ürkmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ürkmez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2025 Cumartesi

ÇATALKAYA’NIN ETEĞİNDE; MENDERES’İN DİBİNDE, “KÖPEKLERİN GÜNÜ”NDE…

YENİKÖY’DE; BALABAN GÖLETİ ÇEVRESİNDE DOLAŞTIK.
 
30 Ocak 2025
İbrahim Fidanoğlu
 
Sabah vakti Yeniköy’de…
 
Bugün Menderes’in Kuyucak köyünün eski yerleşiminden gelen 5 aile tarafından kurulan (1) Yeniköy’den hareket ederek, köyün kuzeybatısındaki yemyeşil bir dünyada Balaban Göleti çevresinde yürüdük. Sabahleyin 9 civarında Bornova’dan Menderes’e doğru hareket ettik. Menderes-Gümüldür-Ahmetbeyli yolundan Yeniköy ve Ürkmez yönüne döndük. Bir zamanlar ülkenin gözbebeği kuruluşlarından olan Etibank’ın sahipliğindeki perlit işletmelerinin özelleştirme kapsamında yeniden ayağa kaldırılması sonrasında, yeni sahipleri tarafından işletilen Pomza Export Madencilik Sanayii ve Tic. A.Ş. Yeniköy Perlit Tesisleri’nin (2) önünden geçtik. Özelleştirme öncesi buralar uzun süre viranelik halinde kaldı. Lojmanlar ve diğer tesisler neredeyse yıkıntıya dönmüştü. Sonra toparlandı anlaşılan. Tesis, şimdi harıl harıl çalışıyordu. Fabrika alanının hemen yakınlarında ise, atış poligonları vardı. Yeniköy civarında yürürken çok uzaklardan duyduğumuz atış sesleri hiç eksilmedi.
 
Balaban Göleti
(Şubat 2025)

Yürüyüş boyunca bizimle beraber yürüyen can dostumuz "Can"...
(Şubat 2025)
 
Sabah vakti; Yeniköy'de yürüyüşün başlangıcında...
(MYC; Şubat 2025)
 
Saat 10 gibi Yeniköy’e girdik. Arabayı caminin yanındaki bir otoparka bıraktık. Hemen yürüme niyetiyle kuzeye doğru açılan bir sokağın başına ilerledik. Sokağın girişinde bizi iki köpek karşıladı. Bunlardan birinin başını okşayıp biraz ilgi gösterince, o köpek hemen peşimize takıldı. Ama ne takılış; bütün güzergahı gün boyu birlikte gezdik. Üzerine başka yol arkadaşları; başka köpekler daha geldi. Evlerin ve bahçelerin yanından geçerken hırçın köpeklerin saldırısına göğüs gerdi; ısırdı, ısırıldı; ortalık bağırış çağrış içinde “köpeklerin günü”ne döndü. Biz de ona Can dedik; yemeğimizi ve sevgimizi paylaştık. Günü birlikte geçirdik sonuç olarak.
 
Takviyeli yürüyüş ekibi, köyün çıkışında Balaban Göleti yolunda...
(MYC; Şubat 2025)
 
Dağa Kaçtım gezginleri ve Can; Balaban Göleti civarında...
(Şubat 2025)
 
Yeniköy’den Balaban Göleti’ne doğru…
 
Köyün kuzeybatı çıkışındaki Alaca Tepesi’ne doğru peşimize takılan iki köpek ile birlikte yürümeye başladık. Kahverengi köpek kısa süre sonra yanımızdan ayrılarak yeniden yolun başına doğru gitti. Ama kırçıllı ve boz renkli diğeri, bizimle yürümeye devam etti. Köyün sokakları arasından ilerlerken, avlulardaki köpekler canhıraş havlamalarıyla bizim köpeğin geçişinden mutlu olmadıklarını belli ettiler. Ama esas kapışma köyün çıkışından başlayıp Alaca Tepe’ye doğru ilerleyen toprak yolun bir kavşakla nihayetlendiği yerde oldu. Köyün çıkışında sağda solda çok sayıda kır evleri vardı. Bunlardan geniş avlulu bir tanesinin önünden geçerken, avludan fırlayan bir siyah köpek ansızın bizim Can’a dalıverdi. Ne olduğunu anlayamadık bile. Zavallı hayvancığın sağ kalçasına dişlerini geçirdi; bizimki de ona yanıt verince, tam bir it dalaşına döndü kavga. Neyse ki kısa sürede iki köpeğin dövüşü sona erdi ve siyah köpek bizimkinin karşı saldırısı karşısında geri çekilerek geldiği yere döndü.
 
Yeniköy'den çıkarken...
(Şubat 2025)
 
Sabah vakti Yeniköy sokaklarında; avlulardan köpek sesleri yükseliyor.
(MYC; Şubat 2025)

Köyden ormana doğru; uzakta sis ve duman birbirine karışmış gibi.
(Şubat 2025)
 
Alaca Tepe’yi solumuzda bırakarak, neredeyse bütün gün çevresinde dolaşacağımız Kızıl Geriş Tepesi’ne doğru yöneldik. Kızıl Geriş Tepesi’nin her yanı tamamen kızılçamlarla kaplıydı. Uzun süre önce batı, daha sonra da kuzey yönünde; tepenin etekleri boyunca kıvrılan bir toprak yolda ilerledik. Zaman zaman yanımızdan ayrılarak meraklı meraklı kızılçamların arasında gözden kaybolan Can adını verdiğimiz yol arkadaşımız, sonra birden ağaçların arasından bizim nerede olduğumuza bakarak hemen soluğu yanımızda alıyordu. Yine her zamanki gibi ormanın içindeki kızılçamların arasına atılmış öbekler halinde inşaat ve mobilya pislikleriyle karşılaştık. Bu güzelim doğaya karşı bu acımasız davranışta bulunanları nasıl anacağımıza karar veremeden yürümeye devam ettik.
 
Kızılçamlar arasından ilerleyen bir toprak yola girdik.
(Şubat 2025)

Kızıl Geriş Tepesi'nin çevresinde yürüyoruz.
(Şubat 2025)

Can'ın kızılçamlar arsından bize bakışı
(Şubat 2025)

İnsan sıfatında kimilerinin doğaya yaptıklarına örnektir.
(Şubat 2025)
 
Bu şekilde ıssız ormanın içinde ilerlerken bir çoban çeşmesinin yanına kadar geldik. Çeşmenin basit oluğundan su şırıl şırıl akıyordu. Bir süre orada eğlendik; sonra yeniden yürümeye başladık. Biraz ilerleyince, Balaban Göleti’nin ormanın derinliklerine doğru nüfuz eden ilk girintisi göründü. Daha önceden karşı kıyıya doğru devam ettiğini düşündüğümüz toprak yolun bir kısmı sular altında kalarak işlevini yitirmişti.
 
Çoban çeşmesi
(MYC; Şubat 2025)

Balaban Göleti'ne merhaba...
(MYC; Şubat 2025)
 
Kızılçamların gölgesi suya vurmuş; güzel mi güzel...
(Şubat 2025)

Balaban Göleti'nin batı kıyısı boyunca...
(Şubat 2025)
 
Balaban Göleti’nde…
 
Göletin batı kıyısı boyunca ilerledikçe, yeşile boyanmış suyun üstüne yansıyan ve ormanın aksiyle zenginleşmiş muhteşem manzara iyice ortaya çıktı. Göl yapaydı aslında, ama gerçekten huzur dolu bir ortam yaratılmıştı tüm canlılar için… Batı yönünden gelen Balaban Deresi’nin önü doğu yönünde bir bentle kesilerek, bu bendin arkasında oldukça büyük bir göl havzası oluşturulmuştu. Gölet, hem şehre hem de tarımsal alanlara su sağlamak amacıyla inşa edilmiş olmalıydı. Hafta sonları gölün çevresini piknikçilerin doldurduğuna dair her yerde alametler vardı.
 
Her yerde peşimiz sıra...
(Şubat 2025)
 
Kızılçamlar arasında...
(Şubat 2025)
 
Sete doğru yürüyoruz.
(Şubat 2025)

Balaban Göleti'nde...
(MYC; Şubat 2025)
 
Bu sırada Menderes Belediyesi’nin bir kamyonetiyle çevreye atılmış her türlü pisliği ve atık malzemeyi toplamakta olan belediye işçileriyle karşılaştık. Ormanın içindeki inşaat artıklarından bahsettik onlara; sürekli çevreden bu tür atık malzemeleri topladıklarını anlattılar ve onlar da bizim gibi “büyük insanlık”tan yakındılar. Bir süre sohbet ettikten sonra yanlarından ayrıldık. Biraz ileride kıyıda bir aile piknik yapıyordu. Ağaçların arasından küçük bir köpek daha takıldı peşimize. Önce piknikçilerin köpeği sandık; ancak onların kayıtsızlığına bakınca, çevreden bir yerlerden dolaşarak buralara geldiğini anladık. O da başladı peşimizden gelmeye. Yeni gelen, eskisiyle kısa sürede dost oldu ve birlikte peşimiz sıra yürümeye başladılar.
 
Batyı yönünden gelen Balaban Deresi'ni ilk karşılayan set ve üzerinden dökülen sular
(MYC; Şubat 2025)

Balaban Göleti; batıdan doğuya bakış...
(MYC; Şubat 2025)
 
Karşı kıyıdaki kulübeler
(Şubat 2025)
 
Gölün karşı kıyısında derme çatma bir iki kulübe vardı. Yürüdüğümüz toprak yol Kızıl Geriş Tepesi’nin kuzey etekleri boyunca dolaşarak, çok ilerilerde yeniden gölün doğu kıyısında Yeniköy’e giden bozuk asfaltla birleşiyordu. Bu rotayı izlersek yolu oldukça uzatacak ve gereksiz yere zaman kaybedecektik.
 
Sular seti aşarken...
(Şubat 2025)
 
Setin üstünden dökülen sular, önündeki bir havuzu dolduruyor. Oradan da kanalla gölete doğru akıyor.
(Şubat 2025)

Havuzun kıyısından karşı kıyıya geçerken...
(MYC; Şubat 2025)
  
Göletin batı ucuna yaklaşırken, derenin önüne yapılan bir setle karşılaştık ve setin önündeki havuzun kıyı duvarları üzerinden yürüyerek karşıya geçtik. Su oldukça boldu ve setin üstünden havuza doğru dökülüyor, oradan da kanallar aracılığıyla göle ulaşıyordu. Gölün su seviyesi de son yağmurlarla oldukça yükselmiş ve yatağını iyice doldurmuştu.
 
Köpeklerimiz bir iken iki oldu.
(MYC; Şubat 2025)

Makilikler arasında; patika arayışındayız.
(MYC; Şubat 2025)
  
Göl kıyısına yaklaştığımız anlardan biri
(MYC; Şubat 2025)
 
Karşı kıyıya ulaştığımızda yürüyebileceğimiz bir toprak yol yoktu artık. Bu nedenle daha önceden yürüyüş gruplarının geçtiği patikalardan birini bularak, gölün zaman zaman içerilere nüfuz etmesi nedeniyle geçişe izin vermeyen küçük girintili kıyısından sırta doğru çıkarak uzaklaştık. Çalılar arasından ilerleyerek, neredeyse kuzey kıyısının tam ortalarında bir yere geldik. Burada gölün bütün güzelliğini uzaktan seyredebileceğimiz çalıların fazla sık olmadığı bir açık alan vardı. Burası yemek molası için oldukça uygun bir yerdi.
 
Yemek molasında...
(MYC; Şubat 2025)

Can ile yemek molasında göle karşı paylaştığımız anlardan biri
(Şubat 2025)
 
Mutlu köpek halleri; Balaban Göleti kıyısında...
(Şubat 2025)
 
Köpekler de sağa sola dağıldılar. Can biraz sonra geldi; tam gölün karşısına kuruldu. Bizden daha çok vurgundu sanki manzaraya. Yemek molası sırasında elbette onlar da aldı nasibini. Ama seçiciydiler. Her verdiğimizi yemediler. Mola sonrası yeniden çalılar arasından ilerleyen patikayı takip ederek göletin bendine doğru yürüdük.
 
Yemek molası sonrası; savağa doğru...
(Şubat 2025)
 
Savak ve bent; bir arada...
(Şubat 2025)
 
Balaban Göleti'ne panoromik bakış; savak, bent ve kalan her şey...
(Şubat 2025)
 
Göletteki su, bendin kuzeyinde yer alan savaktan taşıp dere yatağına doğru akıyordu usul usul. Bu bile göl seviyesinin doygunluk noktasına ulaştığının işaretiydi. Savağın yanından biraz zorlu ve dik bir bayırdan Balaban Deresi’nin bendin öbür tarafına doğru aktığı düzlüğe indik. Burada bazı hayvan damları ve kulübeler vardı. Yanımızdaki köpekleri gören bu havalinin diğer köpekleri, hep bir ağızdan bağırıp çağırmaya başladılar. Bu kakafoni içinde Fındık ismini verdiğimiz bir küçük köpek daha katıldı bizim kafileye. Balaban Deresi’nin üzerinden bir köprüyü aşarak geçtik asfalta doğru. Dere, Yeniköy yönünde usul usul akıyordu.
 
Balaban Göleti'nin bendinin ötesinde akmaya devam eden Balaban Deresi
(Şubat 2025)
 
Bendin arkasında Balaban Deresi'nin kıyısı boyunca yürüyoruz.
(Şubat 2025)

Balaban Deresi; bendin ötesinde usul usul akar.
(Şubat 2025)
 
Yeniden Yeniköy’e doğru…
 
Artık Balaban Göleti’nden ayrılmış, Kızıl Geriş Tepesi’nin güney etekleri boyunca yürümeye başlamıştık. Yeniköy’e giden asfalt yoldan yürümemek için, dağın etekleri boyunca bir sırta doğru tırmandık. Yolun hemen üst düzleminde ve ona paralel ilerleyen bir su yolu vardı. Bir süre onun kıyısı boyunca yürüdük. Ancak belli bir yerde önümüz orman sınırını belirleyen bir çitle kesildi. Aşağıda ve yol kıyısı boyunca geniş avluları ile dikkat çeken kır evleri ve bahçelerinde yine çok sayıda köpek vardı. Bunlara asfalt yoldan sırta doğru çıkan başka köpekler de katıldı; başladı mı yine bir bağırış çağırış…
 
Gölet kıyısından bir an...
(MYC; Şubat 2025)
 
Savaktan dökülen suyun dere yatağına kavuştuğu an
(MYC; Şubat 2025)
 
Üçüncü köpek yoldaşımız da bu oldu; adını Fındık koyduk.
(Şubat 2025)

Bizle beraber yürümekte olan üç köpek, daha yukarılara doğru kaçıştılar. Biz de aşağıdan gelen diğer köpekleri yanımızdan uzaklaştırmaya çalıştık bu arada. Epey bir süre bu mücadelemiz sürdü. Yeniköy’ün köpeklerinden bir türlü kurtulamıyorduk. Vay ki ne vay…
 
Köpekler ve biz; Birdik, üç olduk. Hangi birini sevsek yarabbi...
(MYC; Şubat 2025)

Balaban Deresi; bendin ötesinde...
(MYC; Şubat 2025)
 
Kızılçamların arasında kendimizi kaybetmeye çalışarak, bir süre bu şekilde ilerledik. Köpek sesleri bizden uzaklaştı ve biz de selameti bir patikaya takip ederek, Yeniköy’e doğru yönelen asfalt yola inmekte bulduk. Çünkü biraz ileride ve önümüze denk gelen bir yönde bir sürünün çan sesleri geliyordu. Orada da köpek vardı muhtemelen.
 
Yeniköy asfaltına kavuştuğumuz an...
(MYC; Şubat 2025) 
 
Asfalt yolun yukarılarındaki eski bir su yolu
(MYC; Şubat 2025)
 
İndiğimiz asfalt yol tatlı bir meyille bir sırta doğru ilerliyordu. Korkumuz sabahleyin bir kavşakta bizim köpeğe saldıran siyah köpeğin evinin yakınlarına düşmekti. Tam sırtın en yüksek yerine ulaştığımızda, beş köpekle karşılaştık. Hepsi birden başladı havlamaya. Yavruydular daha ama havlamalarıyla başka köpekleri davet ediyorlardı sanki yanlarına. Bütün korkumuz yanımızdaki köpeklerdi. Hızlı bir şekilde yürüyerek bu vartayı da atlattık.
 
Kır evlerinin avlularından ve asfalttan gelen köpekleri savuşturma zamanlarındayız.
(MYC; Şubat 2025)
 
Üçü bir arada; en önde Can...
(MYC; Şubat 2025)
 
Köpeklerin günü...
(Şubat 2025)
 
Köyün dışındaki ilk evler başlamış ve köye oldukça yaklaşmıştık. En sessiz sokakları seçerek köyün merkezine doğru sızdık. Ama ne mümkün; kokularından geldiğimizi anlıyorlardı. Neyse ki kafileye sonradan katılan iki küçük köpek köyün girişinde bizden ayrılmışlardı. Geriye döndüler; yeniden geldikleri ormana doğru…
 
Yeniköy'ün sessiz sokaklarında...
(Şubat 2025)
 
Yeniköy-Ürkmez asfaltına iniyoruz.
(Şubat 2025)
 
Biz yoldaşımız Can ile yine baş başa kalmıştık. Bahçelerden gelen havlama sesleri arasında Yeniköy-Ürkmez asfaltına çıktık nihayet. Köpek yorgun, biz yorgun; kendimizi bir bakkala dar attık. Köpeğe iki somun alıp yedirdik. Bu arada mahallenin başka köpekleri de geldi yanımıza. Onlar da aldı nasiplerini. Hepsi çok açtı hayvancıkların.
 
Yeniköy-Ürkmez asfaltındayız. Başladığımız yerde...
(Şubat 2025)
 
Ama artık bizim gitme zamanımız gelmişti; otoparka doğru yürürken sadık dost Can da geldi peşimizden. Arabalara bindik; etrafında şöyle bir dolaştı hayvancık. İçli içli baktı. Araba hareket etti; o da arkasından… Bu kadar kısa zamanda arkadaş olmuştuk Can’la. Bir süre takip etti, biz hızlandık, o kaldı gerilerde. Bir günlük dostluk yaşamıştık Yeniköy ormanlarında; Balaban Göleti’nin çevresinde dolanırken. Ne mutlu bize, ne mutlu yürüyenlere…

Dipnotlar:
(3)  Fotoğraflar, belirtilenler dışında gezi sırasında İ. Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.
 
Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

18 Aralık 2016 Pazar

MENDERES’İN HAMAMLARI



KELER HAMAMLARI, KARAKOÇ KAPLICALARI VE KÜNER

2 Aralık 2016
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Bugün Menderes’in sınırları içinde kalan iki eski hamam kalıntısıyla eski köylerin çevresinde dolaştık. Keler Hamamları, Karakoç Kaplıcaları, Eski Orhanlı köyü ve Menderes-Gümüldür kavşağından biraz içeride yer alan Küner köyü uğradığımız noktalardı. Sabahın erken saatlerinde ulaştığımız Şaşal köyü yakınlarındaki Deli Ömer sapağında araziye terk edilmiş onlarca köpek karşıladı bizi. Tahtalı baraj gölü kıyısındaki Keler köyünün adıyla anılan Keler Hamamları’na, Keler köyünü geçtikten sonra sağa doğru; Deli Ömer mahallesine ayrılan bir asfalt yolu takiben ulaşılıyor. Yoldan yaklaşık 3 km kadar ilerledikten sonra, önce köpek barınağına doğru sağa bir bozuk asfalt sapağını geride bıraktık. Yol boyunca karşılaştığımız onlarca perişan ve tüyleri dökülmüş ev köpeğinin terk edilmiş halleri hüzün vericiydi. Son yıllarda doğada sıkça karşılaştığımız manzaralardandır; geçici bir heves uğruna evlere alınan bu köpekler, daha sonra bakılamayıp doğanın acımasız koşullarına ne yazık ki terk edilmekte; bu koşullarda yaşamaya alışkın olmayan hayvancıklar kısa sürede hastalık kapıp perişan hale düşmekteler. Deli Ömer yolunda da bunlardan bol miktarda mevcut…

 Keler Hamamları önündeki ulu çınar

Keler Hamamları lokasyonu
(Google Earth'de çizilmiştir; by MYC)


Keler Hamamları rotası 1.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir; by MYC)

Yoğun köpek dalgasını ardımızda bıraktıktan sonra, karşımıza çıkan demir köprüden kuzey yönündeki patikaya girdik. Arabayı uygun bir düzlükte bıraktıktan sonra, soldaki patikayı izleyerek sık kızılçamların arasında yürümeye başladık. Yaklaşık 1 km kadar yürüdükten sonra Çubuklu Dağı’nın eteklerindeki Keler Hamamları’nın bulunduğu düzlüğe ulaşmıştık. Yaklaşık 9 yıl kadar önce Ebruli gezginleriyle birlikte Şükrü Tül Hoca’nın liderliğinde bu bölgeye bir kez daha gelmiştik. O günlerde Keler Hamamları’nın üstünde bulunan sekide bir takım kulübeler ve bir çiftlik görüntüsü mevcuttu. Bu durum hamamlar açısından da tehdit teşkil ediyordu. Bu kez karşılaştığımız manzara sevindiriciydi. Çünkü o derme çatma gecekondular ve çiftlik yapılarının hepsi yıkılmış ve alan boşaltılmıştı. Sadece hamamlardan daha aşağı konumda yer alan bir iki bağ evi bulunmaktaydı.

 
Keler Hamamları'na yaklaşırken...

Keler Hamamları

Keler Hamamları, Çubuklu Dağı’nın eteklerinde yer alan kayalıkların altından gelen bir sıcak su kaynağından besleniyor. Bu doğal sıcak su kaynağının varlığı, Erken Roma Dönemi’nden itibaren (İ.Ö. 3.yy. civarı) bu bölgede bir hamam oluşumuna yol açmış. Hamamlar iki gruptan oluşuyor. Çubuklu Dağı’nı ve hamamları karşınıza aldığınızda solda yer alan hamam yapısı günümüze daha iyi ulaşabilmiş durumda. Ana kayanın içine geniş bir tonoz şeklinde bir boşluğun açılmasıyla oluşturulmuş soldaki hamam, sıcaklık (caldarium), ılıklık (tepidarium) ve soyunma ve kabul salonu diyebileceğimiz giriş ve karşılama (probalaneion) bölümlerinden oluşuyor. Özellikle dikdörtgen şeklindeki büyük bir havuzun yer aldığı sıcaklık bölümü bugün bile faal durumda diyebiliriz. Çünkü yukarıdaki kayalıkların içinden gelen sıcak su tonozun dibindeki bir menfezden havuza doğru dökülüyor. Bugün havuza dökülen su 30-35 derece civarında bir sıcaklığa sahip. Havuzun içinde balıklar ve su kaplumbağaları üremiş. Bunları fotoğraflama şansımız oldu.

 
Merdivenlerden inerken karşımıza gelen konumda; batıda yer alan odacıklar

 
Keler Hamamı; sıcaklık bölümündeki havuz

 
Soldaki hamam grubu içinde yer alan ve kabul salonu ya da soğukluk olarak adlandırdığımız galerinin girişi

 
Ana kayaya oyulmuş, hamama inen merdivenler

Sıcaklık ile giriş bölümü arasında yer alan ve her iki bölüme geçiş olanağı sağlayan kubbeli ve dairesel mekân ise olasılıkla zamanında ılıklık olarak işlev görüyordu. Bugün sıcaklık ve ön salona göre daha küçük boyutlarda olan ılıklığın içinde dairesel planlı oturma sekileri yer alıyor.

 
Merdivenlerle inilen soldaki hamam grubunun en sağında yer alan kabul salonu

  
Ilıklık bölümüne geçiş; en arkada sıcaklık bölümünün kapı girişi

 
Ilıklık bölümü ve yandaki dairesel oturma sekisi
(Fotoğraf: İF; Şubat-2007)

 
 Ilıklık bölümünün kubbeli tavanı; ortasında bir delik var. 
(Fotoğraf: İF; Şubat-2007)

Roma Hamamları, yıkanma işlevinin yanı sıra toplumsal iletişimin geliştirildiği mekânlar olarak da işlev gördüler. Aynı zamanda Roma uygarlığının ve vergi toplama mekanizmasının sembolü olan hamam yapılarına çeşmelerle birlikte; imparatorluk sınırları içinde kırsalda yer alan en ücra yerlerde dahi rastlamak mümkün. Dağ başında belli bir insan topluluğunu iskân ederek; onların en gerekli ihtiyacı olan suyu getirip; çeşme ve hamam gibi konfor alanlarını oluşturmak ve daha sonra kırsaldaki yerleşimlerden vergi toplamak, Roma’nın geliştirdiği zekice bir yaklaşım olmalıdır.

 
Soğukluk ya da kabul salonu bölümünden dışarı doğru bakış; bu bölümde havuz yok.

 
Gezgin, hamamın sıcaklık bölümünde...

 
Sıcaklık bölümüne gelen sıcak suyun döküldüğü yer; su hala akıyor ve ılık...

“Devlete ait hamamlar çok büyüktü ve halk ücret ödemezdi. İmparatorluk hamamlarına “Thermae” denilirdi ve imparatorun gücünü gösterdiği için büyük ve mimari açıdan mükemmel yapılardı. İmparatorluk hamamları, kent dışındaki arazilerde inşa edilir ve içinde kütüphane, oyun alanları ve çevresinde gezinti bahçeleri olurdu. Küçük hamamlara kadınlar sabah, erkekler de öğleden sonra giderdi. İmparatorluk hamamlarında kadın ve erkekler için ayrı giriş kapıları ve bölmeler olurdu. Zenginler hamama kölelerini getirip banyo sırasında hizmet ettirdiği için büyük hamamlarda, kölelerin de bir giriş kapısı olurdu. Hamamın girişindeki soyunma odasında, elbiselerin bırakıldığı nişler vardı. Soyunma odasından soğuk odaya (frigidarium) geçilip soğuk su havuzuna girildikten sonra ılık odaya (tepidarium) geçilip terlenir ve masaj yaptırılırdı. Ardından sıcak odada (caldarium) sıcak suyla banyo yapılır ve soğuk odaya dönülüp masaj yaptırılırdı.(1)


İngiltere'nin Bath kentindeki Roma Hamamları
(Kaynak: Wikipedia)

 
Bu da Keler Hamamları
 
Tipik bir Roma hamamında sıcaklık (caldarium), ılıklık (tepidarium) ve soğukluk (frigidarium) bölümleri bulunmaktaydı. Bunların yanı sıra; masaj salonu (haleipderion), ön salon (probalaneion), soyunma odası (apodyterium) gibi bölümler de Roma hamamlarının diğer bileşenlerini oluşturmaktaydı.

 
Keler Hamamı; Sıcaklık bölümündeki suyun ilk döküldüğü küçük havuz ve kenarındaki arıklar; duvardaki izler; zamanında mermer kaplamaların yer aldığı seviyeyi işaret ediyor.

 
Gezgin, havuzun çevresindeki oturma sekileri boyunca ilerleyen arıkları işaret ediyor. 

Keler Hamamları’nın en karakteristik yanı, hiç şüphesiz bütün yapının kayalara oyularak elde edilmiş olması… Sıcak su, Çubuklu Dağı’nın eteklerindeki kayaların derinliklerine doğru açılan bir gerizden temin ediliyor. Su buradan sıcaklık bölümünün üstündeki bir havuzda biriktirilerek buradan ana havuza yönlendiriliyor. Sıcaklık bölümünde yer alan ana havuzun çevresinde oturmak için sekiler bırakılmış. Bu sekilere oturan kişilerin arkalarından geçen sıcak suyu bir maşrapayla alabilmeleri için, suyun havuza döküldüğü noktadan itibaren ana kayaya oyulmuş arıklar bulunuyor. Arıklar aracılığıyla bütün mekânı dolaşan su, sonunda havuzun ön planında yer alan iki odacıktan geçerek yine ana kayanın oyulmasıyla elde edilmiş bulunan bir tahliye kanalına boşalıyor. Prof. Dr. Recep Meriç’in Şaşal Ilıcası olarak adlandırdığı Keler Hamamları ile ilgili olarak, 1986 yılında yayınlanan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın IV. Araştırma Sonuçları Raporu’nda şu bilgiler yer alıyor:

 
Hamamın çıkışında yer alan odacıklar

 
 Bu odalardan birinin duvarında yer alan karşılıklı delikler

 
Tahliye kanalının bulunduğu noktadan havuza bakış

 
Hamamda kullanılan suyun tahliye edildiği ve ana kayaya oyularak açılmış tahliye kanalı 

 
Suyun büyük havuza döküldüğü yer  

Şaşal köyünün güneybatısındaki Çubuklu Dağı’nın güney eteklerinde tamamen kayalara oyularak yapılmış büyük bir ılıca ünitesi, bu tür yapıların mimarisi ve kullanılışı hakkında faydalı bilgiler vermektedir: Şaşal Ilıcası batı kısımda oldukça büyük, üzeri tonozlu havuz, ortada kubbeli yıkanma mekânı, doğuda ise dar uzun tonozlu bir yıkanma mekânından oluşmaktadır. Her üç mekân birbirine dar geçitlerle bağlıdır. Çubuklu Dağı’nın yukarılarından tüneli andıran bir kanal ile getirilen sıcak su, (I) ve (II) no.lu mekânların (dikdörtgen planlı iki tonoz alan kast ediliyor-İF) havuzlarında birikmekte, daha sonra duvar kenarlarındaki küçük kanallar yardımıyla bütün mekânları dolaşarak IV ve V no.lu mekânların (tahliye kanalına açılan odacıklar kast ediliyor-İF) önünden geçen büyük tahliye kanalına boşalmaktadır. Ünitenin en ilginç özelliklerinden birisi (I) no.lu mekândaki büyük havuzun fıskiye sistemiyle doldurulmuş olmasıdır. Muhtemelen Roma Erken İmparatorluk Çağı’nda yapılmış ve günümüzde zaman zaman kullanılan Şaşal Ilıcası korunması gereken ender örneklerden birisidir.”(2)

 
Gezgin, Keler Hamamı'nın merdivenlerinde...

 
Çubuklu Dağı ve altında sıcak suyun geldiği kanalın yer aldığı kayalıklar

 
Suyun havuza aktığı menfezin ağzı

 
Hamamın üst düzlemindeki kayalıkların üzerindeyiz. 
 
Hamam yapısının doğusunda yer alan iki adet tonoz bölme ise, batıda yer alan hamam grubuna göre çok daha küçük hacimli görünüyor. Bu bölmelerin ne amaçla kullanılmış olabileceğine dair kesin bir yargıda bulunmak zor gibi. Çünkü yeryüzünde bir havuz ya da tonoz boşluğunda çepeçevre ilerleyen diğer hamamdakine benzer arıklar da mevcut değil. Bütün bunlar, batıda yer alan hamam grubundan farklı bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu akla getiriyor. Batıdaki hamam grubuyla doğudaki iki tonozlu yapının ortasında; daha sonraki zamanlarda yapılmış, sıcak suyun biriktirildiği bir havuz mevcut. Tabii ki; batıdaki hamam grubuna inen ve ana kayaya oyulmuş merdivenin başındaki gösterişli çınar ağacını da anmadan geçmemeliyiz. Hamamdaki havuzun suyu, 9 yıl önceki ziyaretimize göre daha temiz gibi göründü. O zaman suyun içinde katı maddeler ve yoğun bir yosun oluşumu vardı. Bu gelişimizde; havuzun suyu içindeki balıkları ve su kaplumbağalarını seçebilecek berraklıkta idi.


 
Hamamın sıcaklık bölümünde yer alan havuzun içindeki su kaplumbağası

 
ve balıklar

 
Keler Hamamları'nın doğusunda yer alan grup

 
Bu galeriler, batıda yer alan hamam grubuna göre daha farklıydı. Havuz ve benzeri bir oluşuma rastlamadık.

 
Galerilerden birinin içi; toprak dolgu ile tamamen kapanmış durumda... 

 
Gezgin, suyun sıcaklığını kontrol ediyor. 

Keler Hamamları’nı ve üst düzleminde kayalıklar arasında yer alan menfez ve küçük havuzlarını dolaştıktan sonra bölgeden ayrıldık. Şükrü Tül Hoca’nın ifadesine göre; Antik Çağ’ın gezgini Manisalı Pausanias’ın övdüğü ve hep deniz kıyısında diye tanımladığı İyonya ılıcaları içinde bir hamam mimarisi veren en ilginç örneklerden biriydi Keler Hamamları.

 
Şükrü Tül Hoca ve Ebruli gezginleri; Şubat-2007'de Keler Hamamları'nda...
(Fotoğraf: İF; Şubat-2007) 

 
Gezginler, ulu çınarın altında...

Yeniden ormanın içinden 1 km kadar yürüyüp arabaya ulaştık. Dönüş yolunda Deli Ömer - Gümüldür yolu kavşağında karşılaştığımız Şevket Amca’yı Deli Ömer’e bırakmak üzere geri döndük. Gözlerinde katarakt rahatsızlığı bulunan Şevket Amca, köpeklerden şikâyetçiydi. Onların saldırmasından korkarak Deli Ömer’e giden yaklaşık 4 km.lik yolu yürüyerek gitmekten çekinmişti. Deli Ömer’e giderken köyün kuruluşuna dair bildiklerini aktardı. Şevket Amca’ya göre; Deli Ömer, buralara Çubuklu Dağı’nın arka yüzünde yer alan Kuyucak tarafından gelmiş ve bu toprakları kendine yurt edinmiş. Çok öfkeli ve güçlü bir adam olan Deli Ömer, topraklarına kimseyi sokmayarak çevresinde nam salmış. Bu şekilde çevresinde “deli” lakabıyla tanınır olmuş. O bu dünyadan göçüp gittikten sonra ise, bu yörede 10-15 haneden oluşan bir küçük köy ortaya çıkmış. Şimdi köyün çevresinde bir takım çiftlikler ve bir de özel sektöre ait su şişeleme tesisi mevcut. Şevket Amca ile köyün girişindeki çeşme başında vedalaşıp ayrıldık ve yeniden Gümüldür sapağına doğru hareket ettik.

 
Keler Hamamları'nın önündeki düzlükten güneye bakış

Küner köyü ya da Oroanna Antik Kenti

Menderes-Gümüldür yolu üzerinde; Değirmendere kavşağının karşı yönündeki yola girilerek ulaşılan Küner köyü, bugün son yıllardaki almış olduğu göçler nedeniyle neredeyse Menderes ilçe merkezi ile birleşmiş durumdadır. İsmini çevresindeki fıstık çamlarının tohumları “künar”dan aldığını düşündüğümüz Küner’i bizim için ilginç kılan, köyün güney sırtında yer alan Karatepe’deki bir teras yerleşimidir. Prof. Dr. Recep Meriç tarafından Oroanna olarak işaretlenen yerleşim yeri hakkında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 1985 yılına ait kazı ve yüzey araştırmalarıyla ilgili olarak hazırlanan IV. Araştırma Sonuçları Raporu’nda şu bilgiler verilmektedir:

 
Karatepe'nin etek uçlarını yalayarak dolaşan Şaşal Deresi

 
Karatepe'nin kuzey yamacından Küner köyüne bakış

 
Şaşal Deresi'nin yatağından Karatepe'nin görünümü 

Küner köyünün güneyindeki Karatepe’nin üstünde ve güneye bakan yamaçlarında tespit edilen antik yerleşme (krş. N. Tuna, III. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 1985, s.215 v.d.) teras yerleşmesi tipinde olup, teraslar yer yer belli olmaktadır. Küçük bir dere ve kaynak kenarındaki bu yerleşimin etrafı muhtemelen bir duvarla çevriliydi. Küçük bir antik kente ait olabilecek sur duvarları kısmen izlenebilmekte, yüzeyde toplanan seramik ise İ.Ö. 5. yüzyıl ile İ.S. 1. yüzyıl arasına tarihlenebilmektedir. Bu küçük İyonya kentinin İ.Ö. 2. yüzyıla ait bir Delos yazıtında adı geçen (bkz. L. Robert, BCH 1946 s. 512) ve Teos ile Kolophon arasında olması gereken şimdiye kadar yeri tespit edilmemiş Oroanna kenti olabileceğini düşünmekteyiz.”(3)

 
Şaşal Deresi ve hemen kıyısından yükselen sarp kayalıklar

 
Dere yatağından görülen; doğu yönündeki mağara ağzı 

Kent varsayımları ile ilgili olarak dikkate değer noktalardan biri de kentin ismi… Her ne kadar İyonya bölgesindeki bir yerleşim olarak tanımlansa da Oroanna ismi Helen dilinde değil. Anadolulu bir yerli dile ait olması olasılığı ise oldukça kuvvetli gibi.

 
Karatepe'nin Şaşal Deresi'ne bakan yamacında dikkatimizi çeken nişli kaya ve düzgün teraslar

 
Aynı kayanın önden görünüşü 

Küner köyünün içinden geçilerek ulaşılan Karatepe, yumuşak bir eğimle ova düzleminden yükselir. Son yıllarda kilit taşlarla kaplanan yol, sizi tepeye kadar götürür. Burası köydeki gençler için bir seyir tepesi ve kaçamak alanıdır. Bunu nereden anlıyoruz; bir su deposunun da yer aldığı tepenin kuzey yüzüne doğru atılan yüzlerce plastik ve metal şişeden… Tepeye ulaşıldığında ziyaretçiyi, tırmanılan Karatepe’nin güneydeki son derece dik yamacı karşılar. Bu yamacın eteklerini yalayarak dolaşan Şaşal Çayı, son derece sarp kayalıklar arasından açtığı yatağında kuzeybatıdan güneydoğuya doğru bir yay çizerek akar. Çayın yatağında kıyılara doğru sazlar, kamçıyı andıran bataklık bitkileri, zakkumlar oldukça sıklaşır. Karatepe’nin güney yamacında ise yer yer teraslar şeklinde sur parçalarının temelleri olabilecek basamaklar seçilir. Tepenin bu yüzü oldukça sarp ve kayalıktır. İZSU’nun tepedeki deposundan taşan su, yamaçlardan aşağı; dere yatağına doğru bir tahliye borusu ile boşalmaktadır.

 
Karatepe'nin kuzeye bakan yamaçlarındaki ziyaretçilerin bıraktığı çöplüğün fotoğrafıdır.

 
Şaşal Deresi

  
Vadinin kuzeybatı ucu 

Arkeolog Şükrü Tül’e göre; 1999 yılında Karatepe’nin üstüne yapılan su deposu ve çamlık nedeniyle bölgede yer alan arkeolojik katmanlar alt üst olmuştur.(4)

Bizim ziyaretimiz sırasında; yakında yağan yağmurlarla beslenen Şaşal Deresi’nin rengi kırmızıya yakındı. Bunu erozyona bağladık. Dere yatağına indiğimizde doğu yönünde kayalıkların arasında bir mağara ağzı dikkat çekiciydi. Ancak, su kıyısında yoğun bitki örtüsü ve bataklık nedeniyle ayrıntılı inceleme yapmamız mümkün olmadı. Sonuç olarak; Oroanna’ya dair Karatepe’nin güneye bakan sarp yamaçlarındaki teraslardan başka pek de bir şey göremeden köyden ayrıldık.

 
Karatepe'den Şaşal Deresi'nin görünümü
(Fotoğraf: İF; Şubat-2007) 

 
Şaşal Deresi'nin kıyısındaki bitki örtüsü

Hedefimiz, Yeni Orhanlı-Ürkmez yolu üzerindeki yine günümüze Roma Döneminden kaldığı söylenen Karakoç Kaplıcaları idi. Ancak, yol üstündeki şimdiye kadar bir türlü uğramaya fırsat bulamadığımız tepedeki Eski Orhanlı köyüne ait yol levhasını görünce, onu da ihmal etmeyelim dedik ve yol çatısından yaklaşık 4 km kadar uzaklıktaki köye çıktık.

Eski Orhanlı köyü

Aslında Orhanlı köyü dersek daha doğru olacak galiba; çünkü köyün ilk kurulduğu yer yukarısı… 1970’li yıllarda tarımsal faaliyetlerin ovada gelişmesine paralel olarak dağdaki köyün sakinleri giderek ovadaki yerleşime kaymış. Eski Orhanlı’da halk, daha çok küçükbaş hayvancılıkla geçiniyor; özellikle de keçi… Sarp ve kayalık bir topografyası olan köyün bulunduğu tepeden Ürkmez önlerindeki denizi görmek mümkün. Kızılçamlar içinde güzel bir doğaya sahip köyün bozulmamış bir kültürü ve dokusu var. Biz onları bir de köyde kurdukları zeybek ekibi ile Türkiye birincisi oldukları halk oyunları yarışmasından hatırlıyoruz. Eski Orhanlı köyünün batısından Karakoç Deresi akıyor denize doğru. Karakoç Deresi’ne Kavakdere köyünden itibaren ise, Kavakdere adı veriliyor haritalarda. Kavakdere’nin önü, Beyler köyü yakınlarında bir bentle kesilmiş ve ardında sulama amaçlı bir baraj gölü oluşturulmuş. 2002 yılında devreye alınan Kavakdere Barajı’nın kıyısından ilerleyen yol, Eski Orhanlı köyünden Kavakdere’ye; oradan da Ürkmez’e ve Seferihisar’a ulaştırıyor yolcusunu. Baraj gölünün kıyısındaki izlerden, bu yıl yağışların son derece az olması nedeniyle baraj gölünün seviyesinin oldukça düşük olduğu anlaşılıyor.

 
Kavakdere baraj gölü

 
Eski Orhanlı köyü

Orhanlı Köyü Derneği’nin web sitesinde Eski Orhanlı köyünün keçi yetiştiriciliğine uygunluk şartları şu şekilde dile getiriliyor:

Bu köyde yaşayan insanlar daha çok küçükbaş hayvancılığı ile uğraşmaktadır. Özellikle de keçicilik… Zaten köyün topografyası ve yöneyi bunu açıkça göstermektedir. Güneşin ilk ışıklarını alan, yüksek, eğimli ve kayalık bir bölgedir. Kışları keçi ağıllarının tabanında su birikmemesi, gübrenin çamur olmadan su ile yıkanması, bölgenin kayalık olması ve eğimiyle alakalıdır. Güneşin ilk ışıkları da ıslanan ağılı kurutur.”(5)

 
Eski Orhanlı köyünün girişindeki mezarlığı

 
Eski Orhanlı'dan ovaya bakış

Eski Orhanlı’ya ovadan ulaşan yol, bir ring gibi köyü bir baştan bir başa dolaşıyor. Kızılçamlar arasından ulaştığımız köyün girişinde, bizi köyün geçmişini temsil eden ve çok eski mezar taşlarıyla kaplı mezarlığı karşılıyor. Bayır aşağı, hafif eğimli bir yamaçta kurulmuş olan mezarlığın tertemiz hali, takdirlerimizi hak ediyor. Köyün üstünden Çatalkaya kütlesinin arkasına doğru dolanan asfaltı takip ederek, neredeyse 400 metrelere kadar yükseliyoruz. Köyün kurulu olduğu yerin yüksekliği ise 300 metre civarında… Karşımızdaki ufuk çizgisinde, Ege’nin mavi suları görünüyor uzaktan. Her ne kadar havadaki yüksek basınç nedeniyle görüş mesafesi çok iyi olmasa da tabii ki fotoğraflıyoruz. Asfalt yol, bir keçi çiftliğinde son buluyor; bundan sonrasında, dağa doğru ilerleyen bir toprak yolla ulaşılan küçük bir mahalle ve daha ötesinde Çatalkaya dünyası var. Onlar da başka sefere deyip köye geri dönüyoruz.

 
Eski Orhanlı'nın hemen altından Ege Denizi'ne bakış

Köyün kuşaktan kuşağa aktardığı köklü kültürü, bu kültürü yaşatma çabasındaki samimiyeti, insanlığın doğayla barışık geliştirdiği geleneksel tarım yöntemlerine bağlılığı dikkat çekici düzeyde. Bu da; her şeyin hızla tüketildiği bir küresel kültürle doğanın ve insanlığın esir edilmeye çalışıldığı çağımızda, elbette ki öne çıkarılması ve takdir edilmesi gereken bir davranış sistematiği. Bu nedenle Orhanlı köyünü aklımızın bir köşesine not ederek ve yine Orhanlı köyünde; yerel yönetim, köylüler ve birtakım doğa dostu sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasıyla köyde tesis edilen Seferihisar Doğa Okulu’nun tanıtım sayfasında yer alan şu satırlarla köyden ayrılıyoruz:

 
Eski Orhanlı köyü

Doğa, iyiliğe dayalı ilişkiler okuludur. Seferihisar Doğa Okulu, bu öğretide birleşen pek çok farklı kişinin başlattığı ve sürdürdüğü bir imecedir.

Yaşadığımız çağda öğrenme sürecimiz yaşamın diğer anlarından, önceki toplumların söz ve eylemle taşınan tecrübelerinden ve doğadaki diğer varlıklardan kopmuş, belki de koparılmıştır. Oysa bilgi yalnızca cümlelere, kitaplara, sınıflara veya internete hapsedilemez. Bilgi yeryüzünün üzerinde gezinen bulutlar, dağlardan denizlere akan nehirler veya vücudumuzu dolaşan kan damlaları gibi hareketlidir. Çoğalır, savrulur ve yeniden birleşir. Parçalamaz. Bilgi, yaşamın tüm şekillerini birbirine bağlar.”(6)

 
Eski Orhanlı'nın yemyeşil doğası

 
Eski Orhanlı'nın üstünden devam eden yoldan denize doğru bakış

Doğayla insanın uyum içindeki yaşamı, ancak bu kadar açık ve güzel ifade edilebilir. Böyle bir yaşam, insanın; doğayla birlikte ve onun içindeki tüm varlıklarla uyumlu bir şekilde yaşamasına yol açacak; sonuç olarak, bu da insanoğlunu daha erdemli ve mutlu kılacaktır.

Karakoç Kaplıcaları:

Karakoç Kaplıcaları, bugün Menderes ılıcalarına ayırdığımız günümüzün son uğrağı oldu. Kaplıca, Kavakdere köyü ile Ürkmez arasında; Seferihisar’a 1 km uzaklıkta ve Karakoç Deresi’nin üst düzlemindeki bir ana kayanın hemen altında yer alıyor. Roma İmparatorluk Dönemi’ne tarihlenen kaplıcalar, içinde kayaya oyulmuş havuzları bulunan iki adet hamamdan oluşuyor. Havuzlar yaklaşık 4 m2 alana sahip; kıyısında ise banyo yapmaya gelenlerin oturması için ana kayaya oyularak şekillendirilmiş oturma sekileri bulunuyor. Ayrıca her iki hamamın yan duvarlarında ana kayaya oyulmuş nişler yer alıyor. Bölgede 1988 yılında yürütülen yüzey araştırmaları sırasında elde edilen bulguları rapor eden Prof. Dr. Recep Meriç, kaplıcalarla ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 1989 yılında yayınlanan VII. Araştırma Sonuçları Raporu’nda şu gözlemlerini aktarıyor:

 
Karakoç Hamamları

 
Hamamın havuzlarından biri

 
Hamamın ana kayaya oyulmuş duvarları 

Doğanbey ve Ürkmez arasında çok sayıda sıcak su kaynakları bulunması nedeniyle yörede antik çağlara ait termal tesislere rastlanmaktadır, Bunlardan başlıcaları; Karaköse, Cuma ve Karakoç Ilıcalarıdır. Karakoç Ilıcası’nda iyi korunmuş bir hamam yapısı dikkati çekmektedir. Dikdörtgen plana sahip yapı batıda bir apsis ile sınırlanmaktadır. Güneybatı köşesinde apsise dayalı işlevini henüz anlamadığımız yuvarlak bir bölüm, güneydoğu köşesinde ise kare planlı, ana yapı ile bağlantılı ek bir bölüm görülmektedir. Yapının iç kısmında yarım yuvarlak ve dikdörtgen planlı, kemer ya da yarım kubbe örtülü nişler bulunmaktadır. Duvarlar tonozu taşıyan silmelere kadar korunmuş olup, alt sıradakileri daha büyük olan kesme taş bloklarla yapılmıştır. Yapının doğusunda palestraya (üstü açık avlu) ait olabilecek monolitik (yekpare) dört köşe sütunlar ve büyük blok taşlarla yapılmış kemerli kapı bölümü sazlıklar arasında belli olmaktadır. Roma İmparatorluk Çağı’na ait Karakoç Ilıcası ve çevresinde yapılacak çalışmalarla, bir antik kaplıca tesisinin nasıl çalıştığı iyice saptanabilecek, belki de geliştirilecek projelerle kaplıca eski işlevine kavuşabilecektir.”(7)

 
Hamamlardan diğeri

  
Suyun içindeki minerallerin yüzlerce yıllık birikimiyle havuzun formatı değişmiş.

 
Hamamın genel görünümü

 
Mineral birikimine yakından bakış

 
Hamamın giriş kapısı 

 
Hamamın üstündeki kayalık zeminin görünüşü

 
Önde Roma hamamı, arkada viranelik haline gelmiş olan Karakoç kaplıcalarının konaklama tesisleri 

Kaplıca alanında, bir asma kilitle güvence altına alınmış bir mezbelelik korunmakta… Ayrıca sahipsiz köpeklerden buralarda da birkaç tane var ve çok açlar. Kaplıcanın konaklama binaları yıkık dökük durumda. Anlaşıldığı kadarıyla kaplıca şu anda işletmeye kapalı görünüyor. Ama giriş kapısında zorlukla okunan levhada kaplıca alanında uyulması gereken bütün kurallar ise bir bir yazılmış. Ama ne gam; ortalık pislik içinde yine… Bir akşam vakti; Karakoç Kaplıcaları’ndan bizi uğurlayan köpek havlamaları eşliğinde ayrılıyoruz artık. Hedefimizde Sığacık Limanı’nda içilecek yorgunluk çayları var. Zengin içerikli ve bol yer değiştirmeli bir gün geçirdik bugün de. Yürüyüşümüz toplamda 5 km kadar olsa da; gördüklerimiz bize yeter. Serinleyen akşam havasında Teos’un ruhunun ayaklandığı bir andayız şimdi kıyıda. İçimizi ısıtacak ve günü sonlandıracak olan; tavşan kanı bir bardak sıcacık çaydır Sığacık’ta…

Dipnotlar
(1)       Prof. Dr. Ural Akbulut; Roma Hamamları; arınma ve sosyalleşme mekânları; bkz. http://www.uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2015/01/ROMA-HAMAMLARI-ARINMA-VE-SOSYLLE%C5%9EME-MEKANLARI-19-OCAK-2014.pdf
(2)      Prof. Dr. Recep Meriç, 1985 yılı İzmir ve Manisa İlleri Yüzey Araştırması; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı IV. Araştırma Sonuçları Raporu; Ankara-26-30 Mayıs 1986; sayfa:302; bkz. http://www.kulturvarliklari.gov.tr/sempozyum_pdf/arastirmalar/04_arastirma.pdf
(3)      Prof. Dr. Recep Meriç, a.g.m.; sayfa:301-302
(4)     Arkeolog Şükrü TÜL; Keler Hamamları ve Küner gezisi için Ebruli Turizm tarafından hazırlanan el notu; Şubat-2007
(5)      Orhanlı köyü hakkında bkz. http://orhanlikoyu.tumblr.com/
(6)     Seferihisar Doğa Okulu için bkz. http://orhanlikoyu.tumblr.com/dogaokulu
(7)      Prof. Dr. Recep Meriç, 1988 yılı İzmir ve Manisa İlleri Yüzey Araştırması; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı VII. Araştırma Sonuçları Raporu; Antalya-18-23 Mayıs 1989; sayfa:362-366; bkz. http://www.kulturvarliklari.gov.tr/sempozyum_pdf/arastirmalar/07_arastirma.pdf
(8)     Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında İF/MYC tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC