27 Nisan 2012 Cuma

SANCAKLI ÇEŞMEBAŞI – SPİL SÜLÜKLÜGÖL YÜRÜYÜŞÜ


27 Nisan 2012
Aybey Çini
Bu günkü yürüyüş rotamızı Sancaklı Çeşmebaşı - Sülüklügöl olarak belirledikten sonra, sabah saat 8'de Bornova’dan hareket ederek Spil Dağı’nın güney eteklerinde yer alan Çambel köyüne vardık. Köy, ağırlıklı olarak hayvancılık ve arıcılıkla geçimini sürdürüyor. Köyde meşhur Çambel balını titiz üretimleriyle öne çıkaran bu işin sevdalıları var. Köy girişindeki bir sekide yer alan kahvehanede kahvaltımızı iştahla yaparken; peşi sıra gelen çaylar, bir hafta sonra tekrar bir beraberliği oluşturmanın heyecanını artırıyordu. Karşı yakada heybetiyle bize selam duran Mahmut Dağı’na göz kırpıp; Sancaklı Yörüklerinin yaşadığı Spil Dağı’nın güney yamacına bir gerdanlık gibi dizilmiş Sancaklı köylerini teker teker ardımızda bırakarak Sancaklı Çeşmebaşı köyüne ulaştık.


Yürüyüş rotası 15km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Sancaklı Yörükleri; Manisa ve çevresindeki bu köylere 1844-1845 yıllarında yerleştirilmiş. Bu yıllara ait temettüat defterlerindeki kayıtlara göre; Saruhan Sancağı’nın Manisa ve Nif (bugünkü Kemalpaşa) kazalarında yerleştirilen aşiretler arasında Sancaklı aşireti mensupları da yer alıyor. Sancaklı Yörüklerinin yerleştirildiği bu köyler şunlar: Sancaklı Bozköy, Sancaklı Budak, Sancaklı Çeşmebaşı, Sancaklı İğdecik, Sancaklı Kayadibi, Sancaklı Köseler, Sancaklı Tepeköy ve Sancaklı Uzunçınar. Nif kazasında Sancaklı aşiretinin yerleştirildiği yerler ise; Nif, Ansızca, Kızılca, Ören ve Ulucak olarak veriliyor. (kaynak: Nejdet Bilgi; XX. yüzyılın ilk yarısında Manisa Kazası).

Sancaklı Çeşmebaşı
 
Biz başlangıç noktamız olan Çeşmebaşı’nda aracımızı güvenli bir yere bırakıp, Sülüklügöl yönünde yol almaya başladık. Etrafta bahçe düzenlemesi yapılmış, yeni hasat dönemini heyecanla bekleyen kiraz ağaçlarını görünce iştahımız kabardı. Bahar ayının bütün coşkusu ayağımızın değdiği, gözümüzün görebildiği bütün çevrede fazlasıyla hissediliyordu. Böyle bir zamanda bu güzergâhı tercih etmemiz, bütün ekibi mutlu kıldı.

Çeşme

Yol boyu karşımıza çıkan çeşmelerden serinleyip sıcağın etkisini azalttık. Yaklaşık 1,5 saatlik bir yürüyüş sonunda Sülüklügöl’e vardık. Yaklaşık olarak 20 dönümlük bir alanı kaplayan bir daire şeklindeki göl oldukça hoş bir manzara çiziyordu. Bol miktarda kurbağa ve küçük balıkları yüzeyde gözlemledik. Gölde iri sazan balıkları olduğunu biz oradayken balık avlayan çevredeki gençlerden öğrendik.

Ayvacık yolundan Sülüklügöl 

Göldeki eşsiz manzaranın keyfi kursağımızda kaldı dersek yalan olmaz. Çünkü yakın zamanda göl civarına gelen piknikçilerden kalma her türlü atık, olduğu gibi orada bırakılmıştı. Rüzgârın savurduğu kâğıt mendiller makiler üzerinde açan kirlilik çiçekleri gibiydiler. Göle umarsızsa savrulmuş bir plastik tabağın üzerine çıkmış kurbağa bu insanlara inat, yaşama tutunacaklarını anlatmak istercesine anlayan gözlere bir mesaj veriyordu. Gönlümüz elvermedi; bir süre durduk ve toplayabilir miyiz diye düşündük. Atıklar, o kadar çoktu ki; bir küme yapıp yakmaya karar verdik. Hiç olmazsa yeni gelenlere edinilmiş davranış imkânı bırakmak istemedik. Bu süre 15-20 dakikamızı aldı. Ateşi kontrol altına alıp sönmüş olduğundan iyice emin olduktan sonra göl kıyısından ayrıldık. Biraz ilerde başka bir yığın tekrar önümüze çıktı.

Bu şartlarda insanın mücadele azmi kırılıyor. Dağa kaçmak anlamını yitiriyor. Her şeyi sorguluyoruz, sinirlerimiz alt üst oluyor. Etrafta gördüğünüz herkes sizin için potansiyel bir aday oluyor. Anlamlı gözlerle “neden, neden” diye sessizce bağırmak geliyor içimizden. Orada yaşayan çevre köylülere sorsanız, gelen piknikçileri işaret edecekler. Ama biz daha kötüsünü gördük, çevre bahçelerden göle fırlatılmış boş zirai ilaç şişeleri bu kirlilikte en tehlikeli olanıydılar.

Sülüklügöl

Amacımız Sülüklügöl’den dağın ardında konumlanmış Ayvacık köyüne doğru yürümekti. Mola yerine kadar yaklaşık yarım saatlik bir dik çıkış neticesinde insan yerleşiminden uzakta mera benzeri, kireç taşı kayalıklarının ve Spil Dağı’nın iyice eteğinde bir yerde mola verdik. Buraya kadar olan mesafe yaklaşık 7 kilometre, yükseklik ise 695 metre idi. Karşımızda duran çok kısa, fakat oldukça dik bir yokuş Ayvacık köyüne giden yoldu. Biz burada konaklamayı daha uygun bulduk. Yemeklerimize uzaklardan gelen guguk kuşunun düzenli yankıları ve kayalıkların tepelerinde uçan alıcı kuşların sesleri eşlik etti. Mola yerinde her zamankinden daha fazla kalarak zamanın ve doğanın tadını çıkardık ve iyice dinlendik.

Mola yeri

Dönüş yolunda sürekli iniş, yürüyüş temposunun sarsılmasına izin vermedi. Toplamda yaklaşık 15 km.lik bir yürüyüş sonrası Çeşmebaşı köyüne yaklaşırken; bir yürüyüşü daha bitirmenin mutluluğu ve yeni yerler görmenin heyecanı içerisinde bilgi dağarcığımızı ve bilincimizi pozitif enerjiyle doldurmanın keyfiyle bu haftaki yürüyüşümüzü de sonlandırdık.

Yazan: Aybey Çini
Düzenleyen: MYC



18 Nisan 2012 Çarşamba

LATMOS DAĞI’NDAN BAFA’YA BAKTIK


18 Nisan 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün şiddetli lodos ve yağmur baskısı altında Büyük Menderes Ovası’nı aşarak rotamızı Bafa Gölü’ne doğru çevirdik. Uzun zamandır devam eden bölünmüş yol çalışmaları nedeniyle sıkıntılı seyreden trafik, Pınarlı ve Bafa’ya doğru nispeten düzeldi. Yol boyunca şiddetli lodos bazı ağaçların dallarının kırılarak yola düşmesine yol açmıştı. Söke’den sonra başlayan yağmur, kahvaltımızı yaptığımız Bafa köyünde yol kenarındaki kahvede tufana dönüştü. Dağdan yola doğru inen sokaklar, ansızın birer dereye dönüştü. Göğün rengi karardı ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur her yeri kapladı. Yağmur hafifleyinceye kadar kahvede oturduk ve yağmuru seyrettik.

 Latmos’dan Bafa Gölü’ne bakarken

Söke – Milas yolundan 10 km. kadar içerde yer alan Kapıkırı köyüne gitmek üzere Bafa’dan ayrıldık. Köy yolu, yer yer sular altında kalmıştı. Şiddetli rüzgâr enerji hatlarına zarar vermiş, bazı elektrik telleri kopmuş durumdaydı. Gölyaka’ya yaklaşırken yol birçok yerinden kazılmış vaziyetteydi. Böyle önemli bir ören yerine yakışmayan manzaralar mevcuttu. Yağmurla dolan çukurlar yolda arabayla ilerleyişimizi zorlaştırmıştı. Yediler Manastırı levhasını ardımızda bırakarak Kapıkırı’na doğru yöneldik. Köy girişine çok yakın bir noktada arabamızı göl kıyısında bıraktık ve kaya mezarlarının arasından ilerleyen sağdaki bir patikaya saparak Beşparmaklar’a doğru tırmanmaya başladık. Beşparmaklar; karşımızda yağmurla yıkanmış ve güneş ışıkları altında pırıl pırıl parlayan grano gnays kayalardan oluşan eşsiz bir duvar gibiydi.

Önde zeytin ağaçları, arkasında Beşparmaklar; ayrıntıda grano gnays kayalar

Yağmur baskısı sürdüğü için bu kez kendimize yakın bir hedef; Latmoslu Endymion’un mezarının bulunduğu tepeyi seçtik. Tepeye bir patikayı izleyerek çıkmaya başladık. Yağan şiddetli yağmur nedeniyle kayaların arasından akan küçük dereciklerin sesleri geliyordu. Kayaların üzerinde muhteşem görünümlü sanki minyatür bir ormanı andıran kırmızı renkli kaya yosunları doluydu. Baharın kokusu bütün vadiyi kaplamıştı. Yağmur sonrası doğadaki arınmışlık duygusu tırmanış boyunca tüm ekibi sarıp sarmaladı. Zaman zaman durup arkamıza baktığımızda aşağıda ovada uzayıp giden göl kıyısındaki meraları ve otlayan inekleri görebiliyorduk. Karşıda yamaca asılı gibi duran Gölyaka, sanki adıyla müsemma bir yerleşim olduğunu kanıtlar gibiydi.

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kayalara oyulmuş merdivenler, kayaların üstünde yer alan mezarlar, bazen yanlarında halen devrilmiş duran kapakları, yükseldikçe karşımıza çıkan dağdaki Latmos kentinin sur duvarlarından parçalar görmeye başladığımız antikitelerden bazılarıydı. Yerler gnays kayalardan elde edilmiş kesme taşlarla doluydu. Bu yapı taşları zamanın ve insanın tahribatına dayanamayarak etrafa saçılmış, bazıları tepeye tırmananlar için doğal basamaklar oluşturmuştu. Biraz daha tırmanınca Endymion’un mezarı olduğuna inanılan yere vardık. Hemen üstünde ise eski bir Bizans dönemi kilise kalıntısı mevcuttu.

 Önde Latmos evlerinin kapı söveleri; arkasında zirvesi sisler içinde Beşparmaklar

Yürüdüğümüz rota, aslında çobanlıkla geçinen Leleglerin dağda kurdukları kent Latmos’a doğru idi. Bu İlkçağ kentinin kültü Çoban Endymion’un kutsal alanı ve mezarı da buralardaydı. Etrafta yapı temelleri, evlerin kapı sövelerini belirleyen dikili taşlar, doğal kayaya uydurulmuş ve halen ayakta Latmos’un sur parçaları ve kale burçları dikkatimizi çeken diğer öğelerdi.

Biraz daha ilerledik; tepeyi aşınca ayaklarımızın altında uzanan Bafa Gölü ve ileride sağımızda konumlanmış Kapıkırı köyü ile karşılaştık. Göğün açıp kapatan aydınlığı altında yağmur sonrasında bütün yıkanmışlığı ile tabiat sonsuz bir arınmışlık içindeydi. Tertemiz havayı, dağ zambaklarının her tarafa bulaşmış kokusunu, sarıyı ve yeşili içimize derin derin çektik. Ufka doğru kıstırılmış bir deniz enginliğinde uzanıp giden gölün suları lodosun etkisi ile kıpır kıpır kıpırdanıyordu.

Latmos Herakleia’sı
Bafa Gölü civarı, İlk Çağ’da Karya diye anılan bölgenin içinde yer almaktaydı. Büyük Menderes’in hemen güneyinden başlayarak bir yandan bugünkü Uşak ve Denizli illerinin bir bölümünü de kapsayacak kadar doğuya uzanan; bir yandan da Dalaman Çayı’na kadar dayanan bu bölgeye Karya, burada yaşayan halka da Karyalılar adı verilmekteydi.

 Latmos’un göğe doğru tırmanan merdivenleri

Karyalıların bir kolu dağlarda yaşayan ve daha çok çobanlık ve arıcılık gibi faaliyetlerle uğraşan göçerlerdi. Bunlar Lelegler diye anılmaktadır. Bu halkın M.Ö. 16 yy.larda Santorini yanardağının patlaması sonucu ortaya çıkan kültürel farklılaşmalara dayandığı sanılmaktadır. Tarihçilerin tezlerine göre; bu felaket sonrası Girit’teki Minos uygarlığı dağılmış, halkın bir kısmı Kıta Yunanistanı’na, bir kısmı ise Ege Adaları yolunu izleyerek Anadolu’nun Batı kıyılarına ulaşmıştır. Anadolu’ya ayak basan halkın bir kısmının Bodrum Yarımadası, Çeşme – Ildırı gibi kıyı bölgelerde yerleştikleri; diğer bir kolun ise Çine, Muğla üzerinden güney-doğuya ilerleyerek Akdeniz’e ulaştığını ve burada Likya topraklarında yerli halk ile kaynaşarak bu uygarlığı yarattıkları ileri sürülmektedir. Lelegler’in M.Ö. 8 yy. civarı, şimdiki Bafa Gölü’nün kıyısında Beşparmak Dağları’nın üstünde ilk yerleşimlerini (Eski Latmos) kurdukları bilinmektedir. Lelegler, burada zamanın savunma standartlarına göre oldukça ileri düzeyde tahkim edilmiş ve çepeçevre surlar ve kulelerle çevrilmiş bir kent yarattılar. Kentin mimari düzeni basit ve dağınık bir yapıdaydı. Helen mimarisinin estetiği ve kentsel yaklaşımı bulunmamaktaydı.

M.Ö. 4.yy. Karyalılar için önemli bir dönüm noktasıdır. Persler, Anadolu istilası sonrası Anadolu’yu eyaletlere böldüler ve kendileri Anadolu’dan çekilip giderken, yönetimi Satrap adı verilen eyalet valilerine bıraktılar. Bunlardan biri de Milas’ta hüküm süren Karya Satraplığı idi. Bu satraplığın idaresi Milaslı Hekatomnos ailesine aitti. Bu ailenin en bilinen üyesi, M.Ö. 4.yy.da yaşayan Mausolos’tur.

 Çoban Endymion’un mezarı

Mausolos, Kıta Yunanistanı’ndan gelen teknolojik ve kültürel yeniliklere açık bir yönetici idi. Bazı yazarlara göre; İlkçağda bir Karya Rönesansı’nın yaratıcısı olarak adlandırılmaktadır. Yönetimin merkezini, Milas’tan Bodrum’a (Halikarnassos) taşıdı. Ayrıca, o zaman Ege Denizi’ne birleşik olan Bafa Gölü kıyısında (Latmos Körfezi’nde) Helen şehircilik normlarına uygun olarak dağdaki Latmos’u deniz kıyısında yeniden kurdu. (Latmos Herakleia’sı) Kentin ismini de bir Yunan tanrısı olan Herakles’e izafeten Herakleia olarak verdi. Eski Latmos’da da kimsenin kalmaması ve kurulan yeni kente yerleşmesi için tüm kenti yıktırdı ve sadece eski şehrin kahramanı çoban Endymion’un mezarını bıraktı. Aynı zamanda, bu kültü yeni şehre de taşıyarak şimdiki Endymion Sunağı’nı yaptırdı. Halikarnassos’da zamanının en önemli yontu sanatçılarını (Skopas, Bryaksis) ve mimarlarını bir araya topladı. Onlara önemli yapıtlar yaptırdı. Kendi ölümünden sonra eşi Artemisia tarafından anısına yaptırılan ve dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Mausolos’un Anıt Mezarı (Mimarları Pytheos ve Satyros’dur) da bunlardan biri idi.

Latmos Herakleia’sı; tam anlamıyla bir Hellenistik dönem kentidir. Kent, M.Ö. 4.yy.da Karya Satrapı Mausolos zamanında dağdan göl kıyısına (Büyük Menderes’in alüvyonlarıyla ağzını kapamadan önce, eskiden deniz kıyısı olan Latmos Körfezi kıyısına) taşınmıştır. Kent, Beşparmak Dağı’ndaki sarp kayalıklarda yer alan uzun şehir duvarları ve gözetleme kuleleri ile zamanında oldukça iyi bir şekilde savunulmaya müsaitti. Kentte bu dönemden kalma çok katlı bir agora, göle doğru biraz ilerde kayalıklar üzerinde Athena Tapınağı, şehir meclisi, daha ilerde zeytin ağaçları içinde küçük bir tiyatro, askeri savunma sisteminin dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden olan surlar ve gözetleme kuleleri, kıyıya inerken eski şehrin kültü çoban Endymion anısına yapılmış Endymion Sunağı bulunmaktadır. Romalılar, Menderes Irmağı’nın alüvyonlarıyla körfezin ağzının kapandığı ve ekonomik öneminin azaldığı bir dönemde şehre vergi toplamak gayesiyle bir su sarnıcı ve hamam dışında herhangi bir yapı yaptırmamışlardır. Hristiyanlık döneminde şehir bir piskoposluk merkezi olarak yaşamış olup, bu döneme ait Piskoposluk Binası’nın kalıntıları kıyıda yer almaktadır. Hristiyan Bizans döneminde Manastırlar ve Piskoposluk Dönemi, M.S.14.yy.a kadar sürmüştür. Bu tarihlerde doğudan batıya doğru ilerleyen Menteşeoğulları, güneyden; Fethiye ve Milas üzerinden gelerek bölgeyi ele geçirmiş, Miletos’a kadar gelerek Balat’a yerleşmişler, giderek bir azmak haline gelen ve Menderes’in çamurlarıyla kaplanan bu limandan İspanyol ve İtalyan limanlarıyla ticaret yapmışlardır. (Balatya ya da Balat) Bu döneme ait bir yüzü Arapça, diğer yüzü de Latince olarak Menteşe Beyliği tarafından bastırılmış gümüş sikkeler bulunmaktadır.

 Latmos Dağı’nda bir gün…


Çoban Endymion
Yunan Mitolojisi’nde yeri olan kişiliklerden birisi de Çoban Endymion’dur. Endymion, Latmos Dağı’nda sürülerinin peşinde dolaşan genç bir avcı ve çobandır. Mitolojideki söylenceye göre; Endymion'un büyük aşkı Ay Tanrıçası Selene, iki atın çektiği gümüş tekerlekli bir araba ile gökyüzünü dolaşan güzel bir kadındır. Birçok sevgilisi vardır. Zeus ile beraber olduğu ve Pandia adında bir kızı olduğu, Arkadya'da Tanrı Pan ile seviştiği bilinir. Mitolojiye göre Ay Tanrıçası Selene, bir gece göl kıyısında uyuyan çoban Endymion’u görmüş ve ona vurulmuş. Tanrılar Tanrısı Zeus, Selene’nin aşkını kıskanmış ve öfkeyle bir ceza vermiş genç çobana. Çobanı hiç uyanmamaya, sonsuz bir gençlik uykusunda uyumaya mahkûm etmiş. O günden sonra oracıkta uyumuş kalmış Endymion, hiç uyanmadan. O derin uykusunda düşler görürken, Ay Tanrıçası Selene her gece gelip yanına yatarmış. Selene, böylece Endymion’a tam elli çocuk doğurmuş. Rivayet edilir ki, o gün bu gündür ayın dolunaya döndüğü gecelerde, gölün üzerinde oluşan ışık oyunları ve yakamozlar, Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un buluşup seviştiğine dair işaretlerdir.

 Dağdaki Latmos’da Endymion Kutsal Alanı

O günden beri Beşparmak dorukları ay ışığında gün gibi ağarır. Ulu çamları, uyuyan ve ışıklı düşler gören insanlara benzer. Nereden geldiği belirsiz bir esintiyle yaprakları kıpırdaşır usul usul. Ay ışığı göklere parmak uzatan doruklardan aşağı su şırıltısı gibi şarıl şarıl akar. Endymion'un kavalı yamaçlardan aşağı doğru yankılanır, çobanların yaktığı ateşler mavi mavi tellenen ince dumanlar gibi kayadan kayaya onun özlemini söyler tüm coğrafyaya ve tabiata.
 Göl kıyısındaki Latmos Herakleia’sında Athena Tapınağı

Dağların Kültü ve Athena Tapınağı
“Göklere yükselen, bulutların sık sık üzerine çöktüğü, fırtınalı havalarda art arda şimşeklerin çaktığı dağın doruğunun erken dönem insanlarının imgeleminde Hava ve Yağmur Tanrısı biçiminde bir doğa gücüyle ilişkilendirilmesi, bu nedenle itibar görmesi, alışılmamış bir şey değildir. Benzeri dağ kültleri Anadolu’da ve Yakın Doğu’da oldukça yaygındır… Yağmur ve Hava Tanrısının varlığına inanış, yerleşik düzene geçmiş, yaşamını çiftçilikle sağlayan, çevredeki verimli ovaları tarımsal olarak kullanmayı ve elde edeceği ürünün aynı zamanda yağmura da bağlı olduğunu bilen bir topluluğun varlığını şart koşmaktadır.”(1)

Helenistik dönem öncesi bu tanrının yerini daha sonraları farklı isimlerle karşımıza çıkan Gök Tanrısı Zeus alır. Zeus; bu dağın iki yüzünde Zeus Akraios (dağların efendisi), Zeus Labrandeus (çift yüzlü balta taşıyıcısı) ve Zeus Stratios (savaşçı özelliği) olarak hüküm sürer. Bugün Beşparmaklar’ın (İlkçağda Latmos Dağı) arka yüzünde bulunan Bağarcık Kale, Latmos’un uydu yerleşimlerinden biri olarak Zeus Akraios inancını içermesi bakımından önem taşır. Kral Pleistarkhos döneminde döşeme yollarla birbirine bağlanan Latmos üstünde böyle bir inanışın varlığı, özellikle dağın kendi zirvesinde bulunan izlerle de kanıtlanmıştır. Surla çevrili bir yerleşim olan Bağarcık Kale’nin ortasında yer alan Zeus Akraios Kutsal Alanı’nda bulunan kalkan ve miğfer kabartmalı sütun parçalarından, tanrının bu sert dağ dünyasında kahramanlık inanışıyla da ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

 Latmos’dan göl kıyısındaki Bizans dönemi kalesine bakış

Mausolos zamanında aşağıda, şimdiki göl kıyısında yaptırılan tapınağın kültü Tanrıça Athena, burada hâkim tanrılardan farklı bir simadır. Athena buraya ait bir tanrı değildir; Büyük ihtimalle Mausolos’un bu kenti kurdurduğu döneme ilişkin Kıta Yunanistanı’ndan etkilenişe dair bir işaret olsa gerektir. Tapınak dikdörtgen formatlı, yerli grano – gnays kayalardan yontularak yapılmış, ön cephesi kente dönük ve sadece bu yüzünde mermer kullanılmıştır. Basit bir planı vardır. İçi iki bölümden oluşan tapınağın ismi yerde bulunan mermer parçalar üzerinde yer alan bir yazıttan kolaylıkla tespit edilmiştir.

Daha sonraki zamanlarda; Bizans dönemindeki manastırlar dünyasında, İ.S. 10 yy.da Myus’dan başlayarak Azap Gölü boyunca uzanan ve Bozalan Yaylasına çıkan; daha ileride Stylos Manastırı(2) ve Aziz Paulos Manastırı’nın yanından geçerek Yuvatepe Geçidi(3) üzerinden dağın arka yüzüne giden bir hac yolundan söz edilmektedir. Rivayet odur ki; dağın doruğunda yağmur duasına çıkan hacılar, daha sonra Aziz Paulos mağarasında mola vermekte ve Aziz Paulos, mucizevî bir şekilde hacıların yanlarındaki şarapları tükenmez kılarak susuzluklarını gidermektedir.(4)

İ.S. 10.yy.a ait bu anlatı, kuşkusuz Ortaçağ’a dek varlığını sürdürmüş Yunan öncesi bir Dağ ve Yağmur Kültünün tanıklığını ele vermektedir.

 Latmos kaya mezarı; arkada Bafa Gölü


Son Söz
Toplumların hayatında coğrafya her şeyi belirlemektedir. Elbette, başka topraklardan buralara gelen halkların getirdiği kültür de insanları, toplumu etkiler. Ancak binlerce yıllık inanç sistemlerinin tarihin anaforunda savruluşları sırasında, o derin köklerden gelen öz evrilir de evrilir. Yeni inanç sistemlerinin içinde bir şekilde yerini alır; taş olur, dağların beyaz benekli tepelerine tırmanır; yeniden ve yeniden kendini üreterek toplumların bilinçaltındaki saklı dünyalarında baş verir, filizlenir. Denizin, karanın içine hapsolduğu bu uzun serüvenin sonunda Bafa Gölü’nün kıyısından Latmos Dağı’nın karşıdan bakıldığında yekpare bir kütle hissini veren zirvesine doğru uzanan Latmos ve Latmos Herakleia’sı ve bu dağın arkasındaki uydu yerleşimlerin hikâyesinde de aynı öz vücut bulur. Athena Tapınağı’nın dibindeki zeytin ağacının altında şimdi unutulmuş ve isimsiz bir ören yeri bekçisinin anlattığı eski bir Endymion efsanesidir su yüzüne vuran. O; bugün yine rüzgâr estikçe ve çamların yaprakları kıpır kıpır kıpırdadıkça şöyle fısıldar kulaklara:

“Binlerce yıl geçse de ben buradayım ve burada olacağım. Çünkü ben bu toprakların, bu dağın ve taşın, bu denizin ve çakılın adıyım.”

 Latmos Gezginleri


Dipnotlar:
(1)Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 46-47
(2)Stylos Manastırı / Aziz Paulos Manastırı: Beşparmak (Latmos) Dağı’nın arka yüzündeki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na giden yol üzerinde yer alan ve bugün yörüklerin Arap Avlusu adını verdikleri manastır, Elaialı Aziz Paulos tarafından kurulmuştur. Bu Paulos’u baş havarilerden olan Tarsuslu St. Paulos’dan ayırmak için Genç Paulos adı verilmiştir. Bir dönem hacılardan sıkılıp Samos’a sığınan Aziz Paulos, daha sonra yeniden Latmos’a dönerek manastırının başına geçmiş İ.S. 955 yılında ölmüştür ve takipçileri tarafından bu manastıra gömülmüştür. Manastırın en önemli mekanı Aziz Paulos’un çilehanesidir. Manastır ve çilehane 19.yy.da Thedore Wiegand tarafından bulunmuştur. Günümüzde Arap Avlusu adıyla bilinen bu yerdeki yapılar, dağ doruğunun altında, 740mt. Yükseklikte, doğuya doğru yükselen, ulaşılması zor sarp kayalıklar üstüne kurulmuştur.
 (3)Yuvatepe Geçidi: Beşparmak Dağı’nın zirvesinden Bağarcık Kale civarındaki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na ulaşan antik güzergâh üzerindeki dağ geçidi
(4) Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 47


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC






15 Nisan 2012 Pazar

PASKALYA KUTLAMALARI’NDA SAKIZ’DAYDIK


14-15  Nisan 2012
İbrahim Fidanoğlu

Hafta sonunda Sakız adasındaki Paskalya kutlamalarını ve bu amaçla iki kilise arasında düzenlenen roket savaşlarını izlemek amacıyla karşı kıyıya geçtik. Çiftlikköy’den 8 mil uzaklıkta; Anadolu anakarasının bir uzantısı olan bu ada, yıllarca iki ülke arasındaki politik çekişmelerin ortasında Anadolulu insanlar için ulaşılmaz bir “yakın” oldu. Ancak son yıllarda giderek farklılaşan politik iklim, iki ülke insanlarının birbirlerini daha çok ziyaret etmelerine ve ortak geçmişlerini yaşadıkları bu toprakları karşılıklı olarak yeniden keşfetmelerine yol açtı.

Chios’a girerken…

Şiddetli lodos ve yağmur baskısı altında Çeşme’den saat 7.30’da kalkan feribotla yaklaşık 1 saatlik bir yolculuk sonrası, Sakızlılar daha uyanmadan Sakız adasına ulaştık. Yağmura gebe bir havada; hemen şehir merkezinden UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan 11.yy.dan kalma Bizans dönemi manastırı Nea Moni’ye hareket ettik. Sakızlılar’ın bugünlerde çiçek açmalarından ötürü olsa gerek; Paskalya ağacı adını verdikleri erguvanların eflatuna boyadığı kıyıya açılan meydandan, dağa doğru tırmanan daracık caddeden Manastır yoluna saptık. Yolda karşıdan gelen trafiğe yol vermek amacıyla otobüsün şoförü ustaca manevralar yapmak zorunda kalıyordu. Yolun iki yakasına dizilmiş Sakız mahallelerinin arasından bir yılan gibi kıvrılarak ilerlerken, sağımızda güdük minaresi ile Osmaniye Camisi dikkatimizi çekti. Cami, şu anda Sakız’ın merkezinde yer alan ve Padişah Abdülmecit tarafından yaptırılan Mecidiye Camisi’nin içindeki Bizans Müzesi’ne ait bazı eserlerin bulunduğu bir depo durumunda imiş ve restorasyon  bekliyormuş. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası dağdaki Anavatos köyü yolundan ayrılarak manastıra ulaştık.

Nea Moni Manastırı – Gravür

UNESCO Kültür Mirası; Nea Moni Manastırı
Manastır, ilk olarak; 11.yy.da Bizans İmparatoru Konstantin Monomachos tarafından yaptırılmış. Zaman içinde genişleyerek bölgedeki en önemli manastırlardan biri haline gelmiş. Biz manastıra girerken yağmur başladı; kendimizi ana kilise Katolikon’un içinde devam eden ayinde bulduk. Kilisenin giriş holü ve neftler, Paskalya nedeniyle çok kalabalıktı. İnsanlar, içeri girmek için içerdekilerin dışarı çıkmasını bekliyorlardı. Giriş kapısının solunda yer alan Bakire Meryem Kilisesi, yemekhane, Sakız Katliamı’ndan kaldığı söylenilen kafataslarının da bulunduğu kemik deposu, sarnıç, Hristiyanlık tarihi ile ilgili objelerin bulunduğu küçük bir müze, diğer destek binaları manastır alanında dikkatimizi çeken önemli yapılardı. Aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlar için bir hac mekânı da olan Nea Moni, dağların arasından denize doğru uzanan derin bir vadinin başında; asırlık kara servilerin altındaki sessiz ve huzur dolu atmosferi ile tüm ziyaretçilerini yıllara meydan okuyan vakur bir duruşla karşılamaya devam ediyordu. Yağmurla birlikte şehre geri dönmek üzere otobüsümüze bindik ve Nea Moni’yi sisli tepelerin ardında bırakarak kıvrıla kıvrıla denize doğru indik.

 Nea Moni Manastırı

Sakız Katliamı üstüne
Sakız’da nereye gitsek; bu bir eski camidir, bir manastırdır, bir eski kitapçıdır yada bir narenciye müzesidir; hepsinde ortak olarak karşılaştığımız tema; Yunanistan’ın bağımsızlık sürecinde Sakız adasında yaşanan kanlı olaylara dairdir. Mora ayaklanması ile ateşlenen Yunanistan’ın bağımsızlık süreci, Samos’dan gelen isyancılar eliyle Sakız adasına taşınmış. Samos ve Psara adasından gelen isyancılar, Sakızlı Rumların da ayaklanmaya katılmasını sağlamışlar; adada kale içinde yaşayan Türk nüfus bu arada kanlı tacizlere uğramış; Ayrıca 1822 yılında karşı yakada; Anadolu anakarasında yer alan Çandarlı’ya da bir sabaha karşı Samoslu ve Sakızlı Rum kapetanlar tarafından kanlı bir baskın düzenlenmiştir. Uzun yıllar Çandarlı’nın korku ile içine kapanmasına yol açan bu baskın Bergamalı yerel tarih araştırmacısı ve zamanın Bergama Müzesi Müdürü Osman Bayatlı tarafından şöyle anlatılmaktadır:




Nea Moni Manastırı; Çan Kulesi ve arkada ana kilise (katolikon)

“Mora isyanı sırasında Ada Rumlarının baskınlarından biri de Çandarlı’ya yapılmıştır. 1822 (Hicri 1239) yılında, Sakız, Sisam ve Psara (İpsala) adalarından kalkan korsan gemileri, gece yarısı Çandarlı’yı basarlar. Gece yarısı gerçekleşen bu baskın sırasında haydutlar, çoluk çocuk ayırımı yapmaksızın evlere saldırıp her şeyi talan ederler. Sadece Çandarlı Kalesi, zamanın Çandarlı Voyvodası Kırantaoğlu Mehmet Ağa’nın Kulesi (şimdiki çarşıdaki caminin arka yönünde yer alıyordu) ve Ziynet Hoca Kulesi (yok olmuş) gibi savunmaya elverişli yerlerden piştovlarla karşı konulur. Rum haydutlar, kaledeki şiddetli direnişi kırmak için kalenin dibindeki Taşlı Cami’yi ateşe verirler. Daha sonra ele geçirdikleri esirleri gemilere sürüklerler, direnenleri ise öldürürler. Çatışma sonrası şafak sökerken 90 civarı tekneyle denize açılan haydutlar arkalarında büyük bir vahşetin iniltisini ve 100’den fazla masum insanın ölüsünü bırakmışlardır. Rum çetecilerin arkalarında bıraktıkları kıyım öylesine büyüktür ki; Bergama’ya ancak sabah vakti haber ulaştırılabilir. Ağalardan ve eşraftan 20–30 kişi atlarına atlayarak Çandarlı’ya geldiklerinde karşılaştıkları tablo dehşet vericidir. Ölülerin sayılmasının ardından 130 kadar çocuk ve kadının kaçırıldığı anlaşılır. Ölüler, Çandarlı’nın o zamanki şehitliğine gömülür. (Şehitlik 1930 yılında kaldırılmış bulunmaktadır.)

Sakız Katliamı tablosu - replika - Eugène Delacroix,

Baskının ardından konu İstanbul’a; Saraya bildirilir. Serdar Ömer Paşa ve Konya Ereğlisi derebeyi Davaslıoğlu Hasan Bey, adalardan intikam almakla görevlendirilir. Ayvalık ve Sakız adasına yapılan baskınlarla intikam alınır. Oradan getirilen kız ve erkek çocukları zengin ailelerine evlatlık verilir. Bunların tümü Müslüman olurlar. Midilli adasının ayanı olan Kulaksızoğlu, adalara kaçırılan Türk çocuklarından 30 kadarının, 32’şer altından diyetini ödeyerek Çandarlı’ya geri dönmelerini sağlar.” (Bergama’da Yakın Tarih Olayları – XVIII. – XIX. Yüzyıl Olayları, Osman BAYATLI; 1957 Baskısı; Sahife:45–46)

Sakız sokaklarında paskalya ağaçları - erguvanlar

Yunan kaynaklarına göre Osmanlı Yönetimi tarafından Sakız adasında yapılan bu “katliam”da on binlerce Sakızlı katledilmiş; ölümler ve sürgünler sonrası ada nüfusu 10.000’lere kadar düşmüştür. 1824 yılında bir Fransız ressamı Eugène Delacroix, bu dramatik durumu tuvaline taşır ve bugün Sakız’da her yerde replikalarını göreceğimiz o meşhur “The Massacre at Chios” tablosunu yapar. Yine bir Fransız; Victor Hugo ise o günlerde “Çocuk” adlı şiirinde “Türkler geçti oradan / Harabe ve yas her yerde / Şarap diyarı Sakız / acınacak bir ada sadece” diye yazar. Yani özetlersek; olayın iki yönü vardır; yıllarca bir arada yaşamış halkların neden bir anda birbirine düşman kesildiğinin bir anlamı olmalıdır. Ne dersek diyelim bir gerçek vardır ki; Sakız olayları, Sakız adasında ve Kıta Yunanistanı’nda ulusal bilincin yeşermesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Adada yaptığımız kısa seyahatte bütün yaşanmışlıklara rağmen, hala bu temanın ne kadar canlı tutulmaya çalışıldığına bir kez daha tanıklık ettik.

Sakız Sokaklarında
Yağmurun hafiflediği bir anda kendimizi Sakız’ın çarşısında ve sokak aralarında dolaşırken bulduk. İzmirli hemşerimiz, modern Yunan milliyetçiliğinin fikir babalarından ve yaşamının çoğunu Fransa’da geçirmiş bir Yunan aydını olan Adomontios Korais’in Kütüphanesi, Metropolitlik Kilisesi, Anastasios Pateras tarafından bağışlanmış bir Sakız villasında tesis edilmiş özel Denizcilik Müzesi, Abdülmecit döneminde yaptırılan Mecidiye Camisi’ndeki Bizans Müzesi iki yağmur arasındaki dar zamanda dolaşma fırsatı bulduğumuz mekânlardı. Çarşıda yürürken fırından yeni çıkmış buram buram tarçın ve mahlep kokan Paskalya çöreklerinin büyüsü, sabahın erken saatlerinde sokakları ele geçirmişti bile. Kahve için mola verdiğimiz kahvehanede bu çöreklerden tatma fırsatımız oldu. Aniden bastıran yağmurun bir kısmını bu molada savuşturduk.

Önde Adomontios Korais’in heykeli, arkada Metropolitlik Kilisesi

Kale İçi
Yağmurun ara verdiği bir anda kendimizi Kale içindeki meydana attık. Kaleye; içeri doğru S şeklinde bir tonoz tünelle uzanan kemerli bir kapıdan girdik. Tünelden çıktıktan sonra ilk anda, sağ yanda Venedikliler’e ait olduğu söylenen 15.yy.dan kalma Jüstiniani’nin Sarayı olarak adlandırılan ve üst katında yer alan kemerli pencereleriyle dikkat çeken bir kule yapısı ile karşılaşılır. Altı sağır olan (penceresiz) bu yapının sol yanından, çok basamaklı bir merdivenle üst katına çıkılıyor. Bina, kale ile bütünleşik düşünüldüğünde daha çok bir savunma kulesi izlenimini veriyor. Buradan itibaren devam edildiğinde; dar bir sokak, sizi şimdilerde kahvehanelerin ve küçük restoranların yer aldığı hoş bir meydana taşıyor. Son eklentilerle bugünkü haline Osmanlılar tarafından getirilen Sakız Kalesi’nin içinde, Osmanlı döneminde Türkler ve Yahudiler yaşarmış. Rumlar ise, kalenin çevresindeki mahallelerde hayatlarını sürdürürlermiş. Yunanların “Küçük Asya Felaketi” adını verdikleri Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı sonrasında Kale İçi, Batı Anadolu’dan gelen Rumların yerleştirildiği bir iskân bölgesine dönüşmüş. Kale içinde; meydanda eski bir Türk mezarlığı, II. Abdülhamit döneminden kalma; harap halde Bayraklı Camisi, Çeşme’de de örneklerini görebileceğimiz; genellikle ikinci katları sokağa doğru uzanan, cumbalı ve iki katlı Türk evleri ve restorasyonu devam etmekte olan eski bir Türk Hamamı yer alıyor.

Kale içinde Türk Mezarlığı

Sakız sahilinde yer alan restoranlarda, menülerdeki metinlere ve lokanta sahipleriyle yapılan konuşmalara kadar yansıyan Türkçe’ye aşinalık, bize yabancı bir ülkenin topraklarında olduğumuz hissini unutturuyor. Ege’nin iki yakasının ortak yemeklerinden oluşan öğle yemeğimizi yeniden başlayan yağmur eşliğinde yiyoruz. Bu sırada restoranın önündeki sahil yolundan, akşama Paskalya vesilesiyle iki kilise arasında düzenlenecek geleneksel roket savaşlarının taraflarından bir grup, kamyonetlerinin üstüne yükledikleri roketleriyle birlikte canavar düdüklerini çalarak Vrandatos’a doğru bir panayır coşkusu içinde önümüzden geçip gidiyorlar.

Kale içinde eski Türk evleri

Kambos’un Ceneviz döneminden kalma malikhanelerinden

Narenciye Bölgesi Kambos; Ceneviz Mirası
Yemek sonrası, yağmurun etkisinin azaldığı saatlerde narenciye tarımı ile öne çıkan ve Sakız’ın en verimli topraklarına sahip yemyeşil bir vadide yer alan Kambos bölgesine gidiyoruz. Narenciye tarımı yanında, bu bölgenin karakteristik bir diğer özelliği de Cenevizliler’in Sakız’ı yönettikleri yaklaşık iki yüz yıllık dönemden bugüne kalan ve ortak mimari çizgilere sahip Ceneviz villalarının varlığıdır denilebilir. Bu villalar; geniş narenciye bahçelerinin hemen önünde, adadaki Timiana köyü yakınlarındaki taş ocaklarından elde edilen kırmızı renkli taşlarla örülmüş duvarları ve özgün mimarileriyle hemen dikkat çekiyor. Genellikle iki katlı, yandan tırabzanlı bir merdivenle üst kata çıkılan evlerin dışında; köşelerinde heykeller bulunan büyük mermer bir havuz; bu havuza yaklaşık 20-30 metrelerden su çeken bir dönme dolap yer alıyor. Evin bahçesine dış mekândan büyük kemerli bir kapı ile giriliyor. Gezdiğimiz konak ve çevresi, ailenin bugünkü varisleri tarafından yeniden düzenlenmiş ve bir narenciye firmasının şemsiyesi altında; narenciye tarımının yapıldığı geniş tarımsal alanlar, narenciyeden elde edilen lokum, şekerleme, reçel v.b. endüstriyel ürünlerin de satıldığı bir kafeterya, dinlenme alanları, Sakız adası ve aile tarihçesinin de fotoğraf ve diğer görsel malzeme ile birlikte sunulduğu bir narenciye müzesini de kapsayacak bir komplekse dönüştürülmüş.

Roket Savaşları
Geceye doğru Sakız’ın banliyösü durumundaki Vrandatos kasabasının hemen üstündeki iki sekide yer alan Agia Erithiani ve Agios Markos kiliseleri taraftarları arasında Paskalya’nın son günü olan İsa’nın Dirilişi Günü nedeniyle geleneksel olarak düzenlenen roket savaşlarını izlemeye gittik. Vrandatos’taki park yerinde; roket savaşlarının olduğu bölgeye çıkmak üzere, Vrandatos Belediyesi’nin ücretsiz olarak tören yerine konukları taşıyan minibüslerine bindik. Sakız’ın diğer dağa tırmanan caddelerinde olduğu gibi oldukça dar bir yoldan kiliselerin bulunduğu yamaçlara tırmandık. Yollar, evlerin balkonları ve tüm sekiler bir mahşer yeri gibiydi. Roket savaşlarını izlemek için insanlar, çok erkenden gelip en uygun yerlere yerleşmişlerdi.

Vrandatos semalarında roket savaşları

Paskalya, Hristiyanlık’ta Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi sonrasında tekrar dirildiğine inanılan en önemli bayramları olarak bilinmektedir. Baharın geldiği günlere rastlaması açısından da hayatın yeniden canlandığı bugünlerde, insanlığın kadim inançları arasındaki karmaşık ilişkileri hatırlatması açısından da ilginç bir bayramdır. Örneğin Sakızlılar, Paskalya günlerinde eflatun rengi çiçekleri açan baharın müjdecisi erguvan ağaçlarına Paskalya ağaçları derlermiş. Ortodoks Hristiyanlar, 6 haftalık hayvansal gıdalardan uzakta geçirilen oruç günlerinin sonunda; Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi sonrası, ölümünü takiben üç gün sonra bir Pazar günü dirildiğine inandıklarından İsa’nın Diriliş Günü’nü mutlaka bir Pazar günü kutlarlarmış. Vrandatos’daki roket savaşları da Osmanlı hâkimiyeti günlerinden beri hep bir Cumartesi gecesi kutlanırmış. 18.yy.da önce çocukların ve giderek büyüklerin karşılıklı sapanla taş atarak başladığı roket savaşları, bir ara top atışları ile devam etmiş. Ancak, Osmanlı Yönetimi’nin tehlikesi nedeniyle bunu yasaklaması sonrasında, 19.yy.dan sonra geliştirilen roketlerle yapılmaya başlanmış ve bu şekliyle gelenek, günümüze kadar gelebilmiş. Özellikle Yunan Milliyetçiliğinin yükseldiği 19.yy.da; içinde Osmanlı’ya karşı sürdürülen bağımsızlık savaşının dinamiklerini de taşıyan ritüel, bugün de seyredenler için eşsiz bir görsel şölen sunuyor.

Kambos’da Ceneviz konaklarının dönme dolapları

Kiliselere doğru ateşlenen roketler, bazen tam kiliselerin duvarlarında yada çan kulesinde patlıyor. Ortalık, çevredeki sakinlerin ve onların çocuklarının da bizim dini bayramlarda olduğu gibi patlattıkları maytap yada havai fişek benzeri patlayıcıların çıkardığı seslerin katkısıyla kaotik bir görüntüye bürünüyor. Akşam karanlığı basınca, saat 9’a doğru başlayan roket savaşları, en yoğun anlarını geceye yakın saatlerde; 11 ile 11.30 civarında yaşıyor. Aralıklarla devam eden, zaman zaman yavaşlayıp birden hızlanan ve aynı anda birbirine doğru fırlatılan yüzlerce roketin arkalarında bıraktıkları izlerle karanlığın kızıla boyanmasına yol açan roket savaşları, gece 12’ye doğru ara veriyor. Sakızlılar, İsa’nın Dirilişi ayinine katılmak üzere bu arada kiliselere akın ediyorlar. Ayin sonrası herkes birbirinin bayramını kutlayıp roket savaşlarına kaldığı yerden bir süre daha devam ediliyor. Daha sonra saat 12’de İsa’nın Dirilişi ile tamamlanan Paskalya orucu sonrası gece, insanların sahildeki restoranlara doğru akınıyla son buluyor.

Günün Pazar’a döndüğü an; Anastasi (Diriliş) Günü; Mesih Dirildi!
Gece 12’ye doğru dağdan Sakız şehir merkezine; büyük diriliş ayininin yapıldığı Metropolitlik Kilisesi’ne gidiyoruz. Her yer insan dolu… İğne atsan yere düşmez. Baylar ve bayanlar; ama törene katılan tüm insanlar, Paskalya Bayramı’nın şerefine en şık giysilerini giymişler; pırıl pırıl ve tertemiz bir görünüm içersindeler. Herkes kiliseden mum alma, mum dikme yada ayine katılma adına kiliseye girme çabası içinde. Kimisi içeri giriyor; girenler ise dışarı çıkmaya çalışıyor. Kilisenin bir tetrapylonu andıran dört sütunlu ana giriş kapısında insanlar göğüs göğse mücadele veriyor. Kilisenin içinde ayin bu sırada devam ediyor. Papazlar bizim mevlidi andıran makamlarda dualar, ilahiler söylüyorlar. Kilisenin dışındaki yan sokakta bir bando hazır bekliyor. Hemen yanında da ellerinde silahlarla kadın ve erkek askerlerden oluşan (port polis birliği) tören müfrezesi esas duruşta bekliyor. Gece 12’ye doğru genç bir papazın elinde havaya kaldırılmış, büyük bir haç ve tören giysileri içinde metropolit ve diğer papazlar, kilisenin avlusunda yer alan ahşap platforma doğru dualar okuyarak ilerliyorlar. Kürsüye çıkan papazlar, en dokunaklı ilahilerini burada söylüyorlar; Gece 12’ye ramak kala; ortalık mahşer yerine dönüyor; bir yanda patlayan roketlerin, havai fişeklerin ve maytapların; diğer yanda ise kiliselerin ortalığı inleten biteviye çalmakta olan çan sesleri ve aniden çalmaya başlayan bando… İlahiler arada kaybolup gidiyor; en şık giysileri içinde kadınlar ve erkekler; haç çıkarıp Hz. İsa’nın dirildiği ana tanıklık ederek birbirlerine sarılıyorlar ve Paskalya bayramlarını kutluyorlar. Kimisinin ellerinde mumlar; elden ele kiliseden başlayarak tutuşturulmuş diriliş ateşi, sanki Sakız’ın sokaklarına taşınıyor. Kiminin ise ellerinde kâğıttan renkli fenerler var; çocuklar kilisenin avlusunda maytapları patlatmaya devam ediyorlar. Biz bu mahşeri kalabalığın içinden usulca sıyrılıp, selam duran tören kıtasının önünden geçerek otobüsümüze doğru yürüyoruz. Ardımızda bıraktığımız sesler birbirine karışıyor; maytaplar, bando sesleri, ilahiler ve kilise çanları… Uzaklaştıkça uğultuya dönüşen sesler giderek azalıyor; Sakız’ın tepelerinde yankılanıp göğe yükseliyor. “Hristos Anesti”…(Mesih Dirildi!)

Sakız Metropolitlik Kilisesi’nde gece yarısı İsa’nın Dirilişi ayini


Sakız Köyleri; Ortaçağın Kale Köyleri; Mesta, Elata, Pirgi, Armolia ve Lithi
Pazar sabahı Sakız’ın güney ve batı sahillerinden içerilere Sakız köylerine doğru kısa yolculuklara çıktık. Yol boyunca, biten Paskalya orucunun ardından kuzular, domuzlar çevrilmeye başlamıştı bile… Bu köyler, yüzyıllardır sakız ağacından elde edilen damla sakızı üretimi ile ada için bir anlamda stratejik önem taşıyorlar. Ortaçağda korsan saldırılarından sakız üretimini korumak amacıyla; bu köyler, birbirine yaslanan taş evleri ile giderek birer kale köye dönüşmüşler. Köyün ortasında yer alan bir savunma kulesinin çevresinde, bitişik nizam halinde konumlanmış evlerle halka halka dışa doğru genişleyen köyün içinde; evlerin altından geçen sokaklar, mahalleleri bir labirent gibi dolaşıyor. Sokakların kenar çizgilerinin sonlandığı noktalarda, evlerin ön cepheleri yükseliyor. Evlerin kapıları, hemen sokağa açılıyor. Kapının ardında hayat denilebilecek avlular ve diğer yaşam alanları da yer alıyor. Köyün ortasında genellikle kilise ve köy meydanı bulunuyor. Meydana açılan daracık sokaklardan ilerlediğinizde, sabah erkenden yakılmış Paskalya ateşinden arta kalan yanmış kütükler ve tütmekte olan dumanların is kokusu ile karşılaşıyorsunuz. Meydanda sevimli köy kahvehaneleri yer alıyor.

Mesta sokaklarında…

Sabah erken saatlerde, Mesta’nın merkezindeki Yunanistan’ın en büyük kiliselerinden Taksiyarkhis Kilisesi’nde Pazar sabahı ayini devam ediyor. Bu kilise, daha önce aynı yerde bulunan merkezdeki kulenin yerine yapılmış. Kilisede okunan dualar ve kilise çanlarının sesleri köyün meydanında yankılanıyor. Köy meydanında kahvemizi içtikten sonra, Mesta’nın daracık sokaklarından yürüyerek 13.yy.dan kalma eski bir Bizans kilisesi olan Taksiyarkhis Kilisesi’ne gidiyoruz. Özel izinle açtırılan kiliseyi geziyoruz. İki neftli kilisenin ceviz ağacından oyma ikonastasisi görülmeye değer. Her iki kilise de Mikail ve Cebrail meleklere adanmış kiliseler. Kiliseden çıktıktan sonra yeniden sokak aralarında dolaşmaya devam ediyoruz. Mesta evlerinden sokaklara doğru mor salkımlar sarkıyor. Köyün demir parmaklıklı çıkış kapısına doğru büyük bir sarnıç görüyoruz. Bu da korsan saldırılarına karşı köyün dışa kapalı yaşamını sürdürmenin asgari şartlarının zamanında nasıl sağlandığını göstermesi açısından önem taşıyor.

Mesta’nın dar geçitleri

Mesta’dan sonra saklı bir koyda yer alan Lithi’ye uğradık. Lithi, aslında sahilden biraz yüksekçe bir yamaçta, saklı bir koya karşı konumlanmış güzel bir Sakız köyü… Aşağıda; Lithi’nin iskelesinde hoş balık restoranları yer alıyor. Sezonun henüz başlamadığı şu günlerde koyda kıyıya vuran dalgaların sesi dışında sessizlik hâkimdi. Denize doğru uzanan Lithi iskelesinin mendireği ve karşısındaki kıyıda yüksekçe bir noktada yer alan Ortaçağ’dan kalma koniye benzer bir gözetleme kulesi açık denize karşı koyun bekçileri gibiydiler. Viglo adı verilen bu gözetleme kuleleri, genellikle Ortaçağ’da Sakız köylerine yönelebilecek ani korsan saldırılarını en kısa sürede adanın iç bölgelerine haber verebilmek ve gerekli önlemleri alabilmek açısından hayati öneme sahiptiler. Lithi, deyince tabii ki; Lithi iskelesinde bizi bekleyen hemşerimiz Maria Hanım’dan da söz etmeden geçmek olmaz. İzmir doğumlu bir Rum olan Maria Hanım’ın babası, 1960’lı yıllara dek Alsancak’da bir şarküteri işletiyormuş. 6-7 Eylül olaylarının Rumlar üzerindeki yaratmış olduğu travma, İzmir civarında o denli şiddetli hissedilmese dahi, yine de bu azınlıklara yönelik şiddet ikliminin takip eden yıllarda tüm ülkeye yayılması bu ailenin de sonuçta bütün geçmişini Anadolu’da bırakarak İzmir’i terk etmesine ve Sakız adasına göç etmesine neden olmuş. Ayrıntıda oldukça hazin bir öyküyü içeren Maria Hanım’ın yaşadıklarına rağmen, kendisinin bizleri deniz kıyısında karşılayışındaki dostça tutumu unutulur gibi değildi. Hepimizi köyde işlettiği pansiyonunda ağırlamak üzere yeniden beklediğini, hala akıcı kalabilmiş güzel Türkçesi ile özellikle belirtti. Maria Hanım’dan ayrılıktan sonra yamaca yaslanmış Lithi’nin içinden geçip Vessa köyüne uğradık ve oradan Pirgi köyüne yöneldik.

Mesta Taksiyarkhis Kilisesi

Pirgi ise, hala mevcut kulesi ve bir tür duvar kazıma tekniği ile evlerin duvarlarında oluşturulan geometrik desenleriyle dikkat çekiyor. Bu desenleme işinde Pirgililer, o kadar ileriye gitmişler ki; evin cephesindeki balkonların altları da dâhil olmak üzere her yanı aynı kazıma tekniği kullanılarak desenlenmiş. Köyün meydanında ayazması da olan bir kilise ve köy kahvehaneleri ile donanmış bir meydan yer alıyor. Meydandaki erguvanlar, birbirine bitişik vaziyette meydana bakan bir duvarı andıran desenlenmiş evler ve meydana açılan dar bir sokakta yer alan 13.yy.dan kalma Apostolos Kilisesi bu mekânda birbirini tamamlıyor. Köyde meydana açılan bir diğer sokakta ise Kristof Kolomb Evi ile karşılaşıyoruz. Kristof Kolomb’un Amerika’ya doğru denize açılmadan önce, buralara gemisinde çalıştırmak üzere deneyimli denizciler aramaya geldiği ve kısa süre de olsa buralarda konakladığına dair rivayetler bulunuyormuş. Bu olayın hatırasına binanın ön yüzünde 1857 tarihini taşıyan bir friz yer alıyor. Köyü terk ederken, çıkışına yakın bir küçük meydanda da muhtelif savaşlarda ölen Pirgililerin anısına dikilmiş bir kitabeyi görüyoruz. Kitabede; 1919-1922 tarihleri arasında Küçük Asya Felaketi’nde hayatlarını kaybeden Pirgililer’in de isimleri yer alıyor.

Pirgi’de köy meydanı

Yol boyunca dağlarda sekilere dikilmiş yada doğal olarak gelişmiş sakız ağaçlarını gördük. Çalı şeklinde olanlarının yanında, genellikle gövdesi burularak irileşmiş ve ağaç görünümünde olanları daha çoktu. Sakızın; ağacın gövdesinin yaz mevsiminde çizilerek reçinesinin beli bir süre içinde kendi kendine altında serili beyaz renkli bir toprağın üstüne akması, bunların kuruyup temizlenmesi ve toprağından arındırılması ve daha sonra kalitelerine göre sınıflandırılarak gıda ve kozmetik endüstrisinin kullanımına sunulmasına uzanan bir elde edilme süreci var. Pirgi’den sonra yol üstündeki, aynı zamanda adada seramikleri ile de tanınmış bir köy; Armolia’ya uğradığımızda sakız ağaçları ile yakından tanışma ve az da olsa sakız toplama şansımız oldu.

Pirgi’nin kazıma tekniği ile desenlenmiş evleri

Sakız köylerinden dönüşümüz artık Sakız’daki son saatlerimize yaklaştığımızın habercisi. Otelimizde odun ateşinde çevrilmiş kuzunun ağırlık taşıdığı geleneksel Paskalya yemeğini yemek üzere dönüşe geçiyoruz. Bu kadar kısa zamana ve Cumartesi günkü şiddetli yağmura rağmen, bu kadar çok etkinliği sığdırmanın mutluluğu içinde yemek sonrası Çeşme’ye bizi götürecek feribotun yanaşacağı Sakız İskelesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Ne diyelim; bu kadar güzelliği bu kadar kısa zamanda yaşatanlara teşekkürlerle…

Armolia’nın seramikleri


Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC