dere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2019 Pazar

KEMALPAŞA - OVACIK YAYLASI'NDA DOLAŞIRKEN


CEVİZLİDERE VE SİNANCILAR DERESİ VADİSİNDEYDİK

11 Ekim 2019
Mehmet Yavuzcezzar

Bu hafta yine Ovacık'tayız. Bir türlü ayrılamıyoruz Kemalpaşa yöresinin bu müthiş coğrafyasından.

Ovacık; İzmir'in Kemalpaşa ilçesine bağlı, yayla ve ormanlara sahip, başta; kestane, ceviz, kiraz ve üzüm olmak üzere birbirinden nefis meyve ve sebzelerin yetiştirildiği güzel bir köy. Köy dediğimize bakmayın ağız alışkanlığı işte. Eskiden köy konumunda iken, büyükşehir yasasının çıkmasıyla anlamsız bir şekilde mahalle statüsüne indirildi. Şimdilerde köy desen köy değil, mahalle desen mahalle gibi değil! Garip bir durum, neyse...


Ovacık Köyü'nden görünüm

Kemalpaşa-Bayındır veya Turgutlu-Bayındır geçiş güzergâhında olan ve içerisinde anıt kestane ağaçları bulunan Ovacık yaklaşık 780 m rakımlı bir köy.

Sabah saat 9 gibi yola koyulduk. Bornova'dan ayrılıp Kemalpaşa-Bağyurdu ve Sarılar'ı geçip güneye; Ovacık yaylasına doğru döndüğümüzde manzara herzamanki gibi muhteşemdi. Ovacık'a vardığımızda saat 10 civarıydı. Ören'den gevreklerimizi almayı da unutmadık. Hava sıcaklığı Ekim ayı ortalamalarının üzerinde; bahar ayını aratmayacak şekilde 26-27 derecelerdeydi. Köyde ortalık henüz hareketlenmemişti.


Arabamızı Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında, dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik tarafından 1933 yılında yaptırılan "Paşa Çeşmesi" yanındaki Atatürk Büstü yakınlarına bıraktıktan sonra, caminin karşısındaki kahvehaneye uğrayıp sabah kahvelerimizi yudumlarken, bir taraftan da kahvedeki birkaç köylüyle sohbete daldık.

Paşa Çeşmesi

Daha önce bu yörede birkaç yürüyüş gerçekleştirdik. Bunlardan biri Ovacık Yaylası Orman İçi yürüyüşü,(1) diğeri Çaldede yürüyüşü,(2) bir diğeri ise Ovacık-Kızıloba yürüyüşü...(3)  Dediğimiz gibi buralardan ayrılamıyoruz.

Bugünkü hedefimiz; daha önceleri Sarılar'dan Ovacık'a giden karayolundan geçerken vadinin karşı yamacında gördüğümüz orman yolu ve patikalarda yürümekti. Bu amaçla Ovacık merkezinden orman içersine doğru yürüyüp, doğu yönünde bulunan; yaklaşık 1250 metre rakımlı Sarıkaya sırtlarına ulaştıktan sonra yönümüzü kuzeye Sinancılar'a çevirip 5-6 km yürümek ve daha sonra da; Sarıkaya ve Kösükkaya tepeleri arasında kalan, Cevizlidere ve Sinancılar derelerinin oluşturduğu vadinin kıyısından güneye doğru yürüyerek Ovacık'a ulaşmak, yani ring yapmak idi.

Bu amaçla kahvehanede acı kahvelerimizi yudumlarken, köy sakinleriyle sohbet edip Ovacık'ın kuzeyinde Sinancılar'a uzanan vadiyi doğu yönünde izleyebileceğimiz orman yolu ve patika tarifi aldıktan sonra saat 10.30 gibi yürüyüşümüze başladık.

Sarıkaya'ya doğru giderken Ovacık bahçeleri

Çeşmenin hemen arka tarafında bulunan, bir zamanlar orman işletmesi olarak kullanılmış, ancak şimdilerde terkedilmiş metruk bir haldeki binanın yanından geçip, doğu yönündeki bahçe yollarını izleyerek orman yoluna ulaştık. Bu arada bahçelerde ceviz ve kestane hasadı yapmak amacıyla dalları silkeleyenlerin sesleri gelmekteydi.

 Yürüyüş yolundan kareler

Kuru sel yatağında boğuşurken

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra köylülerin tarif ettiği yol bitti! Pırnar meşeleri, kesme çalıları, kızılçamlar, dikenli mazılar, yer yer çalılarla boğuşarak ilerlemek, sonuçta bizi epey yordu. Biraz kuru sel yatağında, biraz orman içinde debelendikten sonra geri dönüp bizim daha önce tespit ettiğimiz Cevizlidere yönünde, vadinin doğu tarafındaki rotayı yapmaya karar verdik. Yaklaşık birbuçuk saatlik bir yürüyüşün ardından yeniden köy kahvesine ulaştık. Bu arada öğlen olmuş, karnımız acıkmıştı. Yanımızdaki nevaleleri taze çaylar eşliğinde yedikten sonra, arabayla Cevizlidere Küme Evleri sapağına kadar gittik. Arabayı güvenli bir yere park ettikten sonra, gerçek yürüyüşümüze başladığımızda saat 13.30 gibiydi.

Köy kahvehanesinin davetsiz misafiri

Cevizlidere ve daha aşağılardaki Sinancılar Deresi, oldukça derin sayılabilecek bir vadide bazı aylar sakin, bazı aylar hırçın bir şekilde akarak, ovadaki Gediz Nehri'ne kavuşabilmek için yüzyıllardır aynı serüveni tekrarlamakta.


Gezgin yavru dostları doyuruyor

Sarılar-Ovacık köy yolundan vadiye doğru yaklaşık 500 metre yürüyüp, 50 metre kadar da aşağı inerek, Cevizlidere Küme Evleri'nin olduğu bölgeye vardığımızda bizi iki küçük köpek yavrusu karşıladı, yemeğimizden artanlarla onları biraz doyurduktan sonra, dere üzerindeki geçite ulaşarak karşıya geçtik. Yol, derenin doğu yönünde vadiye paralel Sinancılar'a doğru ilerliyordu. İşte tamam dedik, varmak istediğimiz orman yolu bu!

 Cevizlidere

Cevizlidere çıkışındaki orman yolu

Orman yolunun kenarına sıralanmış kütükler

Orman yolu kuzey yönünde 1 km.yi aşkın konforlu bir şekilde ilerledikten sonra, bir kayalıkta son buldu. Daha önce karşıdan bu tarafta belirlediğimiz patika görünmüyordu. Neyse ki üzerinden geçen hayvan ve insanların aşındırdığı kayalarda biraz yürüdükten sonra, çevresi pırnar meşeleri, sandal ağaçları, kesme çalıları ve kızılçamlarla kaplı güzel bir patikaya ulaştık. 


Orman yolundan sonraki patikadan görünümler

Patikadan yaklaşık 1,5 km sonra önümüze yine aşınmış kayalardan oluşan bir sapak geldi, patikanın birisi alt taraftan kuzey yönünde ve vadiye paralel, diğeri ise üst taraftan doğu yönünde vadiye dik ilerliyor gibi görünüyordu. Biz yürüyüşümüze alt taraftaki patikadan devam ettik. 500 m kadar daha ilerlediğimizde önümüzdeki muhteşem Sinancılar Vadisi ile daha ilerideki Kemalpaşa Ovası'na hakim bir kayalıkta biraz mola verip termosta getirdiğimiz çaylarımızı yudumladık.

 Vadiden manzaralar

Vadi manzarası eşliğinde çaylarımızı yudumlarken

Safran çiğdemi


Kısa dinlenmenin ardından yürüyüşümüze devam ettik. Birkaç yüz metre sonra patika bizi vadiden ayırıp orman içerisinde doğuya doğru yöneltti. Çalılar arasındaki keçi sürülerinin açtığı dar geçitleri izleyerek, yoğun kızılçamlar ve meşelikler arasından geçip, zaman zaman da makiliklerle boğuşarak ve de çeşit çeşit mantarlar görerek; yürüyüşümüzün 4. km'sinde Ovacık'ın üzerindeki Sarıkaya Tepesi'ni aşıp Sinancılar'a kavuşan orman yolu sapağına ulaştık. 

Ormanda eğrelti otları hakimiyeti

Orman içinde rastladığımız mantarlar


Sapakta birleşen üç yoldan biri güney yönünde kalan Ovacık'a doğru, diğeri doğu yönündeki Zeamet Köyü'ne, sonuncusu da kuzey tarafında kalan Sinancılar'a doğru ilerliyordu. Biz Sinancılar yönüne doğru sapıp bir süre yürüyüp coğrafyaya hakim olduktan sonra vaktin de geç olmasından dolayı geri dönmeye karar verdik.

Orman yol sapağı


Dönüş yolunda yol sapağına vardığımızda Sinancılar Köyü'nden Ramazan'a rastladık. Sepetli motorsikletiyle kuru odun ve mantar toplayan Ramazan, bize dönüş yolunda daha düzgün ve yürümesi kolay patikanın yerini gösterdi. Gerçekten oldukça rahat ve konforlu olan bu patika sayesinde dönüş yolumuz 500 m kadar kısalmıştı. Gelirken rastlayıp alttan; vadi yönünde yürümeye karar verdiğimiz sapağa, bu defa üstten doğu yününden ulaşmıştık. Bundan sonrasında geldiğimiz güzergahı takip ederek, yaklaşık toplam 8.5 km'lik bir yürüyüşün ardından aracımızı bıraktığımız yere vardık. 


Doğayla uyum içindeyiz

Doğanın kucağında geçirdiğimiz güzel bir günün biraz yorgunluğu ve daha çok huzuru içinde, aracımızı Ovacık yaylasından Kemalpaşa ovasına doğru sürdük. İzmir karayoluna çıktığımızda, akşam olmak üzereydi ve yoğun araç trafiği arasında İzmir’e doğru uzayıp gittik.


Dipnotlar:
(1)   Ovacık Yaylası orman içi yürüyüşü hakkında bkz. 
(3)  Ovacık-Kızıloba yürüyüşü hakkında bkz.
(4)   Fotoğraflar, çoklukla İ.Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.


Yazan / Düzenleyen: MYC
Edit: İF

5 Temmuz 2015 Pazar

KARAPINAR – BARBAROS YÜRÜYÜŞÜ



8 Mayıs 2015
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Karaburun Yarımadası’nın pınarlarla anılan iki köyünden biridir Karapınar… Bir diğeri de Karaburun İlçe Merkezi’ne yaklaşık 12 km uzaklıkta olan Kaynarpınar’dır. Her iki kaynak da; özellikle Şeyh Bedrettin’in müridi Börklüce Mustafa’nın bu yarımadada ağırlık kazanan 15.yy.daki Çelebi Mehmet iradesine karşı önderlik ettiği ayaklanmanın askeri ve lojistik hikâyelerinde su temini açısından önemle üzerinde durulması gereken iki nokta olarak dikkat çekmektedir. Özellikle Börklüce kuvvetlerine karşı, zamanına göre son derece donanımlı Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa komutasındaki 30.000 kişilik Osmanlı Ordusu’nun günlük su ihtiyacının karşılanması o gün için önemli bir lojistik problemi olmalıdır. Bu da Osmanlı Ordusu’nun Kanlıburun’a doğru evrilecek rotasının belirlenmesinde anahtar meselelerden biri olarak kabul edilmelidir. Bizim bugünkü yürüyüşümüzdeki genel yaklaşım; bölgenin tarihsel arka planının da gözetilmesi çerçevesinde aşağı yukarı yarımadanın kıstağında yer alan ve doğudan batıya geçiş imkânı veren vadilerden birini daha kat etmekti.

 Karapınar Boğazı

Yürüyüş rotası 19 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)
Karapınar

80’li yıllardan itibaren yazlık sitelerin ağırlık kazandığı yapılaşma baskısı altında Karapınar artık köy özelliğini yitirmiştir denilebilir. Gülbahçe ile Balıklıova arasında benzer kaderleri paylaşan bu üç köy eskisi, artık yazları giderek kalabalıklaşan yazlıkçı nüfusu ile sisteme entegre olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilmeye başlamıştır bile. Ama esas çılgın rüzgar, bugünlerde Mordoğan’a kadar olan kısmı tamamlanarak trafiğe açılmış olan yeni Karaburun yolunun, bölgeye getireceği yeni rant ve yapılaşma imkanlarının ete kemiğe bürünmesiyle yaşanacaktır. Ne diyelim ilahlar korusun bizi…

 Karapınar Vadisi'nden denize doğru bakış

Mordoğan'a kadar trafiğe yeni açılan Karaburun asfaltı

Gülbahçe’deki kahvehanelerden birinde yaptığımız kahvaltı sonrası, Karapınar’ı yeni Karaburun yoluna bağlayan kısa asfaltı kat ederek batıya doğru tatlı bir eğimle yükselen vadiye girdik. İki yanında narenciye bahçeleriyle çevrili Karapınar Deresi’nin yatağı çınar ağaçları için bulunmaz bir mekândı. Genelde tipik Akdeniz bitki örtüsü makilik alanların hâkim olduğu Karaburun Yarımadası’nda bu manzaraya anca dere yataklarında rastlamak mümkündü. Bir süre dere yatağının içinden yürüdük. Derenin iki yanındaki narenciye bahçelerinin sınırı belirleyen çitlerde elektrik olduğunu belirten uyarıcı levhalar vardı. O anda gözümün önüne; Peru’nun başkenti Lima’da zenginlerin oturduğu Miraflores semtinde gördüğümüz yüksek duvarlar ve onun üzerindeki 220 volt elektrik verilmiş dikenli tellerle çevrili lüks villalar geldi. Ne içerden dışarıyı, ne de dışarıdan içeriyi görmek mümkün değildi ve korku dağları bekliyordu. Bir ülke ve onu yurt edinmiş sakinleri için herhalde arzu edilir bir manzara değildi bu.

 Karapınar Deresi'nin yatağındayız; buralarda su az.

 Dere yatağının Barbaros-Ildır yönünde ilerleyişi

16 Mayıs 2012 Çarşamba

ÇATALKAYA’NIN KALBİNDE; KAVACIK ŞELALESİ’NE DOĞRU


15 Mayıs 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün İzmir’deki yürüyüş etkinliğimize Tire’den kadim dostumuz Hasan Doğan da katıldı. Sabah Hasan Hoca ile Karşıyaka’da buluştuk. Daha sonra Bornova ekibini almak üzere Bornova’ya uğradık. Bornova’dan saat 10 gibi ayrıldık. Gaziemir – Balçova otoyol bağlantısını kullanarak Limontepe sapağından Tırazlı’ya doğru döndük. Kadifekale’deki kentsel dönüşüm faaliyetleri kapsamında evleri boşaltılan sakinlerin yerleştirilmeye çalışıldığı TOKİ konutlarının yanından geçtik. Birçoğu boştu; bazılarında “Satılık” levhaları asılmıştı bile. Sağ yanımızda bulunan körfeze hâkim; dev kireç taşı kütle Akçakaya üzerine Persler tarafından inşa edilmiş gözetleme kalesini ardımızda bırakarak yolumuza devam ettik. Daha önceki çıkışlarımızdan hatırladığımız kadarıyla tepede; kalenin giriş kapısının söveleri, bir sarnıç ve tepenin eteklerinde duvar parçaları vardı. Başka da bir şey kalmamıştı.


 Kavacık yolundan körfez

Tırazlı Köyü’nü geçtikten sonra Kavacık – Radar Mevzii yol ayrımında durup körfeze baktık. Hava puslu ve yağmura gebeydi. Havadaki nem nedeniyle görüntü kötüydü. Kavacık köyüne doğru devam etti. Kavacık’ın geç eren meşhur sofralık kara üzüm bağları yavaş yavaş uyanmıştı. Bütün yamaçlar ve vadilerin diplerine doğru her yer asma ile doluydu. Yeni yeşeren yemyeşil yapraklarıyla yamaçlardan aşağılara doğru uzanan bağların manzarası görülmeye değerdi.

Kavacık köy meydanı

Kavacık'ta bir ev

Kavacık köy meydanında arabamızı bıraktık. Sıra sıra dizilmiş köy kahvehanelerinden birinde oturup çay içtik ve kahveciye şelaleye giden yolu sorduk. Kahvehanedekiler de yardımcı oldular ve sonunda şöyle bir tarif ortaya çıktı: Köyün Efemçukuru altın madenine de giden servis yolu çıkışında bulunan aynadan sağa sapılacak; toprak yol takip edilecek. Ağaç kesimi yapılan alana gelinecek. Yol boyunca akmaya devam eden dereyi sürekli sağda bırakarak yola devam edilecek. Kesim alanını geçince yol çatallaşacak; önce sağa sonra da soldaki yola sapılacak. Vadinin dibine kadar yürünecek. Şelaleye bu şekilde ulaşılabilecek. Bu tarifi yol boyunca takip ederek ve sezgilerimizi de kullanıp şelaleyi sonunda elimizle koymuş gibi kolaylıkla bulduk. Bu arada suyun yüksekten döküldüğü daha küçük bir şelaleyle de karşılaştık.


Kavacık Şelalesi yürüyüş rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Dere boyunca yaklaşık 4 km. kadar yürüdük. Dereyi, ağaç kesim alanını geçince solumuza aldık. Dağa doğru traşlanmış alanın eteklerinden yürüyerek vadinin içine girdik. Burada dev çınarların gölgesi altında akmaya devam eden derenin kayaların üstünden döküldüğü yaklaşık 10 metrelik küçük bir şelaleye geldik. 

Gezginler küçük şelale önünde

Kısa bir moladan sonra şelalenin üst düzlemine tırmandık. Bu alanda dere, nispeten düzlük bir alanda usul usul akıyordu. Suyun getirdiği bereketle bitki örtüsü bu düzlükte coşmuştu. Her tarafta eğrelti otları vardı. Karasuluk halini almış alandan tepenin eteklerine yaslanarak tekrar yola çıktık. Yol burada ikiye ayrıldı. Biz burada sola saptık. Bu esas büyük Kavacık Şelalesi için son sapaktı. Bize köyde yapılan tarifteki sağa sapağı derenin karşı kıyısına atladığımız için geçtiğimizi dönüş yolunda fark ettik. Sola saptıktan sonra giderek yakınlaşan bir motor sesi duymaya başladık. Motoru görünce dereden su çekmek ve yukarıdaki tarlalara yada madene pompalamak için kullanıldığını düşündük. Biraz daha ilerleyince yukarıda çınarlar arasından yaklaşık 25 - 30 metre yükseklikten dökülen Kavacık Şelalesi ile karşılaştık. Ne yazık ki, suyun başı daha önce gördüğümüz piknik alanlarından farksızdı. Buralarda piknik yapan insanların arkalarında bıraktıkları çöpler her tarafa saçılmıştı. Dağın başında dahi bu çirkin manzaralarla karşılaşmak bir kez daha içimizi acıttı. Ama yaşadığı yere sahip çıkmayan ve çocuklarına miras kalacak bu güzelim doğa harikasını acımadan pisleten, zarar veren ve kendine insan diyen bu garabet sürüsünü ilahlara havale ettik.

Kavacık şelalesi

Suyun başında bir kayanın üstünde kurduğumuz soframızdaki yiyecekleri keyif içinde yerken suyun, kuşların ve rüzgârın sesleri arkadaşlık etti bize. Bir saate yakın bir dinlenme sonrası yağmur baskısı nedeniyle köye dönüş yoluna vasıl olduk.

Dere boyunda çınar ağaçları

Dönüş yolunda hemen karşımıza bir üç yol ağzı çıktı. Bu bize köyde tarif edilen kavşaktı. Buradan köye doğru sola döndük. Sağa doğru giden yol Kanadalı şirket Tüprag’ın işlettiği altın madenine gidiyordu.

Şelale yolunda gelincikler

Yaklaşık iki yıl kadar önce Tırazlı – Efemçukuru yolunda arabayla giderken kendimizi birden bu altın madeninin içinde bulmuştuk. Kocaman tamburlar içinde dağdan çıkarılan maden öğütülüyordu. Bunların altından geçen toprak bir yolu son anda fark edip Kavacık’a bu vadiden ulaşan ve dere boyunca devam eden toprak yolu bulmuştuk. Yol boyunca o yıllarda dev hafriyat kamyonları ile karşılaşmıştık. Dediklerine göre rafinasyon işlemi Uşak – Eşme’deki tesislerinde yapılıyordu. Maden için oyulan iki dağın üstündeki tüm çam ağaçları kesilmişti. Oraya bir de göstermelik olarak bağ dikilmişti. Ne yazık ki, sivil toplum kuruluşlarının ve İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin direnişi bir sonuç vermedi ve adamlar istediklerinin tümünü merkezi hükümetten ne yazık ki kolaylıkla aldılar. Şimdi onlar, topoğrafyayı değiştirmek ve Çatalkaya’nın kalbine bir hançer saplamakla meşguller. Doğanın buna ileriki yüzyıllarda nasıl bir yanıt verebileceğini bizler ve doğayı bu hale getirenler ne yazık ki, göremeyecekler. Gelecek nesiller de bu adamları nasıl anacaklar? Onu da bugünden kestirmek pek olası değil.

Köyün girişine yaklaştığımızda küçük bir dere yatağına çöplerin atılmış olduğunu gördük. Oysaki köyün sokaklarında çöp konteynırları adım başında vardı ve Karabağlar Belediyesi’nin çöp toplayan kamyonları buraya da uğruyordu. Ancak, bu kültürü toplumca henüz inşa edemediğimiz için bir kez daha şu sözü hatırladık: “Vermeyince Mabud; ne eylesin Mahmut?” Yani sözün özü; bu işler ne yazık ki, zorla, tepeden inme tedbirlerle olmuyor da olmuyor. Her şeyin o insanın içinden gelmesi ve o kültürün o topluluklar tarafından içselleştirilmesi gerekiyor. Bu da yine ne yazık ki diyeceğiz, ama yüzyıllara baliğ oluyor.

Payamlı köyü

Köye aynı noktadan girdik. Meydanda bıraktığımız arabamıza binerek Payamlı yönüne gitmek üzere hareket ettik. Payamlı, hem Urla, hem de Seferihisar koylarını tepeden gören eşsiz bir manzaraya sahip, oldukça eski bir köy. Köyün bir sekiye oturtulmuş kahvehanesinden bu manzarayı seyretmeye insan doyamıyor. Köyün girişinde yer alan eski bir zeytinyağı işliği, işliğin içinde bir zeytin sıkma presinin hurdası, bir kır kahvesinin bahçesinde; köşede, denize doğru uzanan derin vadilere bakan anıtsal bir melengeç ağacı ve taş işçiliğinin güzel sivil örneklerini oluşturan eski köy evleri var. Payam, bilindiği üzere badem anlamına geliyor. Köye yaklaşırken de bizi badem ağaçları karşıladı. Ancak köyün kahvehanesinde kahveci ile yaptığımız kısa sohbet sırasında bademe pek de ilgi kalmadığı, bu değerli ağacın ve onun ekonomik değeri yüksek meyvesinin üzerine düşülmediği ve Datça’da olduğu gibi ıslahı konusunda ciddi bir çalışmanın da yürütülmediği kanısına vardık. Payamlı köyü çeşmesinin tatlı suyundan arabadaki şişelerimizi doldurup Güzelbahçe yönüne doğru yeniden hareket ettik.

Payamlı Köyü Sarnıç çeşmesi 

Güzelbahçe’ye ve İzmir Körfezi’ne tepeden baktık. İnişe geçtikten sonra, kıvrıla kıvrıla önce Güzelbahçe’nin sırtlarındaki eski köyün sokaklarına, daha sonra da kooperatifler ve sitelerle genişleyen Güzelbahçe’nin son on yılda inanılmaz bir şekilde gelişen geniş caddelerine ulaştık. 40 yıl öncenin Güzelbahçe köyünden eser yoktu. Burası şehrin göbeğiydi artık.

Urla İskelesi’nde deniz kıyısında verdiğimiz uzun soluklu bir dinlenme ve sohbet molası sonrası akşam 18 gibi İzmir’e dönüşe geçtik.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Fotoğraflayan: Hasan Doğan
Düzenleyen: MYC



21 Şubat 2012 Salı

KEMALPAŞA / DEREKÖY – MAHMUT DAĞI (Kuzey yüzü) YÜRÜYÜŞÜ


21 Şubat 2012

Yaklaşık 10 yıldır İzmir’de görülmemiş soğuk havaların ve alçak basıncın baskısı altında geçen iki haftadan sonra İzmir’i çepeçevre saran karlı tepelerden birine; Kemalpaşa’nın vakur başlı zirvesi Mahmut Dağı’na doğru harekete geçtik. İzmir’in her yanından ve özellikle güney ve güney batı yönünden ihtişamlı görünüşü ile olduğundan daha heybetli görünen büyüleyici Mahmut Dağı daha önceden güney yönünden deneyip de vaktimizin sınırlı olması nedeniyle yaklaşamadığımız bir ilk göz ağrımızdı. Sabah saat 11 gibi Kemalpaşa üzerinden Dereköy’e ulaştık. Güney ilçelerinde filizlenen bahar daha buralara pek uğramamıştı. Hele karlı zirvesi ile Mahmut Dağı, insanın içini ürperten bir havadaydı. Sabah açık ve az bulutlu, kısmen güneşli bir havada yürüyüşe başladık. Sıcaklık köye vardığımızda 6 derece civarındaydı. Gün içinde köyde sıcaklık 14 dereceye kadar yükseldi; ancak Mahmut Dağı’nın zirvesinin hemen altındaki düzlükte (Kocaçam Düzlüğü) azığımızı yediğimiz alan karla kaplıydı ve ayaz vardı.

Yürüyüş rotası 22.2 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)


Dereköy’ün doğu sınırlarında son evleri ve havlayan köpekleri ardımızda bırakarak orman yoluna girdik. Ağaç tomruklarından oyularak yapılmış çeşme yalaklarını geçtik; bu kez doğuya ve soldaki; sürekli yukarı doğru tırmanan yolu takip ederek ilerledik. Yol boyunca uzun süre Mahmut Dağı’ndaki erimekte olan kar sularını Dereköy’e taşıyan derecik, bize çağıldayan akışıyla yoldaşlık etti. Doğanın sessizliğini sadece ve sadece ispinozların arka arkaya saydırdığı çılgın ötüşleri bozuyordu. Dere, dört kez yolumuzu kesti; son yağışlarla artan debisi nedeniyle ancak suyun içine bırakılmış taşların üstünden atlayarak dereyi geçebildik. Daha sonra dere bizden uzaklaşarak sağda ilerleyen ve Mahmut Dağı’nın eteklerinde sonlanan bir başka vadinin içinde kayboldu gitti; tabii sesi de…



 Derecik ve gezgin

Biz sürekli tırmanmaya devam ettik; Kızılçam ormanı içinde 550 metrelerden sonra zaman zaman kar birikintileri ve onun erimesi ile oluşmuş yoğun çamurla karşılaştık. 800 metrede iki yıl önce bir başka Dereköy yürüyüşümüzde, dönüşümüzü yaptığımız ve Dereköy’e doğru içinden geçtiğimiz derin vadinin etrafında bir yay gibi dönen yolun kesiştiği çatıya geldik. Bu kez amacımız daha yukarılara; Mahmut Dağı’na doğru idi. Doğuya dönerek Mahmut Dağı’na doğru devam ettik.




 Mahmut Dağı yolunda



Bu sapaktan yaklaşık 1 km. kadar sonra Yukarı Kızılca yönüne doğru dönen bir başka sapağa geldik. Buralarda kar zeminden kalkmamıştı ve yer yer balçık çamurla boğuşmak zorunda kaldık. Yukarı Kızılca yönüne giden toprak yolu sol ardımızda bırakarak, karlı tepeye doğru devam ettik. Biraz yükselince ayaklarımızın altında uzanıp giden Kemalpaşa ve havalisine hâkim müthiş bir manzarayla karşılaştık. Solda karlı zirvesiyle Nif Dağı; hemen önünde bir ragbi kalesini andıran hörgüçleriyle ben buradayım diyen Savanda Kız Kalesi; biraz solunda Vişneli’nin üstünde yer alan karlı tepeler; tam karşımızda karlı Spilos Dağı ve eteklerinden itibaren bize kadar uzanan Kemalpaşa Ovası yer alıyordu. Ovada yer alan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesinin İzmir – Ankara yolunun iki yakasına saçılmış fabrika binaları, bir haritanın ana unsurları olarak çıplak gözle seçilebiliyordu. En yakın planda ise Kurudere köyü civarındaki villalar ile Örnekköy’ün hemen üstünde, Yukarı Kızılca yolundan ayrılarak ulaşılabilen dağ evlerinin yer aldığı siteler bulunuyordu. Manzarayı doya doya seyrettik; fotoğrafladık ve yola devam ettik.




 Mahmut Dağı yolundan Nif ve Savanda



Bu noktadan itibaren yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüş sonrası, Dereköylülerin yaşlı ve dev bir çam ağacından dolayı Kocaçam Düzlüğü dedikleri karla kaplı düzlük bir alana geldik. Zirvenin hemen altında yer alan bu noktaya kadar çıkıştan itibaren yaklaşık 10 km.lik yolu 2,5 saatte aldık.



 Kocaçam düzlüğü

Bu noktaya vardığımızda saat 13.30 civarıydı. Zamanı da göz önüne alarak yemeğimizi bu alanda yemeğe karar verdik. (yaklaşık 1200 metrede) Mahmut Dağı’nın tam zirvesinin üstünde yer alan kara bulut yüzünden güneşin buluta girdiği ve nispeten soğuk bir havada, karlar üzerinde; helva, peynir, zeytin ve simit ekmeğinden oluşan azığımızı Mahmut Dağı’nın karlı zirvesini seyrede seyrede yedik. Bir piramit düzlemini andıran ve bıçakla kesilmiş algısını yaratan kuzey yüzü tamamen karla kaplıydı. Özellikle kuzey yamaçları neredeyse zirvesine yakın noktalara kadar kızılçamlarla örtülüydü. Bu zirvenin (1310 metre) hemen sol yanında Ormancıların Mayıs ayı başından itibaren ikamet ettikleri (iki kişi) yangın gözetleme kulesinin yer aldığı bir diğer tepesi yer alıyordu. Buraya kadar bulunduğumuz noktadan kıvrılarak dağı saran ve zigzaglarla ilerleyen yol, gözetleme kulesine kadar ulaşıyordu. 45 dakika süren mola sonrası saat 14.15’de Mahmut Dağı’nı arkamızda bırakarak zirveden aşağıya doğru inişe geçtik.

 Kocaçam düzlüğünden Mahmut Dağı

Aynı yolu takiben 800 metrede yer alan sapaktan; geldiğimiz vadiye inmeden, vadiyi üstten dolaşan ve Dereköy’e doğru inen yola devam ettik. Kar ve yağmurun etkisiyle yola düşmüş kayaları ve birbirinin üstünde kayarak oluşmuş dev kaya kütlelerinden meydana gelen kayma düzlemlerini izleyerek yine yaklaşık 10 km.lik bir güzergâhı tamamladık. Saat 16.30’da Dereköy’ün meydanındaki kahveye ulaştık.

Karlı yolda gezgin 

Kahvede yıllarca bu havalide çobanlık ve arıcılık yapmış 67 yaşındaki pos bıyıklı Halil Amca ile yaptığımız sohbet eşliğinde yorgunluk çaylarımızı içtik. Halil Amca, bize 22 Ağustos 1994 tarihinde geceleyin Karabel’den başlayıp Mahmut Dağı’nın eteklerindeki ve çevresindeki ormanlık alanları tutuşturarak Bayındır’a kadar ulaşan o büyük yangını anlattı. İçimiz cız etti. Halil Amca, bize yazın Mahmut Dağı’nın zirvesinde Kocaçam Düzlüğü’nde çevirdikleri oğlakları ballandıra ballandıra anlattı; bir de buralara yazın gelin de esas o zaman keyfini çıkarın diyerek bizi imrendirdi. Kahvenin avlusunda, zirvedeki yemekten artan ekmeklerimizi av köpeği kırması yavrularla paylaştık; tek gözü olan bir kediyi kurabiye ile besledik. Vakit akşama yaklaşmıştı; kahvedekilere veda edip saat 17.15’de Dereköy’den İzmir’e doğru yola çıktık.




Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC