kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2013 Perşembe

TİRE PEŞREFLİ’DE CORAZ GECELERİ





17 Ocak 2013
Hasan Doğan - İbrahim Fidanoğlu

Cadılar Bayramı yada Hallowen Day; Pagan dönemden kalma, hasadın kaldırılması sonrası bunu kutlamak adına Kelt geleneğinden kaynaklandığı söylenen, ağırlıklı olarak Anglosakson kökenli halklar arasında kutlanan; Hristiyanlıkla da bütünleşerek günümüze ulaşan bir bayram olarak biliniyor.

 Tire Peşrefli Köyü

Bu eski bir Kelt geleneğinde ürünlerinin hasadını yapan çiftçiler, ürüne ve ölülere şükranlarını sunarlarmış. İnanışa göre; ölüler ise, siyah bir kedi biçiminde yaşama dönerler ve ele geçirecek bir ruh ararlarmış. Köylüler korkutucu giysiler giyer ya da korkutucu bir görüntüye bürünürlerse, siyah kedinin korkup kaçacağına inanırlarmış.

Bu Kelt geleneği, zamanla Hıristiyanlıkla birleşmiş ve Azizler Günü ile içiçe geçmiş. Hıristiyanlık inancında hemen hemen her gün, bir azize ya da azizeye adanmış. Bu sebeple günleri olmayan azizler için Azizler Günü ilan edilmiş. Böylece bir Pagan geleneği “Hallowen Day” ile Hristiyanlığın Azizler Günü bütünleşerek tek bir günde buluşmuşlar. Giderek; inançlı Hıristiyanlar bugünlerde komşu kapılarını çalarak ölülerin ruhu için çörek istemeye başlamışlar.

Hıristiyanlıkla birleşen bu Kelt geleneği, İrlandalı ve İskoç göçmenlerle Amerika’ya taşınmış. "Ruhları ele geçirmeye çalışan siyah kedi" miti ise çok geçmeden gelenekle ilgili olsun olmasın birçok korku öğesini de bu geleneğe eklemlenmiş. Cadılar ve vampirler de bu bayramın en önemli unsurlarından biri haline gelmişler.

 Peşrefli’ye tepeden bakış

20.yy.da Amerikan kültürünün dünyayı teslim alma serüveninde, Cadılar Bayramı da giderek bir araç haline gelmiş. Bir festival boyutunda kutlanan, zengin kostümler ve maskeli baloyu andıran gösterilerle insanların başını döndüren şatafatlı gösterilere dönüşen bayram, giderek Batıda tüm Hristiyan dünyasında yaygınlık kazanmış.


 Peşrefli'nin sırtlarında şükür duası hazırlığı

Holywood filmleri ile bizim çocuk dünyamıza da bir şekilde sızıp giren bu bayrama dair anlatılan hikâyelerin benzerleri, bu topraklarda da var aslında. Bizim için ilginç olanı da bu hikâyeleri bulup çıkarmak ortaya. Akdeniz Bölgesi’nde Beydağları’nda, Çeşme civarında Karakancolos Geceleri olarak anılan ve Zemheri soğuklarının doruğa ulaştığı yılın o en soğuk günlerinde hatırlanan cadılar, Tire’nin Peşrefli köyünde de Coraz Geceleri namıyla anılan günlerde karşımıza çıkıyorlar. Yılın o en soğuk günlerinde Coraz cadılarını bu şekilde hatırlama, halkın hafızasında; belki de hastalıklara ve onlarla birlikte gelen ölüme ve o karanlık dünyaya bir gönderme olsa gerek.


Bir Peşrefli evinin duvarının en değerli yapı taşı

Peşrefli, Tire’ye yaklaşık 12 km uzaklıkta Aydın Dağları’nın o muhteşem siluetlerinden birisi olan Karakaya’nın eteklerinde kurulmuş, Arkaik dönemin izlerini görebileceğiniz bir açık hava müzesidir. Köyde bulunan ve şimdi Tire Müzesi’nin bahçesinde sergilenen mütevazı bir taş, bu yörede en önemli altı yerleşim yerini göstermektedir. Altı Birlik Steli olarak adlandırılan bu taşın bu köy sınırlarında bulunması, sanki köyün o dönemde bu yerleşim yerlerinin merkezi olduğunu hatırlatmaktadır.

 Beşe Veli’nin mezarının başındaki anıtsal kara servi

Köy, yüzünü Küçük Menderes ovasına çevirmiş, solunda Kargan Tepe ve Bortlak Tepe, sağında ise Büyük ve Küçük Hisarlık Tepeleri bulunmaktadır. Sırtını Aydın Dağları ve Erenler Tepesi’ne yaslamış olan köyün konumu bir çanağı andırmaktadır. Köyün antik dönemde adı Carere’dir. Rivayet olunur ki, Karakaya’dan inen Yörük, yerleştiği bu mekâna beş adet ev yapar. Köyün adı da beş evli olur. Oradan da zaman içinde giderek Peşrefli’ye dönüşür.

 Bir Peşrefli evinin duvarında yer alan antikiteler ve duvarcı ustasının imzası

Köyün bir buluşma yerini tarif eden Tokat semtinde yatan Ata mezarı ve başındaki kara servi, bize orada yatan kişinin en az 600 yıllık olduğunu göstermektedir. Bu da Türklerin Anadolu’ya gelip, Aydın Dağları’nı mesken edindiği ve sonra da bir kısmının aşağıdaki düzlüklere inerek yerleşik tarımsal hayata geçtiği zamana karşılık gelmektedir. Kara servinin altında yatan atanın adı yörede Beşe Veli olarak bilinmektedir. Beşe öz Türkçe bir kelime olup atmaca anlamına gelmektedir. Peşrefli, belki de yüzyıllar ötesinden bize ulaşan Beşe Veli’den de türemiş olabilir.

 Şükür Yemeği hazırlığı; kazanlar kaynıyor.

Peşrefli’nin tarihi arka planı oldukça derindir; ama biz köyden kısaca söz ettikten sonra esas konumuz olan Coraz Geceleri’ne ve Peşrefli’de hatırlanış şekline dönelim yeniden…

18–19–20 Ocak günlerinde Tire’nin Peşrefli köyünde sürdürülen bir geleneğin adıdır Coraz geceleri. Zemheri’nin 27’sine denk gelen bu ilk gecede, genellikle zemheri soğuklarının azdığı günlere denk gelir zaman. İnanışa göre soğuklarla birlikte bacadan inip gelen bir cadı ya da cinin adıdır Coraz. Kötülüklerin ve hastalıkların taşıyıcısıdır O. 


Peşrefli'nin arka dünyasında Karakaya'ya doğru uzayıp giden vadiler

Bugün sadece bazı yaşlıların sürdürdüğü bu gelenekte; 18–19–20 Ocak günlerinde bulgur, pırasa ve bamya asla pişirilmez. Çünkü inanışa göre, bulgur pişirilirse karıncaya, pırasa pişirilirse yılana, bamya pişirilirse sümüklüböceğe döner. Su küplerinin üstü mutlaka kapalı tutulur. Yoksa Coraz Cadısı gizlice gelir ve suya tükürerek onu mundarlar. Genç kızlar ve kız çocukları bu günlerde cadıdan korunmak amacıyla sokağa asla salınmazlar. İnanışa göre Coraz Cadısı, genç kızların saçlarını acıtarak tarar.

Peşrefli’de bir şükür yemeğinde keşkek kazanının başındayız


Bu günlerde yenmek üzere Peşrefli köyünün eskilerde hali vakti yerinde kişilerinden olan Hesmel Hafız’ın yaptığı gibi samanlık içinde kavun, karpuz ama özellikle bal kabağı saklanır. 18 Ocak akşamı samanlıktan çıkarılan kavun, karpuz ve kabaklar, köyün daha yoksul insanlarına dağıtılarak onların da bu yiyeceklerden mahrum kalmamaları sağlanır.


Peşrefli'de suyun yalnızlığı

Hallowen Day’in bir anlamda sembolü olan bal kabakları bizim Coraz Geceleri’nde karşımıza çıkar. Bugünlerde Peşrefli’de bal kabağının tatlısı ve yemeği yapılır. Birlikte yenilir. Bilindiği üzere bal kabağı, C vitamini açısından son derece zengin bir yiyecektir. Dolayısıyla bu denli soğuk günlerde; hastalıklara karşı vücut direncini korumak açısından, Coraz Geceleri’nde bolca tüketilmesinin ayrı bir anlamı vardır. Büyük olasılıkla Şamanist dönemden kalan bu ritüel bugün az da olsa Peşrefli köyünün yaşlıları arasında hala sürdürülmektedir

Peşrefli sokaklarında bir taş baskı tesisinden günümüze kalanlar; sanki trapetum ile orbisin kardeşliği

Bal kabağının sinkonta adı verilen ve fırında pişirilerek yapılan yemeği ile tatlısı Aydın Dağları’nın iki yakasında pek meşhurdur. Sinkonta; topan kabaktan yapılır. Kabak kabukları soyulduktan sonra ince ince dilimlenir ve bir tepsiye dizilir. Üzerine zeytinyağı, salça, soğan, acı kuru biber konur. Tepsi fırına sürülür; yavaş yavaş pişen kabak sonunda lokum gibi olur. Sinkonta, Tire köylerinde ayrıca bir şölen yemeği olarak da bilinmektedir.

Pazar tezgahında bal kabakları

Görüldüğü gibi yerelden evrensele ulaşabilmek adına her an hayatta sürprizler, yan yana yürürler. Hatırlanma günleri iki farklı kültürde farklı zamanlarda da olsa Pagan dönemden kalma gelenekler bir şekilde modern hayatımız içinde hala yer bulabilmektedir. Bunu da her şeyin tüketilmesi üzerine bina edilmiş bugünkü yaşamımıza karşı bir direnç ve yeniden üretim iradesi olarak da düşünebiliriz. Son söz olarak; ne mutlu o gelenekleri unutmayanlara ve bizlere hatırlatanlara…

Yazan ve Fotoğraflayan: Hasan Doğan - İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



16 Ağustos 2012 Perşembe

Bergama’nın “Gâvur” Mahalleleri(*)


İbrahim Fidanoğlu

Bergama, tarihsel arka planı ile İzmir’in öne çıkan kasabalarından birisidir. Helenistik dönemde Büyük İskender’in ardılları tarafından Bergama Krallığı adı altında örgütlenen şehir, en büyük gelişim düzeyine bu çağda ulaşmıştır. Keçi derisinden elde edilen parşömen kâğıdının ilk kullanıldığı yer olan Bergama, bu dönemde kütüphaneleri, tapınakları, sağlık yapıları, tiyatro ve diğer etkinlik alanlarıyla kültür ve sanat alanında kendi tarihsel doruğuna ulaşmıştır. Takip eden dönemlerde de her zaman önemli bir yerleşim merkezi olmakla birlikte eski önemini nispeten yitiren kent, zamanımıza daha yakın çağlarda da kozmopolit demografik yapısı ve kent içinde farklı mahallelerde kümelenmiş kültürel yapılanmaları ile dikkat çekmektedir.

Resim–1: Rum ve Yahudi Mahallesi’ni ayıran Bergama çayı ve Kızıl Avlu altındaki tüneller

Rum Mahallesi ve Domuz Alanı
Kozak Yaylasından gelip aşağıdaki ovada Bakırçay’a karışacak olan Bergama (Selinus) Çayı, Osmanlı Döneminde Rum ve Yahudi Mahalleleri’nin sınırını çizmekteydi. Akropol’ün eteklerinde uzanan Rum Mahallesi, zamanında bir sosyal etkinlik alanı olarak işlev gören Domuz Alanı diye adlandırılan bir meydanla öne çıkmaktadır. Bu alan, Rum Mahallesi’nin merkezi gibidir. Selinus Çayı üzerinde yer alan köprülerden biri olan Tabak Köprüsü’nden geçilerek Tabak Köprü Caddesi yoluyla yukarı doğru Rum Mahallesi’ne ve bu meydana ulaşılmaktadır. Bergama’ya hâkim bir yükseklikte yer alan ve üzerindeki geniş kullanım alanı ve çevresinde yer alan yaşam mekânları ile Domuz Alanı, bugün itibariyle oldukça iyi korunmuş durumdadır. Meydanda yer alan ve en az 150 yıllık dev fıstık çamlarının altında yazın geniş bir gölgelik alan oluşmaktadır. 19.yy.da Bergama’ya yüksekçe bir düzlemden bakan bu alanda, Kafeneon Attalos isimli bir Rum Kahvehanesi bulunmaktaydı. Burası, Rum ahalinin toplaşıp vakit geçirdiği hoş bir mekândı. Eski Belediye Başkanı Sefa Taşkın zamanında iyi niyetli bir restorasyon hamlesi ile yeniden düzenlenen bu meydanda, ovaya bakan cephede yer alan bu eski Rum Kahvehanesi, aynı amaca yönelik olarak derlenip toplanmış durumdadır. Şimdilerde Bergama Ticaret Odası tarafından işletilen bu bina, kafeterya ve restoran olarak hizmet vermektedir. Bu yapının hemen solunda yer alan diğer taş yapının restorasyonu ise bu günlerde Bergama Ticaret Odası tarafından sürdürülmektedir.

Resim–2: Domuz Alanı ve “Cafeneon Attalos”

Alana halk arasında Domuz Alanı denmesinin nedeni, büyük ihtimalle bu meydanın Rumların bolca tükettiği domuz eti ihtiyacını karşılamak için domuzların satıldığı ve paylaşıldığı bir alan olmasıdır. Domuz eti yemeyen 19.yy. Bergama’sının Türk ve Yahudi Mahallelerinde yaşayan ahali tarafından alana bu yüzden bu isim konmuş ve benimsenmiş olmalıdır. Asıl ilginç olanı da, yıllar geçse de bu alanın halkın hafızasında hala bu adla anılmakta oluşudur.

Meydana açılan çok sayıda yol, bizi birçok Rum evinin yer aldığı, hepsinin ayrı bir öyküsü ve iç parçalayıcı dramı olan, eski ve yeni sahipleri mübadillerinin yaşadığı daracık sokaklara sürükler. Kimi iki katlı, kimi tek katlı, üzerlerinde 19. yüzyılın ikinci yarısına ait tarih ve isimlerin kazındığı yapılardır hepsi. O yüzyıllarda az sayıda olsa da Ermeni sakin de bu mahallede yaşamıştır. Genellikle 4 – 5 basamaklı bir merdivenle çıkılan, iki kanatlı demir parmaklıklı giriş kapısından evin ana girişine ulaşılan bu yapılarda, merdivenin sağladığı yükseklik imkânı ile alt katta bir bodrum katı yaratılmış durumdadır. Burası çoğunlukla kiler yada depo amaçlı olarak kullanılmıştır. Üstte esas yaşamın sürdüğü bir yada iki kat yükselmektedir. Pencere ve kapılar, üç kenarı taştan söve ile çevrilmiş, demir kepenkli yada değil, ama taş yada tuğladan kemerleri ile ustasının elinden dökülmüş ince bir zevki temsil etmeye yorgun olsalar da devam etmektedirler.

Resim–3: 14 Eylül İlköğretim Okulu karşısındaki eski Rum Okulu’nun girişi

Sokak aralarından Kızıl Avlu’ya doğru inerken, Domuz Alanı’nın hemen alt sokaklarının birinde, 14 Eylül İlköğretim Okulu’na ve okulun bahçesine bitişik konumda, yıpranmış durumda olsa da mimari tarzı ile dikkat çeken büyük bir Rum yapısına rastlarsınız. Binanın yan sokağa bakan ve iki taraftan merdivenlerle çıkılan mermer giriş kapısının üstündeki açık vaziyetteki bir kitap kabartması ve iki yanda yer alan çelenkler yapının okul olduğuna dair işaretlerdir. Rum mahallelerinde kilise ve okulu birlikte düşünmek gerektir. Okulun bahçesinde yer alan kilisenin granit sütunlarından birisi bu konudaki kanaatimizin delilleri gibidir. Okulun yerinde bir kiliseyi düşünsek, bunun hemen yanında yer alan iki katlı yapı da Rum döneminden kalma bir okul yapısı olmalıdır. Mübadele sonrasında Rum kiliseleri genellikle bakımsızlıktan harap vaziyete gelmiş ve nihayetinde yıkılarak okul yapılmıştır. Bu kilisenin de akıbeti aynı olmalıdır. Bu alanda yer alan kilisenin adı, kaynaklarda Aya Teodari Kilisesi olarak verilmektedir. (1)

29 Temmuz 2012 Pazar

Bergama’da Kanlı Fabrika Olayı(*)


İbrahim Fidanoğlu

Avrupa’da kapitalizmin gelişim evrelerinden birisi de 17.yy.dan başlayarak gelişen bilimsel icatların ve teknolojik devrimin eşlik ettiği sanayileşme sürecidir. 18.yy.da önce dokuma sanayinde, daha sonraları buhar ve elektrik enerjisinin keşfedilmesi ile giderek diğer sanayi kollarında önem kazanan bu sıçramalı gelişme, toplumların tüm ekonomik ve sosyal hayatlarını alt üst etti. Başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde, daha önceden el tezgâhlarındaki dokuma vb. üretim faaliyetlerinin sürdürüldüğü küçük işletmeler, giderek makineleşmenin tehdidi altında kalarak zaman içinde bütün rekabet gücünü yitirdiler ve ekonomik yaşamlarını sonlandırmak zorunda kaldılar. Sonuç olarak bu durum, büyük fabrika sistemlerinin kurulmasına, iflas eden küçük tezgâh sahiplerinin ise bu fabrikalarda mülksüzleşerek işçi olarak çalışmasına yol açtı.

Söğütler arasında görünmeden akıp giden Bergama Çayı ve Yıkık Fabrika; arkada Serapion ve Akropol (**)

Bugün, kısa bir paragrafa sığdırabildiğimiz bu tarihsel gelişim, aslında tüm taraflar için oldukça sancılı bir süreç anlamına geliyordu. Rekabete dayanamayarak iflas eden ve işlerini kaybeden yığınların ilk tepkisi, bu gelişmenin yegâne nedeni olarak gördükleri makinelere saldırmak oldu. Tarihte makine kırıcılık olarak geçen dönem, 1758 yılında İngiliz işçilerinin mekanik yün biçme makinelerini tahrip etmeleriyle başladı.

18 ve 19.yy.larda; zaman zaman tekrar ortaya çıkan makine kırıcı hareketler, alınan çok sert önlemler ve yasal düzenlemelerle engellenmeye çalışıldı. Hareket esas olarak İngiltere’de yayıldıysa da Kıta Avrupa’sında da yansımaları görüldü. 1831 ve 1834’de Fransa’nın Lyon kentinde dokuma tezgâhlarına yönelik olarak görülen makine tahribatları bu türden olaylardı.

Ülkemizde de 18 ve 19.yy.larda ticari kapitalizmin gelişimine paralel olarak özellikle azınlıkların elinde belli oranda bir sermaye birikimi oluşmaya başladı. Ege Bölgesi’nde; incir, üzüm, zeytin, kestane ve ceviz gibi tarımsal zenginliklerimizin Avrupa’ya aktarımında azınlıkların oynadığı rol büyüktü. Sonuç olarak; bu ticari hareketlilik sayesinde, İzmir ve civarında ekonomik anlamda güçlenen azınlık tacirler eliyle, bölgemizde ilk sanayi hamleleri başladı. Doğaldır ki; bu sanayi tesislerinin kuruluşları sonrasında ortaya çıkan yeni rekabet koşulları, Avrupa’da olduğu gibi, geleneksel yöntemlerle el tezgâhlarında üretim faaliyetlerini sürdürmekte olan yöre halkının geniş bir kesimini derinden etkiledi.

Bergama Çayı kıyısındaki fabrikalardan…

Türkiye’de, gecikmiş de olsa 19.yy.da giderek hızlanan sanayileşme sürecinin toplum üzerindeki etkilerini gösterecek olaylardan birisi de 1875 yılında o zamanlar idari açıdan Balıkesir Vilayeti’ne bağlı olan Bergama’da meydana geldi. Tarihe Kanlı Fabrika Baskını olarak geçen bu olaylar, İzmirli Rum Tüccar Elmasoğlu’nun kurdurduğu çırçır fabrikasına yönelik olarak Bergamalı dokumacıların ve kadınlarının birlikte gerçekleştirdiği yerel bir makine kırıcılığı eylemi örneğiydi.

Bergama Çayı Boyunca
Bugün, Bergama’nın içinden Kozak yoluna doğru ilerlerken, sağa doğru Kınık yönüne dönüldüğünde, bizi bütün heybeti ile bir Roma Dönemi yapısı olan Serapion Tapınağı karşılar. Şimdi halk arasında Kızıl Avlu olarak da bilinen Serapion Tapınağı, Roma Dönemi’nde Mısır etkisi altında inşa edilmiş, ihtişamı ile halkı etkilemek ve şaşırtmak amacıyla tasarlanmış bir büyük yapıdır. Zamanında Mısırlı bir tanrı olan Serapis için dikilmiş olan tapınak alanı, Kozak Yaylası’ndan ovaya doğru akan Bergama Çayı üzerine Roma Dönemi’nde inşa edilen iki dev tünelin üstüne oturtulmuştur. Tapınağın o zamanki boyunun 260 metre olduğu söylenmektedir. Bu alanın üzerinde şimdi evlerle dolu bir yerleşim alanı yer almaktadır. Ayrıca Bergama - Kınık yolu da bu tünellerin üzerinden geçmektedir.

Bergama Çayı’nın şimdiki hali ve Tabak Köprüsü

Serapion’un altındaki yaklaşık 200 metre uzunluğundaki tünellerden geçen Bergama Çayı, tekrar açığa çıktığında kavaklıklarla ve at arabalarının bekleştiği bir kıyıyla karşılaşır. Bu mekân 19.yy.da Yahudi Mahallesi’dir. Yakın zamana kadar burada yer alan üç sinagogdan şimdi sadece dolmuş garajı yapılarak yok edilen birinin giriş kapısının söve ve alınlığı durmaktadır. Yahudi Mahallesi, bugün darmadağın olmuş, tanınmayacak durumdadır. Kalan tek şey, Kızıl Avlu’nun bahçesinde yer alan Yahudi mezar taşlarıdır.

Daha aşağıda Bergama Çayı üzerindeki son taş köprü; Üç Kemer Köprüsü yer almaktadır. Bu köprüye gelindiğinde, kentin ovaya doğru en aşağıdaki bu bölümünde farklı bir sosyolojik yapı ile karşılaşırız. Çayın iki kıyısı boyunca çırçır, zeytinyağı ve un fabrikalarının yıkıntıları uzanır. 19.yy.da bu bölgede; Bergama’daki, özellikle azınlık tacirlerin öncülük ettiği sanayileşme hamleleri dikkat çekmektedir. Bu sosyolojik değişim süreci, Bergama’nın yakın tarihine 1875 yılında meydana gelen Kanlı Fabrika Olayı ile geçmiştir.

Kanlı Fabrika Olayı
Kaynaklara göre 19.yy.a kadar Bergama’da üretilen pamuk, tohumundan evlerdeki küçük atölyelerde ayrılır, pamuk ipliğe yine buralarda dönüşürdü. 1865 yıllarında Bergama Çayı kıyısına ilk çırçır fabrikası kuruldu. Bundan 10 yıl sonra 1875 yılında; İzmirli Rum Tüccar Elmasoğlu’nun yurt dışından getirttiği buhar makineleriyle; adamı olan bir başka Rum’a kurduğu ikinci çırçır fabrikası, evlerde sürdürülen küçük ölçekli üretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkiledi.

O zaman; her evde el tezgâhları işler, bütün dokumalar evlerde üretilirdi. Bergama Müze Müdürlerinden Araştırmacı Yazar Osman Bayatlı’ya göre “yalnız çarşıda yüzden fazla çulha vardı. Heybeler, çuvallar, kilimler, paldım kolanlar, bu çulhalar tarafından meydana getiriliyordu.” Ekmeklerini evlerindeki küçük atölyelerinden çıkaran Bergama Halkı, zaten birinci fabrikanın kurulmasından dolayı şikâyetçi idiler. Hükümete durumu anlatmış olsalar da idarenin “el çıkrıkları başka, fabrika başka” şeklindeki itirazları ile karşılamışlardı.

Üç Kemer Köprüsü ve Yıkık Fabrika

İzmirli Rum Tüccar Elmasoğlu’nun kurdurduğu ikinci çırçır fabrikası Bergama Halkı’nın sıkıntılarını bir kat daha artırdı. Halk arasında söylentiler kulaktan kulağa yayıldı; fabrikanın, kendi çektikleri sıkıntının yegâne kaynağı olduğu hepsinin zihninde bir sabit fikre dönüştü. Olaydan bir gün önce kadınlı erkekli yer yer toplanmalar oldu. Bir araya gelen halk, yine bu konuyu konuşmakta olan Hükümet temsilcilerinin ve kasabanın ileri gelenlerinden bazılarının toplandığı Hükümet Konağı’na doğru yürüyüşe geçtiler. “Trabzon Oteli denilen Maarif Hanı’nda bulunan Hükümet Konağı’nda, Kaymakam Mehmet Bey, Müftü Veliyiddin Efendi, Kasapoğlu Halil Ağa, Müderris Dericili Mehmet Efendi, Kulaksız Cami İmamı Müftüzade Hasan Efendi de bu sorun için toplanmış bulunuyorlardı.” (Kaynak: Osman BAYATLI; Bergama’da Yakın Tarih Olayları, 18. ve 19.yüzyıl, 2. Baskı;1957; s. 80–82)

Halkın büyük bir gürültüyle hükümete hücumu karşısında herkes bir tarafa sinmiştir. Dericili Hoca, arka duvardan atlayarak kaçsa da, Şadırvanlı Camisi yanında kadınların eline düşer. “Allah’tan korkmadan fabrika açtırıyorsun, biz kötü yol mu tutalım” diyerek kadınlar tarafından linç edilerek öldürülür.

Bir başka grup isyancı ise, fabrikalara doğru yürüyüşe geçer. Fabrika ateşe verilir. Fabrika duvarları, isyancılar tarafından kazma ve küreklerle yıkılmış, içindeki makine ve eşyalar tahrip edilerek darmadağın edilmiştir.

Fabrikanın giriş kapısından içeri bakış

Halkın galeyanını bastırmak için, o yıllarda Bergama’nın bağlı bulunduğu Balıkesir Vilayet Merkezi’nden yardım istenir. Balıkesir’den Bergama’ya Binbaşı Ethem Bey komutasında bir tabur asker gönderilir.

Bergama’da 10 gün kadar kalan Binbaşı Ethem Bey, yapılan takibat sonucunda 25–30 kadar zanlıyı Manisa üzerinden İzmir’e götürür. Burada yapılan yargılamalar sonucunda, ayaklanmanın elebaşısı konumundaki Şadırvanlı Camisi mütevellisinden Hacıoğlu Mustafa Ağa, Hacı İsmail Ağa, eşraftan Hacı Ömer Ağa ile Necip Ağa’nın oğlu Ali Bey’e on beşer yıl hapis cezası verilir. Bunların dışından ayaklanmaya katılan kadınlardan bazıları da çeşitli cezalara çarptırılır.

Üç Kemer Köprüsü

İsyanın bastırılıp suçluların cezalandırılması sonrasında Bergama, vilayet merkezine uzaklığı dikkate alınarak önce Manisa’ya, daha sonra da İzmir’e bağlanmıştır. Tahrip edilip yakılan fabrika, isyan sonrası yeni baştan yapılır, makineler yeniden konur ve işletmeye açılır; ancak halk hiçbir şekilde fabrikaya iş vermez ve fabrika bir süre sonra işsizlik nedeniyle kendiliğinden kapanır. “Bir müddet sonra da fabrika yanmıştır. Bergama’ya felaket getiren bu fabrikanın kırmızı tuğladan bacası bu kanlı olayın bir simgesi olarak sahibi tarafından 1943 yılında tuğlası için yıkılıncaya kadar bir abide gibi ayakta kalır.” (a.g.e)

Bugün bile Kozak Yaylası’ndan başlayarak Bergama’yı boydan boya kat eden ve her türlü kanalizasyon ve sanayi atığını ovaya taşıyan Bergama Çayı boyunca, 19.yy. sonlarında ortaya çıkan yerel sanayileşme hamlelerini ve arka planındaki mücadelelerin izlerini sürmek mümkündür. Bu ayaklanma, Avrupa’da sanayileşme sürecinde yaşanan makine kırıcı işçilerin isyanlarını hatırlattığı ve bu bölgede ilk bilinenlerden biri olduğu için tarihsel açıdan önem taşımaktadır.

19.yy. fabrikalar dünyasından hayalet binalar


(*) Bu yazı; İbrahim Fidanoğlu’nun İzmir Tarih ve Toplum Dergisi’nin Eylül 2008 sayısında yayınlanan yazısından alınmıştır.
(**) Fotoğraflar; 2008 yazında İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC






4 Temmuz 2012 Çarşamba

Tire’de Çaldede Mahya Şenlikleri(*)



İbrahim Fidanoğlu

Tire'nin tarihi, Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığı dönemine kadar uzanmaktadır. Kentin, tarihte Lidya için önemi oldukça büyüktür. Çünkü bu kent, coğrafik konumu itibariyle o dönemin metropolleri sayılabilecek Ephesos ve Sardes kentlerinin tam ortasında yer almaktadır. Tire; o dönemde, Ephesos’dan, Bozdağ (Tmolos Dağları) üzerinden Sardes’e uzanan, dönemin en önemli ticari yolunun stratejik bir noktasında yer almaktaydı. Bu ticari hareketlilik, farklı kültürlerin de buraya gelmesini sağlamış ve o günlerden başlayan bu çok kültürlülük, Türkler'in bölgeye hâkim olmasından sonra da devam etmiştir.

Çaldede’nin zirvesinde bir duman tüter

13.yy.da Batıya doğru ilerleyen Türklerin göçü Ege Denizi kıyılarında son buldu. Horasan’dan başlayıp Anadolu topraklarına kadar devam eden bu destansı yolculukta Türk boylarına Şaman dini önderler rehberlik ettiler, yol gösterdiler. İslami etkilerin başlangıç aşamasında bu topraklarda gelişen olayların kara kutusu durumundaki Tire’de, bu çileli göç hikâyelerinin günümüze taşındığı törensel anlar hâlâ halkın hafızasında yaşamaktadır. Yüzyıllar süren alt üst oluşlar sonrası; bir şekilde Aydın Dağları’nın doruklarına çekilmiş göçerlik dönemi ritüelleri, yılın belli dönemlerinde yöre insanları tarafından hatırlanmaktadır. Yörede düzenlenen bu anma törenlerine Mahya Şenlikleri adı verilmektedir. Yakın zamana kadar Tire’nin sırtını dayadığı Güme Dağı’nın yamaçlarında yer alan Cambazlı ve Büyükkemerdere köyündeki Sarı İsmail Dede Mahyaları bu türden şenliklerdi.

Bu Mahyalar; Aydın Dağları’nın, Batı’ya ilerleyen Türk boylarının denize doğru sürgit devam eden tarihsel yolculuğunda konakladıkları son zirvelerden biri olduğunun kanıtı gibidir. Ne yazık ki, ülkenin ekonomisi ve sosyal yaşamının değişime uğraması sonucu dağların zirvelerindeki Yörük gelenekleri giderek aşındı ve daha yükseklere çekildi.

 Dibekçiler yaylasında Çaldede Mahyası’nda; Eylül’ün ilk Pazar’ı; bir pınarın kaynadığı ulu çınarların dibinde mahya yemeklerinin yapıldığı mutfak

Yörükler, şimdi Batı’ya doğru gerçekleşen büyük tarihsel göçün sosyal ve dini önderlerini, ancak zirvelerin bulutlarla buluştuğu noktalarda anmakta ve Mahya şenliklerini artık oralarda düzenleyebilmektedirler. Bu mahyalardan biri de Aydın Dağları’nın yükseklerinde yer alan Dibekçiler yaylasında düzenlenen Çal Dede Mahyasıdır. Dibekçiler yaylasına ulaşmak için, önce Tire – İncirliova yolundan Büyükkemerdere Köyü istikametine sapmak, bu köye ayrılan sapağı da geçince dağa doğru tırmanan şose yolu takip etmek gerekir. Her yıl Eylül ayının ilk pazar günü Dibekçiler yaylasında Çal Dede’nin (büyük ihtimalle) makam mezarının bulunduğu tepenin eteklerinde yer alan su kaynağının etrafında, hayat bulmuş çınar ağaçlarının gölgesinde, iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık toplanır.

Çaldede Mahyası’nda mutfaktaki telaş


Yolu alabildiğine zorlu, binbir virajla kıvrılarak tırmanılan bu kutsal mekâna Aydın Dağları’nın iki yakasından; İncirliova’nın, Tire’nin köylerinden binlerce insan akın eder. Yüzyıllardır devam ede gelen bu geleneğin sırrı, Horasan Erenleri’nin Orta Asya bozkırlarından başlayıp Batı’da denizin kıyısında sonlandığı an’a kadar doğudan batıya doğru sürüp giden yüzlerce yıllık bir göç öyküsünün girdabındadır. Yakın geçmişe kadar Çaldede’ye yapılan bu yolculuk yaya olarak gerçekleştirilirmiş. Sanki antik çağda bölgedeki kentlerin kutsal tapınaklarına doğru kilometrelerce süren çileli hac yürüyüşleri gibi…



 Çaldede’nin zirvesinde; her yıl o ritüel yinelenir

Dağın zirvesinde tek bir ağaç ve doğru dürüst bir bitki örtüsü yoktur. Tırmanırken sürekli ayaklarınızın altından kayrak taşlar kayıp gidiverir aşağılara doğru. Dağın yamaçları oldukça dik ve tamamen irili ufaklı şist yapıda taşlarla doludur. Güneşte pırıl pırıl parlar dağ… Dağın eteğindeki çınar ağaçlarının dibinden kaynayan suyun başında, yine bu yörenin malzemesi olan kayrak taşlarla yapılan kulübeden mutfaklarda pişen yemek, imece usulü bir organizasyonla derme çatma masalar üzerinde, ayakta ya da çömelerek bulunmuş köşelerde çala kaşık yenir. Önce şehriye çorbası, arkasından nohutlu salçalı et yemeği, yanında salata, daha sonra keşkek ve en arkadan irmik helvası ile tamamlanan yemek sonrası genci yaşlısı dağa doğru tırmanışa geçer.

 Çorbada bizim de tuzumuz olsun…

İki büklüm 80’lik ihtiyar nineler, yüzyılların içinden süzülüp gelen bir inanç sistemine dayanarak dura kalka tırmanırlar dağa. Dağın tepesine yaklaştığınızı sandığınız an, aslında zirveye daha epey yolunuz vardır. Tırmanışta arkanıza dönüp baktığınızda kendinizi sanki bir anfi tiyatroda sanırsınız; hele bir de aşağıda Karakucak güreşleri başlamışsa. Tepeden seyrine doyum olmaz o mahşeri kalabalığın. İnsanlar; genci yaşlısı, biraz önce topluca yemek yenilen çınar ağaçlarının bulunduğu gölgelik alanın biraz ilerisindeki düzlükte birbirleri ile güreşe tutuşmuş çevre köylerin gençlerinin mücadelesini ve onları güreşe çağıran cazgırın manilerini izler. 2000 metreye yaklaşan bir rakımda tutulan güreş de bu ritüelin bir parçasıdır.

Tırmanış devam eder; zirveye ulaştığınızda; ilerde uçurumun kıyısında secdeye varan ninenin, Çaldede’nin mezarı başında dua edip dileklerini sunan genç yaşlı tüm insanların tasada ve kıvançta ortak bir duruşları vardır. Batıya doğru ilerlerken büyük ihtimalle halkına önderlik etmiş tüm isimsiz liderleri isminde taşır Çaldede… Bu Türkmen ulusu; geçmişte olduğu gibi bugün de yüzyılların ardından süzülerek gelen inancın gücüyle dağlardaki Yörüklerin yegâne umudu ve onların hayata tutundukları bir daldır.

Dedeler aracıdır; zenginlik dilenir; bir kolye şeklinde dizilmiştir taşlar.

Şamanist dönemden kalma Gök Tanrı’ya yakın olma, ona ulaşma isteği ulu dedelerin mezarlarını / makam mezarlarını dağların doruklarına taşımıştır. Çaldede’nin mezarının bulunduğu zirveden çevreye bakıldığında tüm topoğrafyaya hâkim bir noktada olduğunuzu hemen kavrarsınız. Karşıda Aydın’ın Paşa Yaylası ve Karlık Tepesi, Çaldede’nin karşısındaki doruklardır. Her birinde de ayrı bir eren hikâyesi saklıdır.

Canbazlı köylülerinden dinlediğimiz ve yüzlerce yıldır halk arasında anlatılan Çaldede ile ilgili söylenceye gelince… Çaldede, dağlardaki Yörüklerin koruyucusu ve önderidir. Onun mekânı dağların zirveleridir. Bir de Tire’de yaşayan Eskici Baba vardır. Zaman zaman bu iki eren birbirlerine birtakım hediyeler gönderirlermiş. Çaldede, Eskici Baba’ya sepetin içinde dağların şerbet suyunu, buna karşılık Eskici Baba da Tire’den pamuk içinde ateş gönderirmiş. Bir gün Çaldede, Eskici Baba’yı mekânında ziyaret etmek için Tire’ye inmiş. Büyük ihtimalle Eskici Baba, ticaretle uğraşan çarşı eşrafını temsil etmektedir. Çaldede de; davarlarının ardından bir türlü göçmekten vazgeçmeyen ve yerleşik hayata karşı direnen dağlı Yörükleri… Çaldede, Eskici Baba’nın dükkânına girdiğinde yanında götürdüğü su dolu sepeti duvara asmış. Hoş beş hasbıhalden sonra bir ara Çaldede başını çevirip dükkânın önünden geçen bir kadına doğru bakmış, tam o sırada duvardaki sepetten su damlamaya başlamış. Eskici Baba, kaldırmış kafasını işinden ve Çaldede’ye “kendine gel” diye seslenmiş…

Bu hikâye, dağların saf ve temiz Yörüklerine yerleşik şehirli hayatın ve onun bağrında yeşeren ve “rızkın onda dokuzu ticaretin” yarattığı zenginliği muhafaza etmeye yönelik şehirli kültürün eleştirel bir bakışıdır. Dağa karşı şehirliyi, göçerliğe karşı ticareti ve yerleşik hayatı, Horasan Erenlerinin doğadan beslenen naif inanç sistemine karşı dogmaları savunan bir inanç sistemi… Aslında bu söylence açıkça, Çaldede’ye karşı Eskici Baba’yı tutmakta, Çaldede’yi nefsine sahip olamayan ve Eskici Baba’nın yanında ondan laf yiyecek bir düzeye indirgeyen yanlı bir bakışa sahip bulunmaktadır. Bu da; Osmanlı’nın, özellikle beylikler dönemi sonrası Anadolu birliğini sağladıktan sonraki devlete giderek hâkim olan muhafazakâr bakışın yansımasından başka bir şey değildir.

Bu da bir evim olsun dileği; yerel malzeme olan kayrak taşlarla anlatılmış her şey…

Mezarın başında duasını, ibadetini tamamlayan köylüler; hayattan istek ve beklentilerini, naifçe doruktaki yegâne malzeme olan taşı kullanarak yansıtırlar. Hıdrellez’de Ege’de pek yaygın olan dileklerin ifade edilişine benzer tarzda Çaldede’nin mezarının hemen yanı başında taşları kullanarak duygularını ifade ederler. Bir masa, etrafında 4 kişiden oluşan mutlu bir aile düşlenmektedir. Ya da bir kolye gibi dizilmiş bir sıra taşla anlatılmak istenen mücevher ve zenginliktir. Üst üste dizilen taşlarla benzetilmeye çalışılmış iki katlı bir ev maketi ya da doğrudan toprağa saplanmış şu dünyada bir tek dikili taşım olsa şeklinde yorumlanabilecek muhtelif motifler mezarın etrafına düzensiz bir şekilde saçılmıştır.

Çaldede’nin mezarı başından ayrılan köylüler, tepeden aşağıya inerken büyük kayrak taşları bir bir kaldırıp altına bakarlar. Aradıkları aslında geleceğe dair bir öngörüdür. Eğer kaldırdıkları taşın altından karınca çıkarsa bu bereket, zenginlik demektir; yılan çıkarsa işin yolunda gideceğine yorulur, ya akrep çıkarsa taşın altından; işte o zaman her şeyin kötüye gideceğine dair bir işaret olarak kabul edilir.
Doruktan aşağıya doğru yavaş yavaş inerken aşağıdaki Karakucak güreşleri bitmek üzeredir. Güreş sonrası bir sonraki yılın şenlikleri için gerekli harcamaları karşılayabilmek için herkesin yanında getirip mutfağa bıraktığı muhtelif zahire açık artırmaya çıkarılır. Toplanan para, gelecek yılki Çaldede Mahyası’nın finansmanında kullanılır.

Dağın eteğinde, suyun başındaki çınarların altında mahşeri bir kalabalık vardı. (**)

Bu törenler, bir yandan Orta Asya’dan Anadolu topraklarına taşınan geleneğin, bir yandan da bu topraklarda yaşanmış Miletos, Ephesos gibi kentlerdeki kutsal tapınaklara doğru ilerleyen çileli hac yürüyüşlerinin (embolos) hafızalara kazınmış izlerini taşımaktadır. Her şeyin hızlı bir şekilde tüketildiği bugünün modern zamanlarında bu sosyal etkinlikler de giderek önemini yitirmekte, azalmakta ve dağların en yüksekteki doruklarına çekilmektedir. Bu hüzünlü tükeniş, bir Eylül akşamüstü tören bozgunlarının dağılışının üstüne batmakta olan güneş gibi yavaş yavaş ilerlemektedir.


(*) İbrahim Fidanoğlu’nun İzmir Tarih ve Toplum Dergisi’nin Haziran 2008 sayısında yayımlanan yazısından alınmıştır.
(**) Fotoğraflar İbrahim Fidanoğlu tarafından 3 Eylül 2006 tarihinde çekilmiştir.


Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen:M.YC






28 Haziran 2012 Perşembe

Kesikbaş ya da Sasa Bey’in Hazin Sonu(*)

İbrahim Fidanoğlu

Tire’ye Selçuk yönünden eski Kral Yolu’nu takiben ulaştığınızda, şehrin hemen girişinde sizi dört yanı kireç badanalı alçak bir duvarla çevrili bir mezar karşılar. Gösterişsiz, ancak iyi korunmuş bu mezar, ulu kara servilerin bulunduğu bir alan içindedir. Mezarın herhangi bir kitabesi bulunmamaktadır; sadece caddeye bakan yeşile boyalı giriş kapısı üzerinde “Kesikbaş’ın Kabri” yazan küçük bir levha yer almaktadır. Kimdir bu Kesikbaş? Ne olmuştur da yörede uğruna verdiği başla anılır olmuştur? Bu ismin arka planında Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri sürecinde verilen iktidar mücadelelerinin hazin öyküsü yatmaktadır.


Selçuk yönünden Tire’ye girişte Kesikbaş’ın Kabri

Kesikbaş diye anılan bu kişinin, anonim bilgilere göre aslında Tire’nin ve Batı Anadolu’nun Türkler tarafından fetih sürecinde çok önemli bir yer tutan Sasa Bey olması olasılığı kuvvetlidir. Yöremizde Tire ile ilgili yerel tarih araştırmaları ile tanınmış Tireli araştırmacı yazar Munis Armağan’a göre “uzun yıllardır üzerinde çalışma yaptığı bu mezar, büyük olasılıkla Tire’nin ilk fatihi Sasa Bey’e ait olmalıdır.” 1531 tarihli Defter-i Hakani kayıtlarındaki bir bilgiye göre bakımı vakıf bağışlarıyla yapılan “Vakfı mezarı merhum Uçbeyi” ifadesi yer almaktadır. Munis Armağan’a göre “Sasa Bey, Menteşe Uçbeyi olarak fetih hareketlerine katılmış ve Tire’nin ilk fatihi olarak tanınmaktadır.”(1)

Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Devleti, 1243 yılındaki Kösedağ yenilgisi sonrası bir daha belini doğrultamadı. Onlarca yıl devam eden Moğol akınları ile giderek zayıflayan Devlet, bir yandan taht kavgaları, bir yandan iç karışıklıklar ve isyanlar neticesinde birliğini kaybetti ve dağılarak tarih sahnesinden çekildi. Bu süreçte, üzerlerindeki devlet otoritesinin giderek zayıflamasına koşut olarak uç beyleri güçlendiler ve yerel güç odakları haline gelerek çoğu Batı Anadolu’da olmak üzere 10’u aşkın Anadolu Beylikleri’ni kurdular.


Kesikbaş’ın Kabri

Batı Anadolu’da devam eden Bizans egemenliği, giderek artan Türk akınlarıyla zayıflamaktaydı. Bu süreçte, Bizans’ın gerileyen hükümranlığının yerine bölgedeki iktidar kavgası, üç beyliğin öne çıktığı bir eksene oturdu. Bunlar Germiyan ve Menteşe Beyliği ile Aydınoğulları idi.

Kesikbaş’ın Kabri başındaki tarihi serviler

13. yy. sonlarında Anadolu’nun en güçlü beyliklerinden biri haline gelen Germiyan Beyliği’nin, Denizli, Afyon ve Kütahya dolaylarından batıya doğru Bizans topraklarını fetih girişimi ile Aydınoğulları’nın da tarih sahnesine çıkması bir oldu. Çünkü Hz. Mevlana’nın hayat öyküsünü yazan Eflaki’nin (Ölümü 1360) bildirdiğine göre Aydınoğulları Beyliği’ni kuran ve Aydınoğlu Mehmet Bey diye anılan Mübarizüddin Mehmet Bey, Germiyani Alişir oğlu Yakup Bey’in emrinde Subaşılık yapmaktadır. (2)


Germiyanoğulları’nın bugünkü Balıkesir (Karesi), Manisa (Saruhan) ve Aydın ilinde seferlere girişmesi öncesinde, Batı Anadolu’nun güneyinde bir başka uç beyliği Bizans egemenliğine karşı ilerleyişini sürdürmektedir. Menteşe Beyliği’nin kurucusu Menteşe Bey, 1260’lı yılların başında eski Karya ile Büyük Menderes’in çevresinde yer alan toprakların bir kısmını ele geçirmiştir. 1280 – 1282 tarihlerinde Tralleis (Aydın) ve Nysa (Sultanhisarı) gibi tahkim edilmiş şehirler, Menteşe Bey tarafından zapt edilmiştir. Menteşe Bey’in 1291 yılında ölümünden sonra Orta Batı Anadolu’da tarih sahnesine Menteşe Bey’in damadı Sasa Bey çıkar. Sasa Bey; bugünkü Söke Ovası’nda yer alan Magnesia, Priene ve Ephesos (Ayasuluğ) kentlerini ele geçirir.


Tire Fatihi Sasa Bey (Seha Gidel’in Tablosu)

Diğer taraftan, Germiyan Hükümdarı Alişir oğlu Yakup Bey, Bizanslıların elindeki Alaşehir (Philadelphia) kentini kuşatır. Yine tarihi kaynaklara göre; bu kuşatmaya Sasa Bey ile birlikte Aydınoğlu Mehmet Bey de katılır. Bizans İmparatoru IX. Mihael, Batı Anadolu’daki son toprak parçasını koruyabilmek adına Moğollar’dan ve Katalan askerlerinden yardım ister. Katalan Komutan Roger de Flor bu çağrı üzerine Küçük Asya’ya kuvvetlerini gönderir. Dr. Himmet Akın’ın Paul Wittek’in Menteşe Beyliği adlı eserinden aktardığına göre olaylar şöyle gelişir:


Birgi’deki Aydınoğlu Mehmet Camisi’nin duvarındaki aslan heykeli; büyük olasılıkla yakındaki Lidya yerleşimi Hypaipa’den (Dabbey yada Günlüce) devşirilmiş.

“Katalanlar, Germiyan Beyi’nin Alaşehir’i kuşatması üzerine 1304 yılında Bandırma üzerinden güneye inerler; Alaşehir yolunda bir yerde Türk Kuvvetleri ile çarpışırlar ve onları yenilgiye uğratırlar. Katalanlar, bugünkü Kemalpaşa üzerinden Manisa’ya çekilirler. Bu sırada Tire Türkler tarafından baskı altındadır. Katalan askerler, bu vesile ile Tire’yi de emniyete alırlar. Birgi ve Ayasuluğ’a sefer düzenlerler. Ayasuluğ’da, Sakız adasından Ephesos’un güneyinde bulunan Ania isimli bir limana (Prof Dr. Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar isimli yapıtının 65. sayfasında Panionion isimli ilk çağ kentinin doğu yakınında Anaia isimli bir başka ilk çağ kentinin bulunduğunu, bu kentin isminin Türklerin ağzında Anya’ya dönüştüğünü, yakın zamanda bu ismin Soğucak olarak değiştirildiğini yazmaktadır. Soğucak, konum olarak kıyıdaki Kadıkalesi’nin hemen üstünde yer almaktadır.) yanaşan donanmadan çıkan kuvvetlerle buluşurlar. Bu civarda Aydın Alayı’nın bir hücumunu püskürtürler. Bu hareketlilik ve yer değiştirme esnasında Tire ve birkaç yere bırakılan muhafız taburları (Tire’de 20 süvari ve 100 kadar nefer piyade mevcuttur), Bizans İmparatoru’nun kuvvetleri Avrupa’da kullanma isteği nedeniyle bölgeden çekilir ve böylece; Katalan seferi sonuca ulaşmamış bir şekilde biter. Katalan askerlerin bölgeden çekilmesini takiben Sasa Bey, Tire, Ayasuluğ ve Birgi’yi ele geçirir. Katalanların seferleri sırasında yerli halka yapılan zulüm nedeniyle buraların ele geçirilişi nispeten kolay olur.” (3)

Tire’deki Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi

Bütün bu mücadelelerde Bizans’a karşı Germiyan Beyi Yakup Bey, Menteşe Bey’in damadı Sasa Bey ve Aydınoğlu Mehmet Bey kuvvetleri dayanışma içinde hareket ederler.

Birgi’deki Aydınoğlu Mehmet Bey Camisi

Düsturname-i Enveri’de “Aydın İline önce Sasa Bey adlı bir gazi erin geldiği, Birgi’yi ilk defa Sasa Bey’in fethettiği, Aydınoğlu Mehmet Bey ile Sasa Bey’in bu fütuhat hareketinde dostane bir işbirliği içinde olduğu” belirtilmektedir:

“Sasa Bey derler idi bir Gazi er
Gelmiş Aydın İline evvel meğer
Evvela ol Birgi’yi feth eylemiş
Aydınoğlu’nu getürmüş toylamış
Aydınoğlu Ayasuluğ’a gelüb
Fetheder hem dairesini alub.” (4)
Sasa Bey’in, Tire’yi Katalanlar’ın bu toprakları terk etmesinden hemen sonra fethettiği anlaşılmaktadır. Bu da 1304 yılı Sonbaharına denk düşmektedir. (5)


Birgi’de Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan Ulu Cami’nin kündekari teknikle yapılmış minberinin evreni temsil eden yan panolarından biri

Yine Düsturname’ye göre bu işbirliği ilişkisi, çok geçmeden yerini düşmanca bir tutuma terk eder. Tire, Ayasuluğ ve Birgi’nin fethinde birlikte hareket eden bu iki komutan, bir süre sonra bölgenin egemenliği uğruna bir iktidar mücadelesine girişirler. Sasa Bey, bu mücadelelerde Hristiyanlarla ittifak içine girer.


Birgi sokaklarında…

Aydınoğlu Mehmet Bey, Germiyanoğulları’nın yanında Subaşı olarak görev yaptığından dolayı, ihtimaldir ki bu yakın ilişki o yıllarda da sürmektedir. Bu kez, ortak düşman Sasa Bey’e karşı Aydınoğlu Mehmet Bey, Germiyanoğulları’ndan aldığı destekle bölgede teşkilatlanarak avantaj sağlamaya çalışır. (Aydın’a bağlı bugünkü Germencik’in isminin Germiyancük’den geldiğini Dr. Himmet Akın referans olarak belirtmektedir.)

Sasa Bey; Aydınoğlu Mehmet Bey ve müttefiklerine karşı; bazı tarihi kaynaklara göre Suriye’den kovulup Rodos’a çıkan Hospitalier Şövalyeleriyle, bazı kaynaklara göre ise; Gelibolu Yarımadası’na doğru ilerleyen Türk Kuvvetleriyle çarpışan Bizans, Sırp ve Alanlar’dan(6) oluşan ordu ile işbirliği yapar. Büyük ihtimalle Germiyan Beyliği’ne bağlı uç beylerinin Balıkesir ötesine doğru bu seferlerindeki Sasa Bey’in düşmanın yanında yer alan tavrı, Aydınoğlu Mehmet Bey’le olan hasmane ilişkilerini iyice kötüleştirir. (7)

Düsturname’de Sasa Bey ile Aydınoğlu Mehmet Bey arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi şu şekilde anlatılmaktadır:

“Çok kilise mescid etti ol Emir
Gazi Mehmet Beg sahada bi-nazır
Mancılığı ile Kilas’ı (bugünkü Kiraz) aldı ol
Çıkuban tekfuru hizmet kıldı bol
Çıktı deryadan ana bir gün firenk
Alanos u Rum u Sırb eyledi cenk
Geldi beş kardaş ile durdu çeri
Oğraşuban kırdı sıdı kâfiri
Hem hasedden fitne Sasa eyledi
Mü’min iken avn-ı tersa eyle
Ol gazada katl oldu ol dahi
Çok ganimet mal alur Mir-i Sahi.” (8)

Bizans, Sırp ve Alan kuvvetlerinin seferi bir sonuç alınmadan sona erer. Bu sefer sonrası Sasa Bey, Aydınoğlu Mehmet Bey karşısında yalnız kalır. Her iki beyin kuvvetleri Tire önlerinde yine bazı kaynaklara göre (Paul Wittek, Menteşe Beyliği) 1310 yılında, bazı kaynaklara göre ise (İrene Mélikoff) 1308 yılında karşı karşıya gelir. İki ordunun savaşından Aydınoğlu Mehmet Bey galip ayrılır. Savaş sonunda Sasa Bey, savaş meydanında kafası kesilerek etkisiz hale getirilir.


Eski ve Yeni Tire bir arada…

Sonuç olarak, Aydın İlinin Bizans elinden kesin olarak çıkışı Menteşe Bey’in kıyılardaki ve Büyük Menderes boylarındaki ilk fetih hareketleri ile başlar. Daha sonra damadı Sasa Bey’in çabası ile bu hareket daha kuzeye taşınarak Katalan seferleri sonrası Tire, Ayasuluğ ve Birgi’nin fetihleriyle devam eder. Bir süre Aydınoğlu Mehmet Bey ve Germiyanoğulları’nın desteği ile işbirliği içinde süren bu genişleme hareketi, iki grup arasındaki iktidar mücadelesi yüzünden bir iç hesaplaşmaya dönüşür. Sonunda Aydınoğlu Mehmet Bey, Sasa Bey’i Tire önlerinde mağlup ederek bölgenin tek hâkimi haline gelir.


Tire üstünde Hisarlık Kalesi; önce Pers sonra Bizans gözetleme kalesi olarak kullanılmış

Sasa Bey ile Aydınoğlu Mehmet Bey arasında bugüne kalan izler açısından da temel bir farklılık bulunmaktadır. Bugün Aydın vilayetinde gerek Aydınoğlu Mehmet Bey’den ve gerekse çocuklarından kalma çok sayıda bayındırlık eseri vardır. Bunlardan ikisi; kendi adını taşıyan camiler olup; biri Tire’de diğeri de beyliğin başşehri konumundaki Birgi’de bulunmaktadır. Ancak, Sasa Bey’den günümüze bu doğrultuda hiçbir iz kalmamıştır. Bu durum belki de, Sasa Bey’in fütuhatla geçen kısa sürmüş hayatına bağlanabilir.

Görüldüğü gibi haritada küçücük bir vilayet konumundaki Aydın İli uğruna verilen mücadelelerin hazin öyküsü, Tire girişindeki ulu servilerin altındaki kabirde sonlanmıştır. İşte bu gerçekten hareketle, bir kez daha söyleyebiliriz ki, Tire Orta Asya’dan başlayarak Batı Anadolu’ya dek sürdürülen büyük göçün dağlarda ve düzde bir anlamda kara kutusu olmaya devam etmektedir.

 (1)Devlet Arşivlerinde Tire, A. Munis Armağan, 2003, s. 314.
(2)Aydınoğulları Tarihi hakkında Bir Araştırma; Dr. Himmet Akın; Ankara Üniversitesi DTCF        
     Yayınları, 1968; s.15.
(3) a.g.e s.21
(5) a.g.e s.21; Paul Lemerle’den alıntı dipnotu. Bu nota göre; Sasa Bey’in Tire’yi fethi (1304 yılı 20 Ekim’den önce; Sasa Bey ile Aydınoğlu Mehmet Bey’lerin Efes’i almaları ise 1304 yılı 24 Ekim’den biraz sonra ifadesi ile verilmektedir.
(6)Hun baskısı ile Orta Asya’dan Batı’ya göç eden ve Kafkasya’da 13 yy.a kadar hüküm sürmüş bir krallık kuran kavime mensup paralı askerler.
(7) Birgi Tarihi, Tarihi Coğrafyası ve Türk Dönemi Anıtları, Yayına Hazırlayan: Rahmi Hüseyin ÜNAL, T.C. Kültür Bakanlığı Sanat Eserleri; 2001; ANKARA; s. 10–11)
(8) a.g.e. s. 10
(*)İbrahim Fidanoğlu’nun İzmir Tarih ve Toplum Dergisi’nin Mart 2009 sayısında yayınlanan yazısından alınmıştır.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC