30 Aralık 2015 Çarşamba

YUNT DAĞI’NDA BİR AİOL KENTİ: AİGAİ



9 Aralık 2015
İbrahim Fidanoğlu

Güne Buruncuk’ta bir Aiol yerleşimi olan Larissa Antik Kenti’nin eteğindeki bir yol üstü kahvehanesinde sabah kahvaltısı ile başladık. Bu yıl bitmek bilmeyen bir yüksek basınç kâbusuyla yağmurdan ve kıştan uzak, ancak bunun yanında da baskılanmış ve hareketsiz havanın getirdiği yoğun kirlilik nedeniyle oldukça sıkıntılı bir atmosferle birlikteyiz uzun zamandır. Böyle bir kirli bir havada en azından şehirlerden uzakta olmak yine de bir şanstır diyerek koyulduk yollara. Bugünkü rotamız çoğunlukla Aiol coğrafyası olacak. Hedefimiz ise kıyıdan oldukça içerlerde; Yunt Dağı volkanik kütlesinin sarp tepelerinden birisi olan Gün Dağı’nın zirvesinde kurulmuş Aiol yerleşimi Aigai Antik Kenti… Canımız nerede isterse orada duracağız, döşeme yoldur, Kapıkayası’dır, Yunt Dağı’nın dağ köyleridir demeden kenarda köşede bakılacak ne varsa bu coğrafyada; günlerin iyice kısaldığı bu dar zamanda bir şekilde hepsine bakmaya gayret edeceğiz.

 
Yunt Dağı'nda Kocaçay Vadisi

Yunt Dağı, kütlesel olarak bakıldığında Dumanlı Dağ ile sınırını oluşturan Güzelhisar Çayı’nın kıyısından başlayarak kuzeydoğuya doğru tedrici olarak artan yükselme eğilimi, insanda sanki kuzeydoğu yönünden Çandarlı Körfezi’ne doğru eriyip akmış hissini veren yapısal görünümü ve bunun yanında çekirdeğini oluşturan volkanik yapısıyla öne çıkan ilginç bir coğrafyayı kapsıyor. Andezit, bazalt; yer yer mika şist ve kireç taşı oluşumlarla neredeyse birçok jeolojik yapıyı içinde barındıran bu dağ kütlesi, Çandarlı Körfezi’nden Soma, Kırkağaç ve Akhisar havalisine kadar uzanan oldukça geniş bir alanda kendini gösteriyor. Dağın jeolojik yapısına uygun şekilde gelişen bitki örtüsü çeşitliliği içinde kızılçamlar, yoğun olarak meşeler ve pırnar meşeleri, melengeçler, keçilerin bayıldığı kesme çalıları, zeytinlikler, ahlat armutları, son zamanlarda Osmancalı, Türkmen, Ortaköy düzlüklerinde geliştirilen kara üzüm bağları dikkat çekiyor.

 
Karakuzu köyü yakınlarında Güzelhisar Çayı'nın Dumanlı Dağ yönünden gelen diğer kolu
 (Fotoğraf: Nisan 2011-İF)

Şakran’ın arka dünyasına sarkarak Aigai Ören Yeri odaklı gerçekleştirdiğimiz gezimize; sabahın erken saatlerinde ulaştığımız İzmir-Çanakkale asfaltı üzerindeki Şakran-Yunt Dağı Köseler sapağından dağa ve doğuya doğru kıvrılarak başladık. Son yıllarda yapılan dev boyutlardaki F Tipi Şakran Cezaevi Kompleksi’nin yanından seyirtip yukarı doğru tırmanırken, neden bu kadar çok ve büyük hapishanelerimiz var diye hayıflandık. Hapishanelere sığmıyordu suçlular; tıkıyordu içeri güçlüler… Bu nasıl bir sarmaldı Tanrım? Barolar Birliği başkanlarından ve aynı zamanda öğretim üyesi rahmetli Prof. Dr. Faruk Erem vardı eskilerde. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenen onun bir oyununu izlemiştim; ismi her şeyi anlatıyordu: “Suçluyu kazıyınız; altından insan çıkar!”

 
Kapıkaya'dan Yunt Dağı volkanik kütlesine bakış

Bugün iyi şeyler düşünmeliydik; çünkü sessizliğin ortasında; sadece doğanın kendi sesi vardı bize eşlik eden. Bu da kendimizi iyi hissetmek için yeterli bir nedendi. Hapishanenin tam karşısına düşen gölet, suyun en az olduğu bu mevsimde bile bu kez bana biraz daha büyümüş gibi geldi; ama nedenini anlayamadım. Tırmanmaya devam ettik. 

 
Kapıkaya'dan Şakran Düzlüğü'ne bakış

Yunt Dağı’nın yukarılarındaki Türkmen köylerine doğru kıvrıla kıvrıla ilerleyen yol bizi adıyla müsemma kapı gibi dev bir kayanın ortasından geçerek Kapıkaya köyüne getirdi. Andezit ve bazalt taşlarla yapılmış köyün eski evleriyle çevrili meydana sabahın mahmurluğu çökmüştü sanki. Meydana bakan evlerden birinin önündeki bankta oturan iki yaşlıdan başka ortalarda kimsecik yoktu. Arabayı meydana bırakarak biraz aşağı kotta yer alan Kapıkayası’na doğru yürüdük.

 
 Bir kale burcunu andıran Kapıkaya kayalığı

 
 Kapıkaya köyü girişindeki sulama amaçlı kullanılan gölet

Kapıkaya

Kapıkaya, Şakran Düzlüğü’ne hâkim bir noktada; yaklaşık 300 metre yüksekliğinde bir kaya kütlesi. Neredeyse bir kaleyi andıran kaya kütlesinin ovaya doğru uzanan bir burç şeklindeki en ileri noktası, ovaya doğru oldukça dik bir şekilde inen bir uçurumla sonlanıyor. Tam bu noktadan çevredeki topografyayı izlemek son derece keyifli… Açık bir havada özellikle Çandarlı açıklarındaki Corciyo Adası’na kadar uzanan bir ufuk hâkimiyetine sahip olması nedeniyle iyi bir seyir terası işlevi görüyor. Ne yazık ki, yüksek basınç nedeniyle oluşan havadaki pus, ufka dair görüşümüzü engelliyor.

21 Aralık 2015 Pazartesi

BİRGİ’DEN KİRAZ’A



KESTANE DÜNYASINDA 
BOZDAĞLAR'IN ETEKLERİNDE BİR YOLCULUK


25 Kasım 2015
İbrahim Fidanoğlu

Birgi, Bozdağlar Coğrafyası’nda bu sıradağlara yüzyıllardır sırtını yaslamış olmanın verdiği güven ve ondan güç alarak gelişen kadim geçmişiyle; bölgenin öne çıkan bir yerleşimi olarak varlığını günümüzde de sürdürmektedir. Gerek Bozdağlar’ın kendine has fiziksel koşulları ve gerekse tarihin bu topraklarda bıraktığı kültürel izlerin zenginliği Birgi’yi bizim için de benzersiz kılmaktadır. Ama bizim bugünkü esas hedefimiz, daha çok Birgi’nin arka dünyasına doğru sarkmak; kestanenin en güzellerinin yetiştiği bu havalide kestane gömülerinin durumuna bakmak ve daha sonra Yılanlı Kale rotasıyla Bozdağları yalayarak kıvrım kıvrım ilerleyen dağ yollarını takip ederek sonunda Kiraz’a ulaşmak…

 
Birgi'den Bozdağlar'a doğru

 
Çınarlar, çamlar, zeytinler, meşeler ve kestaneler; beşi aynı karede...

Sabahın erken saatlerinde ulaştığımız Birgi’de bizi bekleyen ilk sürpriz, fırından yeni çıkmış, tam buğday unundan tatlı maya ekmeklerdi. Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nin önündeki meydana çıkan ağaçlıklı yolun üstündeki Tokoğlu Ekmek Fırını, bu anlamda özel bir yerdi. Fırın, yoğunlukla dükkânların ve lokantaların bulunduğu bölgenin hemen üstünde yer alıyordu. Bir aile işletmesi görünümündeki fırının işletmecisiyle ayaküstü sohbet ettik. Bizim beğenimiz, onu daha da mutlu etmişti. İzmir’in merkez ilçelerine yönelik dağıtım projelerinden söz etti. Dumanı üstünde tüten bu leziz ekmeklerden hem tattık, hem de İzmir’e götürmek üzere birer ikişer yanımıza aldık.

 Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi; Birgi
(Fotoğraf: Ocak 2009-İF)

 Yorgun Birgi evleri
(Fotoğraf: Ocak 2009-İF)

Fırından ayrıldıktan sonra Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi’nin yer aldığı meydandan Bozdağlar’a doğru kıvrılan Yılanlı Kale levhasının bulunduğu yola saptık. Köşedeki Birgi’nin asırlık kahvehanelerinde hayat uyanmıştı bile. Yıkık bir su kemerini ve İmam Birgivi’nin türbesini arkamızda bırakarak Yılanlı Kale’ye doğru bir tırmanışa başladık. Tırmandıkça güzelleşen; doğanın eşsiz fırça darbeleriyle ardımızda önümüzde bir tablo gibi biten manzaranın doyumsuzluğu karşısındaki hayranlığımız sınırsızdı.

 
Hacıhasan'dan Birgi'ye ve sisler altındaki Küçük Menderes Ovası'na bakış

 
Kemerköy yakınlarında bir kestane gömüsü

11 Aralık 2015 Cuma

KARAÇAMUR’DAN DİBEKDERE’YE



SONBAHARIN İZİNDE
 DİBEKÇİLER YAYLALARINDA BİR GÜN


13 Kasım 2015
İbrahim Fidanoğlu

Sonbaharın bütün renkleriyle boyanmıştır şimdi Güme Dağı’nın ardındaki yaylalar… Sular çekilse de Kasım’ın bu kesat günlerinde; Dibekçiler’den öteye, Ovacık, Karaçamur ve İncirliova’ya doğru İkizdere’de birleşen bütün vadiler; çınarların, cevizlerin ve kestanenin, kirazların, melengeç, ahlat ve diğerlerinin yeşilden sarıya ve sarıdan kırmızıya büründüğü bir renk cümbüşünün tutsağı gibidirler. Yamaçlara yayılmış koyun sürülerinin uzaktan duyulan çıngırak sesleri, bazen önünüzdeki ilk tepeyi aşarken karşılaştığınız yılkı atlarının telaşı, dallarından düşmek üzere olgunlaşmış; bu kadar da büyüğü var mıymış dedirten sulu ahlat armutlarının benzersiz lezzeti; hepsi birbirine karışır gün içinde; biz tepelerden vadilere doğru usulca akarken.

 
Güme Dağı'nın kuzey yüzünde; Canbazlı Köyü'nün altlarında hal böyleydi.

Tire Coğrafyası’nda sonbaharın güzelliklerine bir kez daha tanıklık etmek adına bugün Peşrefli Köyü’nün üstündeki Karakaya Tepesi’nin arkasında yer alan Karaçamur Yaylası’ndan başlayıp, Çaldede Zirvesi’nin hemen eteklerini yalayarak kuzey-güney ekseninde Aydın’a doğru alçalan Dibekdere Vadisi’nin doğu yamaçları boyunca yürüdük.

 
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Her zaman belirttiğimiz üzere; Aydın Dağları’nın kuzeye bakan yüzünde yer alan ve İkizdere’ye doğru bir dizi vadiyle derinliğine kesilen Dibekçiler topografyası; kendine has engebeleri, iklimsel koşulları ve Kömürcü Gediği’nden itibaren değişen havasıyla bambaşka bir coğrafyayı belirliyor. Burada yer alan yaylalar ve onları kuzey- güney ekseninde bir anlamda dilimleyen derin vadiler özellikle ilkbaharda ve sonbaharda bu bölgeye has bitki örtüsünün çeşitliliği de dikkate alındığında ziyaretçilerine benzersiz anlar sunuyor. Karaçamur ve Ovacık Yaylaları(1) ile bu düzlemden Aydın yönüne doğru derinleşerek devam eden Dibekdere Vadisi de, içinde bir eko sistemi barındırması açısından önem taşıyan bu havalinin özel rotalarından birkaçını oluşturuyor.

 
Kavakların ardındaki köy; Büyükkemerdere

 
Dibekdere Vadisi'nin derinliklerinde bir duman tüter.

Karaçamur Yaylası, Küçük Menderes Ovası’na doğru akan Eğridere Vadisi’ndeki Değirmendere’yi besleyen en önemli su kaynaklarının bulunduğu yer. Adına da nakşetmiş havzanın su yönünden zenginliği nedeniyle, Tire pazarlarında özellikle aranan barbun fasulyesini, patlıcanı, biberini, domatesini, cevizini ve diğer sezonluk ürünlerini özellikle saymak gerek. Koca Peçen’in(2) de şimdi sonsuzluk uykusuna daldığı o eski Yörük mezarlığının yer aldığı Ovacık Yaylası’nın biraz daha ilerisinde ve hemen Eğridere Vadisi’nin başlangıcındaki düzlemde yer alan Karaçamur Yaylası’nın yöredeki bu ününü yabana atmamak gerek.

 
Çaldede Zirvesi

 
Dibekdere sırtlarında kızlar elması ağacının başında gezginlerin lezzet testi

4 Aralık 2015 Cuma

HARPASA’DAN ARPAZ’A



TAŞRADAKİ BİR KARIA YERLEŞİMİNDEN MENDERES’İN GÜNEYİNDEKİ AYAN KULELERİNE BİR YOLCULUK

 6 Kasım 2015
İbrahim Fidanoğlu

Bugün Boz Menderes’in güney kıyısı boyunca seyrederken bir dizi köy ve kasabanın içinden geçilir. Madran Dağı’na doğru yükselen yamaçlarda konumlanmış yüzlerce yıllık köyler, onların ovaya sarkmış ve balbalları andıran yazısız mezar taşlarıyla dikkat çeken eski mezarlıkları, yeryüzünün üstüne ve altına dair hikâyeleri hatırlamaya teşvik eder insanı.

 
Harpasa Kalesi'nden bereketli Menderes Ovası'na bakış

Binlerce yıllık kadim geçmişinde saklı tarihiyle bu topraklar, İlkçağ’da; Batı Anadolu’da Karia diye tanımlanan coğrafyanın bir parçasıydılar. Her ne kadar silik de olsalar; taşrada örgütlenmiş bu kentlerden; Madran Dağı’nın kuzey yüzünde Yenipazar yakınlarındaki Orthosia, Dalama’nın arka dünyasında yer alan ve bugün Madran Dağı’nın geçit verdiği bir vadiyi izleyerek, Çine-Topçam Baraj Gölü’nün kıyısından dolaşıp Dalama’ya ulaşan rota üzerindeki yeri belirsiz Koskinia, Kavaklıdere-Bozdoğan geçişinde Karia’nın en uzak noktalarından birinde; şimdiki Derebağ Köyü’nde yer alan Hyllarima ve Arpaz’ın sırtını dayadığı tepenin üstündeki Harpasa Madran Havzası’na dağılmış Karya yerleşimlerinden önemli bir kaçıdır.

 
 Harpasa Kalesi'nin bulunduğu Arpaz üstündeki Hisar Kale'nin uydudan görünümü 
(Google Earth'den alınmıştır.)

Harpasa yada Arpasa

Bizim bugünkü konumuz olan Harpasa yada Arpasa, Nazilli-Bozdoğan yolunda; Büyük Menderes’in iki önemli kolundan biri olan ve Bozdoğan yönünden, kendi adıyla anılan bir barajın ardından soluklanarak bu topraklara ulaşan Akçay’ın hemen güney kıyısında yer alan bir tepenin üstünde kurulmuştur. Hisar Tepesi olarak anılan bu tepenin eteklerinde ise, Osmanlı’nın gerileme döneminde gücü yerel otoritelerle paylaştığı Ayanlık Dönemi yerleşimlerinden olan ve tipik kule yapısıyla dikkat çeken Arpaz yer almaktadır. Harpasa’dan bozunarak anlamlı bir şekilde Arpaz’a dönüşen bu kadim yer; ne yazık ki, yer isimlerinin anlamsızca değiştirilmesinin kurbanı olmuş ve bugün artık Esenköy adını almıştır.

 
 Hisar Tepesi sırtlarında bir yaşlı meşeyi saygıyla selamladık.

Esenköy’e girdiğimizde hava oldukça güzeldi. Pastırma yazının sürdüğü şu günlerde Harpasa’nın bulunduğu Hisar Tepe’ye; üstelik de hemen eteklerinde çokça yer alan koyun ağılları nedeniyle köpek baskısının da etkisiyle epey enerji tüketerek ulaştık. Harpasa’nın günümüze ulaşan en önemli kalıntıları, kentin akropolü görünümündeki tepedeki yerleşimi kuzeyden çeviren sur duvarlarıyla şimdi sahnesinde bir su deposunun bulunduğu yaklaşık 2500 kişilik tiyatrosu… Yeryüzü yapısı itibariyle tepe gnays kayalarla kaplı diyebiliriz. Zaten iç ve dış kaleden oluşan surların malzemesi de bu yerel kayaçlardan elde edilmiş. Zaman zaman tepedeki surlar yıkılmış olsa da, temel izleri boyunca neredeyse tamamen takip edilebiliyor. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi günümüze ulaşan en gösterişli ve sağlam sur duvarları Harpasa’nın kuzeye bakan yüzünde yer alıyor.

 
Harpasa'nın tepeye doğru rastladığımız ve bir burca ait olduğunu düşündüğümüz ilk duvar parçaları

 
Harpasa'dan ovaya doğru bakış; solda bir burç kalıntısı

 
Duvarın dış yüzündeki muntazam işçiliğin izleri

27 Kasım 2015 Cuma

NYSA’NIN KUTSAL ALANI; AKHARAKA



ÖLÜLER ÜLKESİ’NE AÇILAN KAPI;
PLUTON ve KORE TAPINAĞI

6 Kasım 2015
İbrahim Fidanoğlu

İnsan hayatında yaşanılan yerin; coğrafyanın ve iklimsel koşulların önemi ne kadar büyüktür. Bütün insanlık öyküsü ve insanlığın doğayla olan mücadelesinin hikâyesini oluşturan kültürel yaşamlar, hep bu temel üzerine inşa edile gelmiştir. İşte bugünkü hedef noktalarımızdan biri olan Aydın’ın Salavatlı Köyü yakınlarındaki Akharaka Kutsal Alanı ve oradan Sultanhisar’ının sırtlarında yer alan Nysa Antik Kenti’ne kadar uzanan kutsal hac yolu üzerinde gördüklerimiz bunun özeti gibidir.

 Akharaka ve Eskihisar Köprüleri 
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Aydın Dağları’nın güney eteklerinde uzanan Nysa ve Akharaka, fay kırıklarıyla kaplı bir zeminin hemen üzerinde yer alır. Yeraltından fay kırıklarının zayıflattığı zeminin belli noktalarından yeryüzüne ulaşan kükürtlü sıcak su ve buhar, bu yörede tarih boyunca yaşayan ahalinin gündelik yaşamına, inanç dünyasına ve sağlık arayışlarına karışarak bölgedeki yaşamı zenginleştirmiştir. Dini ritüeller, derman arayışları, tanrılara adanmış törensel zenginlikler bu merkez etrafında gelişerek şekillenmiştir. Biraz ilerideki Sultanhisar Kasabası’nın hemen üstünde yer alan İlkçağ yerleşimi Nysa’nın kutsal alanı olarak Akharaka bu çerçevede incelenmeye değer; Yer Altı Tanrısı Hades’e yada Pluton’a adanmış bir kült merkezidir. Yeraltından kaynayıp fışkırarak gelen; görünüşü ve kullanımıyla insan bedeninde sağlık yönünden yaratmış olduğu şaşırtıcı sonuçları nedeniyle tapınak alanının Yeraltı Tanrısı Pluton’dan başkasına adanması da düşünülemezdi zaten. Çünkü bütün bu jeolojik oluşumlar çerçevesinde insanların dertlerine derman olma özelliğine sahip bu kaynağın doğaüstü güçlerle ilişkilendirilmesi, İlkçağ’daki inanç yaklaşımları açısından da son derece normal olmalıdır.

 Akharaka Pluton ve Kore Tapınak Alanı; kuzey yönünden bakış

Tapınağın adandığı Ölüler Ülkesi’nin Tanrısı Hades üstüne anlatılan efsaneye göre, Hades, Tanrıça Demeter’in Zeus’tan olma kızı Persephone’yi kaçırarak kendine eş yapar. “Mevsimlerin dönümünü, toprağın ve bitkisel doğanın yazın canlanmasını kışın ise ölmesini simgeleyen bu efsanede; Hades’in rolü, âşık olduğu Persephone’yi kaçırdıktan sonra bir daha yeryüzüne çıkmasını önlemek için bir nar tanesi yedirmesinden ileri gitmez. İnanışa göre, Hades Ülkesi’nde bir şey ağzına koyan bir daha oradan ayrılamazdı. Kızının kaçırılmasında payı olan Zeus, Demeter’in yalvarmaları üzerine; kızın altı ay yeraltında, altı ay yeryüzünde kalmasını buyurur.

 Hemen tapınak alanının yakınında bulunan ve bazı kazı buluntularının konduğu tonoz kemerli yapı kalıntıları

Hades ve karısı Persephone; amansız, insafsız, yürekleri hiçbir sunu yada kurbanla yumuşamayan korkunç tanrılar sayılırlar. Kendilerinden de ülkelerinden de tanrılar ve insanlar nefret eder.

“Tanrılar sevmez o küflü puslu yerleri” der Hesiodos, Homeros da “tanrıların bile tiksindiği çirkef dolu ülke” diye tanımlar Hades’i. Tanrı Hades ise, gün ışığının sızmadığı karanlık ülkesinden hiç ayrılmaz, Olympos’lu tanrılar kuşağından olduğu halde, onların arasına karışmaz, şölenlerine katılmaz.”(1)

Akharaka Kutsal Alanı'nın güneye bakan yüzü

İşte Akharaka jeolojisi, bu inanç kültünü merkeze oturtmaya uygun elverişli bir mekândır.

MÖ 3. yüzyılda bir Selevkos yerleşmesi olarak kurulan Nysa Antik Kenti, ününü ve zenginliğini bir eğitim kenti olmasının yanı sıra, üzerinde bulunduğu Büyük Menderes Ovası’nın tarımı ile yakınındaki kutsal yeri olan Pluton (Hades) - Persephone (Kore) Tapınağı’nın bulunduğu Akharaka’daki (bugün Salâvatlı) gizemli kültle ilgili tedavi merkezine borçludur. Akharaka (Salâvatlı) eski çağlarda bir termal tedavi merkezi olarak kullanılmış olmasıyla da ünlüdür. Bugün buradaki Sarısu olarak adlandırılan derenin suyunun içerdiği kükürt ile yeraltındaki kükürtlü gazın varlığı, eski çağlarda bu antik yerleşimin çok önemli ve gizemli bir tedavi merkezi olmasını sağlamıştır. Bütün bunların sonucunda dinsel bir kimlik de kazanan Akharaka, tanrılara şükran için yapılan çeşitli dinsel törenlerin de yeri olmuştur.

Tapınağın doğu kenarında bulunan tek sıra Dor tarzı sütunlardan oluşan sıra (8 adet seçilebiliyor)

Salavatlı, bu jeotermal ve dinsel özellikleri nedeniyle, özellikle Hellenistik Dönem’den (yaklaşık MÖ 330-30) Roma İmparatorluk Dönemi ve onu takip eden yıllardaki Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Dönemleri’nde hastane, büyük küçük havuzlar ve şifa hamamlarına gelen konuklar için yapılan evlerle iskân edilmiştir. Böylece önemli bir sağlık merkezi olan ören yeri, ayrıca buradaki Pluton (Hades) – Persephone (Kore) Tapınağı ile de Hellenistik ve Roma dönemlerinde bu antik yerleşimdeki tedavi merkezinin yanı sıra, onunla ilişkili olan dinsel merkez olarak da gelişmiş ve kente sosyal ve eğitim alanında büyük katkılarda bulunmuştur. Ayrıca Nysa Antik Kenti’nin önemli yöneticilerinin Roma ile iyi ilişkileri ve prokonsülde olan kişilerin zenginlikleri de kentin ünlenmesinde büyük rol oynamıştır. Büyük Menderes Nysası’nın en parlak dönemi, MS 1. ve 2. yüzyıllar olmuştur. Bizans Dönemi’nden sonra Nysa’nın 1402 yılında Timurlenk tarafından ele geçirilişi de, kentin yavaş yavaş gerilemesine neden olmuştur.(2)

Tralleis-Nysa yolunun günümüze ulaşan bir bölümü

Zeytin ağaçlarıyla kaplı; Aydın-Denizli karayolunun üstünde yer alan bir sekide kurulu Akharaka ören yeri, bugün Salavatlı Köyü’nün Sultanhisar çıkışına doğru yerleşimlerin bittiği bir noktada yer alır. Kutsal alanın Nysa Antik Kenti’ne uzaklığı yaklaşık 4 km. kadardır. Bugün zeytinlikler arasından Eskihisar Köyü’ne çıkan yola kavuşan bir toprak yolun her iki yanında yer alan tonozlu yapı kalıntıları, bu topraklarda yaşam süren uygarlıkların neredeyse tümünün bu toprağın jeolojisini bir fırsata dönüştürdüğünün bir delili gibidir. Çünkü bu yapıların birçoğu kaplıca, hastane ve konaklama tesisi gibi hastaların iyileştirilmesi amacıyla kullanılmış termal tedavi tesisleri olmalıdır.

Akharaka Tapınağı'nın batı kenarındaki sütun dizisi

Yukarıda sözü edilen tapınaklarla Nysa’yı birbirine bağlayan toprak yol, aslında İlkçağ’daki Nysa ile Tralleis arasındaki ana yolun da bir parçasını oluşturmaktaydı. Tapınaktan Nysa’ya doğru yönelen bu toprak yol, aynı zamanda bu tılsımlı bölgeye atfedilen kutsallıkla bütünleştirilmiş bir hac yolu işlevi de görmekteydi.

 Akharaka'dan Nysa'ya uzanan hac yolu üzerindeki tonoz kemerli yapılardan bazıları

Eski çağlardaki dinsel yaklaşımlara göre; bu türlü sıcak su ve zehirli gaz çıkışlarına izin veren jeolojik oluşumların bulunduğu bölgeler, yer altı dünyası yada öteki dünya ile bir iletişim noktası olarak kabul edilmiş ve bu mekanlara kutsallık atfedilerek genellikle bir kült merkezi olarak benimsenmekteydi. Batı Anadolu’daki konumuz olan Akharaka (Salavatlı), Denizli-Pamukkale’deki Hierapolis ve Aydın-Ortaklar yakınlarındaki Menderes Magnesia’sı da bu türlü merkezler olarak dikkat çekmektedir. Zamanla bu gibi yerlerle ilgili olan tanrısal güçler, ölülerin ve yer altı dünyasının efendisi olan Hades yada Pluton ve karısı Persephone (Kore) ile ilişkilendirilmişti ve buralardaki tapınak alanlarına Plutonion veya Cehennem Kayıkçısı Kharon’dan dolayı Kharonion adı verilmekteydi.

Eskihisar'a doğru tonoz kemerli yapılardan biri daha

Bu gerçeği, zamanının önemli eğitim merkezlerinden biri olan Nysa’da kendisi de bir süre eğitim gören İlkçağ’ın ünlü Coğrafyacısı Amasyalı Strabon şu şekilde ifade etmektedir:

“Maiandros dolaylarındaki bütün toprakların depremin etkisi altında olduğunu ve iç kısımlara kadar hem ateş hem de su tarafından oyulduğunu, bu nedenle ovalarda başlayan bu durumun, Kharonionlar ülkesine kadar uzandığını söyleyebilirim. Bundan Hierapolis’deki, Nysa yöresindeki Akharaka’daki ve Magnesia ile Myus yakınındaki Kharonionları kastediyorum. Gerçekten, toprak gevrek ve kolay ufalanabilen cinstendi.”(3)

 Tapınak alanında bulunan akanthus yaprakları, lotus çiçekleri ve yumurta desenleriyle bezenmiş kiriş parçaları

Yine Strabon, Akharaka’daki İlkçağ tapınak alanını ve sahip olduğu gizemi şu şekilde ifade etmektedir:

“Tralleis ile Nysa arasında, Akharaka kentinden çok uzak olmayan, Nysalılara ait bir köy vardır. Burada çok kıymetli kutsal bir bölgeyle birlikte Plutonion ve Pluton ile Kore’nin şapelleri bulunur. Keza kutsal bölgenin daha yukarısında uzanan, doğa bakımından olağanüstü olan, Kharonion denen bir mağara vardır. Burası için şöyle denir: Hastalar ve buradaki tanrılar tarafından tedavisi emredilenler oraya başvurur ve köyde deneyimli rahipler arasında yaşar. Rahipler, mağarada hastaların uyudukları sırada gördükleri rüyalara göre tedavi şekilleri saptarlar. Bu rahipler, aynı zamanda tanrılardan şifa niyaz eden kudretli kimselerdir. Onlar, sık sık hastayı mağaraya götürerek, hayvanların inlerinde yaptıkları gibi, birkaç gün yiyecek vermeden yalnız başlarına sükûnette bırakırlar. Bazı zamanlar, hasta kendi rüyalarını da dikkate alır, fakat genellikle hastaları ayinlere sokan ve onlara öğütler veren rahiplerdir. Onlardan başka herkese bu yer, yasak ve öldürücüdür. Akharaka’da her yıl bir festival düzenlenir ve bu sırada özellikle bu festivali kutlayanlar, bütün bu şeyleri duyup görebilirler. Festivalde bir de öğleye doğru “gymnasion”un erkek çocukları ve gençleri çıplak ve yağlanmış olarak, bir boğayı aceleyle mağaranın içine sürüklerler ve başıboş bırakıldıkta boğa ileri doğru kısa bir mesafe gider ve son nefesini verir.”(4)

 Tapınağın güney-batı köşesi

Nysa kazılarının uzun süre başkanlığını yürüten Prof. Dr. Vedat İdil’in anlatımına göre bugün söz konusu yerde mağaraya benzer bir girintiye rastlanmamaktadır. Bununla birlikte, biraz batıda oldukça derin ve sarp bir vadinin dibinden akan Sarısu adlı dere kükürt içermektedir. Ayrıca bu vadinin yamaçlarında da Nysa’ya özgü tonoz kemerli yapıların varlığı büyük olasılıkla İlkçağ’da Kharonion olarak adlandırılan yerin burası olması olasılığını güçlendirmektedir.(5)

Akharaka'dan Nysa'ya giden yol üzerindeki bir tonoz kemerli bir başka yapı örneği

Bugün Akharaka Kutsal Alanı’ndan Aydın Dağları’nın eteklerindeki Eskihisar Köyü’ne çıkan asfalt yola doğru ilerlerken bu yola kavuştuğumuz noktadaki Karayolları tarafından yakın zamanda restore edilip ayağa kaldırılan dev boyutlardaki iki taş köprünün genişlikleri, Nysa’dan Akharaka’ya doğru bu festival zamanlarında bir tür hac yürüyüşüne çıkan kalabalıkların büyüklüğünü anlatmak açısından çarpıcıdır.

 Tapınak alanının sütunlarla çevrili kenarına komşu duvar izleri

Tapınak alanındaki Dor tipi sütunlar

Akharaka tapınak alanına batı yönünden bakış

Tapınak alanında ilk olarak 20.yy.ın başında Almanlar, kazı çalışmalarını başlatmışlar. 1909’da Alman kazı ekibinden H.Pringsheim’in yürüttüğü kısa dönemli kazı çalışmaları sırasında tapınağın planı hakkında ilk bilgiler elde edilmiş. Daha sonrasında işgal yıllarında ise, 1921’de Yunanlılar bölgede bir takım kazılar yapmışlar. Cumhuriyet dönemindeki kazılar ise, Kültür Bakanlığı’nın denetiminde 1990 yılından beri sürdürülmekte. Bir dönem Yaşar Holding’in desteğinde Prof. Dr. Vedat İdil’in başkanlığında yürütülen Nysa kazılarını, günümüzde Ankara Üniversitesi DTCF’den Doç Dr. Serdar Hakan ÖZTANER yönetiyor.

 Akharaka Pluto ve Kore Kutsal Alanı

Tapınak alanı, kuzey-güney yönünde uzanan ve Dor düzeninde inşa edilmiş; kısa kenarında 6, uzun kenarında ise 12 adet tek sıralı sütunla çevrilmiş bir plana sahip bulunmaktaydı. İlkçağ’da bu tür tek sıralı tapınaklara peripteros ismi verilmekteydi. Bugün bu sütun parçalarını bulundukları yerde izlemek mümkün...


 Gezginler, Akharaka'dan Nysa'ya giden kutsal yol üzerindeki zeytinlikler arasında...

Yapının cella’sı, özenle işlenmiş beyaz kireç taşından bloklardan oluşuyordu. Prof. Dr. Vedat İdil’e göre, tapınağın girişi büyük olasılıkla kuzeydendi. Nysa’dan gelen kutsal yol, tapınağın güneyinden geçtikten sonra batıya kıvrılıyor ve oradan da yapının kuzeyindeki Pluton ve Kore’nin sunağının bulunduğu geniş bir alana açılıyordu. Tapınağın hangi dönemden kalma olduğuna dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte, yapı kalıntıları içinde bulunan Roma Dönemi’ne ait iki başlık, İ.S. 4.yy.ın sonlarını işaret etmektedir. Tapınak alanı, daha sonraki zamanlarda çevresi bir duvarla çevrilerek bir kilise haline dönüştürülmüş.

 Zeytin ağaçlarının altından fışkıran; köylülerin nergis dediği zambağı andıran sarı çiçekler

 Sordum sarı çiçeğe; adın nedir?

Tapınak alanının üst düzlemine kadar çıktık. Dağın eteklerinde dolaştık. Çevrede yer alan tonozlu yapıların çoğu toprağa gömülü vaziyette idi. Yaşlı zeytin ağaçlarıyla kaplı alanda yer yer hasat başlamıştı bile. Uzaklardan traktörlerin ve zeytin silken köylülerin sesleri duyuluyordu. Biraz ilerde bizi hoş bir sürpriz karşıladı. Toprak yolun üst yanında ve zeytin ağaçlarının çevirdiği bir düzlükte, topraktan fışkırırcasına bir yoğunlukta zambağa benzer sapsarı çiçekler vardı. Sabah sabah inanılmaz bir güzellik sundu bize doğa. Biraz ileride çilek tarlasına dereden su basmaya gelmiş; yukarıdaki Eskihisar Köyü’nün muhtarının söylediğine göre, bu çiçeğe yörede nergis derlermiş. Ama bu çiçeğin soğanlı bir bitki olması dışında bildiğimiz nergisle pek de ilgisi yoktu. Muhtarla ayaküstü yol boyunca rastladığımız tonoz kemerli yıkıntılar hakkında konuştuk. Onun da belirttiği üzere bu yapıların tümü Roma’dan Bizans ve Osmanlı’ya kadar sağlık amaçlı kullanılmış; havuz, kaplıca ve dinlenme mekânlarıydı.

Nysa yolunda sarı çiçeklere son bakış

Eskihisar Köyü Muhtarı, yukarıdaki köy kahvesinde bizi çay içmeye davet etti. Çayları içerken muhtardan Eskihisar’ın aslında Sultanhisar’dan daha eski bir yerleşim olduğunu, “hisar” sözcüğü ile de Nysa yerleşiminin kast edildiğini belirtti. Ama zaman içinde Eskihisar’ın giderek içine kapandığını; Sultanhisar’ın ise daha çok önem kazanarak ilçe merkezi haline geldiğini söyledi. Kahveden ayrılırken, muhtardan Nysa-Akharaka hac rotası üzerinde yer alan iki dev köprünün yakın zamanda Karayolları 2.Bölge Müdürlüğü tarafından restore edildiği bilgisini öğrendik ve Aydın-Denizli yoluna doğru inerken her iki köprüye de uğradık.

Eskihisar Köyü meydanındaki kahvehanenin önü

Tek kemerli Eskihisar-2 Köprüsü

Eskihisar-2 Köprüsü; genişliği 11,45 metre...

Köprülerden Aydın-Denizli yoluna daha yakın olanı; iki gözlü; diğeri ise tek ve oldukça büyük kemerli bir taş köprü. Aşağıdaki Eskihisar Tarihi Köprüsü-1; diğeri ise Eskihisar Tarihi Köprüsü-2 ismi ile anılıyor. Birinci köprü 2013, 2.köprü ise 2015 yılında Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilmiş. Her iki köprünün büyüklüğü ve genişliği o çağlardaki insan nüfusu dikkate alındığında olağandışı olarak kabul edilebilir.

 Daha küçük çaplı ve iki kemerli Eskihisar-1 Köprüsü

 Eskihisar Köprüsü-1; genişliği 14,88 metre...

Köprünün kemerlerine yakından bakış

Eskihisar-1 Köprüsü yakınlarındaki tarihi çeşme 

Köprüler; üzerinde yer alan bilgilere göre, Geç Roma ve Erken Bizans dönemine tarihleniyor. Yukarıdaki tek kemerli köprünün (Eskihisar-2) genişliği 11,45 metre; boyu ise 45,80 metre olarak belirtilmiş. Aşağıdaki iki kemerli köprünün (Eskihisar-1) genişliği ise yukarıdakinden daha fazla olup 14,88 metre; genişliği ise 44 metre olarak köprülerin üzerindeki Karayolları tarafından konulan kitabelerde belirtiliyor. Bütün boyutlar, İlkçağ’daki festival ve hac yolculuklarının ne kadar dramatik boyutta bir katılıma işaret etmesi ve bölgenin sağlık nedenli geçişlere ne kadar açık olduğunu göstermesi açısından dikkate değer.

Akharaka-Nysa kutsal yolu üzerindeki ölmez ağacı; zeytin

Akharaka ve Nysa’yı ona bağlayan hac yolu üzerindeki dolaşmalarımız çay molası ile epey uzadı. Çünkü esas hedef Büyük Menderes’in güneyinde yer alan ve tüm zamanlar boyunca başka anlatılmaya değer hikâyeleri olan Arpaz Kulesi ve sırtında yer alan İlkçağ Karya yerleşimi Harpasa idi. Artık rotayı güneye doğru çevirmenin vakti gelmişti.

Dipnotlar
(1)    Hades için; bkz. Mitoloji Sözlüğü, Azra ERHAT, Remzi Kitabevi-11.Basım; sayfa:120-Hades maddesi
(2)   Akharaka ve Nysa hakkında; bkz. http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/?/=157
(3)   Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: XII-XIII-XIV); Arkeoloji ve Sanat Yayınları; Çev. Prof.Dr. Adnan Pekman, 3.Baskı-1993; sayfa: 65
(4)  a.g.e. sayfa: 170-171
(5)   Nysa ve Akharaka, Prof.Dr. Vedat İDİL; Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı; İstanbul-199; sayfa:81
(6)  Fotoğraflar, yürüyüş sırasında Aydın Aydemir tarafından çekilmiştir.

(DEVAMI VAR )

Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe