Kavacık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kavacık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2012 Çarşamba

ÇATALKAYA’NIN KALBİNDE; KAVACIK ŞELALESİ’NE DOĞRU


15 Mayıs 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün İzmir’deki yürüyüş etkinliğimize Tire’den kadim dostumuz Hasan Doğan da katıldı. Sabah Hasan Hoca ile Karşıyaka’da buluştuk. Daha sonra Bornova ekibini almak üzere Bornova’ya uğradık. Bornova’dan saat 10 gibi ayrıldık. Gaziemir – Balçova otoyol bağlantısını kullanarak Limontepe sapağından Tırazlı’ya doğru döndük. Kadifekale’deki kentsel dönüşüm faaliyetleri kapsamında evleri boşaltılan sakinlerin yerleştirilmeye çalışıldığı TOKİ konutlarının yanından geçtik. Birçoğu boştu; bazılarında “Satılık” levhaları asılmıştı bile. Sağ yanımızda bulunan körfeze hâkim; dev kireç taşı kütle Akçakaya üzerine Persler tarafından inşa edilmiş gözetleme kalesini ardımızda bırakarak yolumuza devam ettik. Daha önceki çıkışlarımızdan hatırladığımız kadarıyla tepede; kalenin giriş kapısının söveleri, bir sarnıç ve tepenin eteklerinde duvar parçaları vardı. Başka da bir şey kalmamıştı.


 Kavacık yolundan körfez

Tırazlı Köyü’nü geçtikten sonra Kavacık – Radar Mevzii yol ayrımında durup körfeze baktık. Hava puslu ve yağmura gebeydi. Havadaki nem nedeniyle görüntü kötüydü. Kavacık köyüne doğru devam etti. Kavacık’ın geç eren meşhur sofralık kara üzüm bağları yavaş yavaş uyanmıştı. Bütün yamaçlar ve vadilerin diplerine doğru her yer asma ile doluydu. Yeni yeşeren yemyeşil yapraklarıyla yamaçlardan aşağılara doğru uzanan bağların manzarası görülmeye değerdi.

Kavacık köy meydanı

Kavacık'ta bir ev

Kavacık köy meydanında arabamızı bıraktık. Sıra sıra dizilmiş köy kahvehanelerinden birinde oturup çay içtik ve kahveciye şelaleye giden yolu sorduk. Kahvehanedekiler de yardımcı oldular ve sonunda şöyle bir tarif ortaya çıktı: Köyün Efemçukuru altın madenine de giden servis yolu çıkışında bulunan aynadan sağa sapılacak; toprak yol takip edilecek. Ağaç kesimi yapılan alana gelinecek. Yol boyunca akmaya devam eden dereyi sürekli sağda bırakarak yola devam edilecek. Kesim alanını geçince yol çatallaşacak; önce sağa sonra da soldaki yola sapılacak. Vadinin dibine kadar yürünecek. Şelaleye bu şekilde ulaşılabilecek. Bu tarifi yol boyunca takip ederek ve sezgilerimizi de kullanıp şelaleyi sonunda elimizle koymuş gibi kolaylıkla bulduk. Bu arada suyun yüksekten döküldüğü daha küçük bir şelaleyle de karşılaştık.


Kavacık Şelalesi yürüyüş rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Dere boyunca yaklaşık 4 km. kadar yürüdük. Dereyi, ağaç kesim alanını geçince solumuza aldık. Dağa doğru traşlanmış alanın eteklerinden yürüyerek vadinin içine girdik. Burada dev çınarların gölgesi altında akmaya devam eden derenin kayaların üstünden döküldüğü yaklaşık 10 metrelik küçük bir şelaleye geldik. 

Gezginler küçük şelale önünde

Kısa bir moladan sonra şelalenin üst düzlemine tırmandık. Bu alanda dere, nispeten düzlük bir alanda usul usul akıyordu. Suyun getirdiği bereketle bitki örtüsü bu düzlükte coşmuştu. Her tarafta eğrelti otları vardı. Karasuluk halini almış alandan tepenin eteklerine yaslanarak tekrar yola çıktık. Yol burada ikiye ayrıldı. Biz burada sola saptık. Bu esas büyük Kavacık Şelalesi için son sapaktı. Bize köyde yapılan tarifteki sağa sapağı derenin karşı kıyısına atladığımız için geçtiğimizi dönüş yolunda fark ettik. Sola saptıktan sonra giderek yakınlaşan bir motor sesi duymaya başladık. Motoru görünce dereden su çekmek ve yukarıdaki tarlalara yada madene pompalamak için kullanıldığını düşündük. Biraz daha ilerleyince yukarıda çınarlar arasından yaklaşık 25 - 30 metre yükseklikten dökülen Kavacık Şelalesi ile karşılaştık. Ne yazık ki, suyun başı daha önce gördüğümüz piknik alanlarından farksızdı. Buralarda piknik yapan insanların arkalarında bıraktıkları çöpler her tarafa saçılmıştı. Dağın başında dahi bu çirkin manzaralarla karşılaşmak bir kez daha içimizi acıttı. Ama yaşadığı yere sahip çıkmayan ve çocuklarına miras kalacak bu güzelim doğa harikasını acımadan pisleten, zarar veren ve kendine insan diyen bu garabet sürüsünü ilahlara havale ettik.

Kavacık şelalesi

Suyun başında bir kayanın üstünde kurduğumuz soframızdaki yiyecekleri keyif içinde yerken suyun, kuşların ve rüzgârın sesleri arkadaşlık etti bize. Bir saate yakın bir dinlenme sonrası yağmur baskısı nedeniyle köye dönüş yoluna vasıl olduk.

Dere boyunda çınar ağaçları

Dönüş yolunda hemen karşımıza bir üç yol ağzı çıktı. Bu bize köyde tarif edilen kavşaktı. Buradan köye doğru sola döndük. Sağa doğru giden yol Kanadalı şirket Tüprag’ın işlettiği altın madenine gidiyordu.

Şelale yolunda gelincikler

Yaklaşık iki yıl kadar önce Tırazlı – Efemçukuru yolunda arabayla giderken kendimizi birden bu altın madeninin içinde bulmuştuk. Kocaman tamburlar içinde dağdan çıkarılan maden öğütülüyordu. Bunların altından geçen toprak bir yolu son anda fark edip Kavacık’a bu vadiden ulaşan ve dere boyunca devam eden toprak yolu bulmuştuk. Yol boyunca o yıllarda dev hafriyat kamyonları ile karşılaşmıştık. Dediklerine göre rafinasyon işlemi Uşak – Eşme’deki tesislerinde yapılıyordu. Maden için oyulan iki dağın üstündeki tüm çam ağaçları kesilmişti. Oraya bir de göstermelik olarak bağ dikilmişti. Ne yazık ki, sivil toplum kuruluşlarının ve İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin direnişi bir sonuç vermedi ve adamlar istediklerinin tümünü merkezi hükümetten ne yazık ki kolaylıkla aldılar. Şimdi onlar, topoğrafyayı değiştirmek ve Çatalkaya’nın kalbine bir hançer saplamakla meşguller. Doğanın buna ileriki yüzyıllarda nasıl bir yanıt verebileceğini bizler ve doğayı bu hale getirenler ne yazık ki, göremeyecekler. Gelecek nesiller de bu adamları nasıl anacaklar? Onu da bugünden kestirmek pek olası değil.

Köyün girişine yaklaştığımızda küçük bir dere yatağına çöplerin atılmış olduğunu gördük. Oysaki köyün sokaklarında çöp konteynırları adım başında vardı ve Karabağlar Belediyesi’nin çöp toplayan kamyonları buraya da uğruyordu. Ancak, bu kültürü toplumca henüz inşa edemediğimiz için bir kez daha şu sözü hatırladık: “Vermeyince Mabud; ne eylesin Mahmut?” Yani sözün özü; bu işler ne yazık ki, zorla, tepeden inme tedbirlerle olmuyor da olmuyor. Her şeyin o insanın içinden gelmesi ve o kültürün o topluluklar tarafından içselleştirilmesi gerekiyor. Bu da yine ne yazık ki diyeceğiz, ama yüzyıllara baliğ oluyor.

Payamlı köyü

Köye aynı noktadan girdik. Meydanda bıraktığımız arabamıza binerek Payamlı yönüne gitmek üzere hareket ettik. Payamlı, hem Urla, hem de Seferihisar koylarını tepeden gören eşsiz bir manzaraya sahip, oldukça eski bir köy. Köyün bir sekiye oturtulmuş kahvehanesinden bu manzarayı seyretmeye insan doyamıyor. Köyün girişinde yer alan eski bir zeytinyağı işliği, işliğin içinde bir zeytin sıkma presinin hurdası, bir kır kahvesinin bahçesinde; köşede, denize doğru uzanan derin vadilere bakan anıtsal bir melengeç ağacı ve taş işçiliğinin güzel sivil örneklerini oluşturan eski köy evleri var. Payam, bilindiği üzere badem anlamına geliyor. Köye yaklaşırken de bizi badem ağaçları karşıladı. Ancak köyün kahvehanesinde kahveci ile yaptığımız kısa sohbet sırasında bademe pek de ilgi kalmadığı, bu değerli ağacın ve onun ekonomik değeri yüksek meyvesinin üzerine düşülmediği ve Datça’da olduğu gibi ıslahı konusunda ciddi bir çalışmanın da yürütülmediği kanısına vardık. Payamlı köyü çeşmesinin tatlı suyundan arabadaki şişelerimizi doldurup Güzelbahçe yönüne doğru yeniden hareket ettik.

Payamlı Köyü Sarnıç çeşmesi 

Güzelbahçe’ye ve İzmir Körfezi’ne tepeden baktık. İnişe geçtikten sonra, kıvrıla kıvrıla önce Güzelbahçe’nin sırtlarındaki eski köyün sokaklarına, daha sonra da kooperatifler ve sitelerle genişleyen Güzelbahçe’nin son on yılda inanılmaz bir şekilde gelişen geniş caddelerine ulaştık. 40 yıl öncenin Güzelbahçe köyünden eser yoktu. Burası şehrin göbeğiydi artık.

Urla İskelesi’nde deniz kıyısında verdiğimiz uzun soluklu bir dinlenme ve sohbet molası sonrası akşam 18 gibi İzmir’e dönüşe geçtik.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Fotoğraflayan: Hasan Doğan
Düzenleyen: MYC



12 Mayıs 2011 Perşembe

BALÇOVA TERMAL - BEYOĞLU KAYASI YÜRÜYÜŞÜ


12 Mayıs 2011
Sabah 10.30’da Balçova Termal Otel’in arkasındaki yoldan yürüyüşümüze başladık. Hava kapalı; sıcaklık 15 derece civarındaydı. Günün ilerleyen saatlerinde 540 metrelik Beyoğlu kayasının üstünde sıcaklık 11 dereceye kadar düştü. Burada biraz yağmur da yedik. Halkapınar ismi ile anılan su kaynağının hemen üstünde yemeğimizi yerken hafif çiselese de yağmur bize izin verdi diyebiliriz. Ancak akşama doğru Narlıdere sahilinde yağmur indirdi ve sıcaklık da sahilde 13 dereceye kadar düştü.

Yürüyüş Rotamız; yaklaşık 21km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)


Yürüyüş rotamız Balçova Termal Otel’den başlayarak sağdaki toprak yoldan yaklaşık 11 km.lik bir tırmanışla devam etti. 

Ilıca Deresi üzerine 1970’li yıllarda su temini amacıyla kurulmuş olan Balçova Baraj Gölü'nü solumuzda bırakarak Çatalkaya’nın eteklerine kadar ilerledik. Yol boyunca NATO’nun elektrik kablolama taşlarını sürekli izledik.

Yol boyunca 10.km’ye kadar Balçova Belediyesi Spor Kulüpleri tarafından güzergaha konulmuş bulunan km. levhalarını takip ettik. Ilıca Deresinin ovaya ulaştığı noktada çınardan zeytine akasyadan narenciyeye kadar geniş bir yelpazede zengin bir bitki örtüsü vardı. Baharın da etkisi ile tabiat sanki coşmuştu. 1.km. levhasından itibaren tırmanışa başladık ve yaklaşık 2,5 saat boyunca durmadan yürüdük. Sadece fotoğraf çekerken mola verdik. Yükselmeye başlar başlamaz kızılçamlar başladı. Mor ve beyaz renkte bayır gülleri, yeni açmaya başlayan sarı renkli katırtırnakları, sarı papatyalar, alçaklarda yeni çiçeklenmiş bembeyaz akasyalar, dere yataklarında çınar ağaçları, delice zeytinler, yeni yapraklanmaya başlamış ve dikenleri henüz ele batmayan pırnar meşeleri bitki örtüsünün dikkatimizi çeken önemli unsurlarıydı. Dönüş yolunda Balçova Baraj Gölü'ne bakan bir yamaçta son anda fark ettiğimiz eflatun renkli tek orkide buraların nazarlığı gibiydi.

Beyoğlu Kayası’na bakış

10.km.de; dere yatağına doğru uzanan çayırda otlayan bir koyun sürüsü ve bize doğru havlayarak gelen 6 köpekle karşılaştık. Onlara bulaşmadan sıvışmayı becerdik. Derme çatma barakalarda yaşayan Narlıdereli bir köylü ile sohbet ettik. Biraz ilerde bu kez bir koloni şeklinde çevreyi kontrol altına almış ve buraları ekip biçip aynı zamanda hayvancılıkla uğraşan bir aile ile karşılaştık. Neyse ki onların köpekleri bağlıydı.

Yol boyunca baraj gölünü besleyen küçük dereciklerin üstünden geçtik. Halkapınar olarak adlandırılan kaynağın etrafında yükselen dev çınar ağaçlarını bizden yiyecek bekleyen üç köpekle birlikte seyrettik.

Saat 13’de yemek yediğimiz ve yaklaşık çıkış noktasından 11,5 km. uzaklıkta olan Beyoğlu Kayası yakınlarındaki kayalık bölgeye geldik. İzmir Körfezi ve karşı kıyıdaki Teleferik tepesi bulunduğumuz noktadan oldukça uzakta kalmıştı. Uzun süredir kenarından yürüdüğümüz derin vadi, hemen altımızda uzanıyordu. Köylülerden öğrendiğimize göre yol yukarı doğru Kavacık köyüne kadar gidiyormuş. Baraja doğru geriye dönen yol ise 6.km levhası karşısında sonlanıyormuş. Rakım burada 540 metre olarak ölçüldü.

Yaklaşık 1 saatlik yemek molası sonrasında saat 14’de dönüş için yola koyulduk. Yine 2,5 saatlik bir yürüyüş sonrası 16.30’da ıslanmadan Termal Otel’e ulaştık.

Dereler…

Yazan: İ.F
Düzenleyen: MYC