi çekti: “St.Jean Thelog Kilisesi”; demek ki böylesine ıssız ve terk edilmiş bir köyde bir de kilise vardı. Son yağmurlarla yer yer bozulmuş yokuşu ağır ağır tırmanarak, Meli’nin, Yaylaköylüler için yapılan; 1960’dan kalma afet evlerinin yıkıntıları arasındaki tepedeki düzlüğüne ulaştık.

 Köydeki eski bir çeşme

Kara Reis Çiftliği’ni tepeden gören konumda bulunan bugün yıkıntılar içindeki Meli Köyü’nde mübadeleye kadar Rumlar yaşamışlar. Rumların bu bölgeye Sakızlı zengin bir tüccarın (Theodosis Zygomalas); bu havaliyi eski sahibi olan yine zengin bir Türk toprak ağasından satın alması ve 19.yy.da II. Mahmut döneminde Sakız’daki ayaklanmayı bastırmak amacıyla(1) Osmanlı kuvvetleri tarafından müsadere edilmesini takiben, adadan Karaburun’a göçen Rum ahaliye satması sonrasında yerleştiğine dair bilgiler bulunuyor. İlerleyen zamanlarda Meli’ye Girit’ten ve diğer Ege adalarından da gelen Rumlar yerleşmişler. Köyün tamamı, Rumlardan oluşmaktaymış. Köy o yıllarda geçimini arıcılık, bağcılık ve keçi yetiştiriciliği üzerine konumlandırmış. Bugün bağlardan pek eser yok; ne terk edilmiş başka bir Rum köyü olan Sazak civarındaki bağ teraslarından bir haber var; ne de yarımadada başka yerlerde üzüm yetiştiriciliğine rastlanıyor.


 Meli'nin yerleştiği diğer yamaç; yıkılmış Rum evleri

Köyü, önceki yazlardan birinde gezerken eski bir kilise yıkıntısı da görmüştük. Burası vakti zamanında oldukça zengin bir köymüş. Yunan İşgali sırasında; Rumlar, işgal kuvvetleri ile işbirliği yaparak civar köylerdeki Türklerin köylerinden kaçmalarına neden olmuşlar. Kurtuluştan sonra, Rumların hepsi evlerini bırakıp Sakız’a kaçmışlar kayıklarla. Mübadele sonrası köye gelen ilgililerin 750 eve hane numarası vurduğu söyleniyor. Bu da 750 ev ve yaklaşık 3000-4000 arasında nüfus demek... Köy içinde Rumlar zamanından kalma Alanaki, Kuruçeşme ve Kolado Mevkii adları hala biliniyor. Kilise yıkıntısının karşısında dev bir çınar ve çam ağacı, buraları dolaştığımız o yaz mevsiminde; cehennem sıcağında bize ayazma serinliği vermişti. Gerçekten de çevrede hala içinde su olan, ancak muzır insanlar tarafından taş ve tahta atılarak kapatılmış üç yada dört kuyu görmüştük. Kuyulardan biri kare şeklinde açılmıştı. 

7 Ağustos 2013 Çarşamba

PERU – BOLİVYA İZLENİMLERİ ya da “LATİN AMERİKA’NIN KESİK DAMARLARI”



BÖLÜM-1
İNKALARIN İZİNDE

İbrahim Fidanoğlu
(27 Ocak 2010- 8 Şubat 2010)

Genel

Amerika Cumhurbaşkanı Barrack Obama’nın iktidara yeni geldiği günlerdi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Güney Amerikalı antiemperyalist lider ve Venezuella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez konuşmasında bir kitaba atıfta bulundu ve Obama’ya bu kitabı okumasını tavsiye etti. Kitap, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” ismini taşıyordu ve Uruguaylı yazar Eduardo Galeano tarafından 70’li yılların başında kaleme alınmıştı. Kitapta İspanyolların Güney Amerika’yı ele geçirmelerini takiben başlayan ve bir kıtanın tüm yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalanması esasına dayanan sömürü mekanizmaları 20.yy.daki Amerikan pratiklerini de içerecek tarzda anlatılıyor ve bu ülkelerde bitmek bilmeyen darbeler ve sefalet ekonomilerinin altında yatan nedenler sorgulanıyordu. İşte Amerika’ya doğru Zemheri’nin ayazında yola çıktığımızda kafamda bir yanda yıllardır katmerlenmiş bu düşüncelerin tortusu, bir yandan da İnkalar’ın bozulmadan günümüze ulaşmış saklı kenti Machu Picchu’nun gözümün önünden silinmeyen hayali vardı.


18.yy.da İspanyol egemenliğine karşı ayaklanan yerli önder Tupac Amaru'nun Peru - Urusco'daki heykeli

Yaklaşık 16 saatlik uçak yolculukları sonunda gri bir gökyüzünün altında Lima’da uçaktan inerken sıcak ve nemli bir hava karşıladı bizi. Burada yılın 365 günü güneş gözükmezmiş hiç; ama yağmur da öyle kolay kolay yağmazmış. Düşünün her sabah gözlerinizi şöyle bir Lima havasına açıyorsunuz: Yağmur yağacakmış gibi tamamen gri bir gökyüzü, nemle yüklü bir hava ve bir türlü bu nemi boşaltamayan, doğuracakmış gibi ama bir türlü neticeye ulaşmayan bir potansiyel doygunluk hali… Sürekli Lima’da yaşayanlar için bu durumun hiç de kolay olmadığını düşündük. Ah; diyeceksiniz ki sonunda Limalının derdi tek hava olsa da şekerle beslese; yani durum aynen öyle…

 Peru'nun başkenti Lima'nın puslu havasında; prestijli mahallerinden Büyük Okyanus kıyısındaki Larcomar - Aşıklar Parkı ve meşhur heykeli

Peru’nun yüzölçümü yaklaşık 1.250.000 km2, Bolivya’nın ise 1.100.000 km2; Türkiye ile kıyaslandığında her iki ülke de oldukça geniş topraklara sahip bulunuyor. Ancak nüfus yoğunluğu; gerek Peru’da ve gerekse Bolivya’da Batılı gelişmiş ülkelere göre oldukça düşük. Hem coğrafik koşullardan hem de yüzyıllardan beri bu ülkelerin yer üstü ve yeraltı zenginliklerinin talan edilmesi ve yerli nüfusun da bu paralelde acımasız katliamlara uğraması nedeniyle nüfus yoğunluğu oldukça düşük ve ülke genelinde, diğer geri bıraktırılmış ülkelerdekine benzer şekilde son derece çarpık bir dağılıma sahip. Peru’nun nüfusu yaklaşık 29 milyon ve bu nüfusun 9 milyonu başkent Lima’da yaşıyor! Bolivya ise demografik açıdan temelli ilginç bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. Nüfusu 10 milyon olan ülkede (nerdeyse Peru’nun başkenti Lima kadar) idari ve yasama başkenti olarak geçen La Paz’da (Barış anlamına geliyor) 1.400.000 kişi, en büyük ve en zengin şehri Santa Cruz’da ise yaklaşık 2 milyon insan yaşıyor.

 Peru'da Cusco yakınlarındaki Chincharo'da yün eğiren İnkaların torunları


Coğrafyanın İnsanlara Öğrettikleri

Her iki ülke oldukça dağlık bir coğrafyada yer alıyor. Dünyanın Himalayalar ile birlikte tavanını oluşturan And Dağları bu topraklarda oldukça geniş yer kaplıyor. Peru’da kıyılarda geniş çöllük alanlar uzanırken, her iki ülkenin doğusunda ise sık ormanlık alanların yer aldığı Amazonlar bulunuyor. Bu hırçın coğrafyada iki ülkenin de tarıma elverişli alanları son derece kısıtlı. Tarih boyunca bu gerçekten hareketle bu topraklarda yaşayan uygarlıklar kendilerine yaşam alanları açabilmek adına tarım yapabilmek için dağlık alanları bitmez tükenmez bir sabırla teraslamışlar. 

 Peru'da İnka yerleşimi Tipon'un terasları

İ.S. 12–16 yy.larda bu toprakların hâkimi olan İnkalar, coğrafyanın zorladığı bir ihtiyaçtan hareketle inşaat mühendisliğinde ve genetikte oldukça önemli ilerlemeler kaydetmişler. Son derece kısıtlı alanlarda tarım yapmak zorunda kalan İnkalar, yüksek dağların zirvelerinden taşıdıkları suyu yaklaşık 15.cm.lik genişlikte muntazam kanallarla tarım için hazırlanmış teraslara dağıtmışlar. İhtiyaca göre suyu yükseğe yönlendirmek için basınçlandırma amacıyla hidrolik prensiplerinden yararlanmışlar. İnkalar, dağların doruklarında suya gem vurarak, bir yandan tarımsal arazilerin ve bin bir zahmetle elde edilen ürünlerinin telef olmaması için suyun aynı sistematik içinde zararsız bir şekilde tahliye edilmesini sağlamışlar, diğer yandan da tarımın ihtiyaç duyduğu sulama imkânlarını yaratmışlar. Ne yazık ki, İnkalı ataların elde ettiği bu bilgiyi yitiren toplumsal hafıza, bugünkü modern yaşamın biçare torunlarını düz alanlarda sel ve heyelanın yarattığı felaketlerle boğuşmaya mahkûm etmiş. 

 Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan dağdan indirilen suyun hikayesi sürüyor; Peru - Tipon antik kenti

Biz Peru’ya ulaşmadan yaklaşık bir hafta kadar önce gezimizin esas hedefi olan Machu Picchu kentine giden tren yolu ve devamında kıvrıla kıvrıla kente ulaşan dağdaki karayolu, meydana gelen sel ve heyelan nedeniyle tahrip olmuş ve uzun bir süre için kullanılamaz hale gelmişti. İnkaların başkenti olarak bilinen Cusco kentinin havaalanında; alana sürekli inen ve kalkan helikopterlerin aynı yöne doğru hareketlerini gördüğümüzde meselenin ciddiyetini anladık. Cusco ve Machu Pichu arasında bir hava köprüsü kurulmuştu. Öğrendiğimize göre 3000 civarında turist Machu Picchu’da mahzur kalmıştı ve helikopterden başka onlara ulaşma imkânı yoktu. Başta uğradığımız hayal kırıklığı; gezi rotasının yerel rehberler aracılığıyla yeniden düzenlenmesi ve Machu Picchu’ya hapsolma riskini kıl payı atlamış olmamızın farkındalığı içinde giderek azaldı. İnka kentlerinin iki yakasına saçıldığı derin vadide akan Urubamba Nehri, yatağına sığamaz halde taşkınlar yaratarak düzlükteki kerpiçten köylerin üzerinden bir silindir gibi geçmişti. Yol boyunca felaket sonrası kurulan çadırlarda ya da açıkta sürdürmeye çalıştıkları hayatta kalma mücadelesi içinde İnkaların torunlarının hali perişandı. 

 Macchu Pichu yolunda antik Ollantaytanbo kentinin terasları

Peru’nun Kadim Halkı; İnkalar

İnkalar, diğer Amerikan yerli halkları Mayalar ve Aztekler gibi bu toprakların efsane uygarlıklarından biri olarak biliniyor. Aslında İnkalar, zamanımızdan o kadar uzakta değiller. Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaşı sayılırlar. İ.S. 1200 – 1532 yılları arasında bugünkü Ekvador, Kolombiya, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in kuzey toprakları olmak üzere oldukça geniş bir coğrafyada bir uygarlık tesis etmişler. Tarımsal alan yaratmak amacıyla dağlarla kaplı hırçın bir topoğrafyada yarattıkları efsanevi teraslar ve suyollarıyla uygarlık tarihinde iz bırakmışlar. Kısıtlı tarımsal alanların verimliliğini artırmak amacıyla en verimli ürün türleri üzerinde derin araştırmalara girişmişler; bir anlamda genetik biliminde önemli ilerlemeler sağlamışlar. Bu uğurda halen bu toprakların en stratejik ürünleri olan 300 tür patates ve 35 tür mısır geliştirmişler. Bugün Peru ve Bolivya’da elbette bu kadar çeşitlilikte ürün yer almıyor. Ancak mor ve beyaz renkli, iri taneli, tombulca mısırlar çokça üretiliyor. Patates, mısır, pirince benzer bir tahıl olan kinua ve bakla en sık rastladığımız tarımsal ürünler oldu.

 Ollantaytanbo'da şekil verilmiş dev kaya kütlelerinden oluşan Güneş Tapınağı ve üstündeki güneş kursu

İspanyollar; Kristof Kolomb ile başlayan Amerika macerasında 16.yy.ın ilk yarısında neredeyse Orta ve Güney Amerika’nın tümünü sömürgeleştirdiler. Bu aslında inanılmaz derecede kolay oldu.

 Cusco'da Korikancha-Güneş Tapınağı'nın poligonal şekil bağlı duvarları

  • Yeni kıtaya taşınan ve yerli halkın bağışıklık sisteminin tanımadığı salgın hastalıklar,
  • Yerlilerin ilk kez karşılaştıkları ve bu nedenle “ilahi” anlamlar yükledikleri ateşli silahlar,
  • Yerli halkların dinsel inançlarına göre bekledikleri felaketlerin (Maya ve Aztek takvimlerine göre 15.yy.ın başında yerliler bir felaket beklentisi içindeydiler) kurtarıcıları ile İspanyol “conquistador”ların aynı zaman diliminde çakışması,
  • Latin Amerika’da hüküm süren imparatorlukların (Aztek, Maya ve İnkalar) oluşma sürecinde boyunduruk altına aldıkları diğer başka yerli kavimler lehine gelişen kin tohumları İspanyolların işini kolaylaştırdı.

 Cusco'da İnkaların Korikancha - Güneş Tapınağı ve İspanyolların Katolik Manastırı üst üste


İspanyol fatihi Francisco Pizarro 200 civarı asker ve 300 civarı gemici ile Güney Amerika’yı neredeyse boydan boya geçerek Peru’ya ulaştığında İnkalar, altın ve gümüşten ibaret güneş tapınakları ve “monarşik” ama bir yandan “ortakçı” diyebileceğimiz komünal düzenleriyle Güney Amerika’nın en büyük egemenlik alanını oluşturmuşlardı.

 İnkaların tarımsal araştırmalar merkezi olarak kurguladıkları Moray antik kenti
  • Yazıyı ve tekerleği bilmeyen;
  • Görmedikleri şeylere tapınmayan, Güneş’e, Ay’a, Toprak Ana’ya, Şimşek’e ve hepsinin üstünde en büyük Tanrı Wiracocha’ya inanan,
  • Ahlak anlayışlarını ve yaşam düsturlarını “Çalma”, “Yalan söyleme”, “Tembellik etme” üçlemesine dayandıran,
  • Güney Amerika’nın derin vadilerinde ve yüksek tepelerinde 40.000 km.lik taştan yol şebekeleri ile tüm imparatorluk kentlerini birbirine bağlayan,
  • Kentlerini, yaşam mekânlarını ve tapınaklarını sadelik, simetri ve sağlamlık prensipleri üzerine oturtan,
  • Coğrafyanın ve yaşamın dayattığı nedenlerden ötürü inşaat mühendisliği ve genetikte inanılmazları başaran İnkalar, İmparator Huayna Capac’ın grip türü bir hastalıktan aniden ölümü sonrası başsız kaldılar.
 Peru - İnka kenti Moray'dayız; arkamızda saygı duyulası And Dağları

Geleneklerine göre imparator ölmeden önce tahtını devredeceği varisini sağlığında mutlaka atardı. Ama imparatorun ani ölümü buna olanak tanımadı. İki oğlu Atahualpa ile Huascar birbiri ile iktidar kavgasına tutuştular. Kardeşlerden Atahualpa bu savaşı kazandığında devletin otoritesi oldukça zayıflamıştı. Bu da İspanyolların işine yaradı ve hile ile tutsak aldıkları imparatoru serbest bırakmak için iki oda dolusu gümüş ve bir oda dolusu altını fidye olarak almalarına rağmen sözlerinde durmayarak Atahualpa’yı boğarak öldürdüler. Aciz durumdaki imparatorun tek isteği dini inancı gereği tanrıya kavuşmasını sağlayacak yegâne şey olan kafasının kesilmeden öldürülmesiydi. Hatta rivayete göre imparatorun bu isteğinin kabul edilebilmesi için zorla Katolik Hristiyan yapıldığı da söylenmektedir. Güneşin Oğlu diye adlandırdıkları imparatorlarının hazin sonu, İnkalar’ın bittiği andır ve inanılası değildir. Bundan sonra İnkalar çözülürler ve Francisco Pizarro, yaklaşık 20 yıl içinde bu toprakların tümünü ele geçirir ve İnkaları tarih sahnesinden siler.

 Raqhci'deki en büyük tanrı Wiraqocha'ya adanmış İnkaların en önemli mabetlerinden; kerpiç ve taşın kardeşliği

“İspanyollar adeta büyülenmişlerdi. Tıpkı maymunlar gibi durup durup okşayarak elleriyle tartıyorlardı altını. Büyük sevinçlerini gösteren taşkın hareketlerle oturup kalkıyorlardı. Yürekleri gençleşmiş ve ışımıştı sanki. Delice arzu ettikleri şey besbelli buydu. Aç domuzlar gibi saldırıyorlardı altına” diye yazar Floransa Kodeksi’ndeki Nahuatl metninde.” (1)

 Peru - Raqhci'deki tapınak alanında kutsal su ile arınma

“Francisco Pizarro, İnka Hükümdarı Atahualpa’yı boğazlayıp kafasını kesmeden önce “Tam beş bin kilo ağırlığında saf gümüş ve 1.326.000 çil altın tutarında bir fidye aldı ondan…” Sonra da İnka İmparatorluğu’nun göz kamaştırıcı başkenti Cusco üstüne yürüdü. Pizarro’nun askerleri Güneş Tapınağı’nı yağmaya giriştiler. “Birbirleriyle itişip kakışarak, hatta zaman zaman dövüşerek saldırıyorlardı hazinelere. Her biri aslan payını kapmak istiyordu. Sırtlarında zırhları, ayaklarında demir mahmuzlu çizmeleriyle heykelleri devirip çiğniyor, mücevherleri avuç avuç kapıyorlardı. Daha küçük boyutlara indirebilmek için, çekiçlerle kırıyorlardı altın eşyaları… Çubuk haline getirmek üzere bütün hazineyi potaya attılar: Duvarlardaki altın kaplamaları, altından dökme bitki ve kuş heykellerini ve bütün öteki değerli eşyayı hiç duraksamaksızın attılar potaya.” (2)

(DEVAM EDECEK)


Dipnotlar:
(1)   Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Eduardo Galeano; Çitlembik Yayınları; çeviren: Atilla Tokatlı ve Roza Hakmen; İkinci Basım, 2009; sayfa: 36
(2)   a.g.e; sayfa:36-37
(3)  Fotoğraflar, 2010 kışında gezi sırasında İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.