f etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
f etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2012 Çarşamba

LATMOS DAĞI’NDAN BAFA’YA BAKTIK


18 Nisan 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün şiddetli lodos ve yağmur baskısı altında Büyük Menderes Ovası’nı aşarak rotamızı Bafa Gölü’ne doğru çevirdik. Uzun zamandır devam eden bölünmüş yol çalışmaları nedeniyle sıkıntılı seyreden trafik, Pınarlı ve Bafa’ya doğru nispeten düzeldi. Yol boyunca şiddetli lodos bazı ağaçların dallarının kırılarak yola düşmesine yol açmıştı. Söke’den sonra başlayan yağmur, kahvaltımızı yaptığımız Bafa köyünde yol kenarındaki kahvede tufana dönüştü. Dağdan yola doğru inen sokaklar, ansızın birer dereye dönüştü. Göğün rengi karardı ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur her yeri kapladı. Yağmur hafifleyinceye kadar kahvede oturduk ve yağmuru seyrettik.

 Latmos’dan Bafa Gölü’ne bakarken

Söke – Milas yolundan 10 km. kadar içerde yer alan Kapıkırı köyüne gitmek üzere Bafa’dan ayrıldık. Köy yolu, yer yer sular altında kalmıştı. Şiddetli rüzgâr enerji hatlarına zarar vermiş, bazı elektrik telleri kopmuş durumdaydı. Gölyaka’ya yaklaşırken yol birçok yerinden kazılmış vaziyetteydi. Böyle önemli bir ören yerine yakışmayan manzaralar mevcuttu. Yağmurla dolan çukurlar yolda arabayla ilerleyişimizi zorlaştırmıştı. Yediler Manastırı levhasını ardımızda bırakarak Kapıkırı’na doğru yöneldik. Köy girişine çok yakın bir noktada arabamızı göl kıyısında bıraktık ve kaya mezarlarının arasından ilerleyen sağdaki bir patikaya saparak Beşparmaklar’a doğru tırmanmaya başladık. Beşparmaklar; karşımızda yağmurla yıkanmış ve güneş ışıkları altında pırıl pırıl parlayan grano gnays kayalardan oluşan eşsiz bir duvar gibiydi.

Önde zeytin ağaçları, arkasında Beşparmaklar; ayrıntıda grano gnays kayalar

Yağmur baskısı sürdüğü için bu kez kendimize yakın bir hedef; Latmoslu Endymion’un mezarının bulunduğu tepeyi seçtik. Tepeye bir patikayı izleyerek çıkmaya başladık. Yağan şiddetli yağmur nedeniyle kayaların arasından akan küçük dereciklerin sesleri geliyordu. Kayaların üzerinde muhteşem görünümlü sanki minyatür bir ormanı andıran kırmızı renkli kaya yosunları doluydu. Baharın kokusu bütün vadiyi kaplamıştı. Yağmur sonrası doğadaki arınmışlık duygusu tırmanış boyunca tüm ekibi sarıp sarmaladı. Zaman zaman durup arkamıza baktığımızda aşağıda ovada uzayıp giden göl kıyısındaki meraları ve otlayan inekleri görebiliyorduk. Karşıda yamaca asılı gibi duran Gölyaka, sanki adıyla müsemma bir yerleşim olduğunu kanıtlar gibiydi.

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kayalara oyulmuş merdivenler, kayaların üstünde yer alan mezarlar, bazen yanlarında halen devrilmiş duran kapakları, yükseldikçe karşımıza çıkan dağdaki Latmos kentinin sur duvarlarından parçalar görmeye başladığımız antikitelerden bazılarıydı. Yerler gnays kayalardan elde edilmiş kesme taşlarla doluydu. Bu yapı taşları zamanın ve insanın tahribatına dayanamayarak etrafa saçılmış, bazıları tepeye tırmananlar için doğal basamaklar oluşturmuştu. Biraz daha tırmanınca Endymion’un mezarı olduğuna inanılan yere vardık. Hemen üstünde ise eski bir Bizans dönemi kilise kalıntısı mevcuttu.

 Önde Latmos evlerinin kapı söveleri; arkasında zirvesi sisler içinde Beşparmaklar

Yürüdüğümüz rota, aslında çobanlıkla geçinen Leleglerin dağda kurdukları kent Latmos’a doğru idi. Bu İlkçağ kentinin kültü Çoban Endymion’un kutsal alanı ve mezarı da buralardaydı. Etrafta yapı temelleri, evlerin kapı sövelerini belirleyen dikili taşlar, doğal kayaya uydurulmuş ve halen ayakta Latmos’un sur parçaları ve kale burçları dikkatimizi çeken diğer öğelerdi.

Biraz daha ilerledik; tepeyi aşınca ayaklarımızın altında uzanan Bafa Gölü ve ileride sağımızda konumlanmış Kapıkırı köyü ile karşılaştık. Göğün açıp kapatan aydınlığı altında yağmur sonrasında bütün yıkanmışlığı ile tabiat sonsuz bir arınmışlık içindeydi. Tertemiz havayı, dağ zambaklarının her tarafa bulaşmış kokusunu, sarıyı ve yeşili içimize derin derin çektik. Ufka doğru kıstırılmış bir deniz enginliğinde uzanıp giden gölün suları lodosun etkisi ile kıpır kıpır kıpırdanıyordu.

Latmos Herakleia’sı
Bafa Gölü civarı, İlk Çağ’da Karya diye anılan bölgenin içinde yer almaktaydı. Büyük Menderes’in hemen güneyinden başlayarak bir yandan bugünkü Uşak ve Denizli illerinin bir bölümünü de kapsayacak kadar doğuya uzanan; bir yandan da Dalaman Çayı’na kadar dayanan bu bölgeye Karya, burada yaşayan halka da Karyalılar adı verilmekteydi.

 Latmos’un göğe doğru tırmanan merdivenleri

Karyalıların bir kolu dağlarda yaşayan ve daha çok çobanlık ve arıcılık gibi faaliyetlerle uğraşan göçerlerdi. Bunlar Lelegler diye anılmaktadır. Bu halkın M.Ö. 16 yy.larda Santorini yanardağının patlaması sonucu ortaya çıkan kültürel farklılaşmalara dayandığı sanılmaktadır. Tarihçilerin tezlerine göre; bu felaket sonrası Girit’teki Minos uygarlığı dağılmış, halkın bir kısmı Kıta Yunanistanı’na, bir kısmı ise Ege Adaları yolunu izleyerek Anadolu’nun Batı kıyılarına ulaşmıştır. Anadolu’ya ayak basan halkın bir kısmının Bodrum Yarımadası, Çeşme – Ildırı gibi kıyı bölgelerde yerleştikleri; diğer bir kolun ise Çine, Muğla üzerinden güney-doğuya ilerleyerek Akdeniz’e ulaştığını ve burada Likya topraklarında yerli halk ile kaynaşarak bu uygarlığı yarattıkları ileri sürülmektedir. Lelegler’in M.Ö. 8 yy. civarı, şimdiki Bafa Gölü’nün kıyısında Beşparmak Dağları’nın üstünde ilk yerleşimlerini (Eski Latmos) kurdukları bilinmektedir. Lelegler, burada zamanın savunma standartlarına göre oldukça ileri düzeyde tahkim edilmiş ve çepeçevre surlar ve kulelerle çevrilmiş bir kent yarattılar. Kentin mimari düzeni basit ve dağınık bir yapıdaydı. Helen mimarisinin estetiği ve kentsel yaklaşımı bulunmamaktaydı.

M.Ö. 4.yy. Karyalılar için önemli bir dönüm noktasıdır. Persler, Anadolu istilası sonrası Anadolu’yu eyaletlere böldüler ve kendileri Anadolu’dan çekilip giderken, yönetimi Satrap adı verilen eyalet valilerine bıraktılar. Bunlardan biri de Milas’ta hüküm süren Karya Satraplığı idi. Bu satraplığın idaresi Milaslı Hekatomnos ailesine aitti. Bu ailenin en bilinen üyesi, M.Ö. 4.yy.da yaşayan Mausolos’tur.

 Çoban Endymion’un mezarı

Mausolos, Kıta Yunanistanı’ndan gelen teknolojik ve kültürel yeniliklere açık bir yönetici idi. Bazı yazarlara göre; İlkçağda bir Karya Rönesansı’nın yaratıcısı olarak adlandırılmaktadır. Yönetimin merkezini, Milas’tan Bodrum’a (Halikarnassos) taşıdı. Ayrıca, o zaman Ege Denizi’ne birleşik olan Bafa Gölü kıyısında (Latmos Körfezi’nde) Helen şehircilik normlarına uygun olarak dağdaki Latmos’u deniz kıyısında yeniden kurdu. (Latmos Herakleia’sı) Kentin ismini de bir Yunan tanrısı olan Herakles’e izafeten Herakleia olarak verdi. Eski Latmos’da da kimsenin kalmaması ve kurulan yeni kente yerleşmesi için tüm kenti yıktırdı ve sadece eski şehrin kahramanı çoban Endymion’un mezarını bıraktı. Aynı zamanda, bu kültü yeni şehre de taşıyarak şimdiki Endymion Sunağı’nı yaptırdı. Halikarnassos’da zamanının en önemli yontu sanatçılarını (Skopas, Bryaksis) ve mimarlarını bir araya topladı. Onlara önemli yapıtlar yaptırdı. Kendi ölümünden sonra eşi Artemisia tarafından anısına yaptırılan ve dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Mausolos’un Anıt Mezarı (Mimarları Pytheos ve Satyros’dur) da bunlardan biri idi.

Latmos Herakleia’sı; tam anlamıyla bir Hellenistik dönem kentidir. Kent, M.Ö. 4.yy.da Karya Satrapı Mausolos zamanında dağdan göl kıyısına (Büyük Menderes’in alüvyonlarıyla ağzını kapamadan önce, eskiden deniz kıyısı olan Latmos Körfezi kıyısına) taşınmıştır. Kent, Beşparmak Dağı’ndaki sarp kayalıklarda yer alan uzun şehir duvarları ve gözetleme kuleleri ile zamanında oldukça iyi bir şekilde savunulmaya müsaitti. Kentte bu dönemden kalma çok katlı bir agora, göle doğru biraz ilerde kayalıklar üzerinde Athena Tapınağı, şehir meclisi, daha ilerde zeytin ağaçları içinde küçük bir tiyatro, askeri savunma sisteminin dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden olan surlar ve gözetleme kuleleri, kıyıya inerken eski şehrin kültü çoban Endymion anısına yapılmış Endymion Sunağı bulunmaktadır. Romalılar, Menderes Irmağı’nın alüvyonlarıyla körfezin ağzının kapandığı ve ekonomik öneminin azaldığı bir dönemde şehre vergi toplamak gayesiyle bir su sarnıcı ve hamam dışında herhangi bir yapı yaptırmamışlardır. Hristiyanlık döneminde şehir bir piskoposluk merkezi olarak yaşamış olup, bu döneme ait Piskoposluk Binası’nın kalıntıları kıyıda yer almaktadır. Hristiyan Bizans döneminde Manastırlar ve Piskoposluk Dönemi, M.S.14.yy.a kadar sürmüştür. Bu tarihlerde doğudan batıya doğru ilerleyen Menteşeoğulları, güneyden; Fethiye ve Milas üzerinden gelerek bölgeyi ele geçirmiş, Miletos’a kadar gelerek Balat’a yerleşmişler, giderek bir azmak haline gelen ve Menderes’in çamurlarıyla kaplanan bu limandan İspanyol ve İtalyan limanlarıyla ticaret yapmışlardır. (Balatya ya da Balat) Bu döneme ait bir yüzü Arapça, diğer yüzü de Latince olarak Menteşe Beyliği tarafından bastırılmış gümüş sikkeler bulunmaktadır.

 Latmos Dağı’nda bir gün…


Çoban Endymion
Yunan Mitolojisi’nde yeri olan kişiliklerden birisi de Çoban Endymion’dur. Endymion, Latmos Dağı’nda sürülerinin peşinde dolaşan genç bir avcı ve çobandır. Mitolojideki söylenceye göre; Endymion'un büyük aşkı Ay Tanrıçası Selene, iki atın çektiği gümüş tekerlekli bir araba ile gökyüzünü dolaşan güzel bir kadındır. Birçok sevgilisi vardır. Zeus ile beraber olduğu ve Pandia adında bir kızı olduğu, Arkadya'da Tanrı Pan ile seviştiği bilinir. Mitolojiye göre Ay Tanrıçası Selene, bir gece göl kıyısında uyuyan çoban Endymion’u görmüş ve ona vurulmuş. Tanrılar Tanrısı Zeus, Selene’nin aşkını kıskanmış ve öfkeyle bir ceza vermiş genç çobana. Çobanı hiç uyanmamaya, sonsuz bir gençlik uykusunda uyumaya mahkûm etmiş. O günden sonra oracıkta uyumuş kalmış Endymion, hiç uyanmadan. O derin uykusunda düşler görürken, Ay Tanrıçası Selene her gece gelip yanına yatarmış. Selene, böylece Endymion’a tam elli çocuk doğurmuş. Rivayet edilir ki, o gün bu gündür ayın dolunaya döndüğü gecelerde, gölün üzerinde oluşan ışık oyunları ve yakamozlar, Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un buluşup seviştiğine dair işaretlerdir.

 Dağdaki Latmos’da Endymion Kutsal Alanı

O günden beri Beşparmak dorukları ay ışığında gün gibi ağarır. Ulu çamları, uyuyan ve ışıklı düşler gören insanlara benzer. Nereden geldiği belirsiz bir esintiyle yaprakları kıpırdaşır usul usul. Ay ışığı göklere parmak uzatan doruklardan aşağı su şırıltısı gibi şarıl şarıl akar. Endymion'un kavalı yamaçlardan aşağı doğru yankılanır, çobanların yaktığı ateşler mavi mavi tellenen ince dumanlar gibi kayadan kayaya onun özlemini söyler tüm coğrafyaya ve tabiata.
 Göl kıyısındaki Latmos Herakleia’sında Athena Tapınağı

Dağların Kültü ve Athena Tapınağı
“Göklere yükselen, bulutların sık sık üzerine çöktüğü, fırtınalı havalarda art arda şimşeklerin çaktığı dağın doruğunun erken dönem insanlarının imgeleminde Hava ve Yağmur Tanrısı biçiminde bir doğa gücüyle ilişkilendirilmesi, bu nedenle itibar görmesi, alışılmamış bir şey değildir. Benzeri dağ kültleri Anadolu’da ve Yakın Doğu’da oldukça yaygındır… Yağmur ve Hava Tanrısının varlığına inanış, yerleşik düzene geçmiş, yaşamını çiftçilikle sağlayan, çevredeki verimli ovaları tarımsal olarak kullanmayı ve elde edeceği ürünün aynı zamanda yağmura da bağlı olduğunu bilen bir topluluğun varlığını şart koşmaktadır.”(1)

Helenistik dönem öncesi bu tanrının yerini daha sonraları farklı isimlerle karşımıza çıkan Gök Tanrısı Zeus alır. Zeus; bu dağın iki yüzünde Zeus Akraios (dağların efendisi), Zeus Labrandeus (çift yüzlü balta taşıyıcısı) ve Zeus Stratios (savaşçı özelliği) olarak hüküm sürer. Bugün Beşparmaklar’ın (İlkçağda Latmos Dağı) arka yüzünde bulunan Bağarcık Kale, Latmos’un uydu yerleşimlerinden biri olarak Zeus Akraios inancını içermesi bakımından önem taşır. Kral Pleistarkhos döneminde döşeme yollarla birbirine bağlanan Latmos üstünde böyle bir inanışın varlığı, özellikle dağın kendi zirvesinde bulunan izlerle de kanıtlanmıştır. Surla çevrili bir yerleşim olan Bağarcık Kale’nin ortasında yer alan Zeus Akraios Kutsal Alanı’nda bulunan kalkan ve miğfer kabartmalı sütun parçalarından, tanrının bu sert dağ dünyasında kahramanlık inanışıyla da ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

 Latmos’dan göl kıyısındaki Bizans dönemi kalesine bakış

Mausolos zamanında aşağıda, şimdiki göl kıyısında yaptırılan tapınağın kültü Tanrıça Athena, burada hâkim tanrılardan farklı bir simadır. Athena buraya ait bir tanrı değildir; Büyük ihtimalle Mausolos’un bu kenti kurdurduğu döneme ilişkin Kıta Yunanistanı’ndan etkilenişe dair bir işaret olsa gerektir. Tapınak dikdörtgen formatlı, yerli grano – gnays kayalardan yontularak yapılmış, ön cephesi kente dönük ve sadece bu yüzünde mermer kullanılmıştır. Basit bir planı vardır. İçi iki bölümden oluşan tapınağın ismi yerde bulunan mermer parçalar üzerinde yer alan bir yazıttan kolaylıkla tespit edilmiştir.

Daha sonraki zamanlarda; Bizans dönemindeki manastırlar dünyasında, İ.S. 10 yy.da Myus’dan başlayarak Azap Gölü boyunca uzanan ve Bozalan Yaylasına çıkan; daha ileride Stylos Manastırı(2) ve Aziz Paulos Manastırı’nın yanından geçerek Yuvatepe Geçidi(3) üzerinden dağın arka yüzüne giden bir hac yolundan söz edilmektedir. Rivayet odur ki; dağın doruğunda yağmur duasına çıkan hacılar, daha sonra Aziz Paulos mağarasında mola vermekte ve Aziz Paulos, mucizevî bir şekilde hacıların yanlarındaki şarapları tükenmez kılarak susuzluklarını gidermektedir.(4)

İ.S. 10.yy.a ait bu anlatı, kuşkusuz Ortaçağ’a dek varlığını sürdürmüş Yunan öncesi bir Dağ ve Yağmur Kültünün tanıklığını ele vermektedir.

 Latmos kaya mezarı; arkada Bafa Gölü


Son Söz
Toplumların hayatında coğrafya her şeyi belirlemektedir. Elbette, başka topraklardan buralara gelen halkların getirdiği kültür de insanları, toplumu etkiler. Ancak binlerce yıllık inanç sistemlerinin tarihin anaforunda savruluşları sırasında, o derin köklerden gelen öz evrilir de evrilir. Yeni inanç sistemlerinin içinde bir şekilde yerini alır; taş olur, dağların beyaz benekli tepelerine tırmanır; yeniden ve yeniden kendini üreterek toplumların bilinçaltındaki saklı dünyalarında baş verir, filizlenir. Denizin, karanın içine hapsolduğu bu uzun serüvenin sonunda Bafa Gölü’nün kıyısından Latmos Dağı’nın karşıdan bakıldığında yekpare bir kütle hissini veren zirvesine doğru uzanan Latmos ve Latmos Herakleia’sı ve bu dağın arkasındaki uydu yerleşimlerin hikâyesinde de aynı öz vücut bulur. Athena Tapınağı’nın dibindeki zeytin ağacının altında şimdi unutulmuş ve isimsiz bir ören yeri bekçisinin anlattığı eski bir Endymion efsanesidir su yüzüne vuran. O; bugün yine rüzgâr estikçe ve çamların yaprakları kıpır kıpır kıpırdadıkça şöyle fısıldar kulaklara:

“Binlerce yıl geçse de ben buradayım ve burada olacağım. Çünkü ben bu toprakların, bu dağın ve taşın, bu denizin ve çakılın adıyım.”

 Latmos Gezginleri


Dipnotlar:
(1)Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 46-47
(2)Stylos Manastırı / Aziz Paulos Manastırı: Beşparmak (Latmos) Dağı’nın arka yüzündeki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na giden yol üzerinde yer alan ve bugün yörüklerin Arap Avlusu adını verdikleri manastır, Elaialı Aziz Paulos tarafından kurulmuştur. Bu Paulos’u baş havarilerden olan Tarsuslu St. Paulos’dan ayırmak için Genç Paulos adı verilmiştir. Bir dönem hacılardan sıkılıp Samos’a sığınan Aziz Paulos, daha sonra yeniden Latmos’a dönerek manastırının başına geçmiş İ.S. 955 yılında ölmüştür ve takipçileri tarafından bu manastıra gömülmüştür. Manastırın en önemli mekanı Aziz Paulos’un çilehanesidir. Manastır ve çilehane 19.yy.da Thedore Wiegand tarafından bulunmuştur. Günümüzde Arap Avlusu adıyla bilinen bu yerdeki yapılar, dağ doruğunun altında, 740mt. Yükseklikte, doğuya doğru yükselen, ulaşılması zor sarp kayalıklar üstüne kurulmuştur.
 (3)Yuvatepe Geçidi: Beşparmak Dağı’nın zirvesinden Bağarcık Kale civarındaki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na ulaşan antik güzergâh üzerindeki dağ geçidi
(4) Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 47


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC






6 Nisan 2012 Cuma

ÇAMİÇİ – YAMANLAR KARAGÖL YÜRÜYÜŞÜ


6 Nisan 2012
Aybey Çini
İzmir’in Yamanlar Dağı’nda bulunan Karagöl, tektonik yer hareketleri ile oluşmuş çökeltide yer alır. Tantalos efsanesinde de adı geçen; etrafı çam ormanları ile çevrili, dik kayalıkların eteğinde, insan yerleşiminden uzakta, 35-40 hektarlık bir alanı kaplayan dairesel görünüşte şirin ve çok güzel bir göldür.

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Buraya Karşıyaka-Örnekköy’den arabayla ulaşmak mümkünken, son zamanlarda yolun bakımsızlıktan bozulması araçla buraya gelmek isteyenleri engellemektedir. Kim bilir; belki de bütün bu sahip olduğumuz tabiat güzelliklerine gereken önemi vermeyen halkımızın çevresini hoyratça kirletmesini, doğada bulunmanın yalnızca mangal yakmaktan ibaret olduğunu sanan bir anlayışı sorgularcasına yine kendi yalnızlığına bürünmüş bir saklı cennettir burası. Şimdilerde dağcıların ve doğaseverlerin gözdesi olmuş, İzmir’e en yakın mesire yeri konumundadır.

Karagöl

Bu bakımdan İzmir ve çevresinde faaliyet gösteren dağcılık ve doğasever kulüplerin yıllık yürüyüş programlarında mutlaka bir Karagöl etkinliği bulunmaktadır. Yürüyüş parkurları;
·         Kayadibi Köyü – Karagöl
·         Kurudere Köyü – Karagöl
·         Çamiçi Köyü – Karagöl
·         Emirâlem – Karagöl şeklindedir.

Bizim buraya ekip olarak 3.yürüyüşümüz... Kayadibi - Karagöl yürüyüşünü iki yıl önce yapmıştık. Geçen yıl Kurudere - Karagöl yürüyüşünde, sis ve yağmurun izin vermemesi nedeniyle Karagöl’e 2 kilometre kala kısa bir mola verip geri dönmek zorunda kalmıştık. Bu yılki; Çamiçi - Karagöl yürüyüşümüz ise, çok güzel bir havada başladı. Şehre bu kadar yakın, bir o kadar uzak bir doğa parçası… Yaklaşık 20 derecelerdeki hava sıcaklığı ve 900 metreye yaklaşan bir yükseklik… Aşağılarda makilik ve sarı çamlar, daha yukarılarda kızılçam ve karaçamlar bunların aralarında bir gelin gibi süslenmiş; bembeyaz çiçekleriyle ahlat ağaçları hakim bitki örtüsünü oluşturmaktaydı.

 
Ahlatların bayramı

Biz bu güzellikleri seyrederek büyük bir çınar ağacının daha yeşile dönmemiş dalları altından geçerken, ağacın koca gövdesinden çok etkilendik. Peşi sıra yapılmış 3 çoban çeşmesinde susuzluğumuzu giderdik. 

Çoban çeşmesi

Bu esnada karşımıza çıkan ikiye ayrılmış farklı sayıdaki yılkı atları sürüsünü fotoğraflamak nasip oldu. Onlar bizi, biz onları bir müddet izledik; kendilerini koruma güdüsüyle 30 metreden fazla yaklaşmamıza izin vermediler.

Yılkı atları

Seyrek karaçamlardan oluşmuş tepeyi aşınca Karagöl’e yaklaşık 2 km. uzaklıktaki Yemişli Çeşme mevkisine vardık. Burada rastladığımız önceki tırmanışlardan kalmış ateş izleri; dağcıların, doğaseverlerin veya çobanların burayı sıklıkla kullandıkları izlenimini veriyordu. Biz de hem çıkışta hem dönüş yolunda aynı mevkide soluklandık.

Yemişli çeşme

Tepeye tırmandıktan sonra Yemişli Çeşme mevkisinde Karagöl’e kadar yürüyüş güzergahını işaretleyen ve yol boyunca bilgilendirici ve yön gösterici levhalara rastladık. Bilgi levhaları İzmir Kalkınma Ajansı ve Ege Orman Vakfı’nın katkılarıyla oluşturulmuştu. Yeni tırmanış yapan bölgeye yabancı doğaseverlere büyük kolaylık sağlayan bu levhaların konmasında katkısı olanlara içimizden sessizce teşekkür ettik.

Kısa bir yürüyüşün sonunda Yamanlar Karagöl’e ulaştık. Su seviyesi önceki yıllara göre daha yüksekti. Hafta içi olduğu için etrafta bir kaç kişiden başka kimse yoktu. Gölün kıyısındaki bir tahta masada azıklarımızı yedik; çaylarımızı yudumladık. Bu anlarda her zamanki farkındalık zihinlerimizde canlandı; aynı imkânlara sahip kaç kişi bu anı değerlendirebiliyor, kaç kişi etrafına ve çevreye faydalı olabiliyor veya elinde olmadan doğanın harcanmasına engel olabilmek uğruna kederleniyor diye düşündük.

Tepeden Karagöl'e inerken

Bizler bu büyük cümlenin basit birer üyesi; insanlarız. Yaşadığımız müddetçe her koşulda bu sevgi filizlerini yaşatacağız ve paylaşacağız. Bu duygularla; masamızın kenarına gelen yavru köpekler de sofradan paylarına düşeni aldılar.

Karagöl'ün babası ve oğulları

Moladan sonraki şişkinlikle Karagöl’den Yemişli Çeşme’ye kadar nispeten dik çıkış, yürüyüşçüleri zorladı. Hava sıcaklığının artması ve yorgunluk, dönüş yolunda ekibin çeşme başlarında dinlenmesine ve soluklanmasına neden oldu. Uzunluk bakımından yaklaşık 16 km.lik bir mesafeyi, bize göre oldukça erken bir saat olan 16 da tamamladık.

Çamiçi’nin çıkışında bıraktığımız aracımıza binip şehre doğru yola çıktığımızda, güneş hala tepede ve sıcaklık 24 derece idi. Huzur içinde dağda geride bıraktıklarımız artık çok uzaklarda kalmıştı. Bornova’ya yaklaşırken; şehrin kalabalık arterlerine daldık; Eğridere çıkışındaki yol çalışmaları ve bağrış çağırış içindeki hengâmede kaybolduk gittik.

Yazan: Aybey Çini
Düzenleyen: MYC



25 Mart 2012 Pazar

PERGAMON’UN LİMANI ELAİA yada KAZIK BAĞLARI


25 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu

Suların bin yıllardır kıvrım kıvrım yeniden kıyıyı çizdiği bir dünyanın ucunda, Batı Anadolu’nun neredeyse su üstünde kalabilmiş yegâne mendireğidir, Elaia. Kentin akropolü diyebileceğimiz bir tepeciğin etrafına yayılmış haldeki o günün izleri, Bakırçay’ın Çandarlı Körfezi’ne kavuştuğu noktada kurulmuş bir kentin topoğrafyasının; tarih boyunca bir yandan depremsellikler, bir yandan da akarsuyun kilometrelerce uzaktan taşıyıp getirdiği alüvyonlu topraklarla körfezin içine doğru sürdürdüğü biteviye hareket sonucunda nasıl değiştiğinin bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.

  Elaitikos Körfezi; Pergamon’un Limanı Elaia, bu körfezin en iç noktasında yer alıyordu. (Google Earth’den alınmıştır)

Elaia’nın; M.Ö. 11.yy.da Orta Yunanistan’dan başlayıp Kuzey Ege üzerinden Bakırçay ve Gediz vadileri ile sınırlandırılan alan üzerinde yoğunlaşan, ama onunla da sınırlı kalmayıp Midilli - Limni hattındaki bazı adalarda da kolonize olan Aiol göçünden daha önce kurulmuş olduğuna dair destansı gelenekten kaynaklanan savlar bulunmaktadır. Kentin; Troya Savaşı dönüşünde bu savaşa 50 parça gemi ile Atinalıların başında katılan “kara kargılı Peteos oğlu Menestheus tarafından kurulduğuİlyada destanında anlatılmaktadır.(1) Bu nedenle de 12 kentten oluşan Aiolis kent birliğine Elaia alınmamıştır. Kent, en parlak günlerini Helenistik dönemde Bergama Krallığı’nın kıyıdaki liman kenti olarak işlev gördüğü zamanlarda yaşamıştır.

Coğrafyacı Amasyalı Strabon ise, Batı Anadolu’da yer alan kıyıdaki kentleri anlatırken kentin deniz kıyısında bir liman konumuna sahip olduğunu belirtmektedir:

Pitane’den(2) sonra Kaikos(3) nehrine gelinir. Bu nehir, otuz stadia(4) ötede Elaitikos(5) körfezine dökülür. Kaikos’un karşı kıyısında, nehirden on iki stadia ötede bir Aiol kenti olan Elaia bulunur. Pergamon’dan yüz yirmi stadia uzaklıkta bulunmasından ötürü burası Pergamonluların limanıdır. ” (6)

Yine biraz ilerde Strabon, kentin kuruluş ve konumuna dair şunları yazmaktadır:
“…sonra Grynion(7) denen bir köye, bir Apollon sunağına, bir eski kehanet ocağına, beyaz mermerden yapılmış görkemli bir tapınağa ulaşılır. … Yetmiş stadia sonra Menestheus ve onunla birlikte İlion(8) seferine katılmış olan Athenalılar tarafından kurulmuş olan ve Attaloslara(9) ait bir limanı ve Deniz Merkezi bulunan Elaia gelir.”(10)

 Elaia Yerleşim Planı(11)

                               1-Kent surlarının kalıntıları                                                       
                               2-Sur kapısı                                                                                    
                               3-Nekropolis (mezarlık)                                                              
                               4-Kuyular                                                                                       
                               5-Akropolis (yukarı hisar)
                               6-Liman rıhtımı kalıntıları)
                               7-Eski Liman 
                               8-Mendirek kalıntıları
                               9-Kıyının ilkçağdaki sınırı 
                               10-Kıyının bugünkü sınırı

Helen dilinde Elaia zeytinlik anlamına gelmektedir. Gerçekten de bugün dahi çevrenin hâkim bitki örtüsü göz alabildiğine dağlara doğru uzanan dönümlerce zeytin ağacıdır. Meyvesi İlk Çağda ilaç niyetine kullanılan ve kendisinden şifa beklenen ölümsüz zeytin ağacının adının burada bir liman kentine isim olması oldukça dikkat çekicidir. Tarihin yıkıcı etkisi altında sahneden çekilen Elaia’nın yerine ise zeytin ismini, sanki tarihteki kente nazire olsun diye hemen üstünde yer alan Zeytindağ beldesi bugün taşımayı sürdürmektedir.

 Elaia Antik Limanı ve mendirek

Limanın mendireği dışında, yer üstünde görünür halde bir kalıntı bulunmamaktadır. Bergama yolu üstünde Kazık Bağları mevkiinde yer alan Sındırgılılar Petrol istasyonunun karşısındaki toprak köy yolundan denize doğru ilerlendiğinde bu mendirek kalıntısına ulaşmak mümkündür. Roma döneminde bu limana yanaşan mermer taşıyan gemilerin indirdiği mermerlerin Bergama’ya kervanlarla götürülüp bu mermerlerden Trajan Tapınağı’nın yaptırıldığı bilinmektedir. Antikçağda, Bergama Akropolisi’ne dikilen 12 metre yüksekliğindeki Zeus Sunağı ile Trajan Tapınağı rivayete göre Çandarlı'dan görülebilirmiş. Özellikle mehtaplı gecelerde beyaz mermerlerden yansıyan ayın ışığı Çandarlı'ya yaklaşan gemilerin yönlerini bulmasına yardım edermiş.

Geçmişte Elaitikos’un ne denizi ne de ırmağı tekin bulunurmuş aslında. Gemiciler Pitane açıklarından geçmeye çekinirlermiş. Rüzgârlara açık bu suların heybetli dalgaları, eskinin ahşap gemilerinin kaptanlarına korku salarmış. Irmağın şiddeti ise efsanelere konu olmuş.

Söylenceye göre; denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon, oğlu Astros'a tanrılık alanı olarak bugünkü Bakırçay'ı vermiş. Ama Astros, çayı yöre halkına eziyet etmek için kullanmış. Selin getirdiği felaketlerin yanında her yıl bir kişi Astros'un çayında boğulurmuş. Bunun üzerine bir daha kimse yanına yaklaşmamış, ismini anmamış bu suyun. Böylece rahatlamışlar bir süre. Ama yazgı ağlarını örmüş sinsice. Zamanında, Pitane’de Kaikos adında soylu ve yiğit bir delikanlı yaşarmış. Bu yiğit, arkadaşı Pindasos ile geyik avına çıkmış günün birinde. Ormanda iz sürmüş ve bir geyiğin peşine düşmüşler. Yayını geren Kaikos, okunu geyiğe atmış ki hayvan sıçrayıvermiş. Ok da hayvanın arkasındaki arkadaşını bulmuş. Kaikos saçını çözmüş ve acı acı ağlamış. Irmağın kenarına çıkıp kendini Bakırçay'a atmış. Çılgın suların sürüklediği ceset sonunda bir ağacın köklerine takılmış. Günler sonra cesedi bulan Pitaneliler lanet etmişler bu deli çaya. Anısı yaşasın diye de Kaikos'un adını çaya vermişler.

AA
 Elaia Limanında Kuzey – Güney yönünde uzanan mendirek

Bugün de bu coğrafyada Aliağa’dan Çandarlı önlerine kadar uzanan bölge, siklon alanlarının kesiştiği bir yer olarak bilinmektedir. Bu durum yöredeki büyük sanayi kuruluşlarının yer seçiminde ve rüzgâr enerjisinden yararlanmak üzere rüzgâr jeneratörlerinin de yoğunlukla kurulduğu bir alan haline gelmesinde etkin bir rol oynamıştır. Geceleri Dikili yönünden Bergama’ya doğru ilerlerken Zeytindağ’ın yukarılarına doğru dikkatle bakılırsa, onlarca jeneratörün kırmızı ışıklarının uzaklardan birer ateş böceği gibi yanıp söndüğünü görebilirsiniz.

İlkçağda Aliağa ve Çandarlı körfezlerinde esen bu rüzgâr, Aiolos ismi ile anılırmış. Meraklısı için belirtelim; o çağda Çanakkale bölgesinde esen rüzgâra Hellespontes, şimdiki Edremit körfezinde esen rüzgârlara ise Adramittenos adı verilirmiş.

Strabon’un yukarılarda anılan ifadesine göre Attaloslar döneminde kent en parlak zamanını yaşamıştır. Bu dönemde, Elaia, Pergamon’un bir limanı ve aynı zamanda da donanmasının bulunduğu bir askeri deniz üssüdür.

Romalı Vitrivius; Mimarlık Üzerine On Kitap isimli yapıtında antik limanlar üzerine şu yaklaşımlarda bulunmaktadır:

“Konumlarında kavis yapan veya içe dönük çıkıntı veya burunlar gibi doğal avantajlar varsa, bu limanlar kuskusuz çok elverişlidir. Bunların etrafında revaklar veya tersaneler inşa edilmeli veya revaklardan iş merkezlerine geçitler yapılmalı, her iki tarafta, makine yardımı ile zincirlerin gerilebileceği kuleler dikilmelidir.”

“Ancak doğal avantajların bulunmadığı, gemileri fırtınalarda korumaya elverişsiz durumlarda söyle davranmalıyız: Yakınlarda bir nehir yoksa fakat bir tarafta dış liman yapılması olanaklıysa, karşı taraftan duvar veya setlerle ilerleyerek kapalı bir liman oluşturunuz.”

Mendirekteki temel taşları üzerinde yer alan kenet yuvaları

Gerçekten de antik limanın kurulmuş olduğu körfezin uzaydan çekilen fotoğraflarına bakıldığında Vitrivius’un metninin ilk paragrafında tanımlanan doğal liman özelliklerine sahip olduğu hemen anlaşılır. Kuzey – Güney yönünde uzanan körfez, gemilerin rahatlıkla sığınabileceği korunaklı doğal bir liman görünümündedir. Yine Kuzey – Güney yönünde uzanan mendirek temelleri de bu hat boyunca alüvyonlu toprağın üstünde izlenebilmektedir. Yaklaşık 180 metre civarında bir uzunluğa sahip mendireğin andezit kayalardan elde edilmiş taş blokları, kurşun kenetlerle birbirine bağlanmış olmalıdır. Kelebek kanadı şeklindeki taşa oyulmuş kenet yuvaları, mendirek üzerinde denize doğru ilerlerken kolaylıkla fark edilebilmektedir. Bir süre devam eden taştan duvar temelleri, aluvyonlu çamurun içinde kaybolup gitmektedir. Liman bölgesinde son yıllarda Bergama Müzesi’ne bağlı olarak Alman arkeologlar tarafından yürütülen yüzey araştırmaları ve jeofizik ölçümler, tahmin edildiğinden daha büyük bir yapılar kümesinin bulunduğu ihtimalini güçlendirmiştir. Bu bölgede çamur içinden ele geçirilen gülleler, limanın askeri önemine işaret etmektedir. Burada yürütülecek daha derin boyutlu kazı ve araştırmalar, Antik Pergamon’un deniz gücü hakkında değerli bilgilere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

Elaia Limanı ve zeytin ağaçları

Helenistik dönemde Büyük İskender sonrasında; bir ara Selevkosların (Suriye Krallığı) istilasına uğrayan kentin; Selevkosların Anadolu’daki egemenliğini sona erdiren bugünkü Manisa önlerindeki büyük Magnesia Savaşı’nda önemli bir lojistik rolü olmalıdır. M.Ö. 190 yılı kışında Bağlaşık Roma – Bergama Ordusu, Selevkosların üstüne yürür. Filler, atlılar ve piyadelerden oluşan yaklaşık 34 000 kişilik bu dev Roma ordusunun Elaia önlerinden Batı Anadolu’ya çıkışı muhteşem olmalıdır. Ordu; buradan, bugün de Şakran’ın hemen üstünde yer alan ve Kapukaya - Köseler arasında izlenebilen döşeme bir yol üzerinden Aigai’ye ulaşır. Bu kadar büyük bir ordunun iaşesi ve onlarla ilgili her türlü lojistik destek, küçük Aigai kentinin altından kalkabileceği bir durum olmasa gerektir. Ancak Bergama Krallığı’nın desteği ile bu ordunun konaklaması ve Magnesia ad Sipylum (yani bugünkü Manisa) önlerinde gerçekleşecek büyük karşılaşmaya en iyi bir şekilde hazırlanması mümkün olabilmiştir. Elaia limanından sağlanan lojistik desteğin bu anlamda ne kadar hayati olduğu tartışılmaz. Son derece yüksek kabiliyetli ve disiplinli Bağlaşık Roma – Bergama Ordusu, Aigai’den hareket ederek Yunt Dağını aşar ve Manisa önlerinde Harmandalı Ovası’nda Selevkosların Kralı III.Antiokhos’un ordusunu yenilgiye uğratır. Bu savaş, Selevkosların Batı Anadolu’daki egemenliğine son verecek ve M.Ö. 188 yılında bugünkü Dinar’da yapılacak Apameia Barış Antlaşması ile Selevkoslar Toros Dağları’nın ardına çekileceklerdir.

Elaia bugünkü adıyla Kazık Bağları; hemen altında uzandığı Zeytindağ kasabası ile modern çağda hayatiyetini bir şekilde sürdürmektedir. Osmanlı döneminde bir ara V. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışı ile Reşadiye ismini alan Zeytindağ (eski Kiliseköy), şimdilerde bu ismi Şakran yönünden Bergama’ya doğru ilerlerken deniz kıyısında yer alan İskele mevkiinde yaşatmaktadır. Halk arasında Reşadiye İskelesi olarak da bilinen bu bölgede 19.yy. Osmanlı döneminden kalma eski bir cami kalıntısı ve kıyıdaki antrepolar dikkat çekmektedir. Ne yazık ki; bu tarihi yapılar, özenden uzak bir şekilde çevrenin her türlü tahrip edici etkisine açık durumdadırlar.

Reşadiye İskelesi’nde Osmanlı Camisi ve antrepolar(12)

Bugünlerde aynı yörede Merkezi Hükümet; bir başka liman inşaatına başlamak üzeredir. Dünyanın 9. büyük kapasiteli limanı olması planlanan Çandarlı Limanı’nın ihalesi tamamlanmış ve temel atma töreni de 12 Haziran seçimlerinden hemen önce Zeytindağ sınırları içinde yer alan bu bölgede gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar limanın yer seçimi açısından Romalı Vitrivius’un bilgi ve öngörüsünün 21.yy.da bir kez daha gerçekleştiğini görmek heyecan verici olsa da, daha önceleri turizm bölgesi olarak ilan edilen bu bölgede henüz gün yüzüne dahi çıkarılmamış çok sayıda kültürel varlığın bulunduğu düşünülürse gelinen noktanın ülkemizin kültürel gelişimi açısından oldukça manidar olduğu söylenebilir.

Dipnotlar
(1)Aiolis Şiirleri ve Meraklısına Notlar; Prof. Dr. Ersin Döğer; Ege Yayınları; sayfa:85
(2)Çandarlı,
(3)Bakırçay,
(4)stadia: İlkçağda uzunluk birimi; 1 stadia, 192 metreye karşılık geliyor.
(5)Çandarlı Körfezi
(6)Geographika; Strabon; Arkeoloji ve Sanat Yayınları; C615, paragraf 67; sayfa 117
(7)Bugünkü Şakran’a girerken denize bir dil gibi uzanan bir yarımada; eski Çıfıt Kalesi)
(8)Troya
(9)Bergama Krallığı’nın en önemli hanedanı
(10)Geographika; Strabon; Arkeoloji ve Sanat Yayınları; C622, paragraf 5; sayfa 127-128
(11)Aiolis; Prof. Dr. Bilge Umar; İnkilap Kitabevi; sayfa: 120
(12)Fotoğraflar, 2008 ve 2010 yıllarında İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim FİDANOĞLU
Düzenleyen: MYC