Manda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2019 Perşembe

KAYNAKLAR’DAN NİF DAĞI’NA DOĞRU…


21 Kasım 2019
İbrahim Fidanoğlu
Giriş

Bugün Buca’nın hemen arka dünyasında yer alan ve tarih boyunca Nif Dağı’nın eteklerinden doğan bir dizi su kaynağından beslenen derelerle İzmir’e su temin eden Kaynaklar’daydık. İsmiyle müsemma köy; eskiden belediyelik, daha sonraki zamanlarda bir mahalle kavramının içine sıkıştırılmaya çalışılan bu büyük ve tarihi yerleşimin çevresinde doğa yürüyüşçüleri için benzersiz imkânlar sunan vadiler ve dağ yolları mevcut. Bugün onlardan birinde; Kaynaklar köyünün (biz köy demeyi sürdüreceğiz) çevresinde bir yay çizen çınarlar ve kızılçamlarla kaplı bir rotadan yürüdük önce. Sonra daha yukarılarda bulunan bir yangın havuzuna ulaşıp, Nif Dağı’na doğru yönelen bir başka toprak yola saparak epeyce bu yolu takip ettik. Akşama yaklaştığımız bir anda ise, Gökdere Kanyonu’na hâkim bir noktada ve uçurumun kıyısında bulunan bir kireç taşı kütlenin üzerinde yemeğimizi yiyerek dönüşe geçtik. Dönüş yolunda kavuştuğumuz Kaynaklar köyü çevresindeki yayı takip ederek, yürüyüşümüz tamamladık ve saat 17.30 gibi kuzey yönünden köye girdik. Köyün merkezine ulaştığımızda, akşam vakti karanlık bastırmadan Kunduracı Çınarı’nın altındaki kahvehanelerden birinde ancak çay içecek kadar zamanımız kalmıştı. Toplam olarak 20 km.lik rotayı neredeyse 7,5 saatte tamamlamıştık.

 
Kaynaklar sırtlarından Kaynaklar'a ve İzmir'e bakış
(Ekim-2010)

Kaynaklar hakkında

Daha önceki yıllarda bir kez bugünkü rotanın köy çevresini dolanan yay kısmında yürümüş, daha sonraki iki yürüyüşte ise Nif Dağı ile şimdilerde zirvesinde Ege Üniversitesi’ne ait bir rasathanenin bulunduğu Kurutepe’yi birbirinden ayıran vadinin girişindeki Porta’dan (19.yy.da bölgedeki Rumların verdiği isim) başlayarak farklı iki farklı rotayı gerçekleştirmiştik(1). Bu kez ise, daha farklı bir güzergâhı takip ederek Nif Dağı’nın yamaçlarına doğru tırmandık. 

 
Arap Deresi Vadisi'nin kapısı; "Porta"
 (Nisan-2011)

 
Kaynaklar arkasında bir çeşme başı
(Ekim-2010)

 
 Aynı çeşme başı; yıl:2019...
(Aralık-2019)

Kaynaklar köyü, yukarıda da belirttiğimiz gibi İzmir’in en önemli su kaynaklarını barındırıyor. 19.yy.da “Garabunar” şeklinde telaffuz edilen Karapınar, Nif Dağı’nın eteklerinden doğuyor. Daha sonra Arap Deresi ya da bugünkü ismiyle Gökdere Vadisi boyunca doğudan batıya doğru akışını sürdürüyor. Bugün artık bu suların hepsine gem vurulmuş durumda; şehrin 1970’lerden itibaren başlayan çeperlerine sığamayıp kırsalına doğru genişleme dinamikleri, kentin su ihtiyacı açısından kritik bir noktaya taşınmasına neden olmuş. Örneğin bu dinamikler, zaman içinde Bornova’ya su temini kaygısıyla yapılan yatırımlarla kadim Halkapınar Gölü’nün de kuruması ve yok olmasına yol açmış.(2)

  
Arap Deresi'nin bir kolu
(Nisan-2011)

 
"Garabunar"dan gelen su 
(Nisan-2011)

Kaynaklar civarında, İlkçağ’dan kalma iki de gözetleme kalesi bulunuyor. Bunlardan birincisi Gökdere Kanyonu’nun kuzey ucunda yer alan ve bir koçboynuzu şeklinde kuzeye doğru uzanan Gökdere (Sivrikaya) ya da İzmirli’nin Kalesi olarak da adlandırılan kale. Bu adlandırma ise, 19.yy.da İzmir’in suyolları üstüne bir harita hazırlamış olan Georg Weber’e ait. Smirli / İzmirli yöresindeki bu kale, harita üzerinde yalnızca “kaleh” olarak anılmış ve yükseklik olarak 400 metre işaret edilmiş.(3)

 
Gökdere Kanyonu ve en arkada Kaynaklar Kalesi'nin bulunduğu tepe
(Nisan-2011)

 
Gökdere ya da İzmirli'nin Kalesi
(Ocak-2011)

  
Gökdere Kalesi; yüzeyde pek de bir şey yok. 
(Ocak-2011)

İ.Ö. 6 yy.dan 4.yy.a kadar kullanılmış olduğu tahmin edilen kalenin eteklerinden Arap Deresi dolanarak, bugünkü Gökdere köyünden aşağılara doğru akar. Kavaklıdere ile birleşen Arap Deresi, bu noktadan itibaren, bugün Bornova’daki Sanayi Sitesi’nin kıyısından geçerek denize ulaşan Manda Çayı adını alır. Bu çaya, Ortaçağ’da; şimdiki Kurutepe üzerinde olduğu düşünülen ve İzmir civarındaki birçok dönemsel yerleşim adlarını bize haber veren Lembos Manastırı kayıtlarında Mantaya ismi verilmekteydi.

 
Kaynaklar Kalesi'nde bir Hellenistik duvar parçası
(Ersin Doğer, İzmir'in Smyrna'sı; Resim-20)

 
Kaynaklar'ın arka dünyası; Porta'dan ötesi...
(Nisan-2011)

Diğer kale ise; Nif yönünde doğuya doğru uzanan, aynı vadideki bir kireç taşı kütlenin üzerinde konumlanmış Kaynaklar Kalesi’dir. İzmir’in Smynra’sı isimli değerli kitabın yazarı Prof. Ersin Doğer’e göre; bu her iki kale de, Smyrna ve Ephesos yolunun kontrolünün sağlanması için yapılmış olmalıdır. Bundan başka Kaynaklar köyünün üzerindeki sırtlarda yer alan iki gözetleme kulesi ise, yine aynı işleve dönük olarak inşa edilmiş olmalıdır; Kaynaklar-1 ve Kaynaklar-2 kuleleri…

 
İ.Ö. 1.binde (Arkaik, Klasik ve Hellenistik Çağlar) İzmir ve civarı
(Ersin Doğer, İzmir'in Smyrna'sı; Harita:2) 

Ersin Doğer, İzmir’in güney sınırını kontrol eden kaleler ile ilgili olarak şu bilgileri aktarıyor:

“İzmir çukurunun güney sınırı Nif Dağı, Kokluca Tepeleri ve Tekke Dağı arasında Arap Deresi ve Meles Çayı tarafından oyulmuş iki vadi yoluyla Küçük Menderes Havzası’na geçit vermekteydi. Arap Deresi’nin açtığı vadiyle başlayan güneydoğu geçidi Işıklar (şimdiki Işıkkent-İF)-Gökdere’den güneye modern otoyol yönünde ilerlemekte, yaklaşık 30 kilometrelik bir rota ile Ayrancılar’a ulaşmaktaydı. Bu rota üzerinde görülen Sivrikaya-Kaletepe, Kaynaklar Kalesi, Kırıklar köyünün kuzeybatısındaki Kaletepe üzerindeki 1 ve 2 numaralı gözetleme kuleleri, Demirci-Çakraktepe ve Kocadağ Kaleleri Pers yönetimi altındaki savaş dolu yüzyıllarda İzmir’e güney-güneydoğudan yaklaşımı kontrol etmiş olmaktaydı.”(4)

 
Sırtlardan İzmir'e bakış
(Nisan-2011)

 
Kurutepe
(Nisan-2011)

Yüzlerce yıllık yaşlı çınar ağaçlarının oluşturduğu, bunun altına yayılmış masalarıyla bir konfor alanı manzarası sunan Çınaraltı Meydanı, kuzeye, batıya ve güneye genişleyerek büyük bir kasaba niteliği kazanmış Kaynaklar’ın kalbini oluşturur. Hele burada şimdi mevcut olmayan, ancak yıllarca ana gövdesindeki bir büyük oyuğun içindeki küçük bir kunduracı dükkânının varlığı nedeniyle Kunduracı Çınarı adıyla anılan 1000 yaşını geçkin anıt çınar ağacı benzersizdir. Kunduracı Çınarı, belki de Bayındır-Kızıloba köyünün yakınlarındaki Aslan Kavağı(5) ismiyle bilinen anıt çınar ağacından sonra bölgedeki en yaşlı ve en muazzam ağaç olarak tanımlanabilir.

 
Kaynaklar; Kunduracı Çınarı ve kahvehaneler
(E.Gündoğan)

 
Kızıloba'daki Aslan Kavağı
(Kasım-2014)

 
Gezgin cüssesiyle ölçeklendirilmiş Aslan Kavağı
(Kasım-2014)

Buraya yaz-kış demeden yakın çevreden gelen insanlar, çınarların altındaki masalarda köylülerin hazırladığı yiyecekleri, kahvehanelerden gelen çay ve benzeri içeceklerle tüketerek vakit eylerler. Köyün doğu yönündeki dere ve onun doğu, kuzey ve güney yönündeki yamaçları boyunca yükselen vadi ise, doğa tutkunlarına mevsimine göre binbir güzellik sunar. Doğuya doğru vadinin içinden ilerleyen patikaların köyü çepeçevre dolaşan toprak yol düzleminde ve güneydoğu yönünde ulaştığı yer ise, yine çınar ağaçlarıyla kaplı bir başka benzersiz alandır. Çınar ağaçlarının altında dağdan gelen suyun doğa tutkunlarına sunulduğu iptidai çeşmeden kana kana su içmeden geçmek asla mümkün değildir.

 
Kaynaklar sırtlarına doğru; yolun başındayız.

Yürüyüşün Hikâyesi

Saat 9.30 gibi Kaynaklar-Çınaraltı’nda bugünkü yol arkadaşım Erdal ile buluştuk. Belki de İzmir’in en yüksek yerlerinden birisi olması nedeniyle, erken saatlerde sabah ayazı etkiliydi Kaynaklar’da. Meydana bakan kahvehanelerden birinde adet olduğu üzere; sabah kahvelerimizi yudumlayarak başladık güne. Saat 10 gibi köyün doğu çıkışında yer alan bir merhum dağcının heykelinin bulunduğu düzlükten başlayarak, köyün etrafında bir yay çizecek güzergâhımıza vasıl olduk.

 
Kaynaklar sırtları; kızılçamlarla kaplı...
(E.Gündoğan)

Köyün çıkışındaki toprak yol, bizi bazı çiftlik evleri ve kır lokantaları arasından doğuya ve yukarılara doğru taşıdı. Yukarıdan gelen küçük bir dereciği takip ederek ulaştığımız ilk yol sapağına dek, insanlar tarafından dereciğin içine ve makiliklerin derinliklerine bırakılmış çöp yığınlarıyla karşılaştık. Bütün doğa yürüyüşlerimizdeki rastladığımız bu manzara, köyün hemen yakınlarında yine karşımıza çıkmıştı. Üzüntü verici bir durumdu; içinde yaşadığı doğaya karşı kayıtsızca sürdürdüğü bu acımasız tutumu nedeniyle insanoğlunun zavallılığına hayıflandık doğrusu. Ümitsiz vakaydı “büyük insanlık”…

 
Çınarlı vadi
(E.Gündoğan)

  
Kaynaklar sırtlarında rastladığımız bir keçi sürüsü
(E.Gündoğan)

Kuzey yönünde biz yürüdükçe derinleşen bir vadide, baharla daha da zenginleşen bir dere ve kızılçamlardan melengeçlere, pırnar meşelerinden çınarlara dek genişleyen; türlü ağaçlarla bezenmiş zengin bir bitki örtüsü vardı. Bir süre sonra Kırıklar köyü yönüne doğru yönelen bir başka sapağı daha arkamızda bıraktık.

  
Sırtlardan Kaynaklar'a doğru bakış
(E. Gündoğan)

 
Çınarlı Vadi
(Ekim-2010)
 
Kaynaklar köyünün arkasında; doğu yönünde genişleyen vadinin çevresinde sürdürdüğümüz yürüyüşümüz sırasında, çeşmeler ve çınarlarla kaplı sel yataklarından geçtik. Vadinin kıyısında bir dizi nar ağacının bütün meyveleri çatlamış ve yerlere dökülmüştü. Yıllar önce buradan bir kez daha geçerken bu narların tadına bakmıştık. Ama şimdi aynısı mümkün değildi.

 
Bir konfor alanı; çınarlarla kaplı vadiden bir başka görünüm
(Ekim-2010)

Bir süre sonra, yolda karşılaşıp kısa bir sohbet yaptığımız Bucalı bir ailenin sözünü ettiği dut ağaçlarının bulunduğu bir düzlüğe eriştik. Onlardan öğrendiğimize göre, bu karadut ağaçlarının meyvesi oldukça lezizdi. Yer yer vadiye doğru uzanan kireç taşından kayalıklar vardı. Dut ağaçlarının altında buralara bizden önce erişmiş bir grup, sofrasını kurmuştu bile. Selamlaşıp yola devam ettik.

 
Kızarmış melengeçler
(E.Gündoğan)

 
Dutlu Vadi
(E.Gündoğan)

Dutların bulunduğu alanı biraz geçince, doğuya ve Nif Dağı’na doğru yönelen bir yol sapağına geldik. Yukarıdan gelen bir başka yürüyüş grubundan yolun nereye ulaştığı konusunda yeterli bir bilgi alamamakla birlikte, yukarılarda bir yangın havuzu ve çeşmenin olduğunu öğrendik. Biz de bu bilgi ışığında, sapaktan yukarıya doğru yürümeye başladık.

 
Yangın havuzunun altındaki çeşme ve çınarlar
(E.Gündoğan)

 
Zehra Gökçeoğlu Çeşmesi
(E.Gündoğan) 

Yangın havuzuna gelinceye dek betondan yapılmış iki orman çeşmesi daha geçtik. Tatlı bir meyille yükselen yol, bir süre sonra bizi çınarlarla kaplı bir çeşme başına ulaştırdı. Toprak yolun altında; yine çınar ağaçlarıyla kaplı, mükemmel bir düzlük ve piknik alanı mevcuttu. Çeşmenin suyu ise oldukça lezzetli idi. Üzerinde “Kırcaali Yelciler köyünden Zehra Gökçeoğlu hayratıdır” yazısı okunuyordu. Vesile olanların ruhlarına bir selam göndererek, mataralarımıza su takviyesi yaptık güzelim çeşmeden. Çevre, yürüyüş gruplarının hassasiyeti sayesinde oldukça temizdi. Zaten yol boyunca uğradığımız bütün çeşme başları ve çınarlarla kaplı konfor alanlarında, insanları çöplerini bırakmamaları yönünde uyarıcı bir dizi levha da görmüştük. Büyük olasılıkla bu levhalar, buralara çevre dostu doğa yürüyüşçüleri tarafından bırakılmıştı.

 
Kaynaklar yangın havuzu
(E.Gündoğan)

Yangın havuzu, çeşmenin bir üst düzlemindeki; çevresi tel örgülerle çevrili bir düzlükte yer almaktaydı. Etrafından dolaşarak Nif yönündeki tırmanışımızı sürdürdük. Önümüzdeki beli aşınca, tamamen kızılçamlarla kaplı ıssız bir dünya ile karşı karşıya geldik. Sık bir ormanın içinde ve yapayalnız yürümekteydik. Çevremizde alakargaların ve zaman zaman vadiye doğru dalış yapan kuzgunların haykırışları dışında hiç ses yoktu. Önce inişle süren yürüyüşümüz, daha sonra; yıllar önce yürüdüğümüz Çocuktumarı Tepesi’ne doğru ilerlediğini düşündüğümüz dik rampalarla devam etti.

 
Farklı tonda melengeçler
(E.Gündoğan)

Bir süre sonra önümüzdeki ikinci beli de aştık; Nif Dağı hala görünmüyordu önümüzde. Yeni bir vadiye ve onun çevresinden dolaşan bir başka “yay”a gelmiştik yine. Uzun bir süre bu vadinin kıyısı boyunca yürüdük. İleride sağa doğru bir sapak, Kırıklar yönüne inen bir başka yolu işaret ediyordu bize. Solumuzda ve daha yüksek bir kotta Çocuktumarı Tepesi göründü nihayet. Ama zaman artık oldukça ilerlemişti. Bu çıkışın, karanlık basmadan gerçekleştirilmesi gereken bir de inişi vardı. Üstelik de aşağılarda yarım bıraktığımız Kaynaklar köyünün çevresindeki “yay”ın tamamlanması gibi bir görevimiz de bulunmaktaydı daha. Bu nedenle yemeğimizi yiyebileceğimiz manzaralı ve vadi kıyısında bir kayalığı bulunca durduk. Üstelik bir tekneye boşalan hortumdan ibaret bir çeşmemiz de vardı yanı başımızda. Hemen uçurumun kıyısındaki kayalığın üzerine soframızı kurarak, gecikmiş öğle yemeğimizi çok uzaklardaki Gökdere Kanyonu ve Kaynaklar Kalesi’nin de içinde bulunduğu, gerçekten görülmeye değer bir manzaraya karşı yedik.

 
Yemek yediğimiz yerden Gökdere Kanyonu ve Kaynaklar Kalesi'nin bulunduğu vadilere ve İzmir'e doğru bakış
(E. Gündoğan)

Artık burası, dönüş için bir başlangıçtı. Çocuktumarı Tepesi’ne birkaç kilometrelik yolumuz kalmıştı, ama oraya yürüsek, çok gecikecektik. Yine geldiğimiz rotayı takiben Kaynaklar köyünü arkadan çeviren vadinin sınırlarına dek indik. Ama buradan itibaren daha neredeyse 5-6 km.lik bir mesafemiz daha kalmıştı köye. Vadiye inen birtakım patikalar bizi kışkırtsa da, kuzeye doğru dönen toprak yoldan hiç ayrılmadık. Yanımızdan birkaç traktör ve kamyonet geçti köye kadar.

 
Gezgin, yol üstündeki bir başka çeşme başında... 

Rakım alçaldı yavaş yavaş; sonunda Kurutepe ile Nif Dağı kütlesini birbirinden ayıran Arap Deresi vadisinin giriş kapısı diye nitelediğimiz Porta’nın çıkışına ulaştırdı bizi toprak yol. Yıllar önce yürüdüğümüz buralar oldukça değişmiş, yer yer inşaatlara alan açmak amacıyla zeytin ağaçları kesilmiş, geniş bir alanda teras duvarlarıyla çevrili inşaat alanları oluşturulmuştu. Gördüğümüz manzaradan edindiğimiz izlenime göre; herhalde içinden geçmekte olduğumuz ekonomik koşullar nedeniyle işler bir süredir sürüncemede kalmış olmalıydı. Çevrede de bir sürü kır evi ya bitmiş ya da inşa halindeydi. Bu manzara Kaynaklar havalisi için hiç de iç açıcı değildi. Ama ne yazık ki, İzmir’in kadim su kaynaklarının bulunduğu bu doğa harikası topraklar da büyük bir yapılaşma baskısı altındaydı; her yerde olduğu gibi.

 
Kaynaklar sırtlarında...
(Ekim-2010)

Bir süre sonra köyün ilk evlerine ulaştık. Kaynaklar’a köyün eski camisinin de bulunduğu kuzeydeki bir sırtını takip ederek indik. Sırtın başlangıcında arabasını yıkamakta olan bir delikanlı, teypten gelen ve can yakıcı feryatlarla sürmekte olan bir arabesk konseri neredeyse bütün mahalleye dinletmekteydi. Keyfine diyecek yoktu doğrusu. Yanından geçip gittik.

  
Kaynaklar dünyasına veda... 
(Ekim-2010)

Çınaraltı Meydanı’na ulaştığımızda saat 17.30 civarıydı. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Doğanın içinde gördüğümüz kötü manzaraları kafamızdan silmeye çalışarak, meydana bakan kahvehanelerden birinde yorgun çaylarımızı içtik Erdal ile. Güzel bir günü daha doğada geçirmiştik keyifle. Ne mutlu bize… Ne mutlu yürüyebilenlere…

Dipnotlar:
(1)   Kaynaklar Porta-Arap Deresi yürüyüşü ve İzmir’in su kaynakları ile ilgili bilgiler için bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2011/11/kaynaklar-porta-kapi-karapinar-nif-onu.html ile Kaynaklar Porta-Çocuktumarı yürüyüşü için bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2014/01/kaynaklar-cocuktumari-mevkii-nif-zirve.html
(2)  Halkapınar Gölü’nün doğuşundan yok oluşuna dek öyküsü ve hakkındaki diğer bilgiler için bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2012/06/izmirin-kayip-golu-halkapinar.html
(3)  Arkeolog Şükrü Tül; Ebruli Turizm için hazırlanan; İzmir’in Kaleleri isimli gezi notu; Ocak-2011
(4)  Prof. Ersin Doğer; İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları, 1.Baskı, 2006-İstanbul; sayfa: 86-87
(6)    Fotoğraflar, belirtilenler dışında İ.Fidanoğlu tarafından çekilmiştir. Tarih belirtilmeyen fotoğraflar, yürüyüş gününe aittir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

4 Haziran 2012 Pazartesi

İZMİR’in KAYIP GÖLÜ; HALKAPINAR

İbrahim Fidanoğlu
4 Haziran 2012

Bugün mazide kalmış korulukların hatırasını yâd edercesine, onların adlarıyla anılan Çamdibi, Çınarlı ve Mersinli semtlerinin sokaklarından geçerken kim duyar bülbüllerin, ispinozların ve kukumav kuşlarının sesini? Aklınıza getirir misiniz hiç; buralarda bir zamanlar balıkların oynaştığı, rüzgârlarla fısıldaşan sazların serpilip geliştiği bir kayıp gölün hikâyesini… Anlatacaklarımız o göle ve o gölden doğan efsanevi çaya dairdir.


19.yy. kartpostalı; Halkapınar Gölü, önde bir kervan; hemen arkasında solda su derleme yapısı


Çok uzakta değil; zamanımızdan daha 50 sene kadar önceleriydi. Tatlı su kaynaklarıyla şehre hayat veren bu yaşam pınarı ile ilgili tanıklıklar hala içimizdedir ve canlılığını korumaktadır. Yazın kavurucu sıcaklarında çevrede gelişen yeni yerleşim alanlarından yada Kadifekale’nin eteklerine konumlanmış nispeten şehrin dar gelirli insanlarının yaşadığı mahallelerinden buralara gelip bu cenneti keşfeden çocukların dünyasında iz bırakan bir hatıradır şimdi yaşananlar. Aile büyükleri, Mübadele sürecinde Selanik – Kozana’dan Manisa’nın Koldere köyüne göçen, daha sonraları 1950’lerde de Manisa’dan kalkıp İzmir’e yerleşen Ballıkuyulu Hasan Ali Çağlar Amca, Selvili Mescit yokuşlarında göl ve çevresi ile ilgili şunları anlattı:



“50’li yıllardı. İzmir’e Manisa’dan yeni göçmüştük. Askerden sonra Tekel’de işe girdim. Halkapınar gölünde o zamanlar yüzmeye giderdik. Orada çok çocuk boğuldu. Bayraklı’da şimdiki Adliye’nin denize doğru biraz ötesinde Manda Çayı ile birlikte sulak alanlar vardı. Ördeklerin konaklayabileceği sazlık alanlarla kaplıydı o civar. Oralara ördek avına giderdik, vurduğumuz ördeği hemen Tekel deposundaki arkadaşlara götürürdük; onlar hazırlar, bize bir bacağını verirler, gerisini tüm arkadaşlar birlikte yerlerdi.”



20.yy.ın başında, iki kıyısında yavaş yavaş baş veren fabrikalarla gelecekteki bir yok oluşun ilk işaretlerini veren kısa Meles Çayı o yıllarda kış yaz aynı kararlılıkla taşmadan, kurumadan usul usul kaynağının bulunduğu Halkapınar Gölü’nden körfeze doğru akardı. Yüzyıllar süren bu serüveni antik çağ yazarları şöyle anlatıyorlar:



İ.S. 4.yy.da yaşayan Himerios’a göre; “Bu Meles Çayı İzmir’in varoşları içinde doğar. Çayın kaynakları pek çoktur ve birbirlerinin yanından çıkmaktadırlar. Bu kaynaklardan oluşan çay, hemen bu kaynakların yanında bir göl halini alır ve bunun her tarafında küçük sandallar, gerek kürek ile ve gerek sahilden yedekleme suretiyle seyredebilirler. Çayın etrafı serviler ve zarif sazlarla bezenmiştir. Çay, çok yakın bir mesafede denize akmaktadır. Fakat bilmem ki akmak tabirini kullanmak caiz midir? Çünkü çayın aktığına delalet edecek bir ufacık şırıltı bile yoktur. Ve gizlice denize karışmaktadır.” (1)


 1 Mayıs 1906 tarihini taşıyan bir kartpostal; Meles Çayı ve kıyısında fabrika bacaları


İ.S. 2.yy.da İzmirli hatip Aelius Aristides, Meles Çayı’nı ve Diana Hamamları’nı tanımlarken, “Şehrin sokaklarına hâkim olan Apollon’un kapılar önünde ziynet olacağı yerde deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, şehrin kapıları önünden kolunu uzatmaktadır. Bu kaynaklar, suları kısa bir mesafede denize akan bir hamamdır. Meles, mağaralardan, evlerden ve ağaçlardan geçerken aynı suretle akar, yatağının ortasında parıldar ve denize gider. İleride kaynağın yüksek kısmında havuza benzer bir duvar vardır ve kanal burada başlar. Meles kaynağında çağıldamaz, bunların dalgaları yavaş yavaş, sessizce denize kavuşur. Bazı defalar rüzgârlar, tehditleri altında denizi kabartınca Meles’in sularını geri atar, o zaman ki iki suyun satıhları ayrı ayrı görülür ve nerede birleştiklerini anlamak mümkün olmaz. Zaten Meles’in her tarafı balıkla doludur. Meles, yazın da kışın da aynı ebattadır; hiçbir zaman yağmurlar onun taşkınlığına yol açmadıkları gibi sıcaklar da onu kurutmamıştır. Cansız bir şeymiş gibi daima aynı şekil ve aynı rengini muhafaza eder. Meles, serseri değildir, yatağından uzaklaşmak elinden gelmez. Şehrin aşığıymış gibi oradan uzaklaşmaya cesaret edemez ve şehre karşı dinmeyen bir aşk beslediği için ebedi yatağını muhafaza eder. Bunun içindir ki şehri biraz dolaşır ve çıktığı yerde biter” demektedir. (2)

Strabon ise İzmir ile Meles arasındaki ilişki için şunları anlatmaktadır:



“Kentin bir parçası tepededir ve surla çevrilidir, fakat büyük kısmı ovada limanın, Metroon’un ve Gymnasion’un yakınındadır. Kentin caddelere ayrılışı özel bir şekilde düzenlenmiştir. Bunlar birbirlerine olabildiği kadar dik doğrular şeklindedir ve taşlarla döşenmiştir, alt ve üst katları bulunan portikler vardır. Bir de içinde Homeros’un Ksoanon’u bulunan Homereion adı verilen dörtkenarlı bir portik (stoa, revak) bulunur. Bu nedenle Smyrnalılar Homeros üzerinde özellikle hak iddia ederler ve gerçekten de kentin bir tip tunç sikkesi Homereion adını taşır. Meles nehri surların yakınında akar, kent diğer kuruluşlarının yanı sıra bir de kapatılabilen bir limana sahiptir.”(3)


19 Aralık 1907 tarihini taşıyan bir Halkapınar kartpostalı; önde su derleme yapısı


Prof. Dr. Ersin Döğer; İzmir’in Smyrna’sı isimli kitabında artık tarihin derinliklerinde kaybolmuş Halkapınar Gölü’nden ve buradan doğan Halkapınar Deresi’nden şöyle söz eder:



“Bugün bulunduğu semte ismini veren Halkapınar kaynakları ve bu kaynakların yeryüzüne çıktıktan sonra oluşturduğu gölcük, Prehistorik çağlardan 50 yıl öncesine kadar bölgenin en büyük tatlı su rezervi olarak hizmet verdi. Bizans Çağı’nda (13.yy.) yazar Georgios Akropolites tarafından Periklystra (Halkapınar) olarak anılan birkaç pınarın birleşerek oluşturduğu bu yuvarlak gölcük civarı bir mesire yeriydi. Helenistik Çağ’ın başlarında kent Bayraklı – Tepekule’deki eski yerinden Kadifekale ve yamaçlarına taşındığında Antikçağ’ın yazarları tarafından Homeros’un doğum yeri olarak efsaneleşen kutsal Meles Çayı’nın yeryüzüne çıktığı kaynak olarak bilindi. Gerçekten de bazı yazarların Meles Çayı ve kaynaklarına ilişkin tanımları Halkapınar gölcüğü ve bu gölcükten çıktıktan kısa bir süre sonra denize kavuşan Halkapınar Çayı’na uymaktadır.

19.yy. fotoğrafçısı Rubellin’in kamerasından Halkapınar Gölü ve çevresi

Ünlü sofist Aristides (İ.S. 2.yy.) Meles’in denizden uzak olmayan bir noktada yerden fışkırdığını, fışkırdığı yerin bir gerdanlık gibi olduğunu söyler. Himerios ise (İ.S. 4.yy.) Meles’in birçok kaynaktan çıktığını ve bu kaynakların bir göl oluşturduğunu söylemektedir. Bu tanımlar da Halkapınar’ın görünümüne uygundur. Hala gölcüğün etrafında ve iç kısmında muhtemelen Roma Çağı’na ait mermer ve diğer yapı kalıntıları görülmektedir. Belki de bu yapı kalıntıları Bizans Çağı’ndan gelen bazı bilgilerle birleştirilerek 19.yy.da burada Artemis’e (Diana) ait bir hamam olduğu konusunda bir inancın oluşmasına yol açmış ve burayı ziyaret eden birçok gezgin de Halkapınar gölcüğünü “Diana Hamamları” olarak kayda geçirmiştir. Nitekim 13.yy. Bornova (Prinobaris) nahiyesinin bir kısmını kapsayan İstanbul’daki Ayasofya’ya ait topraklar içinde Thermon ve Loulon köyleriyle birlikte bir “Hora Tou Artemisia” (Artemis Tapınağı arazisi) zikredilmektedir. Bizans Çağı’nda Bornova arazisi içindeki bu Artemision ve Thermon (Ilıca, sıcak su kaynağı) adları daha sonraları ortaya çıkan “Diana Hamamları” adıyla özdeşleştirilebilir.”(4)

19.yüzyıla geldiğimizde Padişah’ın izni ile Belçikalı bir şirket Halkapınar kaynaklarını kullanarak İzmir’in su temini işini üstlenir. Belçikalı şirket; sarnıç, buharla çalışan merkezi pompa istasyonu, su deposu ve su dağıtım hatlarının yapımını 1886-1897 yılları arasında tamamlar. Kadifekale’nin eteklerinde yer alan Selvilitepe’ye de şehrin yüksek semtlerine su basabilmek için bir su deposu ve pompa istasyonu kurar. Bu bina halen Selvilitepe’de yerinde durmaktadır. Sistem Cumhuriyet sonrasında İzmir Belediyesi’ne devredilir. 1970’lerde kaynakların su verme kapasitesi giderek azalır. İZSU’nun Web Sitesi’ndeki anlatımına göre “Halkapınar tesisleri 1897 yılından 1973 yılına kadar 76 yıl süre ile kullanılmış, bu tarihten sonra açılan yeni kuyular nedeniyle önce pınarların doğal boşalımları sonra da bu pınarlar sayesinde var olan Halkapınar gölü ortadan kalkmış, yeni pompa ve su tesisleri devreye girmiştir.” (5)

Yine aynı kaynağa göre; 19.yy.da çekilmiş tüm kartpostal fotoğraflarında yer alan bir kameriye şeklindeki su derleme yapısı günümüzde devre dışı kalmış olup İZSU tarafından restorasyon projesi yürütülmektedir. Tarihi pompa istasyonu ise halen kısmen kullanılmaktadır.

Smyrna; Diana Hamamları, yani Halkapınar gölü

Bir başka yaklaşıma göre ise binlerce yıldır Halkapınar’dan fışkıran bu su kaynakları, Nif Dağından gelen sularla beslenmekteydi. Ancak buradan gelen suların büyük bir kısmının Bornova’ya içme suyu olarak verilmek üzere alınması Halkapınar’ı besleyen yer altı sularının tükenmesine ve kaynakların kurumasına yol açmıştır. Bu dramatik süreç, Halkapınar Gölü’nün giderek kuruması ve yok olması sonucunu doğurmuştur. Bu sürecin son noktasında ise çevrede gelişen yapılaşma; 1971 yılında İzmir’de düzenlenen Akdeniz Oyunları öncesinde buraya yapılan Atatürk Stadı ve çevresindeki diğer yapılar, otobüs garajı ile sebze meyve halinin buraya taşınması bu mitolojik ve tarihsel alanın üstünün beton ile kaplanarak yok olması sonucunu getirmiştir.

Halkapınar’da 19.yy.da Belçikalılar tarafından kurulan ve işletilen Su Fabrikası

19.yy.da İzmir’deki kozpomolit yaşamı ayrıntılı bir şekilde anlatan Kozmas Politis’in Yitik Kentin Kırk Yılı isimli kitabında Halkapınar Gölü ile ilgili bir efsane anlatılır. (6) Bu anlatıda; sanki efsanede geçen yılanın ölümü ile gölün yok oluşu arasında kehanet derecesinde bir paralellik vardır. Kısaca özetleyelim:

“Halkapınar’da tek kızı Marianthi ile dul bir fırıncı kadın yaşarmış. Bir yaz günü sabahı Marianthi gölde serinlemek için yıkanmak istemiş. Kıyıda soyunarak sevinçle suya atlamış ve yüze yüze kıyıdan uzaklaşmış. Bu sırada gölden büyük bir su yılanı çıkıp kızın elbiselerini bıraktığı yere kadar sürünmüş ve onun çiçekli fistanının üzerine çöreklenmiş. Üşüyen Marianthi giyinmek için sudan çıkınca fistanının üstündeki yılanı görmüş. Hemen yakınındaki sopayı kaparak yılana vurmak istemiş. Yılan kıza insan diliyle ‘neden kendisini öldürmek istediğini’ sormuş ve ‘sana ne kötülük yaptım’ demiş. Marianthi ona ‘olur da bir erkek geçer ve beni çıplak halimle görür’ diye yanıt vermiş. Yılan da ona ‘sen bana karım olacağına dair söz ver, ben de sana fistanını vereyim’ demiş. Kız, yılanı ‘peki, sana söz veriyorum; ancak eve gidip çeyizimi hazırlamak istiyorum; bir ay içinde geri dönerim’ diye yanıtlamış. Yılan kızdan aldığı söz üzerine suya atlamış, kız da evine koşmuş ve olanları annesine anlatmış. Annesi ona üç ay evden çıkmazsa yılanın onu unutacağını söylemiş. Ancak su yılanı, kız üç ay ortalarda görünmeyince ordusunu toplayıp fırıncı kadının evini kuşatmış. Bunu gören anne ile kız evin tüm kapı ve pencerelerini sürmeleyip kapatmışlar. Ancak yılanlar evin çatısına tırmanarak bacadan girip kızı kaçırmışlar. Annesi arkalarından koşsa da çaresiz bir şey yapamamış. Kızını en son yılanla birlikte gölün suyuna dalarken görmüş. Kızının boğulduğuna hükmeden annesi beş yıl ağlayıp yas tutmuş.


Halkapınar(Meles) Çayı akarken; 19.yy

Annesi bir gün ekmekleri fırından çıkarırken kızı Marianthi’nin kucağında bir kız ve elinden tuttuğu bir oğlan çocuğuyla karşıdan gelmekte olduğunu görmüş. Sevinçle kızını öperek ona sarılmış. Kızına çocukların kimin olduğunu sorunca, kızı ona ‘o iyi kalpli su yılanı ile evlendiğini, gölün dibinde çok mutlu bir şekilde yaşadıklarını’ anlatmış. Annesi bunun üzerine artık kendisi ile birlikte kalmasını istemiş; ancak kızı, kocası yılana geri dönmek üzere söz verdiğini söylemiş. Annesi kocasına nasıl döneceğini sorunca; Marianthi de gölün kıyısına giderek ‘sevgili yılan kocacığım çık dışarı gel beni al’ diye sesleneceğim karşılığını vermiş. Yemeğe oturmuşlar. Yemekten sonra kızın uykusu bastırmış, oracıkta kıvrılıp uyuyakalmış. Annesi bu sırada gölün kıyısına gidip ‘sevgili yılan kocacığım, çık dışarı ve gel beni al’ diye seslenmiş. Karısının döndüğünü sanan yılan, başını sudan çıkarınca kadın elindeki baltayla yılanı öldürmüş. Kadın eve dönünce kızının uyandığını görmüş. Marianthi, annesine dönme vaktinin geldiğini söyleyerek annesine veda etmiş ve çocuklarıyla birlikte gölün kıyısına varmış. Su yılanı kocasının tembih ettiği gibi ‘sevgili yılan kocacığım, çık dışarı ve gel beni al’ diye bağırmış. Ancak seslenişine yanıt alamamış. Suya dikkatli bakınca suyun kanlı halini fark etmiş. Bunun üzerine çocuklarını öpmüş ve ağlayarak, artık hayatta anne ve babalarının olmayacağını, kızına bülbül olup akşamları, oğluna ispinoz olup sabahları şarkı söylemelerini, kendisinin de kukumav kuşu olup kocasının ölümüne ağlayacağını söylemiş.


Halkapınar’ın Selvilitepe’den şimdiki hali

Efsaneyi aktaran anlatıcıya göre, işte o zamandan beri Halkapınar’da ispinoz ve bülbül eksik olmaz. Birkaç kere bir kukumavın ağladığını duyarsanız bu o talihsiz Marianthi’dir.

Artık şimdi onlar da yok. Üstüne beton atıldı; otogar, hal, sanayi sitesi ve benzeri yapılarla yer altına gömüldü bu eşsiz güzelliklerin tümü. Eşi benzeri olmayan böyle bir yok ediş serüveni ne yazık ki bizim topraklarımızda yaşandı. Şimdi bu şehirde, bu yok oluşu kaçımız hatırlıyor acaba diye sorsak? Ve onu takip eden nicelerini… En son Allionai’de yaşadıklarımız, o günlerden bugüne aktarılan “benzersiz” yönetim geleneğimizin yapı taşlarıdır. Şimdi sorma vaktidir; bütün bu yaşananların üstüne şikâyet edecek halimiz mi kaldı?


Dipnotlar

(1)İzmir – Kuruluşundan Bugüne Kadar; Emin Canpolat; İTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını 1954; ÜÇ İZMİR Yapı Kredi Yayınları; Sayfa 22; Aralık 1992
(2)a.g.e.
(3)Strabon; Antik Anadolu Coğrafyası; sayfa:165; paragraf:37; Arkeoloji ve Sanat Yayınları
(4)Prof. Dr .Ersin Döğer; İzmir’in Smyrna’sı; sayfa:171 Resim:7 Açıklaması; İletişim Yayınları
(5)İZSU Web Sitesi
(6)Yitik Kentin Kırk Yılı, Kozmas Politis; Belge Yayınları; Sayfa 56-59; Temmuz 1994
(7)19 ve 20. yy. başına ait kartpostal fotoğrafları, http://stampcircuit.com sitesinden alınmıştır. Halkapınar havalisinin bugünkü halini gösteren fotoğraf ise, Ağustos 2011’de İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.




Yazan: İbrahim FİDANOĞLU
Düzenleyen: MYC