16 Aralık 2012 Pazar

Dostluğun ve Düşmanlığın Adası; GİRİT



26-29 Ekim 2012
İbrahim Fidanoğlu


Girit, pek çoğumuzun geçmişinde yer alan öyküleriyle yüreğimizi titreten bir coğrafyadır aslında. En azından bir romanda ya da bir anı kitabında okuduklarımızla tanışmışızdır bu topraklarla. İki farklı halkın yüzlerce yıl birlikte yaşayıp daha sonraları kanlı bıçaklı düşman oluşudur aslında bu topraklardaki saklı öykülerde anlatılanlar.

Heraklion (Kandiye) Limanı
Heraklion (Kandiye) Limanı

Bir “Cihan” İmparatorluğu’nun çöküşü esnasında; Anadolu’da yaşanan Küçük Asya Felaketi ile derinleşen ve en sonunda mübadelede her iki yakadan insanların yurtlarından koparılmasına ve gittikleri topraklarda bir anlamda kendilerini “iki kere yabancı(1) hissetmelerine yol açacak bu süreç, her iki tarafın mağdurlarında nesiller boyu silinmeyecek izler bıraktı. Çekilen acılar, yapılan çileli yolculuklar öykü, roman ve anı oldu; kitaplara yansıdı. Savaşın çocuklarının çektiği acılar, böylece kendilerinden sonra gelecek nesillere ders niteliği taşıyacak bir boyuta ulaştı.
Politikanın girdabında olmayacak yerlere sürüklenen bu acılı kuşakların yaşadıklarından, her iki toplumun çocuklarının alacağı büyük dersler var. En az bin yıllık ortak tarihleri; birbirleri ile iç içe geçmiş kültürleri ve yemeklerine kadar uzanan sosyal yaşamlarındaki benzer alışkanlıklar, bu iki toplumu aslında dostluğa mahkûm etmiş bile denilebilir. Ama ne yazık ki; dünyanın ağa babalarının her zaman bu “büyük insanlığı” tuzağa düşürmek için kurnazca planları bulunuyor. Bize düşen ise; aklımızı ve tarih bilincimizi kullanarak, bu hinoğlu hin tuzaklara bir daha düşmemek olsa gerek.

Kostas’ın büyükannesinin Ayvalık’tan getirdiği Meryemana İkonası
Kostas’ın büyükannesinin Ayvalık’tan getirdiği Meryemana İkonası

Akdeniz’in ortasındaki Girit Adası’nın Batı ucundaki Hanya’ya geldiğimizde, biz de herkes gibi Eski Liman’a doğru yürüdük. Sofoklis Venizelos Meydanı’ndaki Kapalı Çarşı civarında bulunan bütün yollar, neredeyse rıhtıma çıkıyordu. Restorasyonu süren Roma – Bizans döneminden kalma surların hemen önünden limana paralel ilerleyen Karaoli Dimitriou Caddesi’nde meşhur Hanya bıçakçıları vardı. Biraz onlara bakalım dedik. Yoldan merdivenlerle ulaşılan ve ilk bakışta çıkmaz bir sokak izlenimi veren sokakta adamın biri, yerdeki yaprakları süpürüyordu. Dikkatimi çekti; sokağa girdim. Biraz ilerleyince adam beni fark etti ve gülümsedi; gayri ihtiyari adama Türkçe “Merhaba” dedim. Bunun üzerine adam da bana Türkçe yanıt verdi. İsmi Kostas’dı.

Kandiye Limanı’ndaki Venedik Kalesi “Kules” duvarlarında yer alan Venedik Aslanı
Kandiye Limanı’ndaki Venedik Kalesi “Kules” duvarlarında yer alan Venedik Aslanı

Kostas, eczacı idi ve yıllarca Danimarka’da çalışmıştı. Şimdi doğduğu topraklara Danimarkalı eşi ile birlikte geri dönmüş ve büyüklerinden yadigâr; sokak arasındaki iki katlı, bahçeli evinde pansiyonculuk yapıyordu. İzmir’den geldiğimizi öğrenince, heyecanla bizi içeri davet etti; eşiyle tanıştırdı ve ilk olarak hemen kapının girişindeki soldaki duvara asılı duran ve Ayvalıklı büyük annesinden kalma Meryemana ikonasını gösterdi. Anneannesi, mübadelede onu Ayvalık’tan getirmişti. Kostas’ın, Ayvalık dedikçe gözleri parlıyordu. Bize dostlukla; ilgimizi çekebilecek ya da hoşumuza gidebilecek bir şeyler gösterebilmek için, içi içine sığmıyordu. Evin arka bahçesine çıkardı bizleri ve Venedik döneminden kalma duvar parçalarını gösterdi. Sokağın biraz ilerisinde, yine kendi ailesinden kalma bir yıkıklığa götürdü ve Venedik döneminden kalma bir alınlık parçası ile Osmanlı ve Venedik döneminden kalma duvarları gösterdi. Orayı da restore ettirip pansiyon yapacağını anlattı. Kostas, bu sırada biraz Türkçe, biraz İngilizce arada bir de Yunanca; karmaşık bir dil kullanıyordu. Bu durum bizi de heyecanlandırmıştı. Dar zamanda anı paylaştık Kostas’la… Zamanımız kısıtlıydı; ancak belki de bizim için Girit’te geçirdiğimiz en ilginç, en dostça zamanlardı; o anlar. Bu, bizim sadece tesadüfen rastladığımız bir andı Hanya’da…

Hanya; Eski Liman; sanki İzmir’in 19.yy.daki hali
Hanya; Eski Liman; sanki İzmir’in 19.yy.daki hali

Ailesi Girit’ten göçen Ayvalıklı araştırmacı-yazar Ahmet Yorulmaz’ın “Savaşın Çocukları” isimli belgesel romanında ise Aynakis Hasan ya da Hasanaki mübadele sonrasında Ayvalık’tan Girit’e şu düşüncelerle bakmaktaydı:

“Şimdi anayurdumda oturduğum kıyı ilçesi Ayvalık’ın dar sokaklı, avlusuz, bahçesiz evlerine baktıkça, bir hüzün, bir gariplik çöker içime. Hele karanfil, papatya, adaçayı, ıhlamur yerine küf kokan karanlık yapılar sıla özlemimi depreştiriyor. Cetlerimin toprağındayken, bizden on beş kuşağın dünyaya geldiği Girit’i anımsamam, özlemem ne ola ki, diye çok düşünmüşümdür. Hâlbuki Girit’te, son olarak, “Türkler dışarı!” diye bağırıyordu Rumlar. Doğup büyüdüğümüz yerden atmak amacındaydılar bizi, attılar da. İstanbul’da, “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!” diye bağırırlarken, o tarihte yanında çalıştığım matbaacı Vladimiros, bir plak gibi şunu yineleyip duruyordu bana: “Hasanaki inanma sakın, Girit, gitti gider. Sizinkiler, bizim kiliseyle politikacılarımızı tanımıyorlar. Bunların ikisinin yapamayacağı yoktur; dünya âlemi kandıracaklar, sizi buradan çıkaracaklardır. Bak zamanı gelecek, Vladimiros Usta söylemişti diyeceksin.”

Hanya’da Ağa Camisi
Hanya’da Ağa Camisi

“Anayurt Anadolu’ya geldik. Bu kez buradakiler, ırkdaşlarımız, dindaşlarımız, “Yarım gâvur!”, “Gâvur tohumu” diyorlar bize. Beslenmemiz bol sebzeli, dağdan bayırdan toplanan otlarla olunca, bunu da hazmedemiyorlar, alay ediyorlar bizimle: “Eşeklerin hakkını yiyor bunlar,” diyorlar. Horluyorlar, ilişkilerini sınırlı tutuyorlar. Bir başka yere serpiyorlar sizi, gelişip boy atıyorsunuz, gelişme çağınızda kökünüzden söküp atıyorlar. Gerçi alınıp getirildiğiniz yer, çıkış yeriniz ama beslendiğiniz toprak su, hava başkaydı. İnsanın kaderi mi diyeceğiz buna, yoksa barış içinde yaşayanları birbirlerine düşürmekten çıkar umanların işleri mi?”(2)

Hanya’da Splantzia Meydanı’nda “zamane” kahvehaneleri
Hanya’da Splantzia Meydanı’nda “zamane” kahvehaneleri

Kökleri Girit’e dayanan bir başka yazar; Karşıyakalı ağabeyimiz Ertuğrul Erol Ergir de Giritli Mustafa isimli anı-roman kitabında kahramanı Giritli Mustafa’yı şöyle konuşturmaktadır:

“Evet, neticede biz Osmanlı Türkleri, Girit’i kan dökerek Venediklilerin elinden almıştık, yani bir zamanlar işgal etmiştik. Ama işgalciliğimizi bir yerde noktalamış ve zamanla tam birer Giritli’ye dönüşmüştük. Diğer işgalciler gibi kadınlarımızı dışarılardan beraberimizde getirememiştik. Halkla bütünleşmiş ve çoğalmıştık. Ada halkının tümüne dost gözüyle bakıyorduk. Türkler işgalden sonra da kültür, gelenek, dil ve dinlerini muhafaza etmeye muvaffak olmuşlardır ve Rumların da aynı haklarını korumalarına müsaade etmişlerdir. Belki uzun yıllar hâkimiyetin Osmanlılarda olması Rumlara eşit muamele yapılmasını biraz önlemiştir. Ama tarih akışı içinde olaylar geliştikçe ve hatta Fortezza’dan (Venedik döneminden kalma Resmo Kalesi) Osmanlı bayrağı indirilip Yunan bayrağı çekilince de yani Girit Yunan Krallığı’na bağlanınca da karışıklık ve kavgalar noktalanmamıştı.” (3)

Girit’ten göçmek zorunda bırakılarak anayurtlarına gelen Türklerin ruh halleri ve özlemleri işte böyleydi. Hanya’lı dostumuz Kostas’ın atalarının da bundan farklı olduğunu hiç düşünmedik biz. Çünkü doğduğu topraklardan insanları koparmak kadar daha kötü ne olabilir?

Aya Nikola; lagüne doğru
Aya Nikola; lagüne doğru

İşte bunu yanıtı; Dido Sotiriyu’dan; Matomena Hatome (Kanlı Topraklar) ya da bizim tanıdığımız adıyla “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” romanının son sayfasında:

“Gölgeler gidip geliyor gecenin içinde. Saldırmalar, bir vuruşta bir kelle uçuruyor. Ter içinde vücutlar, kudurgan bir hınçla aralıyor genç kız bacaklarını ve bu lanetli aşkı tamamlamak için de lekesiz göğüslere bir bıçak saplıyorlar… İnsanlar! Siz bu dünyadan değil misiniz? Hangi şeytan teslim alıp öldürdü ruhumuzu?

Karşıda… Küçük Asya kıyılarında… Minicik ışıklar yanıp sönüyor. Ve kocaman gözler var, yanıp sönen karşıda. Ve tertemiz evler var… Gizli deliklerde paralar yanıp sönüyor, ikonostazda gelin güvey taçları. Mezarlarda atalar yanıp sönüyor. Göz kırpıyorlar sırayla karşıdan. Küçük Asya kıyılarında evet, karşıda; çocuklar, akrabalar, dostlar bıraktık. Gömülmemiş ölüler, barınaksız diriler bıraktık ve şimdi hayaletler misali, oradan oraya savrulan düşler… Küçük Asya kıyılarında evet! Daha dün yurdumuz olan karşıda…

Dipsiz gecenin içinden, tanıdık gölgeler kayıp geliyor… Kirliceliler ve Şevket… İsmail Bey, Kerim Efendi, Şükrü Bey ve Ali Dayıyla kızı… Boşuna! Hiç biri imdada koşamaz artık… Yıkılıp gitti her şey!

Yeknesak çan sesleri işitiyorum. Devenin o yumuşak, o edalı yürüyüşüne işarettir bu çan sesleri! Hörgücünde üzüm küfeleri, kuru incir sandıkları ve zeytin çuvalları, pamuk ve ipek balyaları ve gül suyu küpleri ve şarap fıçıları taşıyıp gelen devenin!

Aya Nikola Kordonu
Aya Nikola Kordonu

Deveci heyy! Kulağında karanfil, nereye gidiyorsun? Beni de al yanına! Geliyorum işte, bekle! Ve boşu boşuna haykırıp durma o güzel türküyü: Yüreğini sımsıkı kapamış herkes, işitmiyorlar!

Şevket! Tanımadın mı yoksa beni? Ben, senin dostun… Ben, senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!

Ve sen… Kör Mehmet’in damadı... Hele sen! Neye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş? Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!

Bütün bu çekilen acı, bir kötü rüya olsaydı ah! Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden! Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp yan yana eğlenmek üzere, şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!

Hanya yakınlarında Aya Triada Manastırı
Hanya yakınlarında Aya Triada Manastırı

Ana yurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellâtların Allah bin belasını versin!”(4)


Bir Başlangıç: Kandiye yada Heraklion

Kurban Bayramı ile Cumhuriyet Bayramı’nın iç içe geçtiği bir bayramlar coğrafyasından Almanların Yunanistan’ı işgal ettiği İkinci Dünya Savaşı sürecinde Nazilere karşı yürütülen Yunan direnişinin anısına OHİ Bayramı’nın kutlandığı Girit adasına Ebruli’nin 15. kuruluş yıl dönümü şerefine İzmir’den kaldırdığı özel uçakla; yaklaşık bir saatlik bir yolculuk sonrası Heraklion’a indik. Sabahın erken saatlerinde ulaştığımız Eleftherias (Özgürlük) Meydanı’ndaki otelimize yerleşirken, sokaklar daha yeni yeni uyanmaktaydı. Mükellef bir kahvaltı sonrası hemen kendimizi dışarı attık.

Heraklion, yaklaşık 625.000 civarı bir nüfusa sahip, Girit’in en büyük yerleşimi konumunda ve 135.000 kişilik bir nüfusu barındırıyor. Adanın Hanya’daki daha küçük boyuttaki havaalanı ile birlikte en önemli hava limanına sahip. Belirgin Osmanlı izlerinin zaman içinde silindiği bir kent görünümündeki Heraklion, bir hendek ile çevrili kalesinden dolayı Hendek ya da Kandak Kalesi olarak adlandırılmış. Kenti Araplardan sonra ele geçiren Venedikliler döneminde İtalyanlar buraya Candia, onlardan kenti yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir kuşatma sonrası 1669 yılında alan Osmanlılar ise Kandiye adını vermişler. Son olarak Girit adasının 1912’de Yunanistan’ın bir parçası haline gelişi ile birlikte kentin adı, Yunanlar tarafından mitolojik kahraman Herakles’e ithafen, Heraklion alarak değiştirilmiş.

Kandiye Arkeoloji Müzesi karşısında korunan (!) Osmanlı mezar taşları
Kandiye Arkeoloji Müzesi karşısında korunan (!) Osmanlı mezar taşları

Kandiye, Girit Adası’nın Doğu yarısında, ortalara yakın bir konumda yer alıyor. En uçta, kendi adıyla da anılan bir körfezin kıyısında ise coğrafik yakınlığı nedeniyle, bizim Demre ile ilişkilendirilebilecek bir arka planı kulaklarımıza fısıldayan Agios Nikolaos (Aya Nikola) kasabası yer alıyor.

Ada, oldukça dağlık bir topografyaya sahip. Batıda hala Osmanlı’dan kalan Türkçe adıyla anılan Akdağlar (2452 metre) kireç taşından oluşumları ile Hanya civarının yeryüzü şekillerini belirliyor. Ortada ise Pisiloritis zirvesi (2456 metre) ile Girit Adası’nda Tanrı Zeus’un oturduğu yer olarak tanımlanmış İdi Dağları uzanıyor. Doğu’da; çıplak ve kireç taşından zirveleriyle uzaktan adaya yaklaşan gemilerin nişangâhı kabul edilen Dikti Dağları (2148 metre) yer alıyor. Kandiye’de, Venedik döneminden kalma surların üzerinden; yatar konumda bir insan suratını andıran siluetiyle dikkat çeken Youktas (Yuktas) Dağı da bu anlamda açık denizden adaya yaklaşan gemiciler için bir nişangâh noktası görevi görmüş. İnsan suratını andıran profiliyle tarih tünelinde Tanrı Zeus ile ilişkilendirilen bu dağların yüksek zirveleri, ada toplulukları için bir tapınma ve inanç nedeni olmuş. Dağların yüksek zirvelerine yakıştırılan tanrısal güç ve inanç bütünlüğü, Minos uygarlığı sonrası dönemde Kıta Yunanistan’ından; Mora Yarımadası’nın güneyinde yer alan Kitera – Anti Kitera adaları üzerinden kurulan ilişkiler zinciri ile adayı beslemiş olmalı.

Kandiye(Heraklion) Martinego Burcu üstünden Yuktas Dağı’na bakış
Kandiye(Heraklion) Martinego Burcu üstünden Yuktas Dağı’na bakış

Adanın dağlık arazi yapısı, jeolojik dönemlerdeki Güney’deki Afrika ve Kuzeydeki Anadolu plaklarının birbirine yönelik hareketleri sonucunda bugünkü şekline ulaşmış. Tarihsel öykülerin şekillenmesinde ve efsanevi Minos uygarlığının çöküşünde de büyük rol oynayan bu süreçte, Güney ve Kuzey plakaları arasında sıkışan lavlar, Girit’in yakın coğrafyası içinde üç noktadan çıkış bulabilmiş. Ege Kuşağı ismiyle de adlandırılan bu üç nokta; Datça yakınlarındaki Misiras Volkanı, adadan 125 km. kuzeyde yer alan Santorini’deki Thera Volkanı ve en Batı’da ise Mora Yarımadası’nın Doğu’sunda Melos Volkanı ile tanımlanmaktadır.

Ada’nın önemli yerleşimleri, tarih boyunca düzlük alanlara ve uzayıp giden geniş sahillere sahip adanın Kuzey kıyılarında kurulmuş. Kandiye, Hanya ve Resmo bunların en önemlileri olarak sayılabilir. Adanın ortasına doğru yükselen topografya, Güney sahillerine doğru dik uçurumlarla ve derin vadilerle ilerlemekte ve denize doğru derinleşerek küçük plajlarla nihayet bulmaktadır.

Kandiye’de Eleftherias (Özgürlük) Meydanı ve Meçhul Asker Anıtı
Kandiye’de Eleftherias (Özgürlük) Meydanı ve Meçhul Asker Anıtı

Kandiye, merkezi sayılabilecek Eleftherias Meydanı’ndan başlayarak surların dışına ve denize doğru genişleyen ve modern anlamda bir büyük şehir görüntüsü veren bir yerleşim olarak dikkat çekiyor. Ortasında Meçhul Asker Anıtı’nın yer aldığı meydanın karşısında eski hükümet binası bulunuyor; meydanın altında uzanan surlar tarafına düşen sekide 20.yy.ın başında Girit ve modern Yunanistan tarihinin önemli aktörlerinden Eleftherios Venizelos’un da bir heykeli var.

1936 yılında idama mahkûm edilmiş ve Paris’te sürgünde sona eren fırtınalı bir yaşamın şimdi vardığı nokta, Hanya sırtlarında bir gün batımında bizi düşünmeye iten bir andır. “Megali İdea”nın mimarı, Küçük Asya Felaketi’nin planlayıcısı ve ilk icracısı bu inatçı Giritli’nin Yunan yakın tarihinde oynadığı rol, hayatının son diliminde, sürgün öncesinde; Girit’in bağımsızlığı uğruna bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu iflah olmaz kavga sonunda; hakkında verilen bir idam cezasına ve sürgüne kadar uzanmıştır. Ama bugün Hanya limanına nazır Akrotiri’de bir tepede; elinde silahla resmedilmiş Giritli bir komitacının (Spiros Kayales) yanında, bir mermer taşın altında upuzun yatan bu adam, şu meşhur Venizelos’muydu acep diye sorası gelir insanın? Savaşlar bir gün biter, geride kalan ölüler ve her iki taraftan sessiz çoğunluğun verdiği geri dönülmez kayıplarıdır. İşte o zaman Dido Sotiriyu Teyze seslenir kulaklarımıza karşı kıyıdan;

Benden selam söyle Anadolu’ya…
Kardeşi kardeşe kırdıran cellâtların Allah bin belasını versin!”

Kandiye’de restorasyon çalışmaları süren Arkeoloji Müzesi’nin açık olan tek salonunu dolaştık. Bu bile bizi heyecanlandırmaya yetti. Kandiye’yi çevreleyen surların hemen üstünde yükselen eski müzenin tam karşısında, Osmanlı döneminden kalma mezar taşları tel örgüler içinde koruma(!) altına alınmıştı. İçimiz sızladı; kendimizi müzenin içine attık ve Minos efsanesinin içine yuvarlandık.

Heraklion Müzesi’nde üzerindeki işaretleri hala çözümlenememiş meşhur Phaistos Diski
Heraklion Müzesi’nde üzerindeki işaretleri hala çözümlenememiş meşhur Phaistos Diski

Önce Minos Vardı

Ne zaman Karya’da dolaşsak; Girit’in kadim uygarlığı Minos ile ilgili bir hikâye ile karşılaşırız. Çoğunlukla dinsel törenlerde kullanılmış, tanrılara adak olarak sunulmuş yada Hekatemnoslar’ın bastırdığı sikkelerin üzerinde yer almış çift yüzlü balta Labrys’den iki adeti Kandiye Arkeoloji Müzesi’nin ziyarete açık salonunun iki köşesinde duruyordu. Karya’nın önemli tapınak alanı Labraunda’nın tanrısı Zeus Labraundos’un simgesi olan Labrys’in vatanı Minos’tu. Efsanevi ilk kralından ismini alan uygarlık, mitoslar çevresinde gelişen eski bir dünyanın inançlarının deniz yoluyla, Batı Anadolu’ya taşındığı bir çıkış noktası olmalıdır.

Labrys; kutsal çift taraflı Minos baltası
Labrys; kutsal çift taraflı Minos baltası

Minos’un kalbi Knossos Sarayı’nın arazisini Türk sahiplerinden satın alarak 19.yy.da Minos ile ilgili ilk kazıları yürüten İngiliz arkeolog Arthur Evans, Minos uygarlığını üç evreye ayırmış: Erken Minos, Orta Minos ve Geç Minos dönemleri… Bir başka sınıflandırma, Minos’un karakteristik saray yapıları üzerinden olmuş. Birinci evre; M.Ö. 3200-1900 arasında saray öncesi dönem (prepalatial dönem) olarak adlandırılmış. Çevredeki adalar ve Anadolu ile ilişkilerin geliştiği bu dönem sonrasında; M.Ö. 190-1600 yılları arasında ise İlk Saray evresi başlamış. Bugün var olan ve bizim de ziyaret ettiğimiz Knossos ve Malia saraylarının altındaki katmanlar bu dönemin kanıtlarını taşımaktadır.

Santorini’de büyük Thera patlamasıyla M.Ö. 1628 sularında Girit adasında da; Ege havzasındaki aynı kaderi paylaşan zamandaş diğer uygarlıklar gibi bir dönem sona erer ve adanın sessizliğe gömüldüğü bir dönem başlar. Ada sülfür, tsunami ve kül yağmurları etkisi altındadır. Bu yıkıcı etki sırasında; adanın Doğu yakasının tamamen tefra (volkan püskürtüsü) katmanlarınca örtüldüğü bilinmektedir. Bu felaketle Minos saraylarının tarihsel olarak ilk evresi sona ermektedir. (Eski saraylar dönemi yada protopalatial dönem; M.Ö. 1628) Atmosferde ısı artışı ile birlikte adada tarımsal faaliyetler sonlanmıştır. Depremin tetiklediği tsunami yıkımının izleri, Miletos’a ve Batı Anadolu kıyısındaki yerleşimlere dek uzanmıştır. Bu dönemde doğanın bu alt üst oluşuna karşılık dini yapıların sayısındaki belirgin artış, toplumsal olarak yıkımın insanlar üzerinde yarattığı travmanın da boyutunu bize göstermektedir. Tsunaminin yıkıcı etkisi, Poseidon Tanrı’nın yüzyıllarca halkın hafızasında bir fenomen olarak kalacağı bir süreci başlatır.

Knossos Sarayı’ndan boğa ile dansları konu alan bir duvar freski
Knossos Sarayı’ndan boğa ile dansları konu alan bir duvar freski

Adada; Yeni Saraylar Dönemi’nin (neopalatial dönem) başlangıcıyla nüfus yeniden artar ve yıkılan saraylar yeniden inşa edilir. Adanın başka yerlerinde de yeni ve daha geniş ölçekli yerleşim birimleri kurulur. Bu dönem Minos uygarlığının en parlak dönemi olarak dikkat çeker.

Dış tehdit algısının ve tarımsal faaliyetlerle elde edilen zenginliğin çalınma beklentisinin bulunmadığı bir evreden söz ediyoruz. Saraylar; hasat mevsimi ile takvimleştirilmiş bir çeşit haraç sisteminin merkezinde yer alıyorlar. Her bir saray, iç ve dış merdivenler ile ulaşılabilecek çok katlı yapılardan oluşmaktadır. Sarayları oluşturan öğeler arasında kuyular, çok büyük kolonlar, haraçların depolandığı depo ve kilerler ile geniş avlular yer almaktadır. Hasadın getirildiği saraylarda; tanrılara sunakların sunulduğu ve toplantıların yapıldığı tapınak odaları, toplanma odasında haraçları taht üstünde kabul eden yönetici soylular, sarayların çevresinde değerli taşların işlendiği zanaatkâr odaları, sarayların altında silah ve haraç karşılığı tapınaklara getirilen ürünlerin depolandığı ambarlar bulunmaktadır. Saraylar, ambarların yer aldığı bodrum katlarıyla birlikte genellikle üç katlı, birbirinin içine girmiş labirentler gibi örgütlenmiş; son derece kompleks yapılardan oluşmaktadır.

Knossos Sarayı
Knossos Sarayı; bir canlandırma(12)

M.Ö. 1450 yıllarına doğru bütün saraylarda yeniden bir yıkım vardır. Minos saray kültürü tamamen çöker. Yine bir doğal afetin ardından yaşanan bu yıkım sonrasında Knossos Sarayı yeniden ayağa kaldırılır. Geç Minos Dönemi’nde; Son Saray Dönemi (postpalatial dönem) olarak tanımlanan bu evre, M.Ö. 1200 yıllarında saraylara karşı büyük halk ayaklanmalarının gelişmesi ve deniz halklarının ayaklanması diye bilinen karanlık çağ ile sonlanır. Minos uygarlığının sonu anlamına gelen bu toplumsal alt üst oluşla, bütün saraylar yerle bir olur. Kıta Yunanistan’ından Kitera – Anti Kitera adaları üstünden Girit’e yönelen Akha istilası, adada Helenleşme sürecinin başladığı Miken egemenliğinin kurulmasına yol açar. M.Ö. 1100 yıllarında tüm Kıta Yunanistan’ını etkisi altına alan Dorların istilası sonunda adaya da ulaşır ve Miken uygarlığının sonunu hazırlar. M.Ö. 1450 – 1100 yılları arasındaki tarihsel boşluk, Kıta Yunanistan’ından Girit’e ve Anadolu’nun Güney Batısına hücum eden bir kolonizasyonu temsil etmektedir.
Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni gezerken gördüğümüz iri göğüslü, elinde yılanlarıyla gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına temsil edilmiş Yılan Tanrıçası ve diğerleri Minos dininin dişil yönünü ele veriyor. Dinsel törenlerde boğanın üstünden atlayarak oyunlar, danslar yapan erkek ve kadın göstericilerin freskleri yer alıyor duvarlarda. Boğanın Minos dininde önemli bir yeri var. Yunan mitolojisinde Minos’a atfedilen bir de söylence mevcut. Kurucu kral Minos’un karısı Pasiphae ile onun aşık olduğu bir boğanın hikayesini anlatıyor bu söylence.


Minos’un Boğaları; Heraklion Arkeoloji Müzesi
Minos’un Boğaları; Heraklion Arkeoloji Müzesi

“Minos, Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos’un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş, ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles’in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş… Pasiphae, ak boğayla birleşebilmek için Atinalı mimar Daidalos’a bir inek heykeli yaptırmış, içine girip gebe kalarak Minotauros’u doğurmuş. Bunu duyan Kral Minos, insan bedenli boğa başlı bu korkunç yaratığı saklamak için mimar Daidalos’a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Atinalıların kahramanı Theseus, Minos’un kızı Ariadne’nin yardımı ile labirentler içinde ilerleyerek Minotauros’u öldürmüş. Minotauros, Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit’e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. Atinalı Theseus’un da onu labirentler içinde bulup yok etmesi de bir anlamda Kıta Yunanistan’ının Girit’e diz çöktürmesini temsil ediyor olmalı.”(5)

Aya Triada Lahti; Heraklion Arkeoloji Müzesi
Aya Triada Lahti; Heraklion Arkeoloji Müzesi

Müzede yer alan en önemli buluntulardan biri de Aya Triada Lahti diye anılan lahit üzerinde yer alan resimler… Bir cenaze ve bir boğanın kurban edilmesi töreninin temsil edildiği fresklerde boğanın kanının çift başlı iki baltanın arasındaki daha büyük bir kaba nasıl akıtıldığı ve 7 telli lyra ile müzik eşliğinde törenin nasıl gerçekleştirildiğine dair sahneler yer alıyor. Müzede Minos’un boğa inancı ile ilgili olarak altın yaldızlı çift boynuzlu boğa başlarını, Minos dönemine ait çömlek içki kaplarını, üzerindeki yazıya benzer işaretleri hala çözümlenememiş ve bu nedenle gizem dolu kabul edilen meşhur Phaistos Diski’ni, topraktan Minos evlerinin maketlerini, altın mücevheratı ve diğer bazı süs eşyalarını da görmek mümkün.

Kandiye Sokaklarında Dolaşırken

Arap ve Bizans egemenliği dönemi sonrasında, adayı 13.yy.dan başlayarak Osmanlıların yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir kuşatma sonrası 1669’da zapt edişlerine dek, yaklaşık dört yüzyıl kadar Venedikliler yönetti. Girit’in en önemli kentlerini kuşatmalara karşı korumak amacıyla surlarla çeviren Venediklilerin bu sağlam yapıları birçok yerde hala varlıklarını bugün de korumaktadır.

Morosini Çeşmesi, Heraklion
Morosini Çeşmesi, Heraklion

Kandiye’de, Eleftherios Meydanı’ndan Kuzey-Batı yönünde denize doğru inerken Venizelos’un ismi ile anılan bir başka meydanın tam ortasında; Venedik döneminden kalma aslanlarla süslü Morosini Çeşmesi karşılar sizleri. Çeşmenin üzerinde yükseldiği kaidesinin dış çeperinde yunuslar, boğalar ve deniz canavarları üzerinde resmedilmiş su perileri ve triton kabartmaları (Poseidon ile Amphitrite’nin oğlu) yer alır. Bu sekiz yuvarlak cepten oluşan havuzun tam ortasında yükselen bir küçük çanağı taşıyan 4 aslan bulunmaktadır. 1628 yılında Venedik Dükü Morosini tarafından yaptırılan çeşmenin tepesinde; o dönemde Poseidon heykeli varmış. Ancak, Türklerin adayı ele geçirmelerinden sonra, bu Poseidon heykeli kaldırılarak ve çeşme, bir şadırvanla yükseltilerek farklı bir görünüme büründürülmüş. Ancak; Girit’in Türk egemenliğinin son bulmasını takiben, şadırvan da Poseidon Tanrı heykelinin akıbetine uğramış. Halk arasında Aslanlar Meydanı olarak da adlandırılan bu meydan, Venedik Kandiya’sının da en önemli dini ve yönetim binalarının bulunduğu kalbi görünümündeymiş. Bugün de aynı meydan; çeşmenin çevresini çepeçevre saran çok sayıda restoran, kahvehane ve alışveriş mekânları sayesinde insanların bir araya geldikleri, canlı ve hareketli görünümünü bir anlamda sürdürüyor.

Venedik döneminin Katolik Aziz Markos Bazilikası
Venedik döneminin Katolik Aziz Markos Bazilikası

Bu dükkânlardan bizim için belki de en ilginci, mübadelede İzmir’den göçen bir ailenin kurduğu ve 1922’den beri faaliyette olduğu belirtilen ve tam Morisini Çeşmesi’ne karşı konumda Fillosofies börekçisiydi. Poaça diye adlandırdıkları, tatlı ve tuzlu olarak iki çeşit ürünü ve İzmir lokmalarıyla ile nam salan bu börekçide yediklerimizin bizim pohaça ile pek bir ilgisi yoktu. Bu tamamen Girit’e özgü yerel bir tattı. Tatlı olanı, daha çok bizim Karadeniz’deki Laz Böreği ya da Boşnakların milföy hamuruna benzer bir yufkanın içine muhallebi kıvamında taze lor peyniri konularak yapılan, üstü pudra şekerli tatlıya benziyordu. Ama kendisi, dehşetli tatlıydı. Börek diyebileceğimiz tuzlusu ise; daha çok içi peynirli, yine milföy hamuruna benzer yufkadan yapılmış oldukça yağlı bir atıştırmalıktı. Girit’e has tatlı ve tuzlu versiyonları olan bu yerel böreğin tadı bize biraz ağır geldi; ama nihayetinde her ikisini de tatmış olduk.

Meydandan Doğu yönünde; 1898 yılında Yunanların Türklere yönelik katliamları gerçekleştirdikleri günün tarihini verdikleri 25 Ağustos Caddesi boyunca yürümeye devam edilirse; Venedik dönemi yapılarından olan Aziz Markos Bazilikası ve Venedik Locası (Loggia) karşımıza çıkar. Her iki yapı da İtalyan mimarisinin tipik örneğidir. Bugün Bazilika; sergi, konser gibi kültürel etkinlikler için kullanılan bir kültür merkezine dönüştürülmüş. Zamanında kentin yönetiminde ve ticari faaliyetlerin yürütülmesinde önemli işleve sahip Venedik Locası ise şimdi Heraklion Belediyesi’nin hizmet binası olarak kullanılıyor.

Venedik Locası; Heraklion
Venedik Locası; Heraklion

Önünde yer alan sütunlarla kaplı bir avludan içeriye girilerek ulaşılan dış salonun duvarlarında, Girit’in tarihsel geçmişindeki önemli kişiliklerin bronz levhalar üzerine yapılmış kabartmaları yer alıyor. Bunlardan biri de Venedik döneminde yaşamış ve kendisinden sonra birçok Yunan şairine ilham vermiş Giritli şair Vitcentzos Kornaros’un bir kabartmasıdır. Avludaki gösterişli üç kemerli kapıdan yeniden bir iç avluya girilir. Belediye binasının ana kapısı bu iç avluya açılır. Avlunun çevresi, içten ana binanın devam eden bir uzantısı şeklinde; mermer sütun ve süslemelerle kaplı, pencereleri avluya bakan, iki katlı dairesel planlı, neoklasik tarzda bir galeri ile çevrilmiştir.

Venedik Locası, dış avlu; Heraklion
Venedik Locası, dış avlu; Heraklion

Denize doğru giderek eğim kazanan caddede biraz daha ilerleyince, sağda bir başka alana; Aziz Titus (Agios Titos) Meydanı’na gelinir. Burası, Osmanlı döneminde adayı ele geçiren Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’ya atfen Vezir Camisi olarak işlev gören Aziz Titus Kilisesi’dir. Girit’in ilk piskoposu olarak kabul edilen Aziz Titus, adanın iki koruyucu azizinden birisidir. Diğeri ise Kandiye’de adına yapılmış bir başka büyük kilisenin bulunduğu Aziz Minas’dır.

Aziz Titus Kilisesi’nin önündeki geniş meydan, kimi çocukların top oynadığı, gelip geçen insan trafiğinin yoğunluğunun yaşandığı ve çevredeki kafeteryalarda insanların soluklanıp bir şeyler atıştırdığı hareketli bir görünüme sahiptir.

İlk kez Bizans döneminde 10.yy.da yapıldığı düşünülen kilisenin içinde, Girit’in eski başkenti Gortyn’den getirilen ve Ortodokslar için kutsal kabul edilen birtakım kutsal emanetler saklanmaktaymış. Türklerin adayı ele geçirmesi üzerine bunlar Venedikliler tarafından Venedik’e kaçırılmış. 1966 yılında bunlardan sadece Aziz Titus’a ait olduğu kabul edilen kafatası adaya getirilerek, bu kilisede gümüşten bir sandık içinde muhafaza altına alınmış. Diğer emanetler ise hala Venedik’teymiş.

1856 yılında adadaki büyük depremde cami tamamen yıkılmış. Bir Osmanlı Camisi olarak bugünkü haliyle yeniden tasarlanan yapıyı bir Rum mimar Athanasios Moussis ayağa kaldırmış. Türklerin adadan ayrılması ile minaresi Rumlar tarafından yıkılan ve yeniden düzenlenerek bir kilise haline getirilen yapı, 1925’den itibaren yeniden ibadete açılmış.

Venedik Locası, iç avlu; Heraklion
Venedik Locası, iç avlu; Heraklion

Sadece yaya trafiğine açık 25 Ağustos Caddesi eninde sonunda Venedik Limanı’na, limanın ucunda yer alan Venedik dönemi kaleye ve sahildeki restoran ve kafeteryalara ulaşıyor. Yolun bu bölümünde bir de Katolik Kilisesi yer alıyor. Yukarıdaki ucu ise Morisini Çeşmesi’ni geçince Özgürlük (Eleftherios) Meydanı’ndan gelen Dikaiosinis Caddesi ile kesişiyor. İşte tam bu alana Türklerden kalan bir isim; Meidani yani Meydan deniyor. Meydan; kentin üç önemli kilisesi, Aziz Titus, Aziz Minas ve Aziz Dimitrius kiliseleri arasındaki bir noktada yer almasıyla da ayrı bir anlam taşıyor. Resmi adı ise adayı M.S. 961’de Arap işgalinden kurtaran Bizans komutanı; daha sonraları imparatoru olan Nicephorus Phocas’ın anısına Nikiforu Foka Meydanı… Burası; ta Venedik döneminden beri et, sebze, meyve ve şarküteri malzemesinin satıldığı bir tür halk pazarı. Mekân, bugün de aşağı yukarı aynı işlevini sürdürüyor. Alışveriş mekânlarıyla dolu sokak aralarında küçük güzel lokantalara da rastlıyoruz. Şenlikli ve hareketli bir bölge burası…

Biraz ileride, Osmanlı dönemi eseri Valide Camii’nin Şadırvanı ve hemen arkasında Venedik döneminden kalma Bembo Çeşmesi yan yana duruyorlar. Tabii ki; cami yok ve şadırvanın suyu da akmıyor. Ama Venedik çeşmesi hala faal… Osmanlı döneminde Girit yazlarının kavurucu sıcağını bir nebze olsun kırmak ve bu çınar gölgesinde serinlemeye çalışan insanları rahatlatmak için şadırvanın tepesindeki karlığa Pisiloritis Dağı’ndan düzenli olarak kar getirilirmiş. Tabii şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Bütün bu hatırayı yaşamak adına şimdi bir kafeteryaya dönüşmüş şadırvan önünde kahvelerimizi içerken, azıcık dinlenme imkânı buluyoruz. Şimdi artık geride ne Valide Camii’nden eser var; ne de Pisiloritis’in karıyla soğutulmuş buz gibi suyundan…

Kandiye’de 1898’de Türklerin katledildiği günün adını taşıyan 25 Ağustos Caddesi
Kandiye’de 1898’de Türklerin katledildiği günün adını taşıyan 25 Ağustos Caddesi

Şadırvan’dan ayrıldıktan sonra sokak aralarından ilerleyerek, Girit’in bir başka koruyucu azizi Agios Minas’a adanmış Katedrale ve onun çevreleyen geniş Agios Minas Meydanı’na geldik. Bir başka meydandan basamaklarla ulaşılan katedralin çevresinde iki küçük kilise daha vardı. Katedral ile aynı düzlemde yer alan küçük kilise, Osmanlı döneminde 1735’de yapılan orijinal Aziz Minas Kilisesi imiş. Burası Osmanlılar zamanında Girit Metropoliti’nin ikametgâhı olarak da kullanılmış. Basamaklarla birbirinden ayrılan diğer alçak seviyedeki meydandaki Aya Ekaterina (St. Catherine) Kilisesi ise Sinalı bir azizeye adanmış. Agios Minas da 3.yy.da Mısır’da yaşamış ve Roma ordusunda görev yapmış bir asker imiş. Süvari olduğu için hep atının üstünde temsil edilen bu aziz, Girit’in patronu olarak kabul edilmiş. Kendisi Roma döneminde deşifre olduğunda işkence ile öldürülmüş. Katedral ve Aziz Minas, bir anlamda adanın Türk Yönetimi’ne karşı direnişinin simgesi olmuş. Girit’in Osmanlılara isyanı sürecinde yapımına başlanan katedralin inşaatı uzun yıllar sürmüş ve sonunda 1895 yılında ibadete açılmış. Girit’te her yıl 11 Kasım günü, Aziz Minas Yortusu olarak kutlanıyormuş.

Aziz Titus Kilisesi yada Vezir Camisi; Heraklion
Aziz Titus Kilisesi yada Vezir Camisi; Heraklion

Osmanlı Yönetimi dönemindeyken, gayri meşru çocuklar genellikle Aziz Minas Kilisesi’nin basamaklarına bırakılırmış. Bu hatıra nedeniyle de bugün bile Girit’te kimseye Minas ismi gayrimeşru çocukları hatıra getireceği korkusuyla asla verilmezmiş. Bu da adanın Türk döneminden kalma ilginç bir anekdot olsa gerek…

Morisini Çeşmesi’nin göbeğinde yer aldığı Aslanlar Meydanı’ndan Chandakos Caddesi’ni takiben denize doğru indiğimizde, sahil boyunca Doğu - Batı yönünde limana doğru ilerleyen ve meşhur Eleftherios Venizelos’un oğlunun adını taşıyan Sofoklis Venizelos Caddesi’ne ulaşılır. Bu caddeye çıkar çıkmaz hemen yönümüzü limandaki Venedik Kalesi Kules’e doğru döndüğümüzde, her katında farklı tematik sergilerin düzenlendiği Tarih Müzesi ile karşılarız.

Bizim müzeyi ziyaretimiz sırasında; binanın ilk iki katında Girit tarihine yönelik seramik, heykel ve para koleksiyonları ile Bizans dönemi eserleri sergileniyordu. Bir başka katta da Kandiyeli ünlü romancı Nikos Kazancakis’in hayatı, eserleri ve sanatına dair bir başka sergi vardı. Süreli olduğu anlaşılan; binanın daha üst katlarında; 1979 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kandiyeli şair Odisseus Elitis ve herhalde OHİ Bayramı nedeniyle olsa gerek; İkinci Dünya Savaşı’nda adanın Nazilerce işgali ile ilgili tematik sergiler vardı. Anlaşıldığı kadarıyla son iki sergi süreli sergilerdi. Hepsi de son derece özenle hazırlanmış; çok sayıda fotoğraf, tablo ve görsel malzemeden oluşmaktaydı. Hepsini keyifle izledik.

Tarih Müzesi çıkışında; hemen denizin kıyısında konumlanmış bir kafeteryada, bir süre yazdan kalma bir havada kahvelerimizi içerek soluklandık. Daha sonra Venizelos Caddesi boyunca Liman’a doğru yürüdük. Kıyıda Ortaçağdan kalma bir Hristiyan Mezarlığı ve hemen onun arkasında ise Venedik döneminden kalma St. Pietro Katolik Kilisesi vardı. Kıyıyı takip ederek limana yakın denizden yüksekçe bir sekide yer alan bir dizi restoran ve kafeteryanın arasından geçtik. Ulaştığımız nokta tarihi Venedik Limanıydı.

Aziz Minas Kilisesi, Heraklion
Aziz Minas Kilisesi, Heraklion

Limandaki Kules diye anılan Venedik Kalesi bir film platosu görünümünde… Kandiyeliler, mendirek ve kale çevresini yürüyüş güzergâhı olarak kullanıyorlar. Ayrıca çok sayıda amatör balıkçının mendirek üzerinden balık tuttuğu Kalenin ön ve arka yüzünde gösterişli iki adet Venedik Aslanı kabartması yer alıyor. Bunlardan denize bakan yüzde yer alanı, günümüze çok daha iyi durumda ulaşabilmiş.

Kalenin karşısında ise Limana açılan Venedik tersanesinin dokları bulunuyor. İlk kez, Arapların adayı yönettikleri dönemde Heraklion Körfezi’ne yapılan liman, daha sonraları Bizans ve Venedik dönemlerinde giderek büyümüş ve Osmanlıların adayı ele geçirmesi öncesinde Venedik’in adayı yönettiği son iki yüzyılda; Kandiya Limanı Doğu Akdeniz’in en büyük limanı haline gelmiş. Bugün önünden geçen yolla birlikte, denizle bağlantısı kopan tersanenin artık sembolik ve tarihi bir anlamı var.


Aziz Minas Kilisesi içi, Heraklion
Aziz Minas Kilisesi içi, Heraklion

Venedik dönemi Bembo Çeşmesi, Heraklion
Venedik dönemi Bembo Çeşmesi, Heraklion

Aziz Titus Kilisesi, İkonostasis; Heraklion
Aziz Titus Kilisesi, İkonostasis; Heraklion

Meydani, Valide Sultan Camisi Şadırvanı; tepesinde karlığı; Heraklion
Meydani, Valide Sultan Camisi Şadırvanı; tepesinde karlığı; Heraklion

Aziz Minas Kilisesi, ana kubbe; Heraklion
Aziz Minas Kilisesi, ana kubbe; Heraklion

Kandiye sahili ve Kules (Venedik Kalesi)
Kandiye sahili ve Kules (Venedik Kalesi)

Venedik Limanı ve Tersaneler; Heraklion
Venedik Limanı ve Tersaneler; Heraklion

Venedik Limanı, mendirek ve Kules; Heraklion
Venedik Limanı, mendirek ve Kules; Heraklion

Daha Doğuya Doğru; Agios Nikolaos ve diğerleri

Kandiye’den Doğuya doğru ilerleyişimizde, korunaklı Mirabello Körfezi’nin kıyıcığında; geneldeki Girit ruhunu pek yansıtmasa da, Avrupalı plaj ve alışveriş tutkunu turistleri tatmin edecek düzeyde popülerleşmiş bir turistik kasaba Agios Nikolaos’a (Aya Nikola) uğradık. Körfezin dibinde yer alan ve denize bir kanalla bağlanan lagünün etrafına dizilmiş sıra sıra restoranları, kafeteryaları, bilindik markaların alt katları mesken tuttuğu alışveriş mekânları ve otellerle kaplı düzenli ve göz alıcı bir kasabaydı. Lagünün denizle olan bağlantısının üzerinden köprüyle karşı tarafa geçiliyordu. Cetvelle çizilmiş gibi birbirine dik ve paralel sokaklarıyla planlanarak yakın zamanda kurulmuş bir yerleşim olduğu hemen anlaşılıyordu. İsmi ile ilintili olarak bizim Aya Nikola ile özdeşleşen kasabamız Demre ( Myra) ile coğrafik yakınlığı dikkate değer bir noktaydı. Ama bundan ötesine gidecek fazla bir bilgiye sahip değildik. Kasabada verdiğimiz kısa mola hepimize iyi geldi. Daha sonra yola devam ettik.

Aya Nikola; Lagün
Aya Nikola; Lagün

Kasabanın yakınlarında yer alan Kritsa köyünde Bizans dönemine ait Meryem Ana’ya adanmış Panagia Kera Kilisesi vardı. Kritsa köyü, aslında son derece turistik, tipik Girit köylerinden biriymiş; ancak biz zaman darlığı nedeniyle sadece kiliseyi gezebildik. Köye varmadan bir restoranın nişangâh alındığı dar bir yola saparak küçük kiliseye eriştik. Kilisenin duvarlarının hemen yakınında gösterişli bir keçiboynuzu ağacı vardı ve üstü meyvesiyle doluydu. Tatmadan geçmek olmazdı. Gereğini yaptık; son derece taze, yemesi kolay ve oldukça lezizdi.

Panagia Kera Kilisesi yanında anıtsal keçiboynuzu ağacı
Panagia Kera Kilisesi yanında anıtsal keçiboynuzu ağacı

Kilise, Bizans’ın çöküş dönemi sülalesi Paleologoslar zamanında yapılmış. 13.-14.yy.lardan kalma, içindeki Meryem Ana’nın yaşamına dair sahnelerin yer aldığı fresklerle ün salmış. Paleologoslar döneminde çöküşe doğru ilerleyen Bizans’ta, son ayakta kalma ve halkı kucaklama hamleleri olarak bu tür yapılara bu coğrafyada rastlanmaktaymış.

Üstünde kilisenin tek kubbesinin yükseldiği ortadaki ana nefte(holde), Meryem Ana’ya ait sahneler var. Ancak içerde fotoğraf çekilmesi kesinlikle yasak… Orta neft Meryem Ana’ya; diğer küçük nefler ise Aya Anna ve Agios Antonios’a adanmışlar. Kilisenin içinde dikkatimizi çeken fresklerin bazıları şunlar; at üstünde Aya Yorgi, son akşam yemeği, Meryem’in ölümü sahnesi, İncil yazarları, etraflarına yılan dolanmış çıplak fahişeler, başının etrafı nur halesiyle çevrili, tahtında oturan Pantokrator (egemen) İsa… Kilise, 3 Euro karşılığı ziyaret edilebiliyor.

Kritsa köyünde 13.yy. Bizans dönemi Panagia Kera Kilisesi
Kritsa köyünde 13.yy. Bizans dönemi Panagia Kera Kilisesi


Malia Sarayı’nda hasadın konduğu sunak taşı

Malia Sarayı’nda hasadın konduğu sunak taşı

Malia Sarayı

Minos Sarayı Malia, Kandiye’nin 37 km. doğusunda yer alıyor. Önemli bir turizm merkezi olan Malia’da biz sadece temeller halinde hayatiyetini sürdürmekte olan Minos dönemi Malia Sarayı’nı ziyaret ettik. Malia Sarayı, Knossos ve Festos (Phaistos) saraylarından sonra zamanının üçüncü büyük sarayı imiş. M.Ö. 1900 yıllarında inşa edilmiş. M.Ö. 1700 yıllarında tahrip olan saray, yaklaşık M.Ö.1650 yıllarında yeniden yapılmış. Son olarak; M.Ö. 1450 civarında büyük yıkımda Malia Sarayı da nasibini almış. Bundan sonra da bir daha saray yapılmamış. Miken döneminde ise sadece bir mezarlık şeklinde faaliyetini sürdürdüğüne dair bilgiler bulunmaktaymış.


Malia Sarayı merdivenleri
Malia Sarayı merdivenleri

Malia Sarayı’nın gişelere yakın girişinde; iki katlı sarayı ve çevresindeki yerleşimleri simüle eden bir dizi maket var. Sadece temelleri ortada olan böyle kompleks bir yapıyı anlamak açısından bu yaklaşımın son derece yararlı olduğu söylenebilir.

Saray kalıntılarının Güney yönünden merkezi toplanma salonuna ulaşan girişinde kurban edilen hayvanların etlerinin ateşe atıldığı sunak alanı yer alıyor. Bu en kutsal alanın üstü şimdi tente ile örtülmüş durumda. Bu geniş avlu, Heraklion Arkeoloji Müzesi’nde bir freskte gördüğümüz boğa ile kadınlı erkekli atlama ve dansların da belki icra edildiği yerdi.
Ören yerinde çok sayıda saklama kabı olarak kullanılmış küpler dikkat çekiyor. Güney yönündeki kapıdan saraya giren köylüler, hasat sonrası tanrılar için getirdikleri hediyeleri ve haracı, sarayın bu bölümünde rahiplere sunuyor olmalılar. Sarayın her yanı sıvı ve katı ürünü depolamak için bir dizi mahzen ve depolama alanı ile dolu. Malia Sarayı’nın giriş bölümüne yakın bölgede de; geniş sundurmanın altında korumaya alınmış depolama alanında amforalar, saklama kapları ve hasadın depolandığı bölümler bulunuyor. Sözün kısası; saray değil sanki koskoca bir depo alanı gibi… Bu da halktan hasat sonrası toplanan haracın ne boyutlarda olduğunu gözler önüne seriyor.

Kutsal Banyo; Malia Sarayı
Kutsal Banyo; Malia Sarayı

Labirentler gibi birbirine açılan bir sürü odanın ve bunları birbirine bağlayan geçitlerin içinden geçerek, vaftiz törenini andıran ve bir tür ergenliğe geçişin kutsandığı törenlerin yapıldığı bir mekâna geliyoruz. Burada; ergenlik çağına giren kişiye; karanlık bir dehlize sokulup, üstündeki bir başka odadaki delikten üzerine su dökülerek törensel bir şekilde bir tür banyo yaptırılıyormuş. Bu odalara kutsal banyo odası deniliyormuş. Tıpkı Hristiyanların vaftiz törenlerine atfettikleri kutsallık gibi…

Malia Sarayı’nda hasadın depolandığı ambarlar
Malia Sarayı’nda hasadın depolandığı ambarlar

Malia Sarayı canlandırma maketi, ören yeri girişi
Malia Sarayı canlandırma maketi, ören yeri girişi

Malia Sarayı’nı gezdikten sonra Knossos yakınlarında; dağların yamacına yaslanmış ve Avrupa Birliği tarafından ödüllendirilmiş bir köy olan Archanes köyüne doğru yola çıktık. Bir süre tırmanışla devam eden yolculuğumuz, bir dizi turistik restoranın yer aldığı köyün meydanında son buldu. Köy meydanına çıkan sokakların iki yakasına konumlanmış evlerin balkonlarından sarkan begonviller ve saksılardaki rengârenk çiçekler köye ayrı bir güzellik katmıştı. Akdeniz mutfağının örneklerinden oluşan bir tabakla başlayan yemeğimizi irmik helvası ve siyah üzümle bitirdik. Girit’te her yemek sonrası masaya gelen ve üzümün posasından yapılan çikudia’larımızı (alkol oranı %45 civarında; üzümün posasından yapılan ve bizim potur boyutunda küçük bardaklarda susuz içilen yerel Girit içkisi; bir tür rakı) yudumlayıp yemek işini sonlandırdık.

Archanes köy meydanında lokantalar
Archanes köy meydanında lokantalar

Bir diğer Saray Kent, Minos’un Kalbi; Knossos

Kandiye şehir merkezine 5 km. uzaklıktaki Knossos Sarayı, Malia’dan sonra ziyaret ettiğimiz ikinci Minos sarayı oldu. 19.yy.da Osmanlı yönetimindeyken bugün Kandiye caddelerinde ismine rastladığımız; İngiliz arkeolog Arthur Evans’ın bir Türk ailesinden; şimdi kalıntıların yer aldığı araziyi satın alarak başlattığı kazılar, bugünkü Knossos’un yeniden yaratılma sürecinin bir anlamda fitilini ateşlemiş.

Knossos Sarayı; taht odasının üstündeki fresklerin bulunduğu sütunlu ve balkonlu salon
Knossos Sarayı; taht odasının üstündeki fresklerin bulunduğu sütunlu ve balkonlu salon

Taht Odası; taht ve griffon freski; Knossos Sarayı
Taht Odası; taht ve griffon freski; Knossos Sarayı

Saklama kapları, küpler; Knossos Sarayı
Saklama kapları, küpler; Knossos Sarayı

Mavi Kadınlar freski; Knossos Sarayı
Mavi Kadınlar freski; Knossos Sarayı

Arthur Evans; kazıları gerçekleştirdikçe, katmanlar halinde birbirinin üstüne çöken saray kalıntılarındaki saklı şifreleri çözerek sarayı yeniden ayağa kaldırmış. Kazılardan elde edilen bilgiler ışığında tamamen kendi yaklaşımları ile sürdürdüğü rekonstrüksiyon ve restorasyon çalışmalarında kent adeta yeniden yaratılmış. Bugün Heraklion Müzesi’nde sergilenen birçok fresk, arkeolojik buluntu ve heykelin replikaları da sarayın muhtelif yerlerine konularak o günkü görsellik yeniden kazandırılmaya çalışılmış. Ayrıca; sarayın kabul salonu, üç yanı kanepelerle çevrili bekleme odası ve bir taht odası var. Bunların girişlerinde yer alan son derece kalın, tipik sütunları ve labirentler gibi birbirine bağlanan geçitlerle ulaşılan çok sayıda odanın duvarları da değişik renklerde boyanarak, pek az rastlanır bir canlılık yaratılmış.

Taht Odası Kompleksi; Knossos Sarayı
Taht Odası Kompleksi; Knossos Sarayı

Knossos Sarayı, Minos dünyasının en görkemli ve en büyük saray yapısı olarak dikkat çekiyor. 1500 den fazla odası, 3 yada 4 katlı yapılanması, mekanlar arasındaki mitlere esin kaynağa olacak düzeyde labirentler şeklinde karmaşık örgüsü ile Avrupa uygarlığının öncül ve dillere destan bir yapısı olarak kabul ediliyor.

Minos sarayları, elbette bizim bugünkü anladığımız manada kullanılan saray yapıları değil. Bunun ötesinde; toplumun birçok işlevinin yerine getirildiği ve düzeninin sağlandığı ana yönetim merkezleri olarak rol oynuyorlar. Çünkü bir yanda, idari bir merkez işlevi gören saray, aynı zamanda bir tür haraç yada vergi şeklinde halktan toplanan hasadın depolandığı ambarlara da sahip bulunuyor. Bunun yanında kurban etme, yargılama ve ticari faaliyetlerin düzenlenmesi ve koordinasyonuyla ilgili faaliyetler de bu mekânlarda yürütülüyor. Dolayısıyla Knossos’da yaklaşık 1500 civarı oda ve salondan oluşan çok katlı böyle bir kompleksin; dönemi itibariyle oynadığı rol de birlikte düşünüldüğünde, yapının Arthur Evans’ın katkılarıyla da ete kemiğe bürünerek, bu şekliyle daha anlaşılır hale geldiği söylenebilir.

Knossos Sarayı; kesit
Knossos Sarayı; kesit

Minos saraylarında sütunlar, servi ağaçlarının gövdesinden oldukça geniş ebatta yapılıyormuş. Bunların yeniden yaratılmış örneklerini Knossos Sarayı’nda görme fırsatımız oldu. Sütunlar, Yunan mimari yaklaşımlarına ters olarak altta dar, yukarıya doğru genişleyen bir formatta tasarlanmış. Altta basit bir kaidenin üstüne oturtulan sütunların üzerlerinde, dairesel ve bir yumuşak yastığı andıran sütun başlıkları mevcut…
Knossos Sarayı; restore edilmiş Batı Burcu
Knossos Sarayı; restore edilmiş Batı Burcu

Saraydaki en önemli mekânlardan birisi de taht odası. Üzerinde duvar resimlerinin de yer aldığı sütunlarla kaplı, balkon şeklinde bir üst kat salonunun yer aldığı, üç yanı kanepelerle çevrili bir bekleme odasından girilerek ulaşılan, üzerinde rahip-kral ve kraliçenin oturduğu bir tahtın bulunduğu, kapılar ve bir koridorla büyük salona bağlanan merkezi bir mekân burası. Duvarlarda griffon (aslan gövdeli, kartal kanatlı ve başlı mitolojik yaratık) resimleri ve koyu renkli boyama desenler yer alıyor. Üst kattaki zeminlerde uygun yerlerden boşluklar ve holler bırakılması yoluyla yaratılan mimari sayesinde, ışığın bu karanlık dehlizlerde rahatça dolaşmasına ve içerinin mükemmele yakın şekilde aydınlatılmasına izin verilmiş.

Gezmesi ve anlatması bitmeyecek birbirinin içine girmiş gibi duran, bir yandan eklektik bir mimariyi anımsatan bu yapılar zincirinin içinden kaybolmadan çıkıyoruz. Artık yönümüz yeniden Kandiye ve surlar üstündeki mezarında yatmakta olan bir Kandiyeli Nikos Kazancakis’e gidiyoruz.

Martinego Burcu’nda Nikos Kazancakis’in mezarının başında

Rüzgârlı bir havada; Kandiye’yi kuşatan Venedik surlarının üstünde; Martinego Burcu’nda Nikos Kazancakis’in mezarı başında, efsanevi Yuktas Dağı’na karşı, Şükrü Tül Hoca’nın; yazarın El Greco’ya Mektuplar isimli kitabından okuduğu etkileyici bölümü dinliyoruz:

Martinego Burcu’nda Nikos Kazancakis’in mezarı; Heraklion
Martinego Burcu’nda Nikos Kazancakis’in mezarı; Heraklion

Hayatımda manevi bir rehber, Hintlilerin dediği gibi bir guru, Aynaroz’da söylendiği gibi bir ihtiyar seçmem gerekseydi, mutlaka Zorba’yı seçerdim. Çünkü onda bir mürekkep yalayıcısının kurtulması için gereken her şey vardı. Besinini bir göz hareketiyle yüksekte yakalayan atasal bakış. Her sabah durmadan, her şeye, yenilenen bir basitlikle bakması ve ezeli günlük şeylere bir bekâret vermesi; yani havaya, denize, ateşe, kadına, ekmeğe; elinin sağlamlığı, yüreğinin serinliği, içinde ruhtan daha yüksek bir güç varmış gibi kendi ruhuyla alay etme yiğitliği ve nihayet en kritik anlarda bir kurtarıcı olarak, Zorba’nın ihtiyar göğsünden insanın içindeki en derin dipsiz bir kuyudan yükselen vahşi, kıkır kıkır gülüşü… O silkinir ve korkak insancığın zavallı hayatını yarım yamalak koruyabilmek için bütün perdeleri yıkabilirdi ve yıkıyordu da.
(El Greco’ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)

Son bölümde ise Aleksi Zorba, çalıştığı madenin patronuna ölmeden önce bıraktığı mektupta da şöyle sesleniyor:

Hatırla… Ben köyün öğretmeniyim. Buradaki maden ocağına sahip Aleksi Zorba’nın, geçen Pazar günü öğleden sonra, saat 6’da öldüğü hakkındaki acılı haberi size ulaştırmak için yazıyorum. Can çekişirken beni çağırdı. Gel buraya öğretmen dedi. Yunanistan’da filanca dostum var. Ben ölünce ona ölümümü, son ana kadar aklımın bütünüyle başımda olduğunu ve kendisini hatırladığımı yaz. Ne yaptımsa pişman olmadığımı yaz. Sonra ona de ki; artık akıllanması zamanı geldi. Ve eğer herhangi bir papaz gelip de günahımı çıkarmak isterse, defolup gitmesini, lanetinin üstüme olmasını istediğimi söyle. Hayatımda yaptım yaptım. Ama yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi. İyi geceler…
(El Greco’ya Mektuplar, Nikos Kazancakis)

Martinego Burcu’ndan Venedik surlarına bakış; Heraklion
Martinego Burcu’ndan Venedik surlarına bakış; Heraklion

Yunan Ortodoks Kilisesi’nin bir Ortodoks mezarlığına gömülmesine izin vermediği için gömüldüğü Martinego Burcu’ndaki mezar taşında ise şöyle yazıyordu:

“Hiçbir şey ummuyorum
Hiçbir şeyden korkmuyorum
Özgürüm.”

Herhalde bütün inandıkları ve hayat kavgası bu üç satırda özetlenmişti.

Ne mutlu böyle diyebilene…

Kazancakis’in romanından uyarlanan Aleksi Zorba filminin çekildiği Hanya yakınlarındaki Stavros köyünün kumsalları
Kazancakis’in romanından uyarlanan Aleksi Zorba filminin çekildiği Hanya yakınlarındaki Stavros köyünün kumsalları

1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kıl payı (bir oy farkla) Albert Camus’ya kaptıran bu büyük yazarı, surların tepesinde saygıyla andık.

Hayatının kilometre taşları için bkz. 
(http://www.historical-museum.gr/kazantzakis/en/index.html)


Kandiye’de bir Girit Akşamı

Kandiye’deki son akşamımızda, Kandiye’nin Batı yakasında, surlar dışında bir tavernaya gittik. Burada hem Girit mutfağının özgün yemekleri, hem de yerel müzik ve danslarıyla tanışma fırsatımız oldu.

Öncelikle müziğinden söz etmeliyiz biraz.
Yerel Girit müziğinin temel çalgıları, Lyra adı verilen ve bizim İstanbul kemençesi ile aşağı yukarı aynı olan üç telli kemençe ve uda benzeyen bir çalgı olan lavta… Lavtacı sanki uyukluyormuş gibi arka fonda tekdüze bir şekilde sürekli aynı ritmi çalarken, müziğin esas yükünü ön planda tamamen Lyra üstlenmiş. Uzayıp giden, bazen dinleyeni bezdirecek düzeyde ritmik tekrarlarla yinelenen şarkıların sözleri de tekrarlara dayanıyormuş. 
Bu şarkı sözlerinin bazılarını Girit’in yerel folklorunun en önemli unsurlarından olan madinadesler oluşturuyor.



Girit halk dansları 1

Girit halk dansları 2

Türkçe ve Rumca’nın birlikte kullanıldığı bu manilerde Türkçe sözcüklerin çokluğu, bir anlamda; bu manilerin her iki toplum tarafından üretilmiş olduğunu ve her iki kültüre aidiyetini gösteriyor.

Hanya; Eski Liman girişinde Osmanlı dönemi yapısı Fener
Hanya; Eski Liman girişinde Osmanlı dönemi yapısı Fener

İşte bunlara bir örnek;

Hanyalılar kalem erbabı
Resmolular mal erbabı
Kandiyeliler kadeh erbabı
Sitiyalılar katıksız domuz

Hanyalılar kalem erbabı
Resmolular mal erbabı
Kandiyeliler kesere layık
Sitiyalılar katıksız Türk

Kandiye’de güzeller
Hanya’da beyaz tenliler
Viran olası Resmo’da
Kaytan kaşlılar(6)


Resmo Limanı
Resmo Limanı

Bir başka örnek daha;

Giritli kadınım, limon ağacım seni nereye dikeyim,
Seni elde edinceye kadar kalbime gömeyim.
Eğer Girit’e gidersen Giritli kadınım, bana bir bıçak getir,
Onu yaz kış hiç çıkarmadan belimde taşıyayım.
Eğer Girit’e gidersen Giritli kadınım, bana bir mendil getir,
Onu daima cebimde tutayım, üstümden eksik etmeyeyim
Girit’e gidersen Giritli kadınım, benden selam söyle Girit’e,
Benden selam götür o yüce dağa, Psilioriti’ye.(7)

Bu müziğin önde gelen isimlerinden bir kaçı şöyle;  Kostas Mountakis, Thanassis Skordalos ve Girit seyahati boyunca çokça dinleme fırsatı bulduğumuz Nikos Çiluris… Bir de bunlara belki İrlanda’dan gelip Girit’e yerleşen ve Girit Lyra’sı üzerine uzmanlaşmış Ross Daly’yi eklemek gerek. Sonuçta; kültürler arasındaki etkileşimli bir dünyada kulaç atan bu büyük müzisyenleri tanıma fırsatı verdi bize Girit…

Taverna akşamında bizim için hazırlanmış Kandiye’deki orijini nedeniyle maleviziotis yada kastrinos adını verdikleri yerel Girit danslarını keyifle izledik. Danslarda, yerel kıyafetleri içinde lyra, lavta ve mandolin eşliğinde, kadın ve erkek dansçılar önce yavaş, daha sonra giderek hızlanan bir tempoda el ele tutuşarak bizdeki horona benzer oyunlar sergilediler. İleri geri ritmik adımlarla yinelen hareketler şeklinde gelişen dansın figürleri, bireysel gösterilerde hızlanarak daha kıvrak hale geliyordu.

Resmo; Eski Liman
Resmo; Eski Liman

Erkeklerin kıyafetleri beyaz gömleklerinin üstünde siyah yelek, siyah külot pantolon, siyah çizme, bellerinde kamaları ve başlarındaki siyah renkli ipekten işlenmiş sarıki adını verdikleri başlıktan oluşuyordu. Kadınların kıyafetleri ise, beyaz renkli şalvar pantolonları, önü beyaz işlemeli, arkası kırmızı renklerde parçalı etekleri, en üstte kırmızı renkte, üzerleri işlemeli cepkenleri, başlarındaki bembeyaz örtüleri ve ayaklarındaki siyah düz ayakkabılarıyla tam bir uyum içindeydi.

Akşam yemeğinde sosundan ötürü olsa gerek; çıtır çıtır kabak kızartması, kabak mücver, köfte, horoz yahnisi, cacıki, yaprak sarması ve Girit’e has; üstü domates rendesi, lor peyniri, zeytinyağı ve kekikle kaplı Dakos peksimetinden oluşan bir başlangıç tabağından sonra, salonun ortasındaki odun ateşinde çevrilmekte olan kuzu tandır geldi önümüze. Ana yemek olarak, Girit’in geleneksel yemeklerinden olan ada tavşanı seçeneğini deneyenler de oldu aramızda. Tatlı olarak ise geleneksel bir Girit tatlısı olan içi lorlu (mizitralı) ve tarçınlı kaliçunyaları indirdik midelere. Tabii ki, yine yediklerimizin pasını silen ve sindirsin diye masaya küçük bir sürahi ile gelen çikudia’larla son buldu yemek.

Yemek, müzik ve dans; her yönüyle doyurucu ve keyifli bir Girit akşamı yaşamıştık. Ertesi gün, adada OHİ Bayramı kutlamaları vardı ve biz Hanya’ya gidecektik. Vakit neredeyse gece yarısına yaklaşmıştı. Ama Kandiyeliler alışık oldukları şekilde; yemeğe ve eğlenmeye yeni başlıyorlardı. Bir an önce ertesi güne hazır olabilmek amacıyla tavernadan vakitlice ayrıldık.


Dipnotlar:
(1)   Atina’da Ekim-Kasım 2012’de Benaki Müzesi’nde mübadilleri ve mübadeleyi konu alan bir serginin adı
(2)  Savaşın Çocukları, Ahmet Yorulmaz, Remzi Kitabevi, 7.Basım; sayfa 21
(3)  Giritli Mustafa, Ertuğrul Erol Ergir, Mart 2000; sayfa 47
(4)  Benden Selam Söyle Anadolu’ya, Dido Sotiriyu, Alan Yayıncılık, 2. Baskı; Ocak 1986; sayfa 228-229
(5)  Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Kitabevi, 11 Basım; Minos ve Minotauros maddelerinden yararlanarak özetlenmiştir.
(6)  Geleneksel Kültürüyle Türk Girit, 3. Kitap, Toplum; Ali Ekrem Erkal; sayfa:74
(7)   Geleneksel Kültürüyle Türk Girit, 3. Kitap, Toplum; Ali Ekrem Erkal; sayfa:66


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC
1.Bölüm sonu

1 yorum:

  1. rotalarım arasına aldığım bir yerdi. güzel ve detaylı bir anlatım olmuş. teşekkürler , tebrikler

    YanıtlaSil