ft etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ft etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2012 Cuma

BAYINDIR’IN YALNIZ VE HÜZÜNLÜ KÖYÜ ÇIPLAK – BİR ÇOCUKLUK HATIRASI


8 Haziran 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün bir çocukluk dünyasında kalmış anıların peşinden gittik, Bayındır’a doğru. Orada şimdi Eski Çıplak diye terk edilmiş; dere yataklarında yalnız bülbüllerin ve uzaktan gelen guguk kuşlarının sesleri arasında kendi kaderini ve yalnızlığını yaşayan bir köy var. 1980’li yıllarda köylünün isteği doğrultusunda aşağıdaki ovaya; şimdiki Yeşilova adıyla anılan yeni köye taşınan köylüler, bütün yaşanmışlıkları ve hatıralarını yüzyıllarca kutsallık atfettikleri Dededağ’ın eteklerindeki o eski yerde bıraktılar ve ovada yeni bir yaşam kurdular. Bıraktıkları kerpiç ve taştan yapılmış, hatıraları süsleyen eski yaşam mekânlarının çoğu giderek zamanın ve doğanın aşındırmasına direnemeyerek yıkılıp gittiler. Hala nelerin kaldığını görmek ve o çocukluk hatıralarını yâd etmek üzere, bugün üç arkadaş Kemalpaşa – Armutlu – Çınardibi (Kavakalanı)- Osmanlar – Balcılar - Yakapınar (Uladı) rotası ile Eski Çıplak köyü civarında ovada ve küçük tepelerin üzerinde dolaştık; geçmişin izlerini aradık durduk.


Yürüyüş rotası 8600m
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Gezimizin ana fikri kendisi de bu köyden olan değerli dostumuz, Foça’dan bizlere katılan Coşkun Dilme ağabeyimizden geldi. Ne zamandır aramızda konuşup da bir türlü fırsat bulup yapamadığımız bir rotaydı. Bu köyde doğup, bu köyde ilkokulu okuyan, önündeki sekiden aşağıdaki ovaya bakan bahçesinde; envai çeşit meyve ve sebzenin yetiştirildiği taştan bir evde yaşayıp buraların havasını soluyan değerli ağabeyimizle o günlere gitmek ve çevredeki keşfedilecek güzellikleri görebilmek amacıyla sabah saat 7.30 civarı Karşıyaka’da buluşarak Bornova’ya hareket ettik. Bornova’dan son yolcumuzu da aldıktan sonra rotamızı Kemalpaşa yönüne çevirdik.

İzmir – Ankara asfaltından Armutlu sapağı yoluyla ayrılarak Armutlu Kasabası’nın kalbine, merkezdeki Belediye Parkı’na ulaştık. Parkın tam ortasında yer alan; Atatürk büstünün oturduğu ve üstünde 1932 tarihini taşıyan mermer kaidenin işçiliği ve estetiği dikkat çekiciydi. Alanda yer alan kahvehanelerden birinde; çayların ve Karşıyaka’dan aldığımız gevreklerin eşliğinde yaptığımız mükellef bir kahvaltı ile güne merhaba dedik. 


Armutlu parkı

Kahvaltı sonrasında Armutlu’dan Kızılcaova’ya kadar uzanan ve kanyon diyebileceğimiz derecede oldukça derin bir vadinin yamacından seyreden asfaltı takip ederek vadiye girdik. Bu yıl geçen haftaya kadar neredeyse durmaksızın yağan bereketli yağmurlarla coşan tabiatın yeşilliği içinden süzülerek, kısa bir süre sonra Pomak köyü Bayramlı’ya ulaştık. Köyün bulunduğu rakım ve Armutlu’dan içerilere doğru uzanan boğaz üstündeki konumu nedeniyle, kahve içmek için mola verdiğimiz köyün kahvehanesi oldukça serindi. Hani üşüdük desek yalan olmaz. Kısa bir dinlenme sonrası Çınardibi – Osmanlar rotası ile Yakapınar vadisine ulaştık. Yol boyunca içinden geçtiğimiz Kemalpaşa’nın dağ köylerinde kirazcılar, henüz tezgâhlarını açmamışlardı. Hareketlilik vardı; ancak sorduğumuzda kamyonların erik sarmaya geldiklerini öğrendik. Kiraz da eli kulağındaydı; ovada ise kiraz alımları neredeyse bitmek üzereydi. Ovada bundan sonraki parti şeftali olacaktı.

Çınardibi köyünden yaklaşık 700 metre yükseklikten başlayan ve Yakapınar’da 90 metrelere kadar inen derin bir vadinin dibine doğru sürekli indik. Bayramlı’da bıraktığımız o serin havayı giderek aratacak sıcak hava yüzümüze çarpmaya başladı. Yazın ilk yüzü ile Bayındır’a doğru Yakapınar’da karşılaştık. Sararmış otlar, biteviye öten cırcır böcekleri, sıcağa direnen sapsarı sığır kuyrukları ve mor çiçekleriyle kengerler giderek bastıran sıcağın içinde ilk dikkatimizi çekenlerdi.

 Pek dikkatimizi çekmez ama güzeldir: Sığır kuyruğu çiçeği

Vadiden ovaya doğru aşağıya inerken, Uladı deresinin içine kurulmuş son derece temiz ve düzenli bir alabalık kır lokantası ile karşılaştık. İşletmecisi Emin Bey ile kısa bir sohbet yaptık, tesisi dolaştık. Derenin iki yakasında çınar ağaçlarının gölgesi altına yerleştirilmiş çok sayıda masa ve kerevet yer alıyordu. Yazın bile şırıl şırıl akan derenin sesi eşliğinde, çınarların koyu gölgesi altında; burada bir dinlenme molası vermek herhalde güzel olsa diye düşündük ve yolumuza devam ettik. Dere Canlı Alabalık tesislerini geçince hemen solumuzda yükselen tepenin zirvesinde bir gözetleme kalesinin kalıntılarına takıldı gözlerimiz. Coşkun Bey’e göre bu kale, Selçuk – Belevi yolu üstünde yer alan Keçi Kalesi ile haberleşebilen bir konumdaydı. Ancak kaleden geriye çok fazla bir şey kalmamıştı. Aşağıda bulunduğumuz noktadan; kalenin kendi üstüne yıkılarak giderek bir moloz yığını görüntüsünü almış son halini fark edebildik. Yakapınar’a doğru yolumuza devam ettik.

Muhtemel gözetleme kalesi

Bayındır’ın Alevi köylerinden olan Yakapınar’ın eski ismi Uladı imiş. Daha sonra değiştirilip Yakapınar adı verilmiş. Neyse ki, hemen köyün ilerisinde ovaya doğru akan Uladı Deresi eski ismini hala korumaya devam ediyor. Yakapınar Köyü vadinin sonunda yer alan son derece bakımlı mezarlığı ile dikkat çekiyor. Mezarlık, aile mezarlıkları şeklinde odalar halinde düzenlenmiş. Haftanın belli günlerinde köyün insanlarının; yakınlarının mezarlarını ziyaret ederek, mezarların ve çevrenin temizlik ve bakımını yaptıkları, mezarlıkta yer alan çiçekleri ve diğer bitkileri sulayıp otlarını temizledikleri ve hatta burayı bir anlamda ölmüş yakınlarıyla birlikte zamanı paylaştıkları bir yaşam alanı haline getirdikleri anlaşılıyor. Bu insanların ölmüş yakınlarına karşı duydukları özlemi ve saygıyı bu şekilde pratiğe yansıtmış olmalarına gıpta ederek, ülkemizdeki diğer tüm bakımsız mezarlıkların da buna benzer bir hale gelmesini diledik ve kabirlerin yanından ayrıldık.

Uladı mezarlığından...

Yakapınar mezarlığının biraz ötesinde, Uladı dere yatağına bitişik konumda yer alan büyükbaş hayvan çiflikleri ve zeytinyağı – pirina fabrikalarına yakın bir yerde arabayı bıraktık ve yürüyüşe başladık. Vadinin yukarılarında çağıldayarak akan Uladı Deresi, Yakapınar yakınlarında bir anda gözden kayboldu ve biz çakıllarla kaplı bir dere yatağı ile baş başa kaldık. Belli ki dip suyundan beslenen zakkumlar bütün dere yatağını sarmıştı. 

Zakkumlar ve gezginler


Biraz ilerde ise sığır kuyruklarının sarı çiçekleri zakkumların pembesine arkadaşlık ediyorlardı. Bir süre dere yatağından yukarıya doğru yürüdük. Biraz ilerde Coşkun Bey’in küçücük bir çocukken ninesiyle birlikte tarlaya giderken üstünden geçtikleri Uladı köprüsünden bugüne kalan üç kemerli yıkıntısı ile karşılaştık. Köprünün kemerleri altındaki gölgeye sığınmış iki köpek bizden ürküp hızla uzaklaştılar. 

Uladı köprüsü kalıntısı

Köprünün yanından eski bir hamam yıkıklığının bulunduğu Eski Çıplak köyü yönündeki sırta doğru tırmandık. Dere yataklarını, patikaları ve yaşlı zeytin ağaçlarının diplerini çevreleyen eski zamanlara ait sekileri geçerek makilerin yoğun olduğu bir vadiye ulaştık. Coşkun Bey’in anlatımına göre bu alanda köylülerin Hamam Yıkıklığı dedikleri sıcak su kaynayan ve eski bir hamamın kalıntılarının bulunduğu bir bölge varmış. Yaklaşık zamanımızdan 50 yıl kadar önce köylüler bu sudan faydalanmak üzere hamamın bulunduğu yere gelip yıkanırlarmış. Ama bugün için çalılıklar içinde kaybolmuş birkaç duvar parçası dışında hiçbir ize rastlayamadık. Böğürtlenler etrafı öyle bir sarmışlardı ki; altlarında neyin olduğunu anlamak neredeyse imkânsızdı.

Hamam Yıkıklığı mevkiinden zeytinlikler arasında uzanıp giden toprak yolu takip ederek ayrıldık. Eski yıllarda Tire Müzesi tarafından küçük sondajlar şeklinde kazı yapılan ve yörede Nazardağ olarak bilinen, Canlı yönünde ovaya bir gemi pruvası gibi uzanan alçak tepeye doğru yürüdük. Biraz sonra Deli Hasan Pınarı’nın altından geçtik ve bizi Nazardağ’a ulaştıracak iki tepeyi birebirine bağlayan sırttan bir süre yürüdük. Nazardağ’ın zirvesine ulaştığımızda kazılardan kalan birkaç çukur ile karşılaştık. Başka da bir şey yoktu. Tepeden Bayındır yönüne baktığımızda aşağıdaki vadinin yukarısına doğru Eski Çıplak Köyü uzanıyordu. Nazardağ’dan; köyün yalnız ve hüzünlü halini fotoğraflayıp tepeden Eski Çıplak Köyü yönüne doğru inmeye başladık.

Eski Çıplak köyü

Köye yaşlı bir çitlembik ağacının altından geçerek girdik. Gölgesiyle yolu kaplayan bu mübarek ağacı selamlayıp geçtik. Kulaklarımızda dondurmacı Kara Veli’nin bir zamanlar çocukları çağıran sesi yankılandı sokaklarında yürürken. Ama kimse yoktu bizden başka terk edilmiş köyün sokaklarında. Köyün camisine doğru yürüdük. Cami de aynı sessizliğe bürünmüştü. Ancak; yıkanıp kurumaya bırakılmış caminin halılarından zaman zaman da olsa ibadete açık olduğu anlaşılıyordu. Caminin yan duvarının dışında dere yatağına doğru inen merdivenin başında çarkıfelek kabartmalı bir büyük mermer kesme taş, ayrıca devşirme malzemeden yapılmış caminin yekpare dev mermer basamakları dikkat çekiciydi. Caminin karşısında terk edilmiş köy kahvehanesinin yıkık dökük haline bakarak, hemen önündeki gölgelikte öğle yemeğimizi yedik. Sıcağın etkisi iyice artmıştı. Bir süre caminin çeşmesinin başında dinlendik ve kendimize geldik.

 Çarkıfelek deseni işlenmiş mermer taş 

Dinlenme esnasında Coşkun Bey, çocukluğunda köye gelen eski seyyar sinemacılardan söz etti. Köyün meydanına kurulan portatif perdelerde iki film birden oynatan köy sinemacıları dört beş gece köyde kalırlarmış. Bu geceler köyde bir panayır havasında karşılanırmış. Sinema, köy çocukları için anlatılmaz bir serüvene yolculuk anlamı taşırmış. Bal tadındaki çocukluk sinemaları bizi o günlere, çocukluk hatıralarımıza doğru alıp götürüverdi. Aşağıdan camiye doğru yaklaşan motosikletin sesi bizi bu rüyadan uyandırdı. Artık gitme zamanıydı.

Yemek molası sonrası köyün yukarısına doğru yürüdük. Hemen yolun sağ köşesinde köyün çamaşırhanelerinden biri vardı. Tarihi çeşmenin kitabesi yalağın içine düşmüştü. Köyde bu çamaşırhaneler için avlaka isminin kullanıldığını Coşkun Bey’den öğrendik. Avlaka ve çeşmesinin hazin hali hepimizi etkiledi. Köyde halen bazı evlerde yaşam belirtisi vardı. Sokaklarda yürürken bazen evlerin bahçelerinden gelen insan sesleri, bazen yukarı doğru caminin önünden geçip giden bir motosiklet sesi, yada karşımıza çıkan dinlenmedeki bir atın bizi gördüğündeki şaşkın bakışları bu yaşamın izleriydi sadece.

 Avlaka Çeşmesi

Çıplak Köyü’nün eski evleri çoğunlukla yıkılmış ve metruk durumdaydı. Ancak köyde yeni yapılmış bir kaç betonarme ev mevcuttu. Bunlar da köye dışarıdan gelen ve çoğunlukla da göçmenler olarak adlandırılan bir kesime mensuptu. Avlakanın yanından yukarıya dev çitlembik ağacının bulunduğu kavşağa doğru yürüdük. Çitlembik epey hırpalanmış, büyük ihtimalle toprak yolun düzenlenmesi esnasında köklerinin büyük bir bölümü dışarı çıkmıştı. Ama o hala bütün ihtişamı ile insanın ve zamanın büyük tahribatına karşı direniyordu. Altındaki gölgede biraz soluklandık, yaşamı savunmak adına çitlembiğin bu kutsal direnişini selamladık. 

Çitlembik kökü

Köyün dışına doğru giden yolu takip ederek, Dededağ yönüne doğru yürüyüşe geçtik. Rivayet odur ki; Çıplak Köyü’nün soğuk kış gecelerinde bu dağın tepesinde bir ateş yanar ve bir eren baba bu tepeden köyün üstüne doğru ziyaretler gerçekleştirirmiş. Bu dedenin yüzü suyu hürmetine dağın adı da günümüze dek Dededağ olarak anıla gelmiş. Dağın zirvesine yakın bir konumda da dedenin köylüler tarafından kabul gören ve ziyaret edilen bir makam mezarı da bulunmaktaymış.

Dededağ rampasına tırmanmaya başlamadan önce, köyün sonuna doğru sokaklar arasında yürürken, ikinci bir avlaka ve yeni onarılmış çeşmesi ile karşılaştık. Köyde gördüğümüz her iki avlaka da küçük birer dere yatağının üstüne kurulmuştu. Şimdi kurumuş olan dere yatağının üstü mika şist kayalardan elde edilmiş kayrak taşlarla örtülmüştü. Büyük ihtimalle dağdan gelen derenin temiz suyu ile hem çamaşırhane hem de çeşme besleniyordu.

Avlaka (Çamaşırhane) ve çeşmesi

Küçük dere yatağını atlayarak Dededağ’a tırmandık. Oldukça dik bir topoğrafyada yürüyüşümüzü zigzaglar çizerek sürdürdük. Sırta vardığımızda dağın öte yüzünde Elifli Köyü’nü gördük. Dededağ’ın zirvesinde yükseklik 232 metre idi. Dolaştığımız diğer tepelerde olduğu gibi burası da zeytin ağaçları ile kaplıydı. Tepeden aşağıya doğru baktığımızda, bütün Küçük Menderes Ovası ayaklarımızın altındaydı. Biraz ilerde Canlı Kasabası ve Yakapınar Çayırı uzanıyordu. Dağın zirvesinde defineciler tarafından açılmış üç büyük çukur tespit ettik. Çevrede büyük bir toprak küpün kazılar sırasında zarar verilerek kırılmış iri parçalarını bulduk. Bunları bir araya getirip fotoğrafladık. Büyük bir su yada zeytinyağı kabı olmalıydı. Tepeye tırmanırken de çevreye saçılmış kiremit ve çömlek parçaları dikkatimizi çekmişti. Sıcağın etkisi ile bir zeytin ağacının gölgesine sığınarak bir süre ovayı seyrettik ve dinlendik.

Muhtemel zeytinyağı küpü parçaları

Dinlenme sonrası Batı yönünde dağdan aşağı inerek Eski Çıplak Köyü’nü Bayındır – İzmir karayoluna bağlayan köy asfaltına vasıl olduk. Köye doğru biraz ilerledikten sonra, Batı yönünde tekrar zeytinlikler arasına daldık. Bu kez hedefimiz, Eski Çıplak Köyü’nün ovada yer alan tarihi mezarlığı idi. Şimdi körelmiş eski kervan yolunun yakınından geçen bir dere yatağını takip ederek, zeytinlikler arasındaki mezarlığa ulaştık. Mezarlık çok geniş bir alana yayılmıştı. Okuyabildiğimiz taşlardan birinde Hicri 1187 (Miladi 1773) tarihini tespit ettik. Bu da bize yaklaşık olarak 18 yy.da bu köyde yerleşik bir hayatın olduğunu göstermekteydi.

Eski mezar taşlarından

Uzun süre 32 derece sıcağın altında mezarlıkta dolaştık. Belli ki, buraya çok yakın bir antik yerleşime ait olması kuvvetle muhtemel antik malzemenin, bu mezarlıkta mezar taşı olarak kullanıldığını gördük. Bunların içinde üzerinde istiridye kabuğu ve yumurta desenlerinin işlendiği gri mermer alınlık parçası gördüklerimiz arasında en dikkate değer bir mimari parçayı oluşturuyordu. Ayrıca farklı çapta ve geometride (dairesel ve eliptik kesitli) muhtelif sütun parçaları da mezarlık alanına saçılmış vaziyette bulunmaktaydı. 

Tarihi Çıplak mezarlığında istiridye kabuğu ve yumurta desenleri işlenmiş mermer alınlık parçası

Gördüğümüz manzara, mezarlığın derbeder hali ve sahipsizliği; bu değerli mimari parçaların daha fazla zarar görmemesi açısından, Kültür Bakanlığı’nın yerel temsilcileri olan en yakındaki müze yetkililerinin ve diğer kamu görevlilerinin konuya acilen müdahil olmalarını gerektiriyordu. Gezi boyunca kırsalda dolaştığımız tüm alanlarda bu hazin manzaraya sürekli tanıklık ettik ve bir an önce bir nebze de olsa düzeltilmesi yönünde temennide bulunduk.

Bu toprağın geçmişinde saklı şifreleri bağrında taşıyan tarihi Eski Çıplak Köyü Mezarlığı’ndan hüzünle ayrıldık ve Yakapınar yönüne doğru, Uladı dere yatağına yürüdük. Bu gezinin tamamlandığı anlamına geliyordu. Arabaya ulaştığımızda sıcak bizi bitirmişti. Arabada bıraktığımız ateş gibi sularla elimizi yüzümüz yıkayıp yola çıktık. Kızgın güneş hala tepemizde bize göz kırpmaktaydı.

Yol yapım çalışmaları devam eden Bayındır – İzmir yolu toz toprak içindeydi. Yine geldiğimiz gibi Kemalpaşa yönüne döndük. Tozdan kurtulmak için, bu kez Çiftçi Gediği’nden Kızılcaova’ya doğru saptık. Kızılcaova’nın sağlı sollu dut ağaçları ile donatılmış ana girişindeki yolu kat ederek köyün bir konfor mekânı olarak düzenlenmiş havuzlu kahvesine uğradık. Kahvede dut ağaçlarının altındaki masalardan birine oturup, havuza dökülen dağdan gelen suyun serinliğinde; yerel İzmir gazozlarımızı ve arkasından çaylarımızı içerek hararetimizi gidermeye çalıştık. Kısa bir dinlenme anı sonrasında yeniden yola çıktık ve Kızılcaova – Dağtekke – Helvacı - Ormanköy – Karakızlar – Karaot köylerinin bulunduğu rotayı takip ederek Dağkızılca kavşağında Torbalı – Kemalpaşa asfaltına vasıl olduk. Karabel’i geçtikten sonra Kemalpaşa üzerinden İzmir – Ankara karayolu üzerinden İzmir’e doğru yöneldik.

Geride bıraktığımız; hatıralar ve yaşanmışlıklar üstüne kurguladığımız bir gündü sadece. Sıcağın tüm yıldırıcılığına rağmen, dönemin son yürüyüşü yine de doğayla ve tarihle birlikte geçirdiğimiz bir gün olarak yaşamdaki kazanç hanesine yazıldı en azından… Hoşçakal Çıplak Köyü; hoşçakalın hatıralar; atalarımızdan yadigâr…

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC





30 Mayıs 2012 Çarşamba

TİRE’DE OVACIK VE KARAÇAMUR YAYLARINA YÜRÜDÜK

30 Mayıs 2012
İbrahim Fidanoğlu

Tire’nin sırtının dayadığı Aydın Dağları’nın üstünde yer alan Karaçamur Yaylası’nı, ilk kez Tireli dostum Hasan Doğan ile 2007 yılında bir kış günü Dallık’dan Dibekçiler’e giden asfalttan ayrılarak ulaştığımız Karasakal Yörüklerinden Eşref kardeşimizin dağ başındaki evini ziyaret ettiğimizde, yer ocağındaki közün içinde pişen kestanelerimizi yerken işitmiştim. Kayaların üstünden sekerek bir anda karşıki tepelere ulaşan Eşref’i mitolojide kırların ve çobanların tanrısı keçi ayaklı Pan’a benzetmiştim. Ayağındaki cızlavakla (kauçuktan yapılan, altı tamamen düz, mes gibi ayağa geçen bir tür ayakkabı) her tarafı keskin jilet gibi çentiklerle dolu mika şist kayaların üstünde bizim için imkânsız bir yolculuktaydı sanki. Orta Asya bozkırlarından Batı Anadolu’ya dek ulaşan bin yıllık bir göçün genetiğini taşıyan dağlardaki bu torunlar, son 50 yılda yerleşik hayata geçtiler ve Aydın Dağları’nın yüksek düzlüklerinde yada derin vadilerinde yaşamaya devam ettiler.

Yürüyüş rotası 15km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

İşte bu dağlardaki köylerden birisi de Dallık yoluyla ulaşılan Dibekçiler köyüdür. Dibekçiler, kuzeyden güneye doğru sürekli derinleşen bir vadi boyunca vadinin doğu yamacına saçılmış evleri ve yamaçlarda açılmış verimli bahçeleriyle çok geniş bir alana yayılmaktadır. Çevredeki diğer köylerin çıkış noktası; bir anlamda anası konumunda olan Dibekçiler köyünün, giderek derinleşen bu vadinin yamaçlarındaki görünümü eşsizdir.

 Karaçamur ve vadi

Horasan’dan sökün edip Anadolu’da soluklanan ve sonunda Ege Denizi’nin kıyısında sonlanan bu dramatik göçün son temsilcileri, büyük ihtimalle fikri ve askeri önderlerinden biri olan Çaldede’nin makam mezarının bulunduğu dağın eteklerinde konumlanmış bu köyde ve çevresinde yaşamaktadırlar. Mikaşist kayaçlardan oluşan yalçın dokusu ve 2000 metrelerdeki zirvesi ile çok uzaklardan görülebilen dağın zirvesine Aydın Dağları’nın iki yakasına saçılmış onlarca köyden kalkıp gelen Türkmenlerin torunları, her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü büyük bir inat ve adanmışlıkla bir ritüeli gerçekleştirmek üzere tırmanırlar. Bu törensel olayın adı Çaldede Mahyası’dır ve ne yazık ki; göçle bu coğrafyaya ulaşan bu kültürün son temsilcisidir diyebiliriz.

Çaldede

“13.yy.da Batıya doğru ilerleyen Türklerin göçü Ege Denizi kıyılarında son buldu. Horasan’dan başlayıp Anadolu topraklarına kadar devam eden bu destansı yolculukta Türk boylarına Şaman dini önderler rehberlik ettiler, yol gösterdiler. İslami etkilerin başlangıç aşamasında bu topraklarda gelişen olayların kara kutusu durumundaki Tire’de, bu çileli göç hikâyelerinin günümüze taşındığı törensel anlar hâlâ halkın hafızasında yaşamaktadır. Yüzyıllar süren alt üst oluşlar sonrası; bir şekilde Aydın Dağları’nın doruklarına çekilmiş göçerlik dönemi ritüelleri, yılın belli dönemlerinde yöre insanları tarafından hatırlanmaktadır. Yörede düzenlenen bu anma törenlerine Mahya Şenlikleri adı verilmektedir. Yakın zamana kadar Tire’nin sırtını dayadığı Güme Dağı’nın yamaçlarında yer alan Cambazlı ve Büyükkemerdere köyündeki Sarı İsmail Dede Mahyaları bu türden şenliklerdi.

Bu Mahyalar; Aydın Dağları’nın, Batı’ya ilerleyen Türk boylarının denize doğru sürgit devam eden tarihsel yolculuğunda, konakladıkları son zirvelerden biri olduğunun kanıtı gibidir. Ne yazık ki, ülkenin ekonomisi ve sosyal yaşamının değişime uğraması sonucu, dağların zirvelerindeki Yörük gelenekleri giderek aşındı ve daha yükseklere çekildi.

Yörükler, şimdi Batı’ya doğru gerçekleşen büyük tarihsel göçün sosyal ve dini önderlerini ancak zirvelerin bulutlarla buluştuğu noktalarda anmakta ve Mahya şenliklerini artık oralarda düzenleyebilmektedirler. Bu mahyalardan biri de Aydın Dağları’nın yükseklerinde yer alan Dibekçiler yaylasında düzenlenen Çal Dede Mahyasıdır. Dibekçiler yaylasına ulaşmak için, önce Tire – İncirliova yolundan Büyükkemerdere Köyü istikametine sapmak, bu köye ayrılan sapağı da geçince dağa doğru tırmanan şose yolu takip etmek gerekir. Her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü Dibekçiler yaylasında Çal Dede’nin (büyük ihtimalle) makam mezarının bulunduğu tepenin eteklerinde yer alan su kaynağının etrafında, hayat bulmuş çınar ağaçlarının gölgesinde, iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık toplanır. Yolu alabildiğine zorlu, binbir virajla kıvrılarak tırmanılan bu kutsal mekâna Aydın Dağları’nın iki yakasından; İncirliova’nın, Tire’nin köylerinden binlerce insan akın eder. Yüzyıllardır devam ede gelen bu geleneğin sırrı, Horasan Erenlerinin Orta Asya bozkırlarından başlayıp batıda denizin kıyısında sonlandığı an’a kadar doğudan batıya doğru sürüp giden yüzlerce yıllık bir göç öyküsünün girdabındadır. Yakın geçmişe kadar Çaldede’ye yapılan bu yolculuk yaya olarak gerçekleştirilirmiş. Sanki antik çağda bölgedeki kentlerin kutsal tapınaklarına doğru kilometrelerce süren çileli hac yürüyüşleri gibi…” İbrahim Fidanoğlu; Tire’de Çaldede Mahya Şenlikleri; İzmir Tarih ve Toplum Dergisi; Haziran 2008


Sabah saat 10’da Tire’deki dostlarımızla buluşup Dallık yoluyla Dibekçiler Yaylası’ndaki Söğüt Gediği mevkiinde arabamızı bıraktık. Rakım 1265 metre; hava sıcaklığı bu noktada 15 derece, hava kapalı ve yağmura gebeydi. Saat 10.15 gibi yürüyüşe başladık. Asfalttan ayrılarak sola doğru Ovacık Yaylası yönüne döndük ve toprak yoldan yürümeyi sürdürdük. Geriye dönüp baktığımızda; doğu batı ekseninde, geçen yıl Pers Satrapı Gamersos’un Kalesi’ni aradığımız Fesattepe, Aydın Dağları üzerinde bütün heybetiyle yükseliyordu. Yürüdüğümüz parkur beklentimizin tersine yeşillik değildi. Ormancıların teşvik ettiği, hatta çukurlarını kazdığı dağlara binlerce ceviz fidanı dikilmişti. Tapu verilmeyen bu arazilerin şimdi “2B” uygulaması doğrultusunda köylüye satılması gündemdeymiş. Ancak, köylünün anlattığı kadarıyla bunu alacak para da onlarda mevcut değilmiş. Dolayısıyla, parayı verenin düdüğü çalacağı bir sistemde bütün korkuları, yüzyıllardır yaşadıkları ve geçimlerini sağladıkları bu toprakları bir şekilde kaybetmek diyebiliriz. Bunları da akşamüstü evlerine konuk olduğumuz Dibekçi köylülerinden dinledik.



Veli amcanın kuzuları

Yürüyüş boyunca gevenler, sapsarı çiçeklerinden katırtırnakları ile akraba olduğunu düşündüğümüz çöğen otları, porutlar, limon kekikleri, böbreklere iyi geldiği söylenen ve yöresel ağızda kırk kilit adı verilen ve deniz börülcesini andıran otlar, mor çiçekleriyle adaçayları, yörede yarpuz yada narpuz da denen yaban naneleri ve cevizlikler bitki örtüsünün en sık rastlanan unsurlarıydı.

Karaçamur çöğeni

Bütün cevizlikler, tel yada beton çitlerle çevrilmişti. İlerde büyüyüp meyve vermeye başladığında; Aydın Dağları’nın zirvelerindeki bu mübarek ağaçlar, sahiplerine ve insanlığa bereket saçmaya başlayacaklardı. Ekonomik değeri son derece yüksek olan ceviz ağacından iki tanesi neredeyse ortalama bir emekli maaşı kadar getiriye sahipti. Yani işi tekerlemeye dökersek; “iki ağaç bir maaş” anlamına geliyordu. Biraz ilerde sağa doğru Çaldede yönünü gösteren levhayı geçtik.

Çaldede sapağı ve arkada Çaldede

Yaklaşık 1 saat yürüdükten sonra Ovacık Yaylası göründü. Oldukça sulak ve verimli bir yayla görünümündeki Ovacık’da belli ki, eski Yörük obalarından kalma bir de tarihi bir mezarlık vardı. Rakım burada 1343 metre idi. Mezarlıkta balbal türü mezar taşlarının yönlerine bakıldığında, bu topraklara ilk ayak basıldığı zamanlarda ölenlerin ve yaşayanların pek de kıble kaygısında olmadıkları anlaşılıyordu. Bu da henüz İslam’ın biçimsel davranışlarının bu topluluklar üstünde kesin bir hâkimiyet algısı oluşturamadığının bir göstergesi olsa diye düşündük. Buna benzer bir tabloyu; yıllar önce Çandarlı – Dikili karayolu üstünde yer alan Yalınayak Dede Türbesi’nin civarındaki mezarlarda da görmüştük. Hepsi farklı yönlere doğru bakıyordu.

Ovacık obasında tarih olmuş yörükler...

Ovacık mezarlığının içinde mor çiçekleriyle adaçayları ve kırk kilit otları dikkat çekiciydi. Yol arkadaşımız Ahmet Bey’in anlattığına göre; bu şifalı otları sadece mezarlık civarlarında bulabilmek mümkünmüş. Mezarlığı arkamızda bırakarak önümüzdeki tepeciğe tırmandık.

Adaçayları

Tepeyi aştığımızda Ovacık Yaylası’nın bir diğer bölümü ile karşılaştık. Aşağıda; sürülmüş bir tarladan traktör sesleri geliyordu ve biraz yukarıda sulama amaçlı bir gölet vardı. Her tarafı çitle çevrili bu geniş alanın her tarafı, ceviz ve diğer meyve ağaçlarıyla ve sebzelere hazırlanan sürülmüş alanlarla kaplıydı. Bu yaylanın barbun fasulyesi ve taze fasulyesi pek meşhurmuş; Tireli dostlardan öğrendik.

Ovacık yaylası

Dönüş yolunda karşılaştığımız İncirliova Karabağ köyünden; 09 plakalı bir Renault 12’yi kullanan köylüden öğrendiğimize göre bütün bu çevresi çitle çevrilmiş dönümlerce arazinin tümü kendilerine aitmiş ve onlara da dedelerinden kalmış. Kışı Karabağ’da geçiren bu Yörükler, yazın Ovacık Yaylası’ndaki dedelerinden kalan bu topraklara gelip tarımsal faaliyetlerini yaylada sürdürüyorlarmış. Yaz sonunda da ürünü kaldıran köylü, hasat sonrası incirden cevize her türlü kışlığını da yanına alarak tekrar İncirliova’ya, düze iniyormuş.

Ovacık yaylası

Arazi o kadar genişti ki; yarım saat kadar Ovacık’da bu çitli çevrili alanın çevresinde yürüdük. Hafif rampaya doğru sararken, limon kekikleri başladı. Dönüş yolunda bolca topladık. Bele geldiğimizde yüksekliği ölçtük; 1407 metrelere ulaşmıştık. Çaldede artık o kadar yükseklerde değildi. Vadinin ucunda; Aydın’a doğru en uzaklarda Paşa Yaylası’nın zirvesi seçiliyordu. Tepeyi aştığımızda, bir anda Karaçamur Yaylası ile karşılaştık. Sürekli inerek uçurumun kenarına kadar yürüdük. Tahmin ettiğimiz gibi, aşağıda Küçük Menderes Ovası’na doğru yemyeşil Eğridere Vadisi uzanıyordu.

Gezginler Ovacık'tan Karaçamur'a doğru, beli aşarken...

Burası oldukça serindi ve dut ağaçları daha yeni yapraklanıyordu. Biraz daha aşağıya inerek yemek yiyeceğimiz alanı seçtik. Karaçamur, hemen aşağıdaki düzlükte Eğridere Vadisi’ne doğru uzanıyordu. Burası o kadar sulak bir alan olmalıydı ki; aşağıdaki Eğridere’ye doğru akan küçük dereciklerin çoğu bu yayladaki kaynaklardan besleniyordu. 

Karaçamur'dan Eğridere üzerindeki bentler

Hepimize heyecan veren bu manzara eşliğinde yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri yedik. Yaklaşık 1 saatlik yemek ve dinlenme molası sonrası, giderek artan yağmur baskısı nedeniyle, dönüş için harekete geçtik. Dönüş yolunda karşılaştığımız; Karaçamur’a ağaçları ilaçlamak için Dallık köyünden gelen köylülerden öğrendiğimize göre, arabayı bıraktığımız Söğüt Gediği mevkiinden Karaçamur Yaylası’na kadar olan mesafe yaklaşık 8 km. civarındaydı.

Yemekteyiz

Aynı rotayı kullanarak, yaklaşık 2,5 saatlik bir yürüyüş sonrası arabayı bıraktığımız Söğüt Gediği mevkiine ulaştık. Arabayla Dibekçiler köyünde Hasan Hoca’nın tanıdığı; Dibekçiler köyünün yayıldığı vadinin kenarında yer alan Veli Fışkın’ın yayla evinin bulunduğu mevkiye gittik. Engin gönüllü insanlar bize evlerini açtılar. Bahçe soğuktu; dışarıda oturamadık; Veli Amca bizi içeriye davet etti. Hemen önümüze ceviz ve incir koydular. Veli Amca’nın cabbar eşi, o arada çayları demledi. İnanılmaz bir misafirperverlik içinde yaptığımız sohbetle vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. Tire’deki programımızı aksatmamak üzere izin isteyerek yola çıktık. Yine o gönlü bol insanlar, biz gitmek için ayağa kalktığımızda, gözle kaş arasında hepimizin eline ceviz dolu birer torbayı sıkıştırarak bizleri mahcup ettiler.

Veli Fışkın'ın kazları

Dönüş yolunda Veli Amca’dan öğrendiğimiz; Söğüt Gediği mevkiinde bulunan ve Kurtuluş Savaşı’nda Yunan işgali sırasında Yunan askerleri tarafından şehit edilen Çakıcı’nın kızanlarından Halil Efe’nin definecilerce tahrip edilen kabrini aradık bulduk ve Vandalizm’in bu boyutuna bir kez hayret ederek Dallık yoluyla Tire’ye doğru inişe geçtik. 

Çakıcı kızanlarından Halil Efe'nin mezarı

Arkamızda; gün boyu tanıklık ettiğimiz binbir güzellik ve sevgi dolu Dibekçiler köylülerinin yüzlerinden eksik olmayan sevimli gülüşlerini bırakarak Dallık’ın yılan gibi kıvrıla kıvrıla ovaya inen yolundan Tire’ye vasıl olduk. Biz düze indiğimizde Tire’de çok şiddetli bir sağanakla karşılaştık. Nihayet gün boyu beklenen yağmura Tire’de merhaba demiştik. Hasan Hoca ise, bir sonraki yürüyüşün güzergâhını Yamandere üzerinden karalamaya başlamıştı bile… Hedef yine Dibekçiler; ancak bu kez ismini aldığı şimşir dibeklerin yapıldığı ve dev şimşir ağaçlarının bulunduğu yine efsanevi bir güzergâhtı. Eyvallah dedik ve Tire Belediye Gazinosu’nun bulunduğu Toptepe’de soluklandığımız bir Tire akşamında Tireli dostlarımıza veda ederek yönümüzü İzmir’e doğru çevirdik.

Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC




22 Mayıs 2012 Salı

TİRE EĞRİDERE VADİSİNDE MANASTIR MEVKİİ’NE DOĞRU

22 Mayıs 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bu hafta Tire yakınlarında Eğridere Vadisi’nde yürüdük. Tireli dostlarımızla Tire’de buluşup Tire – Ödemiş asfaltını takiben Eğridere sapağından vadiye girdik. 

Yürüyüş rotası 19,6km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Eğridere, Tireli yerel tarih araştırmacısı Munis Armağan’a göre; Şeyh Bedrettin’in babası İsrail Bey’in Batı Anadolu’da ilk gelip yerleştiği ve bir zaviye kurduğu yer olmalı. Şeyh Bedrettin’in Mısır dönüşü, ailesinin bulunduğu Edirne’den önce Tire’ye uğramış olması da bu bölgeyle daha önceye dayanan bir ilişkisi olabileceğini aklına getiriyor. Bugün Eğridere’nin hemen yakınlarında bulunan Peşrefli’de bu aileye ait bir unvan olan “Beşe” sözcüğü ile birlikte anılan bir dedenin; Veli Beşe’nin kabri yörede çok önem taşıyor. Yağmur dualarında, şükür dualarında ve diğer etkinliklerde bu kabir başında yemekli anma törenleri gerçekleştiriliyor. Mezarın başında bulunan dev kara servi de aşağı yukarı bu olaylarla zamandaş bir yaşa sahip görünüyor. Peşrefli köyünde bir semtin Kanlıdere olarak da anılması, bu yöredeki kanlı çatışmaları hatırlatması açısından manidardır.

 Eğridere Vadisi’nden Koyuncular Yaylası’na bakış

Ayrıca; yine Eğridere’de; köyün yaşlılarından Kasım Amca’nın bize önceki yıllardaki ziyaretlerimizden birinde gösterdiği, otlar ve çalılar içinde kaybolmuş çok eski bir mezarlığın parçası olan bir kabirde de; Şeyh Bedrettin’in oğlu ve Menakıbname’nin yazarı Hafız Halil’in babası olabilecek Seyyit İsmail diye birinin yattığına dair nesiller boyu aktarılan bir söylence var. Bilindiği üzere Şeyh Bedrettin; İznik’de sürgünde iken oğlu Seyyit İsmail, Menderes katında (yani üstünde bir yerde) Tire civarında bir yerde vefat ediyor ve Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in torunu Hafız Halil’i Tire yakınlarından İznik’e at sırtında götürüyor. Bu yolculuğu, Rus yazar Radi Fiş “Ben de Halimce Bedreddinem” isimli romanında ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Tabii ki; bu köyün Eğridere olduğu hakkında; Menakıbname’de Küçük Menderes katında diye ifade edilen belli belirsiz satırlar ve Eğridere’deki köylülerin gösterdiği mezar dışında doğru dürüst bir somut kanıt da ne yazık ki, yok. Menakıbname’de bu satırlar şöyle geçiyor:

Eğridere eski köy mezarlığı yakınlarında Seyyit İsmail’in çalılar içindeki mezarı

“Vefat itdü Şeyh’in ogulı dahi
İsmail Beg dirler ana iy sahi
Künyesin Seyyid Beşe dirler anın
Atamdır ben fakıyr Hafız Halil’in
Menderes Suyu katındadır mezar
Karye içindeki ismidir Nizar
Defnidüp anı Nizar’ın Hazreti”
Börklü Mustafa’yı gönderdi biti
Gelüben bizi aluban gitdiler
Girü Börklü Mustafa’ya iltdiler
İki kız kardaşıla olduk yetim”

(Menakıbname; Hafız Halil’den aktaran Munis Armağan; Tire’den Darağacına; Şeyh Bedrettin; sayfa:123-124)


Eğridere sokaklarında 2006 yılı kışında dolaşırken…

Fransız araştırmacı Michel Balivet, “Şeyh Bedrettin; Tasavvuf ve İsyan” isimli araştırmasında bu Nizar’ın Büyük Menderes’e yukarıdaki bir düzlükten bakan Nysa ve Hisar sözcüklerinin birlikte söylenişinden türemiş olabileceğini ve bu nedenle, Menakıbname’de sözü edilen Nizar’ın Nysa harabeleri civarında olması gerektiğini ileri sürüyor. Ama gerek Munis Armağan’ın ve gerekse bizim bu sav, pek aklımıza yatmıyor. Çünkü Karaburun’dan Aydın Dağları’nın kuzey eteklerine kadar uzanan ve Ortaklar ile sonlanan Şeyh Bedrettin müritlerinin ayaklandığı coğrafyanın bu kadar güneye ulaşmadığı kanaatindeyiz. Zaten, Osmanlı ordusunun bu ayaklanmayı bastırırken yine Tire – Ödemiş ekseninde, Küçük Menderes Ovası’nda Börklüce kuvvetleri ile karşı karşıya geldiği ihtimali, Küçük Menderes Ovası’na tarihte verilen Kaz Ovası isminin Menakıbname’de de anılması ile kuvvet kazanmaktadır. İfade aynen şöyledir;

“Ceng idübdür Kazovası’nda gelüb” (a.g.e)


Velhasıl; sözü çok uzattık ama bu soru işaretini hepimizin kafalarına koymak açısından bir hatırlatma idi yaptığımız. Bugün böyle bir coğrafyada ve tarihsel derinliği olan bir alanda dolaştık.

Köyün çıkışındaki evlerden biri

Aydın Dağları’ndan ovaya doğru akan onlarca dereciğin beslediği Eğridere’nin yatağı yakınlarda ıslah edilmişti. Çıktığımız en üst noktada; 900 metrelerde 9 adet bent; köyün hemen üstünde iki adet bent ve aşağıda devam eden diğer bentler, akan suya bir anlamda gem vurularak ovaya yönelik taşkınları ve erozyonu önlemek açısından çok büyük bir önem taşıyordu. Bu bayındırlık eylemi, aynı zamanda da suyun belli bir rejimde akarak tabiattaki tüm canlıların sudan daha fazla ve etkin bir şekilde faydalanmasına da yardımcı oluyor denilebilir.

Köyün çıkışında yer alan ahşap ve taşın birlikte kullanıldığı eski köy evlerinin en güzel örneklerinden ikisini ardımızda bırakarak Eğridere’nin üstündeki köprüden geçtik ve vadinin yukarılarına doğru, toprak yoldan yürümeye başladık. Saat 10’da başladığımız yürüyüşümüze uzun süre solumuzda bıraktığımız, çağıldayarak akan Eğridere eşlik ettik. Köylüler derenin kenarında yer alan bahçelerde çalışıyorlardı. Bahçelerin hemen kenarından akan suyun toprağa taşıdığı bereket, anlatılır gibi değildi. Zaten başımızı kaldırıp vadinin üstlerine doğru her bakışımızda; insanı neredeyse sarhoş eden, yeşil rengin her tonundan mürekkep bir yemyeşil deniz ile karşılaşmamak mümkün değildi. Her yerden su sesi geliyor; bahçelerin hemen kenarındaki kanaletlerden akan su, aşağı doğru yolculuğuna devam ediyordu. Kuşların ardı arkası kesilmeyen neşeli ötüşleri de bize yürüyüş anında arkadaşlık ediyordu.

Eğridere akarken…

Köyün çıkışından sonraki dere üstündeki ikinci bende geldiğimizde, bendin duvarı üstüne bir kuş gibi tünemiş Sezai karşıladı bizi. Bu engebeli coğrafyada biraz yukarıdaki küçücük kulübesinde tek başına yaşayan Sezai kardeşimiz, bizi mekânına buyur etti, çay demledi. Civardaki bütün ceviz ağaçlarını kendisinin tek tek diktiğini, şimdi hepsinin büyüyüp dev ağaçlar haline geldiğini anlattı. Yukarı doğru gelişen arazisi üzerinde oldukça çok sayıda elma, kiraz, nar gibi meyve ağaçları da vardı. Henüz ermekte olan sapı kısa kirazlardan birer avuç ikram etti. Gerçekten nefistiler.

Bendin üstünde Sezai kardeşimiz

Nar deyince özellikle belirtmek gerekir ki, Eğridere Vadisi’nde yetişen tatlı narın bir eşi benzeri bulunmamaktadır. Zaten nar hasadı zamanında, yöreden toplanan narlar hemen burada kamyonlara yüklenmekte; büyük şehirlere, İstanbul’a ve ihracata dek gönderilmektedir. Bu anlamda diğer meyvelerin üretimi yanında, nar tarımının Eğridere Vadisi’nde çok özel bir yeri olduğu söylenebilir. Sezai kardeşimiz, bize derin vadiden tekrar toprak yola nasıl çıkacağımızı bize bizzat rehberlik ederek gösterdi; mitolojik Pan gibi neredeyse düz duvara tırmanabilecek yetideki yöre insanlarının arkasından seyirtmenin ve onları izleyebilmenin ne kadar zor olduğunu burada bir kez daha tecrübe etmiş olduk.

Toprak yoldan yukarı doğru tırmanmaya devam ettik. Geçen haftaki Yenişehir üstündeki Koyuncular Yaylası’na yaptığımız yürüyüş güzergâhındaki bitki örtüsüne benzer bir ortam vardı çevremizde. Sapsarı katır tırnakları, meyveye durmuş melengeçler, enginarın kardeşi tomurcuktaki kenger dikenleri, çan çiçekleri, kekikler, çiçekte kaya kekikleri, henüz açmamış sığır kuyrukları, beyaz çiçekleri ve eşsiz geometrileriyle heraclius’lar, yaban güllerinin en güzelleri, yörede efek adı verilen mor çiçekleriyle dizi dizi koloniler halinde vadinin yamaçlarında uzanıp gidiyordu. Yol boyunca karşılaştığımız köylülerle yarenlik ettik. Kimi kestanenin “piç” dallarını buduyor, kimisi bahçesindeki ağaçları ilaçlıyor, kimisi de tarlasındaki yeni diktiği sebze fidanlarının arıklarına suyu çeviriyordu.

Eğridere Vadisi’nde, Aydın Dağları’na doğru

Yürüyüşün benim için en önemli sürprizlerinden birisi de Paşa Yaylası ve vadinin yukarısındaki bentlere giden yol ayrımında karşılaştığımız, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir’in cabbar Valisi Kazım Dirik zamanında; bu dağlarda açılan bütün yollara bırakılan bir hatıra nişanı, Paşa Çeşmesi idi.

Fata – Aydın Paşa Yaylası yolunda Paşa Çeşmesi

Fata (Gökçen’in o yıllardaki ismi) – Aydın Paşa Yaylası yolunun, köylünün el emeği ile açıldığını belirten çeşmenin kitabesinde şöyle yazıyordu:

Cumhuriyetin mübarek eserlerinden Vilayet Hususi İdaresi’nin ve köylünün yardımile FATA PAŞA YAYLASI AYDIN yolunun hatırası olmak üzre Vali Kazım Paşa zamanında yaptırılmıştır. 1933

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçe yazın kurallarının henüz ülke genelinde daha tam oturmadığı, bu yazıttaki imla hatalarından da anlaşılmaktadır. Kazım Dirik Paşa’nın İzmir Valisi iken, İzmir’in birçok yerinde açılan dağ yollarındaki geçitlerde yer alan bu çeşmeler; her ne kadar büyük harabiyet içinde olsalar da, bugün Cumhuriyet’in çağdaşlaşma projesinin dağlardaki birer nazarlığı gibidirler. Bizim İzmir çevresinde rastladıklarımızdan bazıları şunlardır:

·         İzmir – Foça yolunda Ilıpınar’a gelmeden önce (yıkık vaziyette ve suyu akmamaktadır),
·         İzmir - Karaburun yolunda Kaynarpınar yakınlarında (restorasyon geçirmiş olup suyu akmaktadır),
·         Ödemiş – Bozdağ yolunda tırmanırken; aşağı yukarı yolun yarısında (birkaç yıl önce restorasyon geçirmesine rağmen harap durumdadır ve suyu akmamaktadır),
·         Tire – Kömürcü Gediği – İncirliova geçişinde (restorasyon geçirmiştir; iyi durumdadır ve suyu akmaktadır),
·         Tire – Habibler köyü – Hıdırbeyli – Germencik geçişinde Habibler mevkisinde (çok kötü durumda, otlar ve çalılar arasında kaybolmuş halde; restorasyon bekliyor, suyu yok),
·         Kemalpaşa – Karabel geçişinde; eski Turgutlu kavşağında (kötü bir restorasyon geçirmiştir),
·         Kemalpaşa – Ovacık Yaylası – Hisarlık – Bayındır geçişinde Ovacık köyünde; (kitabesi çatlamış, restorasyon bekliyor, suyu akıyor),

Geometrisi ile dikkat çeken Manastır yolundaki Heraclius’lar

Bir de bunlara Kemalpaşa – Karabel geçişinde, yine bu yolun ilk açıldığında hatırasına yapılmış, ancak yakın geçmişte yol genişletme çalışmaları sırasında yıkılmış Karabel Hitit Baba kabartması mevkisindeki zafer takını da üzülerek eklemek gerek. Onun da tepesinde “Cumhuriyetin mübarek eserlerinden” diye başlayan bir yazıt vardı. Artık ne tak var, ne de üstündeki yazıt; ikisinin de yerinde yeller esiyor.

Manastır yolundaki Paşa Çeşmesi, yazıtı dışında tamamen değiştirilmiş, herhalde geçirdiği restorasyon sırasında yazıtın çevresi restorasyonu yaptıran Hacı Osman Erdal tarafından beyaz renkli fayans ile kaplanmıştı. Neyse ki suyu akıyordu; Bal gibi tatlı suyundan kana kana içtik. Yanımızdaki şişeleri de yenileyerek su ikmali yaptık. Çeşmeyi arkamızda bırakarak sağdaki yoldan devam ettik. Geçerken karşımızdaki ulu çınarı selamladık.

Eğridere üstündeki bentlerden birinin üzerinde yer alan gölet (Sezai’nin göleti)

Eğridere Vadisi, yukarı doğru tırmandıkça kendisine doğru açılan yan vadiler ve dere yataklarıyla daha gizemli ve karmaşık bir havza haline geliyor. Bu vadi koyaklarında, yüzyıllar boyunca sır dolu hayatlar yaşanmış. Bizans’da Hristiyan keşişlerin inzivaya çekildikleri manastırlar kurulmuş bu saklı topraklarda. Dev çınarlar, kestaneler, cevizler, farklı türden ince kıvrımlı yapraklarıyla palamut meşeleri, yıllardır budama görmemiş, keçilerin dahi uğramadığı bu topraklarda serpilip dev ağaçlar haline gelmiş pırnar meşeleri yüzyıllardır örtü olmuş; örtmüş bütün sırların üstünü.

İşte bu güzergâhta; tüm havaliyi besleyen su kaynaklarının yatağı, Karaçamur Yaylası’nın hemen altındayız artık. Yakın zamanda ıslah edilmiş dere yatağında arka arkaya 9 tane bendin bulunduğu alana ulaşıyoruz. Kimisinin üstünde göletler var, kimisinde kurbağalar konser halinde… Suyun içinden sıyrılıp çıkan hayat göğe yükseliyor. Binbir tür ot, sazlıklar suyun kenarında bir ormanı andırıyor. Yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri, hemen bentlerin altında akan suyun başında yiyoruz. İçtiğimiz suyun tadı şerbet mi şerbet… Kısa bir dinlenme sonrası, yukarı doğru kıvrıla kıvrıla tırmanmaya yeniden başlıyoruz.

Eğridere Köyü

Yolda rastladığımız bir köylüden Manastır mevkisinin güzergahımız üzerinde bulunan kuzey batı yönündeki düzlük alanda yer aldığını öğrendik. Tırmandığımız rotada buğdayların ekili olduğu bir alan, daha yukarıda da dev bir kiraz ağacının ortasında yer aldığı yamaçta büyük bir bahçe ile karşılaştık. Biraz yukarıdaki sekide ise bir yayla evi vardı. Rüzgarın şiddeti ile başaklar bir sola bir sağa salınıp duruyordu. Karşımızda uzanan uçurumun ötesinde büyük bir düzlük vardı. Manastır alanının burası olup olmadığı üzerinde fikir yürüttük. Ancak bu alanın daha güneyde olması nedeniyle Manastır mevkisinin daha üstümüzde bir düzlükte olması daha akla yakın geldi. Neredeyse, gelmiştik. Rakım 905 metre civarındaydı. Vakit epey ilerlemişti. İnişe geçmeye karar verdik. İniş yolunda sol yanımızda; vadiye doğru bakan bir yarın başında; dizi dizi odacıklar ve bu kompleksten ayrı vaziyette iki adet ev yıkıntısı ile karşılaştık. Buranın çok eski zamanlara gitmeyen bir dönemde kullanılmış ağıl benzeri bir yapı kompleksi olabileceğini düşündük. Ancak yine de bizim için ikna edici olmadı. Çünkü yan yana 4-5 oda ve diğer müştemilat dağ başında bir ahır görünümü ile bağdaşır nitelikte gelmedi bana…



Suyun başında yemek vakti

Akşam vakti inişe geçtik; yolda çürümüş kestane kütüklerinin içinde biriken gerçek kestane toprağına, keşke evdeki çiçek saksılarına götürebilseydik diye imrenerek baktık. Gövdenin içi, tam ortasından başlayarak çeperlere doğru çürümüştü. Fotoğrafını çekip inişe devam ettik. Yaklaşık 16.30’da başladığımız inişi, köy girişinde 18.30 civarı tamamladık. Toplamda 15 – 16 km. civarı yol yürümüştük. Ancak, köy girişinde bıraktığımız arabamızın yanına vardığımızda hepimizde günün ve vadinin hakkını vermenin huzuru ve yorgunluğu vardı. Arabaya bindik ve Eğridere köyünden Tire yönüne doğru hareket ettik.


Eğridere’yi besleyen dereciklerden biri


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC