20 Mart 2012 Salı

KARABURUN BOZKÖY-UZUNDERE VADİSİ YÜRÜYÜŞÜ






20 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu
Her yıl yinelediğimiz Karaburun yarımadası yürüyüşlerimizden bir yenisini yapmak bugüne nasip oldu. Sabah yüksek basınç ve yüksek sıcaklığın sebep olduğu sisli bir havada Urla’dan geçtik. Karaburun yol ayrımından; otoyoldan ayrılarak Gülbahçe üzerinden Karaburun asfaltına döndük. Kaynarpınar’da deniz kıyısındaki kır kahvesinde simit, peynir ve çaydan ibaret kahvaltımızı yaptıktan sonra İstanbullu bir bayan ile eşinin işlettiği Saip köyünün kır kahvesinde lohusa şerbeti eşliğinde sabah kahvelerimizi Saip Altı’ndan öteye uzanıp giden denizi seyrederek içtik. Arkamızda rüzgârlı Mimas’ın kireç taşı kayalıkları bütün ihtişamı ile yükseliyordu.

Önde Saip köyü kır kahvesi ve muhtarlık, arkada cami ve Mimas 

Birkaç yıldır Karaburun yarımadasında Börklüce Mustafa’nın izinde Cehennem Vadisi'ni aramak adına Akdağ’ın önünde arkasında derin vadi koyaklarında yürüdük durduk. Bugün de yine Karaburun’un tarihi köylerinden biri olan ve yüzü batıya dönük; geçmişte korsan saldırılarına karşı gizlenme içgüdüsü ile kendisini Akdağ’ın önündeki derin bir vadinin içine gömen ve bu nedenle denizden asla görünmeyen Bozköy civarında dolaştık.

Yürüyüş rotası 14.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kış nüfusu 120 kişi olan, son yıllarda sessiz ve doğayla iç içe yaşamı nedeniyle yabancıların da ilgi gösterdiği bir çekim alanı haline gelen Bozköy’e Karaburun’dan sonra bir balıkçı köyü olan Yeni Liman’a yaklaşırken “Bozköy 2 km; Tepeboz 5 km” yön levhasından sapılarak ulaşılıyor. 

 Bozköy

Köyün içinde 1891 yılından kalma köy camisi ve daha sonra Cumhuriyet döneminde yenilenmiş olan oval kesme taştan örülmüş ilginç minaresi bayır aşağı inerken gözümüze ilk çarpan yapı oluyor. Köyün yüksek sekilerinde tamamlanmış yada inşası devam etmekte olan villalar dikkat çekiyor. Caminin hemen karşısında yine Cumhuriyet dönemi mimarisinin izlerini taşıyan bir çeşme var. Ama her şeyden önce söz edilmesi gereken o güzelim köy kahvesi…

Bozköy Camisi

Sabah, 10’u biraz geçe kahvehaneye ulaştığımızda bahçede sadece köyün muhtarı Tamer Bey vardı. Kahvehane kapalıydı. Kahveci, çalışmak üzere tarlasına gitmişti. Muhtar ile ayaküstü biraz lafladık. Yürüyüş rotamız hakkında bize bilgi verdi Muhtar. Kahvenin bu aylarda genellikle öğleden sonra açıldığını, zaten köyde daha çok yaşlı nüfusun sürekli yaşadığını, gençlerin şehre göç ettiğini söyledi. Muhtardan ayrılıp köyün hemen altında kuzey güney yönünde Akdağ’a doğru içerlere giren ve bir dere boyunca ilerlenebilen Uzundere Vadisi yürüyüşümüze başladık.


(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.) 

 Uzundere vadisi

Uzundere, Akdağ’ın sularının toplandığı derin bir vadide, ancak oldukça düzlük bir alanda akıyor. Derinlik, burada Karaburun topoğrafyasını tanımlamak anlamında doğru olacaktır. Çünkü gerçekten çok sarp ve dağlık bir coğrafyada böyle bir vadi bir anlamda derin sözcüğünün karşılığı olarak kullanılabilir. Ancak, sonuçta yürüdüğümüz rota oldukça düzlük bir alana karşılık gelmekte.


Köyün taş evlerini arkamızda bırakarak, asfalttan ayrıldık ve soldaki bayır aşağı inen toprak yola saptık. Yaklaşık 1,5 km sonra vadide akmakta olan derenin kenarına ulaştık. Dere, güneş ışıklarının etkisiyle pırıl pırıl parlıyordu. 

Uzundere

Dere boyunca yaklaşık 8 km kadar toprak bir yoldan yürüyüşümüzü sürdürdük. Yolun iki yakasında uzayıp giden nergis ve sümbül tarlalarından insanın başını döndüren türden sümbül kokuları geliyordu. Nergis zamanı geçmiş, tarlalardaki nergisler toplanmıştı. Ancak sümbüller bütün yoğunluğuyla etrafı enfes kokulara boğmuştu.

Sümbüller 

Bu coğrafyaya özgü endemik bitkilerin de yer aldığı zengin bitki örtüsü baharla birlikte coşmuştu. Beyaz papatyalar, İzmir papatyaları, sarı papatyalar, çiçekten yaprağa dönmüş badem ağaçları, üzerlerinde kıştan kalan meyveleriyle narenciye bahçeleri, göz alabildiğine moru, pembesi, kırmızısı ve beyazı ile anemonlar her tarafımızı kaplamaktaydı. Pırnar meşesi, sakız çalıları, deliceler, birkaç asırlık zeytinler, yeni yeni yeşillenmeye yüz tutmuş geven dikenleri, zambaklar, tırmandıkça zaman zaman kızılçamlar, sarı çiçeklerini açmaya başlamış bir tür katırtırnakları bu coğrafyada bitki örtüsünün gözümüze çarpan diğer önemli unsurlarıydı.

Bu yıl sert geçen kış boyunca Akdağ’a yağan karların erimesiyle Uzundere’nin suyu oldukça fazlalaşmıştı. Ancak yine de birkaç kez karşı kıyıya geçmemizi engellemedi. Dereyi bazen sağımıza bazen de solumuza alarak vadi boyunca ilerledik. 
Etrafımızı çeviren tepelerin yamaçlarına doğru keçi sürülerinin çıngırakları duyuluyordu. Kendilerini zorlukla seçebilsek de çok yukarılarda kayaların sarp yüzeylerine tırmanan keçilerin bu cesareti gıpta edilecek düzeydeydi. Ama bize cesaret gibi gelen bu pervasız tırmanışlar, onlar için normalin ta kendisiydi. 

Nebi'nin keçileri

Biraz ilerde sağımızdaki tepelik alanda otlayan 500 civarında bir keçi sürüsünün çobanı Nebi ile karşılaştık. Uzun süre bizim buraya sadece yürümek için geldiğimize inanamadı. Yürüdüğümüz güzergâh ve çevredeki yerleşimler hakkında biraz bilgi aldık kendisinden. Halk arasında Manastır diye söz edilen şimdi keçi sürülerinin ve çobanlarından başka kimsenin olmadığı o yerden bahsetti. Karaburun – Yaylaköy yolunda bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil’in de bir süre işlettiği eski cıva fabrikasının yıkıntıları civarında bir yermiş orası. Ama bu yalçın Karaburun coğrafyasında manastırlar dünyasından söz etmek pek de olası gözükmektedir. Ayrıca vadi koyaklarına gizlenmiş saklı dünyalarda dolaşılmıştır tarihin sararmış yapraklarında. Yine de esrarlı bir sır perdesidir Karaburun’da coğrafya ve tarih. Dönüş yolunda Nebi’ye bahçeler arasından seslendim; hemen çıktı ortaya. Sanki oradan hiç ayrılmamış gibiydi; vadinin bekçisiydi. Elinde bir parça ekmek, yanında köpekleri ile çıkıp geliverdi yanımıza. Vedalaştık ve ayrıldık.

 Asırlık zeytin ağacı

Vadinin dibine doğru muhteşem bir zeytin ağacının burulmuş, buruldukça yarılmış ve sanki farklı köklerden gelip de yeniden birleşip yürümüş gibi ihtişamlı haline tanık olduk. Hemen yanında da kurumuş ve birbirine karışıp dal budak sarmış eski bir incir ağacından kalanları seyrettik. Bu muhteşem incir ağacının altında acaba kimler ve kimler yemişlerdi “hep beraber o ballı incirlerinden” diye düşünmeden edemedik.

 Ballı incirlerinden kimler yedi?

Son düzlükte yol batıya doğru bir sapak verdi. Biz vadinin sonuna doğru dere boyunca ilerlemeye devam ettik. Dere kenarında arka arkaya iki yerde eski bir değirmenden kalan izlerle karşılaştık. Taşlarla çevrelenmiş bir oluktan gelen suyun yüksekten akıtılarak bir değirmeni döndürmesi fikri bize en akla yakını geldi. Ancak yine de değirmen olduğundan pek de emin olamadık. Suyun döküldüğü kanalın hemen altında genişçe birer havuza benzer, taşlarla örülü dikdörtgen şeklinde bir boş avlu yer alıyordu.

Değirmen kalıntıları

Vadi, sonuna doğru iyice daraldı ve dereden ibaret hale geldi. Derenin yanlarında yükselen yamaçlarda makilik örtü yoğunlaştı. Dar keçi patikalarından yürümek giderek zorlaşınca dereye inerek geriye döndük. Dönüş yolunda batıya doğru dönen yolu bir yoklayalım dedik. Çok ileride Parlak köyünün arkasına denk düşen teraslanmış alanlar görünüyordu. Yemeğimizi yemek için yeniden dere kenarına indik. Yanımızda getirdiğimiz azıklarımızı usul usul akan Uzundere’nin şırıltısı eşliğinde, doğanın bağrında yemenin kıvancını bir kez daha duyumsadık. Kelebekler, çalılardan kalkan karatavuklar, uzaktan gelen keçilerin çıngırak sesleri arkadaşımız oldu bu pastoral dünyanın içinde. Çöplerimizi topladık, torbaladık; çantalarımızı sırtladık ve geri dönüş yoluna koyulduk.

Yemek molası 

Yürüyüş boyunca sıcaklık 20 derece civarındaydı. Toplamda 15 km kadar yol yürüdük. Vadiyi boydan boya iki kez kat ettik. Saat 16’da Bozköy’e döndük. Köyün kahvehanesi açılmıştı. Köyün sakinleri; güneşin üzerlerine vurduğu, bahçenin yola bakan cephesine yayılmış; çaylarını içiyorlardı. Biz de onlara katıldık ve biraz yorgunluk attık. Sohbet sonrası yola çıkıp önce Tepeboz köyüne daha sonra da Ambarseki’ye uğradık. Tepeboz köyünün camisinin hemen yanındaki Hicri 1119 tarihli çeşme dikkat çekiciydi. Sessizliğin kol gezdiği sokaklarında şöyle bir dolandık; insan izine rastlayamadık. Önce Ambarseki’ye, daha sonra da İzmir’e doğru yola koyulduk.



Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC


Daha fazla fotoğraf için tıklayınız


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder