twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2017 Pazartesi

KAMBERLER - KANDİLTEPE (ÖREN TEPE / KELTEPE / KARTALTEPE) ZİRVE YÜRÜYÜŞÜ

3 Şubat 2017
Aybey Çini /Mehmet Yavuzcezzar


Ekip olarak alışık olduğumuz üzere, bu hafta yürüyeceğimiz bölgeyi tespit etmek ve harita üzerinde rotamızı belirlemek amacıyla bir araştırma yaptık. Bu ön çalışmada amaç, Kemalpaşa'nın Armutlu Beldesi'nin sırtını yasladığı, Kandiltepe, Örentepe, Keltepe yada Kartaltepe diye anılan zirveye ulaşmaktı. Rota haritalarında yaptığımız incelemede; bazı yürüyüş gruplarının bu tepeye hem Armutlu'dan, hem de Ören'den farklı rotalarla ulaştıklarını gördük. Biz de bölgeyi iyi tanıdığımızdan, bu dağın güneyinde kalan Kamberler Köyü'nden ulaşmaya karar vererek taslak rota oluşturduk.

Kamberler Köy Meydanı
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014

Kapalı bir havada ulaştığımız köy meydanındaki kahve başlangıç noktasıydı. Kemalpaşa'ya 29 km uzaklıkta ve yaklaşık 700 m rakımlı Kamberler küçük bir Pomak köyü ve yine diğer dağ köyleri gibi gençlerini kente göç veren köylerden birisi, burada kiraz ve üzüm ana geçim kaynağı. Kamberler Köyü ve burada yaşayan Pomaklar hakkında daha önceki yazılarımızda epey bilgi aktarmıştık. Meraklılar bununla ilgili yazımızı  buradan okuyabilirler. Yürüyüşümüze saat 10.20 gibi başladık. Köy mezarlığının hemen yanından doğuya yönelip önce köy okulunu, kayrak taşlarla ustaca işlenerek yapılmış evleri ve sonra da bağ ve bahçeleri geçip, orman yoluna saptık. Bu yol aynı zamanda Bayramlı Köyü'ne giden yoldu.

Kayrak taşlı Kamberler Köyü evleri

Dağlar, ormanlar, vadiler ve derelerle çevrili bu coğrafya; Akdeniz ikliminin tipik bitki örtüsü olan makiliklerin yanı sıra, alçaklarda meşe ve kızılçam, yükseklerde karaçam örtüsünden oluşmakta. Yol boyunca kestane, vişne ve çınar ağaçlarına da rastladık. Hava hep bulutlu ve yağmur yağacak gibi görünüyordu, ama bu ana kadar yağmamıştı. Yukarılar sisle kaplıydı. 700 metre kadar yürüdüğümüzde daha önce Kamberler- Osmanlar yürüyüşünde gördüğümüz sapağa vardık. Buradan yukarıya doğru yönelen orman yolundan ilerledik, yine yaklaşık 1 km sonra yol üçe bölündü, biz yürüyüşümüze; ortada batı yönündeki, oldukça dik yoldan devam ettik. Yaklaşık 3. km.de Bayramlı ile hedef zirve sapağına geldik. 


Yürüyüş rotası 10 km (harita için tıklayınız)
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Orman yolu üçe bölündü


Gezgin zirve yolunda
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014



Zirve yolu karlı ve sisli

Buradan yönümüzü sağa, kuzeye çevirerek yürüyüşümüzü sürdürdük. Orman yolu ile başlayan ve daha sonra patikaya dönüşen güzergâh; bir ara kaybolur gibi olsa da, keçi ve koyunların bıraktıkları izler sayesinde, her defasında yeniden önümüze çıktı. Patikanın bittiğini sandığımızda önümüze bir kaya kütlesi çıktı ve kayaların arası bize zirve yolunda geçit izni verdi.


Sisler içerisindeki geçit

Yaklaşık 2,5 saat süren 5 kilometrelik yolculuğumuz sonunda zirveye vardık. Zirve, sisler içerisindeydi. Oraya ulaştığımızda; engin bir coğrafyaya sahip tepede, etrafı görememenin endişesi duygularımıza hakim oldu.

Yürüyüşümüzün başlarında 3-4 derece olan hava sıcaklığı, tepeye ulaştığımızda eksi değerlerdeydi. Kamberler'den başlayarak, ara vermeden zirveye kadar olan bölüm, nefes aldırmayan sürekli ve dik bir çıkış olmasına rağmen yine de motivasyonumuzu bozamadı. Yaptığımız ön çalışma sayesinde parkurun yaklaşık 10 kilometre olacağı belliydi ve bu çalışma sisler içinde de olsa hedefimize ulaşmamızı sağladı. Yakında baharın yaklaşmakta olduğunu haber veren, sevimli kuş seslerinden başka yalnızlığımızı hatırlatan hiç bir şey yoktu. Bu sessizliğin ve sislerin içinde yukarılara doğru kaybolup gittik.

Zirve yolunda gezgin

Hiç bir olumsuzluk bizi takip edemedi. Yükseldikçe her adımda daha da özgürleştik. Zirveye yaklaştıkça; karaçamlar, meşeler, mazılar; kâh birbirine karışıyor, kâh bir diğeri hakim bitki örtüsü oluyordu. O kadar yoğun sisin içinde kalmış bir karaçamın kalın sivri yapraklarında yoğunlaşan su buharı, damlalar halinde birikiyor, ağırlaşan damlalar ağacın yapraklarından aşağıya doğru süzülüyordu. Giysilerimiz de bu durumdan etkilenmiş, sanki çiseleyen bir yağmurda ıslanmış gibiydi. 

Zirve yolunda doğal kayalardan yapılmış bir ağıl

Gezgin sisler içinde

Adıyla müsemma 1250 metre rakımlı zirveye ulaştığımızda saat 13 civarıydı. Zirve; ağaçsız ve çıplak bir görüntü sergiliyordu. Rüzgârlı ve iliklere kadar işleyen donduran soğukta, yer yer karlar ve buzlar üzerine basarak ulaştığımız zirve noktası işte burasıydı.

Gezgin taşları dizerek imzamızı atıyor

Gezgin zirvede

Bu gururu yaşarken, gördüğümüz olumsuzluklar, bizleri fazla etkilemedi. Yoğun sis nedeniyle çevreyi tahmin ettiğimiz gibi göremedik. Ama bu masalsı atmosferde olmak ve bu anı yaşamak çok hoşumuza gitmişti. Dağa Kaçtım ekibi olarak bu noktayı, taşlardan küçük bir kule yaparak işaretleyip imzamızı attık. Vakit kaybetmeden dönüşe geçtik. Daha önce çıkarken, bir alt düzlemde gördüğümüz sık ağaçlardan oluşan kuytu bir köşede öğle yemeği molası verdik. Islak olan üstümüzü aceleyle değiştirip yemeğimizi yedik. Bu günkü yürüyüşümüze gelemeyen arkadaşımızın eksikliği, hem menüyü, hem de iştahımızı ziyadesiyle etkiledi. Umduğumuzdan konforlu bu alandaki kısa moladan sonra, dinlenmiş olarak dönüş yoluna koyulduk. 


Gezginler mola yerinde

Kamberler 

Oldukça güzel ve keyifli geçen yaklaşık bir saatlik yürüyüşten sonra, ağaçların arasından uzaktaki Kamberler Köyü'nün silüeti göründü.

Kamberler'e yaklaştığımızda, solumuzda orman içinde yamaçta kale duvarını andıran güzel ve düzenli işlenmiş bir taş duvar gördük. Yanına çıktığımızda ana kayadan da yararlanılarak çevresi taşlarla örülmüş, oldukça büyük bir hayvan ağılıyla karşılaştık.


Taş ağıl
(Fotoğraf: A.Aydemir; Ocak-2014


Bir ara güneş yüzünü gösterdiğinde zirve

Bir ara aşağılardan dönüp baktığımız zirve, çıkan güneşe ve bize göz kırpar gibiydi. Fakat az sonra tepelerden esen güçlü rüzgârın savurarak yukarılara yönelttiği sislerle zirve yine görünmez ve seçilmez oldu. Bu kısa sürede hedefe varmanın mutluluğuyla; köy kahvesinde yudumlanan sıcak çaylarla içimizi ısıtırken, az önce yaşadığımız bütün imgeler gözlerimizin önünde uçuşur gibiydi.

Biraz yorgun ama mutlu bir şekilde İzmir'e doğru yola koyulduğumuzda akşam olmak üzereydi.


Not: Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında MYC tarafından çekilmiştir.


Yazan: A.Çini / MYC
Düzenleyen: MYC
Edit:İF




20 Aralık 2012 Perşembe

SELATİN’DEN HALKAPINAR’A; “AYDIN DAĞLARI’NI AYNI GÜNDE İKİ KEZ GEÇTİK”


13 Aralık 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bu yıl, yüzünü İzmir’de oldukça geç gösteren kışın; hızlı başlayan ve aşağı yukarı iki haftadır sürekli yağan sağanak yağmurları nedeniyle, ara verdiğimiz yürüyüşlerimize yeniden başladık. Güneşli, ancak soğuk bir günün erken saatlerinde Bornova’dan yola çıktık. Bugünkü rotamız; Aydın Ortaklar’a 12km uzaklıktaki 800 yaşındaki tabii anıt çınar ağacının da bulunduğu, İzmir – Aydın otoyolunun hemen üstünde yer alan ve tünele adını vermiş Selatin Köyü idi.

Selatin köyü
 Selatin köyü

Kahvaltı molamızı Belevi Köyü’nün merkezindeki kahvehanelerden birinde; yeni yakılmış sobanın başında yaptık. Dışarıda hava sıcaklığı 80C civarındaydı. Güneşli olmasına rağmen dışarıda sabah ayazı vardı. Yaklaşık 1 saat kadar köy meydanında oyalandık; daha sonra Selçuk – Çamlık üzerinden Ortaklar’a doğru hareket ettik.

İsmini 600 yıllık “yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde hep beraber diyebilmek için(1) yapılmış bir kavganın hatırasından alan Ortaklar’a; oradan da 12 km uzaklıkta bulunan Selatin Köyü’ne saat 1o gibi ulaştık. Sabah sabah sırt çantalarıyla; 800 yıllık can çekişen yaşlı çınar ağacının da bulunduğu ıssız köy meydanında dolaşan yabancıları gören kahveci, şaşkın şaşkın bize baktı kaldı. Ona merhaba deyip, köy çıkışında yeni konulmuş “Tire 25 km” levhasına doğru yaklaşık 10.15’de yürüyüşe başladık.

Selatin-Halkapınar yürüyüş rotası 19 km
Selatin-Halkapınar yürüyüş rotası 19 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Aydın Dağları’nın geçişleri ile ilgili Kurtuluş Savaşı’na ve daha önceki dönemlere ait buralarda çok öyküler anlatılmaktadır. Bunlardan biri de daha öncelerde köye uğramışlığımda, köylülerden dinlediğim Selatin’e ve onun isminin kökenine dair bir söylencedir.

Giderken...

Osmanlı döneminde Ayanlara kafa tutan eşkıyalık mekanizmasının geliştiği bu dağlarda, haksızlığa boyun eğmeyen ve erkek kılığında zeybeklik eden Zal Hatun isminde bir genç kız varmış. Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe öyküsündeki temayı andırır şekilde; hiç kimse ve hiçbir efe bu civarda onun bileğini bükemezmiş. Gel zaman git zaman, bu dağlarda namı yürümüş gitmiş. Ama ne yazık ki; eşkıyalar arasında onu çekemeyenler de varmış. Günün birinde; bir şekilde kadın olduğu ortaya çıkınca çalı kakıcı efelerden bazıları Zal Hatun’u yok etmeye karar vermişler. Bundan sonrası halkın vicdanında şekilden şekle bürünmüş. Kimine göre Zal Hatun bir şekilde erenlere karışıp bu dağlarda kaybolup gitmiş, kimisine göre de kahpece bir tuzakta “bizim aramızda kadına yer yok” diyen çalı kakıcılar tarafından öldürülmüş. Bu öykü her ne şekilde biterse bitsin; halkın dilinde anlatıla anlatıla böyle bir söylenceye dönüşmüş ve bu köyün ismi de Zal Hatun’dan bozunarak Selatin’e dönüşmüş. Ama doğru, ama yanlış; söylence bu… Bize de anlatması düşer.

22 Ocak 2012 Pazar

BİRGİ’DE BİR PAZAR GEZİNTİSİ



22 Ocak 2012

İzmir’den 120 km. uzaklıkta yurdumdaki kültürel varlıklara karşı gelişen bir vandalizm atmosferi içinde bir mücevher kasabadır şimdi Birgi. Bu kasabanın uzun süredir Çekül Vakfı’nın rehberliğinde ve İzmir Özel idaresi ile Birgi Belediyesi’nin ortak çabalarıyla sürdürülmekte olan sağlıklılaştırma çalışmaları ile yüzü aydınlanan odun ateşi kokan sokaklarını görmenin tam zamanıdır. Birgi’de tarihin derinliklerine uzanan katmanlar şeklindeki uygarlık alametleri yıllardır sürdürülen restorasyon ve sokak sağlıklılaştırma çalışmaları ile gün be gün daha bir görünür hale gelip bizleri heyecanlandırıyor.

Bir Ocak öğleden sonrası, güneşli bir havada “İyonya BeyleriAydınoğulları Beyliği’nin tarihi ile yaşıt, yaşlı servinin yanından Birgi’nin kalbine doğru ilerledik.

Birgi girişinde asırlık servi

Arabayı 16.yy.da yapılmış Derviş Ağa Camisinin hemen önündeki çeşmenin yanına bıraktık. İlkin Birgi’ye girişte, tepedeki mezarlığın altında yer alan Kurt Gazi mahallesindeki sokak sağlıklılaştırma çalışmalarının durumunu görmek üzere ara sokaklara daldık. Sokakların zemin döşemeleri, evlerin dış cephesinde yer alan duvar, ahşap kapı ve cephe boyalarının tümü elden geçmiş, çatı ve duvar kiremitleri dekoratif bir şekilde yeniden düzenlenmişti. Sokakların açıldığı geniş sahanlıklarda yer alan ağaçların çevresi taştan sekiler haline getirilmiş, değirmen taşları ve dibek taşları korunarak sokak aralarında anıtsal objelere dönüştürülmüştü.

Birgi sokakları

Tepedeki mezarlığa doğru tırmandık. Evlerin arasındaki patikadan tepeye ulaştık. Birgi’ye hâkim noktada, iki büyük mermer sütunun arasında uzanan Hekimbaşı Hızır Ali Paşa’nın (yada Hacı Paşa) mezarı ile karşılaştık. Şeyh Bedrettin’in Mısır’dan yakın arkadaşı, Anadolu’ya yeniden dönüşünde büyük ihtimalle yoldaşı olan bu büyük tıp bilgini kendisine Bergamalı Galenos ve İbni Sina’yı kendine rehber bellemiş. Aydın Vilayetine geldiklerinde ise Aydınoğlu İsa Bey’in Birgi’de kalma önerisini kabul edip saraya hekimbaşı olmuş. Öldüğünde de halk arasında Hızır Paşa olarak bilinen bu bilgin adamı Hıdırlık diye bilinen bu tepeye gömmüşler. Cumhuriyet döneminde ise Hızır Paşa’nın anısına Derviş Ağa Camisi’nin önlerinde bir yere yol üstünde bir andaç kitabe konulmuş. Hızır Paşa’nın mezarının çevresinde yüzlerce başı taşlı yada taşsız mezar vardı. Hepsi tepeye saçılmış vaziyette korunmasız bir durumda bugüne ulaşmışlardı. Mezarların arasından Güdük Minareyi solumuzda bırakarak tepeden aşağıya doğru diğer sokaklara doğru indik.

 Hızır Ali Paşa'nın mezarı

Derviş Ağa Camisi’nin hemen arkasında Bozdağlar’dan inen kar sularının çağıldadığı Birgi Deresi’nin yanında yer alan Derviş Ağa Medresesi ve Derviş Ağa Hamamı’nın restorasyonlarının hızla sona yaklaştığını gördük. Derenin öbür yakasında Umur Bey Caddesinden yukarı doğru yürüdük. Çekül Evi ve merkezdeki kahvehaneleri geçip Belediye’nin biraz ilerisinde bir lokantada güveçte kuru fasulye, nohut ve et ile pilav yedik. Yemek sonrası Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’ne doğru dere boyunca yürüdük. Yürüyüşümüz boyunca karşımızda heybetli Bozdağlar’ın başı karlı kaplı tepesi durmaktaydı.

 Birgi'den görünüş

Meydanda bütün ihtişamı ile yükselen ve Bozdağlar’ın eteklerinde yatan Lidya kenti Hipope’nin devşirme malzemesi ile ayağa kaldırılmış Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nin içine girdik. Çatının onarımı sırasında kaldırılan toprak izolasyon örtüsünün yokluğu bugünlerde cami içindeki sıcaklığın mevsimlere göre değişmesine, bu da şekil bağlı ahşap malzemelerin sıcaklık farklılıkları nedeniyle çalışıp bozulmasına neden olmaktaymış. Buradan konuyla ilgili tüm sorumlu ve ilgililere bir kez de biz duyuralım dedik. Umarım bir yararı olur. Cami, Selçuklu mimari yaklaşımlarına sahip olduğu kadar diğer camilerden oldukça farklı bir yapı arz etmekte. Bir yandan çatı konstrüksyonu, bir yandan cami girişinden daha alçak bir zemine inilerek ulaşılan caminin iç mekânı (kabire inme düşüncesini hatırlatırcasına), minberindeki evreni anlatan eşsiz kündekari panolar, çalınarak İngiltere’ye kaçırılan ve uyanık bir İngiliz kadının bir müzayedede fark etmesi sayesinde İnterpol aracılığıyla tekrar ülkeye geri getirilip yerine takılan minber kapısı, turkuaz mihrap ve taşıyıcı granit devşirme sütunlar bu caminin ilginç yanlarından sadece bir kaçı olarak sayılabilir. Ayrıca caminin Birgivi Medresesi’ne bakan yönünde, duvara monte edilmiş nazarlık gibi duran devşirme aslan heykelini de bir İslam eserinde pek görmediğimizi eklemek gerekir. Alt zemininin Birgi deresine bakan yüzünün ne kadar sağlam bir şekilde tahkim edildiğini ve caminin bu zeminin üstüne itina ile inşa edildiğini de belirtmeliyiz. Zaten Batı Anadolu’da en erken Türk – İslam eserlerinden olan bu caminin, hala dimdik ayakta bugünlere kadar gelebilmiş olmasının en muhtemel nedeni de inşaatında uygulanan bu yaklaşımlar olmalıdır.

Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi

Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nden hayranlık duyguları içinde ayrılarak İmam Birgivi Medresesi’nin arkasındaki sokaklarda dolaştık. Sandıkoğlu ve Kerimağa Konakları’nın önünden geçtik. Bu adanın en altında yer alan ve vadiye bakan yeni restorasyonu tamamlanmış konağı seyrettik. Karşımızda ilerdeki yamaçta Aydınoğlu Mehmet Bey’in zaman zaman müttefiki zaman zaman da rakibi olmuş Menteşe Bey’in damadı Tire fatihi Sasa Bey’i çağrıştıran Sasallı Mahallesi uzanıyordu. Bir gün de oralara uzanmak düşüncesini aklımızda tutarak tekrar meydana, Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nin karşısında yer alan kahvehanede çaylarımızı içerek akşamın artan ayazını bastırmaya çalıştık.

  Kahvehaneler

Dönüş yolunda restorasyonu devam eden Çakırağa Konağı’nın önünden geçerek Derviş Ağa Camisi’nin önünde bıraktığımız arabamıza ulaştık. Bozdağ’ın kestanelerinden günlük olarak taze taze yapılan kestane şekerlerimizi de alıp kısıtlı zamana çok şey sığdırmanın keyfi ve yorgunluğu içinde İzmir’e doğru yola koyulduk.



Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC


13 Nisan 2011 Çarşamba

KEMALPAŞA KURUDERE (Nazarköy)– NİF ALABALIK ÇİFTLİĞİ YÜRÜYÜŞÜ


13 Nisan 2011
İbrahim Fidanoğlu
Sabah adet olduğu üzere 8.30 civarında Bornova’dan Kemalpaşa’ya hareket ettik. Kemalpaşa’da ekmek fırınından simit, boyoz ve sütlü simit ekmeği alarak Kurudere’ye devam ettik. Kurudere’de çay eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra saat 9.40’da yürüyüşe başladık. Yürüyüş boyunca hava zaman zaman kuzeyden ve batıdan esen ser rüzgârlarla kendini oldukça serin hissettirdi. Geçen ay yürüdüğümüz ve bir yay çizerek yine köye ulaştığımız rotayı kullanarak Kurudere’den Vişneli yönüne doğru dere yatağında ilerledik. Bu kez bu vadinin dibine doğru inen yoldan yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüşten sonra ayrılarak Kız Kalesi’nin bulunduğu tepeye doğru sağa ve yukarı doğru kıvrıldık. Doğanın müthiş uyanışının işaretleri her tarafı kaplamış durumdaydı. Sarı ve beyaz papatyalar, daha yükseklerde mor ve beyaz renkte orkideler, bembeyaz çiçekleriyle üzerlerine kar yağmış hissini veren delice bademler, göz alabildiğine uzanan kızılçam ormanları, yeniden erguvani tomurcuklarıyla hayata merhaba diyen palamut meşeleri, yükseklerden aşağılardaki vadilere doğru akan onlarca küçük derecik, rengarenk kelebekler, karatavuklar, sakalar ve üstümüzde dönüp duran yükseklerin alıcı kuşları hepsi bir bütünün parçası gibiydiler.

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kurudere’den Nif Dağı Alabalık Çifliği’ne 30,5 km. lik güzergah


Yukarı doğru ilk sağa sapışımızdan sonra, rugby kalesini andıran iki dev kayadan mahmuzlarıyla hemen sağımızda yükselen dağı hiç terk etmedik.

Onun gölgesi sürekli üstümüzde oldu. Ne yana dönsek onunla karşılaştık. Biz bu dağa Kız Kalesi Dağı adını verdik. Çünkü Kemalpaşa’dan Mezarlığın yanından Alabalık Çiftliği’ne çıkan 11 km.lik yoldan ayrılarak Kiraz Gediği üzerinden ulaşılan ve Kurudere’nin hemen üstünde yer alan ve yörede Kız Kalesi ismiyle bilinen bir kale kalıntısından söz edildiğini ormancılardan duymuştuk. Nif Dağı’nda arkeolojik kazı izni bulunan ve burada 2004’den beri yüzey araştırmaları ve kazılar yapan İstanbul Üniversitesi’nden arkeologların bildirdiğine göre ise; Nif Dağında iki tane Kız Kalesi’nden söz ediliyor. Bunlardan birisi; Ballıcaoluk Kız Kalesi Aşağı Vişneli köyünün güneyinde; diğeri ise Kurudere’nin hemen üstünde yer alıyor.

Savanda Kız Kalesi

Bu ikincisinin ismi yüzey araştırma raporlarında Savanda Kız Kalesi olarak belirtiliyor. Zaten yürüyüşümüz rotasında Kurudere’de bir sokak levhasında da Savanda Küme Evleri yazısı dikkatimizi çekmişti. Savanda ismi de büyük olasılıkla bizim Kız Kalesi Dağı olarak isimlendirdiğimiz dağın gerçek ismi olsa gerekti. 2004 yılı yüzey araştırma raporunda Savanda Kız Kalesi’nin, Kurudere’nin hemen üstünde yükselen dağın tepesinde yer aldığı ve Bizans dönemi ve öncesinde burada yerleşmeler olduğuna değiniliyor. Bu kale de ilkçağda İzmir savunmasında rol oynamış dış kaleleşmelerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bizans döneminde kullanıldığına dair fresk kalıntılarından aynı raporda söz ediliyor.

Nif Dağı Alabalık Çiftliği; tepeden bakış

Yürüyüşümüz sırasında tırmanırken hepsi sağa olmak üzere 4 kez karar verme noktasına geldik. Bunlardan en sonuncusu yaklaşık 860 metrelerde Yukarı Vişneli yol ayrımı oldu. Eğer bu sapakta sola saparsanız Yukarı Vişneli köyüne, sağa saparsanız Nif Alabalık Çiftliğine ulaşırsınız. Bu noktaya başlangıçtan itibaren yaklaşık 2 saatte ulaştık. Bu noktadan itibaren çiftliğe kadar daha 2,5 saat yürüdük. Kurudere köyü – Alabalık Çiftliği arası kısa dinlenmeler de dâhil olmak üzere tam 4,5 saat sürdü. Oraya vardığımızda saat 14 idi. Sıcaklık 13 derece, rakım ise 846 metre idi. Kurudere’den Alabalık Çiftliği mesafe olarak yaptığımız hesaplamalara göre yaklaşık 15 km. tutuyor. Yani toplamda gidiş dönüş 30 km.lik bir yürüyüş yapmış olduk.
Her tepeyi aştığımızda, her virajı döndüğümüzde hedefe ulaşmadan 2,5 saat önce gördüğümüz Ala Balık Çiftliği’nin binalarına yarım saat kaldığını sandığımız anda hedef bizden uzaklaştı sanki. Gidiş yönünde sol yanımızda yükselen Nif’in zirvesinden süzülüp gelen küçücük derelerden defalarca geçtik. Ama bitmek bilmeyen yolumuz uzadı da uzadı. Balık Çiftliği’nin hemen altında ilk önce Yangın Göleti daha sonra da lojman olarak kullanılan evi gördük. Bizi Çiftliğin kapısında bir Kangal kırması köpek karşıladı. Biz ondan, o bizden çekindi; ancak kısa zamanda tanış olduk. Köpek, üç tane kedi ve 4 ördek açlıktan hemen etrafımızı çeviriverdiler. Yiyeceklerimizin çoğunu onlarla paylaştık. Çiftlikte tek bir çalışan vardı. Mardinli olup Mardin’i hiç görmeyen, üç yaşında İzmir’in Eski İzmir semtine ailesiyle yerleşen, 15 kardeşli ve iki anneli, lise mezunu Yaşar ile orada tanıştık. Bizim başlangıçta köpekten ürkerek giriş kapısından değil de tel örgüden girmemize her ne kadar bozulmuş olsa da, daha sonra muhabbeti koyulaştırdık. Çiftliğin Orman Müdürlüğü tarafından kurulmuş olduğunu, şu andaki işletmecilerinin Devlet’ten kiraladıklarını, piknik yapanlardan 10TL ücret aldıklarını, ancak bizden bu seferlik bu parayı almayacağını Yaşar bize anlattı. Yaklaşık 1 saatlik yemek molası ve dinlenmeden sonra saat 15.10’da Alabalık Çiftliği’nden ayrıldık ve aynı güzergâhtan dönüş yoluna koyulduk.

Nif’den aşağıya dereler akar...

Dönüşte Fertekli Fatma Nine’nin hayratı olan çeşmede yine mola verdik. Burada rakım 825 metre idi. Dönüş güzergâhında iniş daha fazla olduğu için yaklaşık yarım saat daha az yürüyerek saat 18.45’de Kurudere köyüne ulaştık. Köye vardığımızda akşam soğuğu oldukça kendini hissettiriyordu. Sabah kahvaltımızı yaptığımız kır kahvesinde yorgunluk çaylarını içerek ve işletmenin sahibiyle de eski yerel gazoz markalarından ve tatlarından söz ederek günü noktaladık.


Yazan: İ.F
Düzenleyen: MYC                                                                                  
   


Google Earth    Enlem:  38°23'16.13"K     Boylam: 27°23'13.39"E                                 

22 Mart 2011 Salı

URLA DEMİRCİLİ - AİRAİ YÜRÜYÜŞÜ


22 Mart 2011
İbrahim Fidanoğlu
Sabah Bornova’dan Urla’ya doğru hareket ettik. Urla Merkez’den mısır unu karışık gevrek tadında ekmeğimiz, az börek ve yumuşacık, fırından yeni çıkmış pidelerimizle birlikte Pepe’nin fabrikasının önünden Demircili yönüne döndük. Yolu karıştırdık; villalardan oluşan uydu sitelerin arasında birbirine bağlanan yollar bizi eski İzmir – Çeşme asfaltına ulaştırdı. İçmeler mevkiinde tekrar Demircili levhasından denizden içeri doğru, güneye döndük. Önce Yağcılar’ı daha sonra da Demircili köyünü geride bırakarak etrafı enginar tarlalarıyla çevrilmiş dar bir asfaltı takip ederek Demircili Köy muhtarlığına ait bungalow evlerin bulunduğu limana ulaştık.
Yaklaşık saat 12’de başladığımız yürüyüşümüze enginar alışverişi ile kısa bir ara verdikten sonra Teos antik kentinin bir Demos’u (bağlı yerleşim) olan Airai kentçiğinin kurulmuş olduğu tepeye doğru devam ettik. Kent Demircili köyüne doğru devam eden anakaraya ince bir kıstak ile bağlanan ve kuzeyden güneye doğru giderek alçalan bir topografyaya sahip bir yarımadadan oluşuyordu.


Hava güneşli olmasına rağmen sert poyrazın etkisi ile tepede bir yerde durmak neredeyse imkânsızdı. Azıklarımızı yemek için kuytu bir yer bulmakta epey zorlandık.



  Airai


Tepenin her tarafını dolaştık. Toprak üstünde kentin kalıntılarını seçebilmek oldukça zordu. Doğanın ve definecilerin tahribatı her yerdekinden az değildi. Batı istikametinden yerleşime açılan kapının temel taşları seçiliyordu. En tepede bir takım temel taşlarını izleyebildik. Doğal kayaç yapısı kıyıya doğru birbiri üstünde kayan yaklaşık 45 derecelik katmanlardan oluşuyordu. Sert poyraz hissedilen sıcaklığı oldukça düşürüyordu. Bu anlamda yürümek için uygun bir hava değildi. Kentin kıstakla bağlanan tarafa bakan cephesinde şehir surlarının kalan birkaç parçasını izlemek mümkündü. Ancak yeni açılmış taze defineci çukurlarına da tanıklık ettik.

Tepede yediğimiz öğle yemeğimizi takiben aşağıya kuzey yamacından indik. Kıstak boyunca doğal limana sığınmış balıkçı teknelerinden sebeplenen ve ilk kez gördüğümüz değişik türden bir ana ve üç yavrudan oluşan bir köpek ailesini yemeklerimizden artanlarla besledik. Köpekler basık burunlu, tilkiyi andırır, güdük denilebilecek küçüklükte ilginç görünümlü hayvanlardı. İnsanlardan çok ürküyorlardı; ekmek verdikçe alıştılar. Bir süre arkamızdan geldiler. Ancak yanımızda olan her şeyi onlara vermiştik ve verecek başka bir şeyimiz kalmamıştı.


Airai Köpekleri


Airai yarımadasından kıstağı geçerek kıyı boyunca doğuya doğru ilerledik. Tepeyi aştığımızda yine küçük bir koy ve doğal limanla karşılaştık. Denize girmek için çok uygun ve çok temiz bu koylardan ilk karşımıza çıkanın kıyısına indiğimizde burada yazdan kalma plastik şezlonglarla ve kayalara oyulmuş ve ortası havuz şeklinde tasarlanmış bir kıyı yapısı ile karşılaştık. 


 Airai
                                                                   

Kıyıda devşirme malzeme ile yapılmış yıkık bir duvar duruyordu. Dalgaların oyduğu kıyıdaki kayalıklar ilginç görünümler ve kıyı şekilleri oluşturmuştu. Bu bölgenin çok eskiden kalma ve Airai kenti ile ilgili olabileceğine dair fikir yürüttük. (Bir sunak alanı olabilir mi acaba diye düşündük)


Airai'de bir sunak


Doğuya doğru, daha yukarıda; makiler içinden yol bularak ulaştığımız bir diğer koyda kod oldukça yükselmişti ve buradan kıyıya inmek neredeyse imkânsızdı. Ancak bu kıyıda da alçalan batı kıyısı boyunca denize doğru inen kayaya oyulmuş merdivenler; daha yukarıda ise sanki kurban kanını akıtmak için kayaya açılmış oluklar; sunak alanları v.b. amaçla oluşturulmuş kayalara oyulmuş masa ve koltuk formatında şekilli yapılar vardı. Bütün bunların hepsini son derece az bilgiye sahip olduğumuz bu küçük ilkçağ kentçiği Airai ile birlikte düşünmek en anlamlı olanıydı.

Kuzeye doğru yönümüzü çevirerek ve yaklaşık 1,5 saatlik yorucu bir yürüyüşe mal olacak sık makilik bir araziye daldık. Zaman zaman makilik arazi o kadar geçit vermez bir hale geliyordu ki, sarı çiçekleri henüz açmakta olan katır tırnakları, hırçın delice zeytin çalıları, gevenler ve her türlü dikensi bitkinin dikenleri her tarafımızı çizdi doğradı. Kuzey – güney ekseninde ilerleyen orman sınırına geldiğimizde ağaç dikmek için çukur açma amacıyla araziye girmiş olan bir iş makinesinin bıraktığı izler bizim için bir kurtarıcı rolü oynadı. İzlerin üstüne basa basa ilerleyerek tepeden aşağıya doğru inen batı yönündeki toprak yolu bulduk. Aşağıda solda Airai limanı, enginar tarlaları ve tam batıda Demircili Limanı göz alabildiğince uzanıyordu.

Tepeden asfalta ulaştığımızda saat yaklaşık 5 gibiydi. Urla Ovacık köyüne kısa bir süre için uğradık ve daha sonra günü Urla İskele’de şömine başında içtiğimiz biralarla sonlandırdık. Deniz dalgalı, hava yaklaşık 8 dereceydi. 



Yazan: İ.F 

Düzenleyen: MYC