8 Mart 2026 Pazar

SONBAHAR’DA AYDIN COĞRAFYASINDA BİR SEYAHAT DENEMESİ-1

BÜYÜK MENDERES’İN İKİ YAKASINDA; AYAN KULELERİNİN İZİNDE…
 
4-5 Ekim 2025
 İbrahim Fidanoğlu
 
Giriş
 
Bugün Aydın ili sınırları içinde kalan coğrafya, İlkçağ’da Karia ve Ionia olarak tanımlanan bölgelerin büyük bölümünü kapsar. Kuzeyden bu coğrafyayı sınırlayan Aydın Dağları bu coğrafyanın önemli karakteristiklerinden biriyse, diğeri de bu dağ sırasının güneyinde Dinar’dan Ege Denizi’ne dek uzanan geniş topraklarda yüzlerce yıldır akışını sürdüren ve bu coğrafyaya bir anlamda damgasını vuran Büyük Menderes ırmağıdır. Bir anlamda bu coğrafyada hayat bu iki karakteristik üzerinde şekillenmiştir. İTÜ 76 Makine Fakültesi girişli bir grup arkadaş olarak neredeyse geleneksel hale getirdiğimiz Sonbahar gezilerimizden birini bu kez Aydın coğrafyasında gerçekleştirdik. Bu yılki gezinin ana teması 18. ve 19.yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması ve özellikle Batı Anadolu’daki ticari kapitalizmin gelişimi sonrasında, buna paralel olarak ortaya çıkan Ayanlar ve onlardan bugüne kalan Ayan kuleleri idi. Ama gezi kendi doğal gelişimi çerçevesinde bir yandan İlkçağ’daki Karia yerleşimlerinden biri olan ve bugünkü Sultanhisar kasabasının hemen üzerindeki sırtlarda konumlanmış Nysa antik kentine ve 1919 yılında bu topraklarda Yunan İşgali’ne karşı Kuvayı Milliye hareketinin ortaya çıkışına ve bu hareketin yerel önderlerine dair izlere doğru gelişirken, diğer yandan da Büyük Menderes ırmağının iki yakasına saçılmış ve onun bereketinden beslenen Yenipazar ve Bozdoğan Pidesi’nin birkaç önemli mekanına dek uzandı. Bu anlamda gezimizin teması pratikteki doğal akışı sırasında biraz eklektik bir karakter kazansa da eklenen her yeni boyut ve hikâye, bu gezinin içeriğini daha da zenginleştirdi. Şimdi artık ayrıntılara girme zamanıdır. 
 
Aydın Dağları'nın bağrında; Tire-Dibekçiler Yaylası'ndan Karagözler Yaylası'na doğru; eski bir hatıra...
(Mayıs 2016)
 
Sabah vakti, dostların sofrasında; gevrek, Bayındır katmeri ve çaylar eşliğinde kahvaltı molasında...
(Ekim 2025)
 
Aydın coğrafyasında bir seyahat denemesi
 
Foça’dan, Ayvalık’tan, Bayındır’dan, Karşıyaka’dan ve Bornova’dan hareket eden gezginlerin ilk buluşma noktası, Selçuk-Tire karayolu üzerinde yer alan küçük Belevi kasabasının meydanındaki kahvehanelerden biri oldu. Sabah vakti saat 9 gibi tüm ekip olarak Belevi’de buluştuk. Hafta sonu hava tahmin raporlarına göre gideceğimiz yönde yağmur olasılığı yüksekti. Belevi’de Bayındır katmerleri, Bornova gevrekleri ve sınırsız çaylar eşliğinde yapılan bir kahvaltı ile başladık güne. Yaklaşık 1 saatlik bir başlangıç sonrası ilk ayan hikayeleri için, Aydın’ın küçük ilçelerinden biri olan Koçarlı’ya doğru yola çıktık. İzmir-Aydın otoyolu, Aydın Dağları’nı Selatin Tüneli aracılığıyla güneye doğru aşıyor. Tam tünelin altından geçtiği Selatin köyünün içinde yer alan ve köyün ismiyle anılan yüzlerce yıllık çınar ağacı, dağı kuzey-güney aksında delip geçen tünelin inşaatı sırasında onu besleyen su kaynağının yer değiştirmesi nedeniyle bir hayat mücadelesi veriyor bu günlerde. İnsan hayatını kolaylaştırmayı hedefleyen bir modern karayolu tüneli, bir başka canlının konfor alanını daraltarak yaşamsal bir tehdit haline dönüşebiliyor. Otoyolun etekleri boyunca güneye ilerleyen ve Aydın’dan sonra ise doğuya doğru kıvrılarak içerilere doğru nüfuz eden Aydın Dağları, iki büyük çöküntü alanını birbirinden ayırıyor. Bunlar Büyük Menderes ve Küçük Menderes ovaları…
 
Aydın Dağları; Dibekçiler'den Paşa Yaylası'na doğru bakış...
(Temmuz 2014)
 
Aydın Dağları'nın derin vadileri arasından Menderes Ovası'na doğru akan  İkizdere üzerindeki baraj gölünün 
Dibekçiler yönünden görünüşü
(Temmuz 2014)
 
Aydın Dağları 
 
Aydın Dağları, Büyük Menderes’in “S” çizerek ilerlediği ve yüzyıllardan beri önüne katarak getirdiği alüvyonlu topraklarla zenginleştirdiği Menderes (Maendros) Ovası’nın hemen kuzeyinde boydan boya yükselen, denize dik vaziyette konumlanmış, Dilek Yarımadası’ndan başlayarak İç Ege’ye kadar (Buldan’a kadar) uzanan oldukça uzun bir dağ sırasıdır. Bu dağlara antik çağda iki düzlüğün arasındaki yer anlamına gelen Messogis Dağları denirmiş. Ayrıca üzerinde bol miktarda yer alan ceviz ağaçları nedeniyle Cevizli Dağları ismiyle de anılıyor. Dağ ve dağlar arasında yer alan düzlüklerden oluşan bu topografya, yöre insanının toplumsal yaşamını da belirlemektedir. Bu dağlarda genelde Türkler, ovalarda ve dağ eteklerindeki kasabalarda ise Rumlar yerleşmişler tarih boyunca.
 
Aydın Dağları; Tire-Başköy civarı...
(Kasım 2018)
 
Bu yöre toprağına halk arasında bitik toprak adı veriliyor. Bilimsel ismi ise konglomera... Bu yapı; Aydın yöresine özgü deyişle, kum (en incesi), kayır (daha irice) ve çağılın (dere yataklarında görülen yumru taşlar ve çakıl da içeren, içinde humus bulunmayan) katmanlar halinde giderek sıkışması suretiyle oluşumunu tamamlıyor. Kolay işlenebilen ve kazılabilen bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Aydın Dağları’nın jeolojik yapısını alçaktan yükseğe doğru, konglomera-mika şist-mermer yapılar olarak tanımlamak mümkün. Zaman içinde yer hareketleriyle engebe ve çöküntü alanlarının oluşumu sonucunda Aydın Dağları ortaya çıkmış. Bu yapının bozulduğu tek nokta; İncirliova’da İkizdere civarında… Ballıkaya denilen ve İzmir’den Aydın istikametine giderken yolun solunda rahatlıkla fark edilebilecek bu oluşum kireç taşından bir kütledir. Bu kütlenin hemen hemen en yüksek yerine rastlayan bir oyukta erken Hristiyanlık dönemine ait Cebrail freskosu bulunmaktadır. Ulaşımı oldukça zor olan bu yere İkizdere barajı nedeniyle güzergahı değiştirilen Tire – İncirliova asfaltından İncirliova’ya hâkim bir viraj düzlüğünden sarp araziye tırmanılarak ulaşılabilmektedir.
 
İncirliova yakınlarındaki İkizdere Baraj Gölü'nün Aydın Dağları'ndan görünümü; önde sığır kuyrukları...
(Haziran 2016)
 
Bitki örtüsü açısından; bu dağlarda yüzyıllardan beri ağırlıklı olarak, ceviz ve kestane ağaçları ile daha alçaktaki yamaçlarda zeytin ve incir ağaçları yer almaktadır. Türkiye kestane rekoltesinin yaklaşık %60 kadarı Aydın Dağları’ndan elde edilmesine rağmen, kestanenin endüstriyel anlamda işlendiği ve pazara sunulduğu yer olarak Bursa bilinmektedir. Aydın’da üretilen kestane, ham halde buradan Bursa’ya gönderilmektedir. Bu dağlarda kestane ağacının dallarından elde edilen sırıklar, zeytin silkmek için benzersiz bir yerel üretim aracına dönüşürler. Daha alçaklarda makilik alanlar bulunuyor. Bunların içinde en önemlisi mersin bitkisidir. Bu bitkinin sonbaharda eren mor veya beyaz renkli meyvesine yörede mersin üzümü ya da orman üzümü adı verilir. Mersin üzümünü Aydın ve civar kaza pazarlarındaki tezgahlarda bulmak mümkündür. Mersin bitkisinin dalları ise, dini bayramlarda mezarlık önünde geniş şekilde demet demet satılıyor ve mezarlık ziyaretlerinde mezarlara konuluyor. Bu dağlara özgü bir diğer ağaç türü de dikenli dalları ile dikkat çeken ve yaban armudu olarak da bilinen ahlattır. Bu dağlardaki ahlat ağaçları, köylüler tarafından armuda aşılanarak ıslah edilmiş. Sebze-meyve hallerine standart dışı olması nedeniyle sokulmayan, dolayısıyla manavlarda pek bulamayacağımız, ancak sonbaharda erdiğinde çok lezzetli olan bu armutları yine civar pazarların tezgâhlarında bulabilmenin mümkün olduğu belirtiliyor.
 
Aydın Dağları'nın kuzey yakasında; Tire üstündeki Eşekçioğlu Yaylası'nda kestaneler arasında bir kır evi...
(Haziran 2014)
 
Aydın Dağları’nın doğal geçitleri olarak; Selçuk-Ortaklar, Selatin Geçidi (Aydın – İzmir demiryolunun 19.yy. da ilk yapımı esnasında, ilk geçiş rotası olarak bu güzergâh seçilmiş; ancak o günkü teknoloji ile dağın delinip tünel açılması işleminde ciddi maliyet ortaya çıkınca iş yarım bırakılarak Selçuk-Ortaklar güzergahına dönülmüş), İncirliova-Tire, Beydağ-Nazilli, Köşk-MendeGüme (İlkçağ’da; Roma döneminde 5 köyün ya da “kome”nin birleşimi anlamında PentaKome; bu yöre ceviz mobilyaları ile tanınmıştır)-Bademli (eskiden Bademya)-Ödemiş güzergâhları söylenebilir.
 
Tire-İncirliova geçişinde Aydın Dağları'nın görünümü
(Aralık 2007)

Aydın Dağları'nı aşan Mendegüme-Köşk geçişi
(Ocak 2014)
 
Ayanlar ve Zeybekler; 19. yüzyılda karşı karşıya… 
 
Aydın Dağları’nın yükseklerinde kestane, ceviz; alçak yamaçlarda zeytin, makilikler, incir, yabani incir, bataklık bölgelerde ise meyankökü yetişmekteydi. Bu ekonomik değeri yüksek ürünlerin Aydın Dağları’ndan indirilip İzmir limanına götürülmesi tarih boyunca hep sorun olmuş. Bu ürünlerin develerle İzmir limanına aktarılması sırasında ortaya çıkan güvenlik probleminin çözülmesinde zeybeklerin rol üstlendiği görülmektedir. O dönemde kervan yolları üzerinde; kasabalar arasında, kervanların yorulma mesafelerinde yer alan güvenliği sağlanmış konaklama yerleri ve kahvehaneler bulunmaktaydı. Bu güvenlikli konaklama yerlerine derbent denmekteydi. İşte Batı Anadolu’da zeybeklerin sosyal hayattaki rolü tam da bu anda ortaya çıkmaktadır. Bu da Batı Anadolu’da ticari kapitalizmin gelişiminin ivme kazandığı bir döneme denk düşmektedir.
 
1902 tarihini taşıyan ve  1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na katılan zeybeklerin talimini gösteren eski bir kartpostal
(Kaynak: internet ortamı)

İzmir Limanı'na yük taşıyan kervanların üzerinden geçerek İzmir'e girdikleri Kemer'deki Kervan Köprüsü; 1880'ler...
(kaynak: internet ortamı)

Zeybekler; 17. – 18.yüzyılda bu kervanların güvenliğini sağlamak adına bu ulaşım sisteminin muhafızlığını yapmaya başlıyorlar. Bu yaptıkları iş karşılığı kervan sahiplerinden aldıkları bir tür haraç, onların geçimlerini ve bu işi sürdürmelerini sağlıyor. Zeybeklerin kervanlardan aldıkları haraçlar ve bu konuda kervan sahibi tüccarların İstanbul’a yaptıkları şikâyetler, o zamanki tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Dağda yaşayan Yörük ve Türkmenler, zeybekleri her zaman koruyup kollamışlardı. O günlerde hayatın dayattığı böyle bir ortak yaşamdan söz edilebilir. 
 
Kervan Köprüsü; İzmir, 20.yy.başları
(Kaynak: internet ortamı)
 
Kemer'deki Kervan Köprüsü'nü gösteren eski bir İzmir kartpostalı
(Kaynak: internet ortamı)
 
Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi feodal bir devlet yapısına sahip olduğu tarihi bir gerçektir. 18. ve 19. yüzyıllarda giderek zayıflayan ve güçten düşen merkezi otorite; birçok yürütme görevini yerel güç odaklarına terk ederek devlet yönetimini bir anlamda bu yerel derebeyleri aracılığıyla sürdürmeye çalışmıştır. Ayan adı verilen bu yerel otoriteler, genellikle tarım ve ticaret ile bölgede zenginleşen ailelere mensuptu. Yaygın olarak Balkanlar ve Ege’de ortaya çıkan bu müessese, bir açıklamaya göre; Batı Avrupa’da hububata karşı oluşan talep artışı ile güçlenmiş; Batı Anadolu’dan Batı Avrupa’ya yapılan hububat ihracatının artmasına ve yerel zenginlerin güçlenmesine yol açmıştır. Ayanlar; temel olarak vergi, asker ve zahire toplamak ve bölgedeki asayişi sağlamak gibi fonksiyonlara sahiptiler. Ülkede giderek artan yoksulluk ve yerel derebeylerin zulmü altında ezilen yoksul köylüler, kurtuluşu dağlara çıkarak eşkıyalık yapmakta buldular. Bu süreçte halkla ayanlar arasında ortaya çıkan sorunların çözümü konusunda zeybeklerin ilave bir rol üstlendiğini görüyoruz. Zeybekler giderek, bu yörede halkın ayanlara karşı hak ve hukukunu koruyup kollayan bir güç merkezi haline gelmiştir.
 
İzmir girişinde bir kervanın ilerleyişi; eski bir 19.yy. İzmir kartpostalı
(Kaynak: internet ortamı)
 
Eski limanda yük kervanlarını gösteren eski bir gravür
(Kaynak: internet ortamı)
 
Batı Ege’de; Büyük Menderes ırmağının ve kollarının iki yakasında yer alan yerleşim alanları ayanların ve dağlara çıkarak eşkıyalık yapan zeybeklerin mücadele ve çatışma alanı haline gelen ilginç bir yöredir. Bu topografyada bir yandan Koçarlı’nın sırtını dayadığı Beşparmak Dağları, Büyük Menderes’in güney yakasında kalan ve Çine’ye doğru uzanan Madran Baba Dağı, Büyük Menderes’in kuzey yakasında ise ırmak boyunca uzanan; Aydın ve Nazilli yöresini Ödemiş ve Tire’den ayıran Aydın Dağları, Arpaz’ın sırtını dayadığı Karıncalı Dağ yer almaktadır.
 
19.yy.da kervanların Aydın Dağları'nın bereketini taşıdığı İzmir-Kemeraltı'ndaki hanlarından biri
(Kaynak: internet ortamı)
 
İzmir Limanı; 19.yy.dan kalma eski bir İzmir kartpostalından...
(Kaynak: internet ortamı)
 
“Eşkıyalık, toplumsal açıdan, kabile ve akrabalık düzeninin evrimsel aşaması ile modern kapitalist ve sanayi toplumu arasında bulunan, ancak dağılmakta olan akrabalık toplumu ve kapitalist tarıma geçiş aşamalarını da içeren tüm toplum tiplerinde görülür. Eşkıyaların içinden çıktığı toplum ise, geçimini tarımdan sağlayan köy ekonomisi içinde bulunmaktadır. Modern tarımın uygulanmadığı ve “prekapitalist” ekonomik ilişkilerin yaşandığı, tarıma dayalı ve çoğunlukla köylülerden ve topraksız işçilerden oluşan toplumlarda eşkıyalık evrensel olarak vardır. Toprak beyleri, şehirliler, vergi toplayıcıları, tefeciler gibi konumdakiler, köylü ve işçiler üzerinde baskı kurar, onları yönetir ve kullanır. Ayrıca, eşkıyalığın en önemli kaynağını, bütün yetişkinlerine iş verecek kadar zengin olmayan kırsal kesim ekonomisi ve kırsal çevre diğer bir deyişle kırsal kesim nüfusundaki fazlalık oluşturur. İşte bu kır ekonomileri ile dağlık ve verimsiz toprağa sahip bölgeler bu türden sürekli bir nüfus fazlası yaratırlar.” (1)
 
 Zeybekler; sanki hemen şekavete gidecekler gibi donanımlı halde...
(internet ortamı)
 
Sabri Yetkin, Batı Anadolu’da 19.yy.da eşkıyalığın ivme kazanmasını aşağıdaki tarihsel ve sosyal koşullarla açıklıyor:
 
“19.yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, her açıdan “en uzun yüzyılına” giriyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti, çok önemli olaylar yaşadı. II. Mahmut’un saltanatının ilk yıllarında, Osmanlı-Rus Savaşı’nın bitmesinden sonra, 1821’de Mora İhtilali başladı. Bu ihtilal, 1830 yılına kadar sürdü. Bu arada 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. 1827’de Navarin’de Osmanlı Donanması yakıldı. 1828-1829 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı oldu ve hemen ardından Fransa, Cezayir’i işgal etti. Bu olaylar imparatorluğun ekonomik ve mali bünyesini sarstığı gibi, Batı Anadolu’da eşkıyalık hareketlerini oluşturan önemli nedenleri de gündeme getirdi.
 
Eşkıya takibinde Osmanlı askerleri
(internet ortamı) 
 
Örneğin 1829-30 yıllarında Aydın İhtilali olarak adlandırılan hareket ortaya çıktı. Bu hareketin önderi Atçalı Kel Mehmet’in, bir anlamda kendisini sınırsız bir gücün sahibi olarak görüp mührüne ”Hademe-yi devlet, Vali-yi vilayet, Atçalı Kel Mehmet” yazısını kazıtarak devlet kurmuş gibi hareket etmeye başlaması, eşkıyalık bölgesi olan Atça ve Aydın civarında, korumasız insanları ezen, sömüren ayan ve eşrafa karşı mücadeleye girişerek adaleti sağlamaya çalışması, zenginden alıp fakire vermesi, on binlerce insanı peşinden sürüklemesi, ölümüne inanmayan halk için tükenmeyen bir umut olması ve benzeri olgular, onun bu eyleminin “sosyal eşkıyalık” tanımına girmesini gerektirmektedir. Bu hareket, sosyal eşkıyalığın belki de ilk örneğidir.” (2)
 
Korkunç görünüşlü ve gösterişli giysileriyle zeybekler; bir 19.yy.gravüründen...
(internet ortamı)
 
Mora İhtilali’nın ardından Mora ve Ege Adaları’ndan Batı Anadolu’ya yönelen Rum göçünün teşvik ettiği Rum eşkıyalığı yanında, Fransa’nın Cezayir’i işgali sonrası; İzmir’deki Cezayir Hanı’ndan o zamana dek Cezayir’e gönderilen işsiz ve topraksız gençlerin sevkiyatının durması da Ege’de insan kaynağı açısından eşkıyalığı besleyen bir başka faktör olarak değerlendirilmektedir. Benzer bir durum da 1828-1829 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan dönen gençlerin bölgedeki eşkıyalık hareketlerinde yer almasında görülür. Savaşın ardında bıraktığı ağır yük, bu insan kaynağının dağlara doğru çekilmesine ve ayanların otoritesine yönelik eylemliliğe geçişine neden olmuştur.

Rahmetli Hocamız; Tireli Seha Gidel'den zeybeklere dair bir kompozisyon; sağlığında kendi çalışma atölyesinde çekilmişti.
(Ocak 2004)

Zeybeklerin ayanlara ve yeri geldikçe İstanbul Hükümeti’ne kafa tutmaları ve ayaklanmaları karşısında çaresiz kalan Saray, zeybeklere karşı 19.yüzyılın son çeyreğinde silahşor ve sert yapılı Arnavut ve Çerkezleri kullanmışlardır. Zeybekleri tarihte Kırım Savaşı’na katılırken görüyoruz. Bunların içinde Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası olan Çakırcalı Ahmet Efe de var. Zeybeklerden oluşan bir birliğin İstanbul’da ordugâhta konakladığı ve buradan Kırım’a hareket ettiği tarihi kaynaklarda belirtiliyor. Zeybeklerin hükümet otoritesine isyan ederek dağa çıkıp eşkıyalık yapmaları; zaman zaman istiman etme ya da yüze inme diye adlandırılan fasıllarla kesilmektedir. Yüze inme; zeybeklerin hükümetle anlaşarak belli bir yerde iskân edilmesi ve reji kolculuğu gibi güvenlikle ilgili bir konuda hükümet adına çalıştırılması şeklinde uzlaşılması esasına dayanmaktadır. Zeybekler ya da efelerle Yunanistan’ın Mora yarımadasında yaşayan Kleft’ler arasında bazen benzetim yapılmaktadır. Kleft’ler; Mora yarımadasında çok süslü kıyafetlerle dolaşan ve çevrelerinde gösterişli bir hayat süren kişiler olarak tanınırlardı. Ancak bunlar; hırsızlık (koyun v.b.) ve talan yaparlar, ancak renk vermezlerdi. Zeybekler ise sadece haraçla yaşarlardı. Hırsızlık yapan kişi, zeybek ya da efe olamaz. Olsa olsa çalıkakıcı olarak adlandırılırdı. Zeybeklerin liderine efe; efeye bağlı diğer çete mensuplarına ise kızan denirdi.
 
İzmir Limanı yolunda zeybeklerin güvenlik hizmeti verdikleri bir yük kervanı dinlenme anında; kartpostal üzerinde 1904 tarihi seçiliyor. 
 (internet ortamı)
 
Ayan Kuleleri
 
19.yy.ın başından itibaren ayanlar, hem zenginliklerini saklamak hem de eşkıya baskınına uğradıklarında kendilerini savunmak amacıyla Ortaçağ derebeylik şatolarını andıran görkemli kuleler inşa ettiler. Bunların en güzel örnekleri, bugün hala Büyük Menderes Nehri’nin kıyısı boyunca izlenebilmektedir. Koçarlı’da Cihanoğlu Kulesi, Yenipazar Donduran Köyü’nde Donduran Kulesi, Arpaz’da görkemli Arpaz Kulesi ve Akçay kıyısındaki eski adıyla İnebolu yeni adıyla Yazıkent Köyü’nde Mehmet Özbay Kulesi en bilinenleridir.
 
Koçarlı; Cihanoğlu Kulesi
(Ekim 2025)
 
Yenipazar yakınlarındaki Donduran Kulesi
(Ekim 2025)
 
Kuleler; genellikle dikdörtgen planlı, bağımsız yapılar olup, su kaynakları boyunca denetleyici, gözetleyici yapılardır. Batı Anadolu’da günümüzde kule geleneği yüksek bağ evleri şeklinde (bağ kulesi) devam etmektedir. Kulelerin çevresinde mutlaka bir konak bulunmakta esas yaşam bu konakta sürmekte, tehlike anlarında ve düşman saldırılarında konak sakinleri ve çalışanlar bu kuleye sığınmaktadırlar. Bu yapıların yanısıra yaşam kalitesini sağlamaya dönük çeşme, hamam, havuz (su ihtiyacı için) gibi yapılarla ahır, hububat ve yağ depoları, yağhaneler ve avlu v.b. kullanım alanları da mevcut idi.
 
Arpaz Kulesi; Nazilli-Esenköy; arka/güney cephe...
(Ekim 2025)
 
Arpaz Kulesi ve Arpaz Konağı; yan yana...
(Ekim 2025)
 
Kulelerin genellikle 1. ve 2. katları “sağır”dır, yani pencere yoktur. Üst katlarında genellikle giriş kapısı üzerinde aşağı doğru uzanan bir dikdörtgen kesitli iki ucu açık bir kanal bulunur. Buna “seng endaz” denir. Buradan kapıya yanaşan birisinin üstüne zarar vermek amacıyla, kızgın yağ, su vb. dökülebilir ya da taş atılabilir. Kulelerin giriş kapılarında makaralı sistemlerle çalışan hareketli, açılır kapanır özellikte bir kapı bulunmaktaydı. Ayanların oturduğu ve zenginliklerinin de bulunduğu bu yapılar bir düşman saldırısına uğradığında, yandaki konakta yaşayan ahali hemen kuleye kaçar, kulenin giriş kapısı bu makaralı sistem yardımıyla (derebeylik dönemine ait şatolarda olduğu gibi) kapatılır ve dışarısı ile olan bağlantı kesilirdi. Giriş kapılarının üstünde bazı Rum eşkıyalarının baskınlarından korunmak için olduğu tahmin edilen haç şeklinde kabartmalar da bulunmaktadır. Kulenin üst katlarında çepeçevre yaklaşan düşmana ateş etmek amacıyla “v” kesitli mazgal delikleri bulunmaktadır. En üst çatı katına “parapet” adı verilmekte ve gözetleme amacıyla kullanılmaktaydı.
 
Arpaz Kulesi'nin yakınlarındaki eski bir çeşme
(A.Aydemir; Kasım 2015)
 
Arpaz Kulesi; konağa bakan yüzünde seng endaz olukları seçiliyor.
(A.Aydemir; Kasım 2015)
 
İlk Durak; Koçarlı…
 
19. yüzyılın Aydın vilayetindeki önemli ayan sülalelerinden biri olan Cihanoğlu Ailesi’nin hüküm sürdüğü Koçarlı kasabasıydı ilk durağımız. Kasabaya İncirliova üzerinden ulaştık. Koçarlı’da kasabanın içinden geçen Kocababa Deresi’nin hemen kıyısında arabaları bıraktık. Adımımızı dışarı atar atmaz Koçarlı’da sağanak yağmur karşıladı bizi. Dere yeni ıslah edilmişti ve temizdi içi. Susuz bir yazdan sonra bir dereyi akarken görmek doğrusu mutlu etti bizi. Cihanoğlu Kulesi’nin hemen karşısındaydık zaten. Kulenin arkasındaki yakın zamana kadar ailenin son temsilcilerinden Vesile Hanım’ın yaşadığı eski konağın yerindeki ev duruyordu yerli yerinde. Eski konak, 1941 yılında yaşanan bir yangın sonrası kül olmuş, yerine ise günümüze ulaşmış olan bu ev yapılmıştı. Ama Vesile Hanım yoktu artık; ailenin son temsilcisi Vesile Cihanoğlu 30 Ocak 2015 tarihinde 96 yaşında vefat etmişti. 1919 doğumlu olan Vesile Hanım, aslında Aydınoğulları ailesine mensuptu ve Cihanoğlu Abdülaziz Efendi’nin torunu Murat Cihanoğlu ile evlenerek Cihanoğulları’na gelin gelmişti. Aydın’da Eski Eserleri Koruma Derneği Başkan Yardımcısı Havva Çetintürk’e verdiği bir mülakatta Cihanoğulları ailesi ile ilgili olarak şu bilgileri aktarmıştı:
 
Koçarlı'ya merhaba; yağmur yeni durdu.
(Ekim 2025)

Kocababa deresinde aylar sonra su var.
(Ekim 2025)
 
“Kanuni Sultan Süleyman, 1522 yılında Rodos ve İstanköy Adalarını almak için ordusuyla Koçarlı'dan geçerken, Mersinbelen, Yağcıdere ve Dereköy dolaylarında konaklamış. O sırada 250 kişilik bir Türk aşireti de bu bölgede bulunmaktaymış. Aşiret Reisi Mehmet Bey, Kanuni'nin ordusuna katılarak, Rodos seferine gitmiş. Tam bu sırada Mehmet Bey'in çadırında bir çocuk dünyaya gelmiş. Padişah bu haberin kendilerine uğur getireceğini ümit ederek çocuğun adını ‘Cihan’ koymuş. Ve ona Beşparmak Dağları’ndan başlamak üzere Çine Çayı ve Sarıçay arasında kalan ve Büyük Menderes Nehri'ne kadar olan araziyi bağışlamış. Cihanoğulları, Koçarlı'ya yerleşip işte böyle kök salmış. Ben de Cihanoğlu ailesine gelin olarak geldim. Osmanlı Devleti’ne bağlı hanedanlığın son geliniyim… Cihanoğlu ailesi olarak üç-beş kişi kaldık. Oğlum, torunum, kayınbiraderim ve onun iki oğlu.” (3)
 
Vesile Cihanoğlu ailesiyle birlikte; 1930'lu yıllar ...
( https://www.facebook.com/efesi09/posts/vesile-cihano%C4%9Flu-30-lu-yillar/1144549024553383/)

 
Cihanoğlu Ailesi; 1950'li yıllar...
(https://www.facebook.com/photo/?fbid=1144522691222683&set=vesile-cihano%C4%9Flu-30-lu-yillar)
 
Şansızlığımız Koçarlı’ya mesai günü dışında gelmekti. Belediyenin kontrolunda olan Cihanoğlu Kulesi’ne bütün çabamıza rağmen giremedik. Daha önce defalarca geldiğimiz kuleyi bu kez ancak dışarıdan görebildik. Kule ve ev belediyeye bağışlanmış ve onların yönetimindeydi. Camide de durum benzerdi; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde olan tarihi cami uzun süredir yeni bir restorasyon süreci yaşamaktaydı; bu nedenle ibadete ve ziyaretçilere kapalıydı. Yapılacak tek şey kalmıştı; caminin hemen altındaki kahvehanelerden birine oturduk ve çaylarımızı içerek kasabalılarla sohbet ettik.
 
Cihanoğlu Ailesi'nin yaptırdığı Koçarlı'daki Cihanoğlu Camisi; uzun süredir restorasyonda olduğu için ziyarete kapalıydı.
(Ekim 2025)
 
Gezginlerin Cihanoğlu Camisi hatırası; avluda...
(Ekim 2025)
 
Koçarlı’da fazla oyalanmadık; yine Cihanoğlu Ailesi’ne mensup Abdülaziz Efendi’nin bir dönem ayanlık merkezini konumlandırdığı ve güçlü bir kale yapısıyla temsil edilen Cincin köyüne doğru hareket ettik.
 
Koçarlı'da bir kahvehanede çay ve incir molası...
(Ekim 2025)
 
Koçarlı ve Cihanoğlu Ailesi
 
Cihanoğlu ailesi yörede yer alan önemli ailelerden birisidir. Cihanoğlu ailesi, Kanuni döneminde Kanuni’nin Rodos seferi sırasında bölgede göçer olarak faaliyette olan ve yöreye yerleşen bir aile olarak bilinmektedir. Rivayete göre; Kanuni’nin sefer öncesi doğan bu aileye mensup bir çocuğa “Cihan” adını verdiği söylenmektedir. Bu yöre bugünkü Koçarlı kasabasının yer aldığı bölgedir. Bu bölge Büyük Menderes tarafından sulanan ve kış aylarında da sel baskınlarından en çok etkilenen çok verimli bir ovadır. Ünlü tarihçi Braudel’e göre 18.yüzyılda Batı Borsası’ndaki kayıtlarda; pamuk standardının, Kırkağaç/Kınık pamuğu (Manisa ve Bergama yöresinde bir başka ayan sülalesi Karaosmanoğlu ailesine ait) ve Sobuca (şimdi Büyük Menderes ovasında, Koçarlı yöresinde Bağarası yönünde bir köyün adı) pamuğu ile temsil edildiği anlaşılmaktadır.
 
Çakırbeyli sırtlarından Büyük Menderes Ovası'na bakış; karşıda Aydın Dağları...
(Mart 2016)
 
Tarihi kayıtlarda Cihanoğlu ailesi ile ilgili olaylara 1775 yıllarında rastlanmaktadır. Bu tarihte yöre halkının Cihanoğlu ailesinin büyüğü Abdülaziz Efendi’yi yörede halka zulmettiği iddiası ile padişaha şikâyet ettiğine dair kayıtlara rastlanmaktadır. Abdülaziz Efendi 1782’de ölmüş ve Aydın’a banisi olduğu Cihanoğlu Camisi’nin bulunduğu yere gömülmüştür. Bu cami, Cihanoğulları’na ait diğer eserlerden farklı olarak Koçarlı civarında olmayıp, Aydın’ın içindedir.
 
Koçarlı Cihanoğlu Camisi'nin haziresi
(Ekim 2025)
 
Hazirede yer alan ve Padişah Abdülaziz Dönemine denk düşen Rumi 1872 tarihli bir mezar taşı
(Ekim 2025)
 
Tonozlu bir Bizans yapısının yanındaki merdivenden çıkılan ve yoldan yüksekçe bir alanda yer alan camide; ortada mermer bir şadırvan, çevrede ahşap bir külliye de bulunmaktadır. Bu cami; zamanında Türkiye’ye gelen ünlü İngiliz arkeologu ve casusu Gertrude Bell tarafından da ziyaret edilmiş olup, internetteki web sitesinde bu caminin bir fotoğrafı da yer almaktadır.
 
Aydın Cihanoğlu Camisi'nin merdivenli girişine yakın konumda yer alan ve Bizans Dönemi'ne tarihlenen tonoz tünel
(Mart 2011)
 
Aydın'daki Cihanoğlu Camisi
(Mart 2011)
 
Aydın Cihanoğlu Camisi'nin şadırvanı
(Mart 2011)

Aydın Cihanoğlu Camii'nin şadırvanının 20.yy.ın başında İngiliz arkeolog Gertrude Bell tarafından çekilen fotoğrafı
(https://gertrudebell.ncl.ac.uk/p/GB-3-1-6-1-154)

Abdülaziz Efendi Koçarlı’nın Çine çıkışından (Mezarlık çıkışı) ulaşılan Cincin köyünde yer alan Cincin Kalesi’ni payandalarla tahkim ederek burada yaşamış. Bu yapıyı yönetim merkezi yapmış.
 
Koçarlı; Cihanoğlu Kulesi
(Ekim 2025)
 
Abdülaziz Efendi’den sonra, bir dönem kardeşi Halil Ağa ailenin idaresinde bulunmuş. Halil Ağa ölünce Koçarlı’ya Merkez Cihanoğlu Camisi bahçesindeki mezarlığa gömülmüş. Abdülaziz Efendi’den sonra ailenin üyeleri arasında toprak anlaşmazlıkları ve yönetim kavgaları nedeniyle yönetim bütünlüğü kalmamış; Halil Ağa’nın oğlu İbrahim Bey Sobuca’ya çekilerek Sobuca Ayanı olarak topraklarını yönetmiş. İbrahim Bey, halk tarafından çok sevilen, mert ve cömert biri olarak tanınmış. En büyük çatışmalarını Mazın Subaşısı Hüseyin Bey ile yaşamış. Hüseyin Bey, halk tarafından amcası Abdülaziz Efendi gibi zorba ve halka zulmeden biri olarak tanınmaktadır. Hüseyin Bey, Osmanlı – Rus Savaşı’na gidince, yerine kardeşi Mehmet Bey geçmiş ve halka zulmetmiş. Halk bunun üzerine Sobuca Ayanı İbrahim Bey’den yardım istemiş ve ona dert yanmışlar. Mehmet Bey, Sobuca Ayanı İbrahim Bey’e karşı Rum eşkiyalarla birlikte Sobuca’ya baskın yapmış; en sonunda Osmanlı Devleti Mehmet Bey’i Ordu Emini yapmakta çareyi bulmuş. Mehmet Bey 1814’de ölmüş. İbrahim Bey, 1821’de Sakız isyanına katılmış, 1826’da Koçarlı’da ölmüş.
 
Cihanoğlu Konağı; 1941 yılında yanmış.
(https://www.facebook.com/efesi09/photos/ko%C3%A7arl%C4%B1-cihano%C4%9Flu-kona%C4%9F%C4%B1-1928-%C3%B6ncesi/1556136107820623/)

Yanan konağın yerine yapılan yenisi; Vesile Hanım Teyze ölünceye dek bu evde yaşadı. Konak, ölümü sonrasında Cihanoğlu Kulesi ile birlikte Koçarlı Belediyesi'ne bağışlandı. 
 
(https://www.aydinparagraf.com/kultur-sanat/cihanoglu-kulesi-ve-konagi-turizme-kazandiriliyor-h15282.html)
 
Cihanoğulları’ndan Koçarlı’da kalan eserlere gelince; Koçarlı ilçe merkezinde Cihanoğlu Kulesi ve Koçarlı Merkez Cihanoğlu Camisi (Yapım Tarihi: Hicri 1250, Miladi 1834) var. Cihanoğlu Kulesi tam bir Ortaçağ derebeylik yapısı olan 4 katlı bir yapı. Gerek kule gerekse caminin yapımında adalardan gelen Rum ustaların çalıştığı; özellikle camideki taşrada az rastlanır estetik mermer işçiliği ile dikkat çeken mihrap, minber ve dışarıdaki mermer şadırvanın bu ustaların maharetli ellerinden çıktığına dair yaklaşımlar bulunuyor. Caminin içinde; yine İzmirli Rum ustaların yaptığı eski İzmir saatlerinden ikisi mihrabın iki yanında duruyor. Cami; Büyük Menderes ovasında yer alan ve zamanımıza erişim açısından en iyi durumda ve bakımlı olanı. Son yıllarda yapılan restorasyon sırasında daha önceleri son cemaat yerini uzatmak amacıyla yapılmış olan üstündeki örtünün de kaldırılması ile şadırvan, o çirkin görüntüsünden kurtulmuş ve rahatlamış. Şadırvana önden bakıldığında simetrik bir görünüm var. Mermer bloklar üzerinde güvercin, çift başlı kartal ve kartalın başında Bizans tacı (Rum Ortodoks ustaların ya da onların yanında yetişen Türk çıraklarının yaptığı anlaşılıyor), söğüt ağacı ve salkım üzümler işlenmiş. Ayrıca bahçede zamanın ileri gelenlerinin gömüldüğü bir de mezarlık mevcut. Mezarlıkta en ilginç görüntü Osmanlı’nın son döneminde yaşayan padişahların dönemini işaret eden mezar taşları. Fes başlılar 2. Mahmut dönemine; önden çatmalı fesli olanlar ise Abdülaziz dönemine aitmiş. Daha öncekiler ise sarıklılar…
 
Cihanoğlu Camisi; Koçarlı'da...
(Ekim 2025)
 
Caminin son cemaaat yerinin hemen önünde yer alan ve zamanında Rum ustalar tarafından yapıldığı söylenen şadırvanın önündeki mermer panolara örnekler
(Ekim 2025)
 
Aynı şadırvanın sağ yandaki frizli mermer panolarından örnekler
(Ekim 2025)
 
Koçarlı'daki Cihanoğlu Camisi'nin mihrabı
(Aralık 2007)

İzmirli Rum saatçı ustaları tarafından yapılmış olan bu duvar saatinin 2007 yılındaki hali; şu anı bilmiyoruz. Çünkü restorasyon nedeniyle giremedik.
(Aralık 2007)

Cihanoğlu Camisi; mermer kürsü
(Aralık 2007)
 
Cihanoğlu Camisi'nin gösterişli mermer minberi
(Aralık 2007)
 
Cincin Köyü’nde…
 
Cincin köyü, Koçarlı ile merhum başbakanlardan Adnan Menderes’in topraklarının yer aldığı Çakırbeyli arasında, güney batıya doğru açılan bir vadinin derinliklerinde yer alıyor. Önemi bu köyde yer alan 18.yüzyılın sonlarından kalma ve iyi tahkim edilmiş bir tepelikte yer alan Cincin Kalesi’nden ve şimdi onun hemen arkasında yer alan Cihanoğlu Camii’nden kaynaklanıyor. Köy 18.yüzyılda Cihanoğlu ailesine mensup Abdülaziz Efendi’nin bir dönem yönetim merkezi olarak işlev görmüş. Kale ve cami o günlerden kalma.
 
Uzaktan Cincin Kalesi'ne yaklaşırken tahkimat duvarlarını gördük.
(Ekim 2025)
 
Cincin Kalesi'ne doğru ilerlerken yorgun Cincin evlerinin önünden geçtik.
(Ekim 2025)
 
Bugünlerde köyün doğu yönünde bir vadiye bakan sırtlarına doğru konumlanmış ve kırsalda villalardan oluşan bir kompleks inşaatını geçince, vadinin güney yamaçlarında oldukça iyi tahkim edildiğini hissettiren tahkimat payandalarıyla dikkat çeken Cincin Kalesi düzlemi fark ediliyor uzaktan. İki yanında; kimi terk edilmiş ve yıkık dökük, kimi ise hala içinde yaşama dair sesleri barındıran eski köy evlerinin bulunduğu kilit taşı döşeli bir sokağı ağır ağır tırmanarak kalenin ve köyün terk edilmiş eski ilkokulunun bulunduğu tepeye doğru yürüdük. Kale düzlemini sokaktan ayıran bir demir kapı zincirle sabitlenmişti; açmak mümkün olmadı, biz de kapının üzerinden atlayarak okulun avlusuna ulaştık. Her yanı ot bürümüş, kale düzlemi ve terk edilmiş Cincin köyü ilkokulunun binası ise, bu otlar ve dal budak sarmış ağaçlar arasında neredeyse zorlukla fark ediliyor. Okul avlusunun duvarları, pencereler, kapılar; hepsi kırık dökük vaziyette… Sadece bir zamanlar Atatürk büstünün konduğu ve üzerinde büyük harflerle “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” yazan, mermer kaplamalı bir heykel kaidesi kalmış ayakta sanki. Eğitim sistemiyle sürekli oynayan bir anlayış, sonunda köy ilkokullarını ne yazık ki bu acınacak hale getirmiş durumda.
 
Cincin Kalesi'nin içinde harap vaziyette bir Cumhuriyet ilkokulu; bir zamanlar üzerinde Atatürk büstünün bulunduğu mermer kaplamalı kaide üzerinde "Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir" yazıyordu.
(Ekim 2025)
 
Eski Cincin İlkokulu'nun girişinin şimdiki hali
(Ekim 2025)
 
Cincin Kalesi düzleminden Cincin Cihanoğlu Camisi'ne bakış
(Ekim 2025)
 
Cincin köyüne ilk kez 2003 yılının Ocak ayında rahmetli Arkeolog Şükrü Tül ile birlikte gelmiştik. O zaman Cincin Kalesi bugünkü gördüğümüz manzaradan oldukça farklıydı. Ortalık bu şekilde darmadağın ve metruk halde değildi. O günkü izlenimlerimize dair tuttuğumuz notlarda şu bilgiler yer alıyordu:
 
Kale düzleminden kuzeye doğru yandan bakış
(Ekim 2025)
 
İlk0kulun arka avlusu
(Ekim 2025)
 
Cincin Kalesi içinde bir konak (yandığı için şimdi yok, konakta kullanılan friz, mermer silme, kapı alınlığı vb. yapı taşları yerlerine yapılan evlerin duvarlarında yer alıyor) su ihtiyacını karşılamak için tüm yağmur sularının havuzun içine süzülmesini sağlayacak tarzda kenarları pahlı şekilde yapılmış ve halen sağlam halde olan bir havuz, hayvanları bağlamak ve muhtelif amaçlarla kullanılan kalenin aşağı avlusu; zeytin ve zeytinyağı depolamak amacıyla büyük bir hangar, kalenin tüm duvarlarında mazgal delikleri ile Kaleden biraz ötede arka aşağıda yer alan ve içi çok naif tarzda yapılmış Cincin Camii bulunmaktadır. Duvarlardaki resimlerde ağırlıklı olarak çevre tepelerde bol miktarda olan çam ağaçları bulunuyor.”
 
Kale düzleminde yer alan havuz duvarının üzerindeki İlkçağ'dan kalma mermer kiriş parçaları
(Ekim 2025)
 
Kale düzlemndeki havuza bakış
(Ekim 2025)

Kalenin içinde hala hayatın sürdüğü evler de vardı.
(Ekim 2025)
 
Bugün kale düzleminde, otların arasında kaybolmuş gibi duran havuz hala yerinde mevcut… Yanan konağa ait mermer silme, kapı alınlığı gibi bazı mimari parçalar hala havuzu sınırlayan duvarların üzerinde duruyor. Günümüzde kale düzlemi, doğu yönünde bir sokakla sınırlanıyor. Sokağın ötesinde ise, yeni restorasyon geçirmiş ve süslemeleriyle dikkat çeken Cihanoğlu Camii yer alıyor. Cami, 18.yy.ın sonlarında (1773-1774 yıllarında) Cihanoğlu ailesine mensup Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmış.
 
Cincin Kalesi'ne cami tarafından bakış; heyet kaleden iniş halinde... 
(Ekim 2025)
 
Cincin Cihanoğlu Camisi
(Ekim 2025)
 
Caminin iki yandan çıkılan merdivenlerle erişilen son cemaat yeri
(Ekim 2025)
 
Eğimli bir arazi üzerinde teraslanarak yaratılmış bir düzleme oturtulmuş Cihanoğlu Camii; doğu, kuzey ve batı yönlerini dolanan ve avludan kuzey yönündeki bir merdivenle ulaşılan revakla kaplı son cemaat yeri, içeride yine Koçarlı’daki Cihanoğlu Camii gibi bitki ve doğa betimlemeleriyle süslü harim ve güneybatı yönündeki minareden oluşur. Son cemaat yerindeki yuvarlak kemerli revakı ahşap sütunlar taşır. Doğu yönünde palmet süslemelerle sonlanan bir duvar, revakı kalan bölümünden ayırarak son cemaat yerinde bir kadınlar mahfili işlevi görecek mekânı oluşturmuştur.
 
Cincin Cihanoğlu Camisi; ön cephe ve son cemaat yeri...
(Ekim 2025)
 
Caminin harim bölümü; mihrap ve süslemeleri oldukça ilginç...
(Ekim 2025)
 
Pencere üstü kalem işi süslemeler; madalyon içindeki kule ve konak betimlemeleri Cihanoğlu Kulesi ve Konağı'nı hatırlatıyor.
(Ekim 2025)
 
Caminin dışı ne kadar sade ise, içi de bir o kadar yoğun bitki ve manzara motifleriyle kaplıdır. Mihrabın iki yanında yer alan ve üzerindeki kompozit sütunlarıyla dikkat çeken ikişer burmalı sütun, bunların iki yanında ise bitkisel ve geometrik muhtelif bezemeler yer alır. Pencerelerin üzerindeki madalyonlarda yer alan doğa manzaraları ve kule tipi evler, yanındaki konaklar, Ayanlar döneminin bölgedeki zenginliğini simgeler niteliktedir. Bitkisel süslemeler içinde yörede yetişen tarımsal ürünlerin de motif olarak kullanıldığı süslemelere rastlanır. Cami yakın zamanda bir restorasyon geçirmiş olup bugün ibadete açık konumdadır.
 
Harimin girişte yer alan üst asma katı; kadınlar mahfili ise dış bölümde...
(Ekim 2025)
 
Bir başka pencere üstü duvar süslemesi; doğa ve kule / konak manzaralı...
(Ekim 2025)
 
 
Caminin minber ve mihrabına bakış
(Ekim 2025)
 
Camiyi gezerken imam geldi yanımıza. Oldukça konuksever, ibadethanenin her şeyiyle ilgili ve sorumluluk sahibi bir insandı. Caminin restorasyon süreci hakkında bilgilendirdi bizi ve konukseverliğinin bir göstergesi olarak camiden ayrılırken bize lokum ikramında bulundu. Vedalaşarak yanından ayrıldık.

 
Bir pencere üstü süslemesi daha; bir gemi betimlenmiş.
(Ekim 2025)
 
Cihanoğlu Camisi'nin batı yönündeki minaresi ve revaklı son cemaat yerinin bir bölümü
(Ekim 2025)
 
Caminin bakımlı avlusundan bir görünüm 
(Ekim 2025)
 
Cincin Cihanoğlu Camii hatırası
(Ekim 2025)
 
Cincin köyünden sonra bir çay molası için eski başbakanlardan Adnan Menderes’in köyü Çakırbeyli’ye uğradık. Demokrasi Çınarı diye adlandırılan asırlık çınarın da bulunduğu meydana bakan kahvehanelerden birinde çayların eşliğinde soluklandık biraz. Köyün içinden geçen arkamızdaki Sarıdere son yağmurlarla birlikte yeniden akmaya başlamıştı. Çakırbeyli köyündeki verdiğimiz mola sonrası Aydın girişindeki Tariş’in tesisleri içinde bulunan Tariş satış mağazası, incir alışverişi için bir başka uğrak noktamız oldu. Çevre köy ve kasabalardan yeni hasat edilerek seçilmiş kaliteli dökme kuru inciri burada bulmak mümkündü. Hepimiz nasiplendik ve sonrasında yeniden geri dönüp, Büyük Menderes Irmağı’nın kıyısından ayrılan eski yolu izleyerek Yenipazar’a doğru yöneldik.
 
Kerpiçten bir Cincin evi; yorgun ama her şeyiyle güzel ve ayakta...
(Ekim 2025)

Cincin Kalesi'ne son bakış
(Ekim 2025)

Çakırbeyli Demokrasi Çınarı ve meydan...
(Şubat 2020)
 
Bugün Cumartesi idi ve Yenipazar’da pazar kuruluydu. Kasabada onun kalabalığı ve yoğun trafiği vardı. Ama biz öncelikle Yörük Ali Efe’nin müze olarak düzenlenen evine ve bu düzenleme sırasında kasabanın Dalama çıkışında yer alan mezarlığından buraya taşınan kabrini ziyaret ettik.
 
Bir vadiye saklanmış Çakırbeyli köyünün tepeden görünüşü; ortadan akan Sarıdere...
(Şubat 2020)

Çakırbeyli'yi ikiye bölen Sarıdere...
(Şubat 2020)
 
Yenipazar ve Yörük Ali Efe
 
Yenipazar her zaman bu kadar kalabalık ve karmaşa içinde değildir. Sakin ve huzur dolu bir kasaba hayatı yaşanır hala buralarda. Elbette nispi olarak böyle bu durum; ülkedeki tüm alt üst oluştan her yerde olduğu gibi Yenipazar da mutlaka nasibini alıyor olmalıdır ama bizim için aralıklarla ziyaret ettiğimiz bir kasaba olarak Yenipazar, taşıdığı “cittaslow” (sakin şehir) unvanını çoktan hak etmiş bir yerleşimdir. Kasabanın çıkışında ve Bozdoğan yönünde; yöredeki kötü durumdaki ayan kulelerinden biri olan Donduran Kulesi ve yine Madran Baba Dağı’na doğru yönelen bir istikamette Karia kenti Orthosia yer alır. Ama Yenipazar’a damgasına vuran Yunan işgali sırasında Kuvayı Milliye’nin bu topraklarda oluşumunda ve Yunan kuvvetlerine karşı geliştirilen direniş harekâtında Celal Bayar ve Albay Şefik Aker ile birlikte büyük rolü bulunan Yörük Ali Efe’dir.
 
Yenipazar'ın pazarıydı bugün; Cumartrsi...
(Ekim 2025)

Yörük Ali Efe Caddesi; bir panayır yeri...
(Ekim 2025)
 
Yörük Ali Efe (1895-1951); Nereden Nereye?
 
Yörük Ali Efe, bugün Sultanhisar Kasabası’nın üzerinde yer alan Karia yerleşimi Nysa antik kentinin yukarılarında yer alan Kavaklı köyündendir. 1895 yılında bu köyde dünyaya gelen Yörük Ali Efe’nin babası Sarıtekeli aşiretinden İbrahim Abdi, annesi ise Atmaca aşiretinden Fatma’dır. Öz babası; Yörük Ali daha 4,5 yaşlarında iken, aralarındaki bir husumet nedeniyle Deli Mehmet isimli biri tarafından vurularak öldürülünce, annesi Fatma ailenin büyükleri tarafından Kavaklı köyünden Osmancık diye bilinen bir kasap ile evlendirilir. Yörük Ali 15 yaşına kadar babalığının yanında çobanlık yapar, diğer işlerine yardımcı olur. Erken gençliğinde köyün kabadayısı geçinen Çolağın Mehmet ile arasında, en yakın arkadaşı olan İbrahim’in öldürülmesi nedeniyle büyük bir düşmanlık gelişir; Çolağın Mehmet’in kendisinin tezgahladığı asılsız bir hırsızlık nedeniyle Yörük Ali’yi suçlayarak jandarmaya ihbar etmesi sonrasında tutuklanır ve 6 ay hapishanede yatar. Daha sonra suçsuzluğu anlaşılıp hapisten çıktıktan sonra askere alınır; I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de Depo Alayı’nda askerlik görevini yaparken; Yörük Ali, Ermeni bir takım subayının (Karabet Efendi) yoktan bir bahane ile tokat atması üzerine(4) Kafkas Cephesi’ne sevk edilirken askerden kaçarak köyüne gider. Bir süre Aydın Dağları’nda dolaştıktan sonra Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin grubuna katılır. (1914). Kuvayı Milliye günlerinde Sultanhisar yakınlarında bulunan Malgaç Köprüsü’nde yer alan Yunan karakolunu birlikte bastıkları Kıllıoğlu Hüseyin Efe ile bu müfrezede tanışır.
 
 
Yörük Ali Efe 
 
Yörük Ali Efe Müzesi'ne girerken...
(Ekim 2025)

Avlunun solunda Yörük Ali Efe'nin mermerden kabri vardı.
(Ekim 2025)
 
 Dağlardaki zeybeklik günlerinde arkadaşı İbrahim’in ölümüne neden olan Çolağın Mehmet’ten intikamını alır; ancak babasını vuran Deli Mehmed’i göstermiş olduğu pişmanlığından dolayı öldürmekten vazgeçer. Alanyalı Ahmet Efe’nin Bozdoğan’da Kavaklıdere karakolu baskınında öldürülmesi sonrası, zeybeklerin başına geçer; 1919’da uzun yıllar karşı karşıya gelip birbirlerine kurşun attıkları Nazilli Jandarma Komutanı Asteğmen Fethi Bey’in çabasıyla yüze iner; Çine’ye çekilir.
 
Batı Anadolu'da Kuvayı Milliye'nin inşasında Galip Hoca kimliğiyle önemli bir rol üstlenen ve Yunan İşgali öncesinde İzmir'de
 İttihat ve Terakki’nin Katip-i Mesullüğü görevini yürüten Celal Bey (Bayar)
 
Zeybeklik günlerinde Yörük Ali Efe; müzeden...
(Ekim 2025)
 
Yörük Ali Efe Evi ve Müzesi
(Ekim 2025)
 
Bu sıralar 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilir; İzmir’de o yıllarda İttihat ve Terakki’nin Katip-i Mesullüğü görevini yürütmekte olan Celal Bey (Bayar) de işgalden yaklaşık 2 ay kadar önce (19 Mart 1919) sonradan İzmir Suikastı Davası’nda asılacak olan ve yine kendi gibi İttihatçı olan Yüzbaşı Sarı Edip Efe ile birlikte İzmir’den ayrılarak önce Tire yakınlarındaki Fata’ya (bugünkü Gökçen Kasabası) ve Ödemiş’e gelir ve bu bölgede beklenen Yunan işgaline karşı bir milli direnişin imkanlarını araştırır.(5) Ancak şartların yeterince olgunlaşmadığını görerek, Aydın Dağları üzerinden önce İncirliova’ya ve daha sonra Aydın 57.Tümen Komutanı olan Albay Şefik Aker’in yanına gider. Birlikte Çine’de Yörük Ali Efe’yi Batı Anadolu’da bir direnişin ateşini tutuşturmak üzere oluşturmaya çalıştıkları Kuvayı Milliye’ye katılmaya ikna ederler. Bu görüşmeler esnasında Yörük Ali Efe’nin direnişe ikna için ayağına kadar gelen bu insanlara şu dedikleri oldukça ilginçtir:
 
Aydın 57.Tümen Komutanı Albay Şefik Aker

Yörük Ali Efe; Malgaç Köprüsü baskını için teşkil ettiği ilk müfrezesi ile birlikte; altına düğtüğü notta "ilk teşkil ettiğim milli müfreze, 19-6-1919" yazılı...
 
Müze evin üst katında yer alan bir yatak odası
(Ekim 2025)
 
“Bey Amca, sen hiç merak etme. Allah’ın izniyle biz hemen yarın bismillah deyip çıkacağız. Bundan sonra işimiz Yunan’la uğraşmak olacaktır. Milleti hep ileri gelenler aldattı. Yoksa biz şimdiye kadar durmazdık. Biz çıkalım, arkamızdan millet gelir. Sen hiç merak etme, bize yalnız silah, cephane ve subay ver. Nasıl emredersen senin sözünü tutacağız.” (Albay Şefik Aker; 57.Tümen ve Aydın Millî Mücadelesi (1918-1920) (6)
 
27 Mayıs 1919’da Yunan askerleri Aydın’ı işgal ederler. Yörük Ali Efe ve arkadaşı Kıllıoğlu Hüseyin Efe liderliğindeki zeybekler, 16/17 Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar yakınlarındaki Malgaç Köprüsü’nde bulunan Yunan karakoluna baskın verirler. Tüm işgalcileri etkisiz hale getirirler, silah ve cephaneleri ele geçirirler, köprüyü ve demiryolunu Yunan kuvvetlerinin içerilere doğru harekâtını engellemek amacıyla tahrip ederler. Bunu takip eden günlerde ise, nispeten küçük bir kuvvetle işgal edilmiş bulunan Aydın şehir merkezini Yunan işgalcilerinden 30 Haziran 1919 tarihinde kurtarırlar. Ancak İzmir’den trenle ulaştırılan destek kuvvetleri sayesinde Aydın yeniden 3 gün sonra; 4 Temmuz 1919’da Yunan askerleri tarafından yeniden işgal edilir. O sıralarda Kuvayı Milliye teşkilatı Nazilli’ye çekilir. Burada biri Demirci Mehmet Efe’nin liderliğinde Milli Menderes Alayı, diğeri ise Yörük Ali Efe’nin liderliğinde Milli Aydın Alayı oluşturulur. Düzenli orduya geçişe dek, Batı Anadolu’da Yunan kuvvetlerine yönelik olarak Kuvayı Milliye Direnişi çete savaşları şeklinde sürdürülür.
 
Yörük Ali Efe, zeybekleriyle birlikte...

Yörük Ali Efe; Yenipazar günlerinde...
 
Yörük Ali Efe Müze Evi'nin üst katında yer alan bir başka odanın görünümü
(Ekim 2025)
 
Bu aylarda Demirci Mehmet Efe’nin ve kızanlarının dahil olduğu Denizli Baskını ve Çerkes Ethem’in Garp Cephesi’ndeki düzenli orduya ayak direme ve kalkışma girişimleri nedeniyle yaşanan kriz, Albay İsmet Bey’in (İnönü) Atatürk’ün Harbiye’deki en yakın arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy’un yerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından Garp Cephesi Komutanlığı’na atanması sonrasında aşılır ve Türk ordusu tüm kısıtlı imkanlara ve ihanetlere karşılık, nihayetinde düzenli ordu kimliğine kavuşur.
 
Yörük Ali Efe son zamanlarında...

Yörük Ali Efe'nin nüfus cüzdanı
(Nisan 2011)

Yörük Ali Evi ve Müzesi
(Ekim 2025)
 
Yörük Ali Efe, Kurtuluş Savaşı süresince Garp Cephesi’nde komuta ettiği askeri birlikle beraber mücadelesini sürdürür. Garp Cephesi’nde düzenli ordunun kurulmasıyla Yörük Ali Efe kuvvetleri de 37. Alay ismini alarak 57. Tümen’e katılır. Millî Mücadele dönemi ve Kurtuluş Savaşı’ndaki hizmetleri nedeniyle kurtuluş sonrası İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilir.
 
Yörük Ali Efe; arkadaşlarıyla...

Müzedeki zeybek kıyafetleri
(Nisan 2011)

Koca Efe'nin İstiklal Madalyası; müzeden...
(Nisan 2011)
 
Yörük Ali Efe, Zafer’in ardından, bir süre savaş öncesinde düze indikten sonra yerleştiği Çine-Yağcılar köyünde yaşar; daha sonra memleketi Sultanhisar’a döner. Orada bir çırçır fabrikası satın alarak yöre pamuğunu işler. Sultanhisar’da hayatı bu şekilde sakince sürerken, devletten gelen bir çağrı üzerine İzmir’e taşınır. Kendisine 19.yy.da Levantenlerin sayfiyesi konumundaki İzmir’in banliyösü Buca’da 10 odalı bir konak verilir. Kemeraltı’nda tarihi Yemiş Çarşısı’nda bir dükkân alır ve burada Sultanhisar’ından gelen kuru incir, üzüm, badem gibi ürünlerin ticaretiyle meşgul olur; o günlerin İzmir’inin en meşhur sinemalarından Lale, Elhamra ve Tayyare sinemalarının işletmeciliğini yapar. Geniş bir çevre edinir. Zamanın İzmir Valisi Kazım Dirik’tir. Dükkânı ve evi tanınmış siyasetçiler, eski silah arkadaşları ve dostlarıyla dolup taşar. İzmir’deki hayatı bir süre bu şekilde seyreder; ta ki o talihsiz tramvay kazasına kadar… (7)
 
Yörük Ali Efe, oğlu Cengiz Yörük ile birlikte; müzeden...
(Nisan 2011)

Gramofonu; müzeden...
(Nisan 2011)

Yörük Ali Efe Müzesi; avludan bir görünüm
(Nisan 2011)
 
1928 yılında özel otomobilinin arızalandığı bir gün Buca’dan trenle ulaştığı Alsancak Garı’ndan Konak’a iş yerine gitmek üzere bindiği atlı tramvayda Kantar Karakolu yakınlarında seyir halindeyken, elinden düşürdüğü kıymetli bastonunu almak isterken elim bir kaza geçirir ve iki ayağı da tramvayın altında kalarak kırılır; kangren şüphesiyle acilen kaldırıldığı Fransız Hastanesi’nde ayakları dizlerinden kesilir. Bu Yörük Ali Efe’nin bir anlamda hayatının en dramatik anlarından biridir. İzmir’de fazla kalamaz; dostlarının önerisiyle ailesiyle birlikte o günlerde Aydın’a bağlı bir bucak konumundaki Yenipazar’a taşınır.
 
Yatağı; müzeden...
(Nisan 2011)

Tüfeği ve kamaları; müzeden...
(Nisan 2011) 
  
Yenipazar’ın batı çıkışında zamanında bir Rum’a ait olan eski bir evi ve çırçır fabrikasını satın alarak burada pamuk ve zeytin yağı işletmeciliğini sürdürür. Yağhanenin yazıhanesinde kötürüm kalmış Koca Efe’yi oturur pozisyonda gören Yenipazar’ın yaşlılarına yakın zamanlara kadar rastlanırdı hala.
 
Müzedeki odalardan bir diğeri
(Ekim 2025)

Bir oturma odası örneği
(Ekim 2025)
 
Okuma yazmayı yirmi beş yaşında öğrenen Yörük Ali Efe, kalan yaşamında “okumaya” çok ayrıcalıklı bir yer ayırır; kendisiyle görüşmeler yapmaya gelen gazeteci ve yazarlarla da mekânında söyleşir; eski Kuvayı Milliye günlerine dair hatıralarını paylaşır. 1934’de “Yörük” soyadını alan Yörük Ali Efe, ilerleyen kronik rahatsızlıkları nedeniyle 1951 Temmuz’unda oğlu Cengiz Yörük ile birlikte Bursa’ya tedavi amaçlı gider; ama bu son seyahati olur bir anlamda. Yenipazar’daki evine bir daha sağ dönemez. 23 Eylül 1951’de 56 yaşında Bursa’da ölür. Vasiyeti üzerine Yenipazar’ın çıkışında yer alan Muslukuyu Mezarlığı’nda annesinin yanına defnedilir. Daha sonraki zamanlarda müze haline getirilen eski yaşam mekanının avlusuna; bugünkü kabrine 2000 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla taşınır.
 
Yörük Ali Efe Müzesi'nden; bir mangal...
(Nisan 2011)

Yörük Ali Efe Müzesi; giriş yolu
(Nisan 2011)
 
Kendi anlatımıyla Yörük Ali Efe
 
(Kaynak: Efelerden Haber; Eğitimci Yazar Kemal Özkaynak; 1908-1982)
 
“Efe senin İstiklal Mücadelesine karışan günlerini ve batıda zeybeklerin yazdığı destanları ağzından dinlemeye geldim. Tekirdağ Milletvekili Rahmi Apak bu konuda bir kitap yazmış. Eski Aydın cephesi kumandanı Şefik Bey'in de bu konuda yazıları var. Orada senin değerli hizmetlerinden bahsederler, gördün mü? 
– Hepsi eksik, hepsi! Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her Türk, o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki? 
Efe'nin bu tevazuuna ve bu ifadesine şaştım kaldım doğrusu. Bir halk diplomatının karşısında olduğumu hissederek kendimi toparladım.
İlk mukavemet duygusunu nasıl hissettin Efe?
– 57. Tümen bozulmuştu. Çine'de gelen cavura karşı bir mukabele hareketinin tasarlandığını duymuştum. Haberleştik, bu arada Tümen Komutanı Şefik Bey'le de konuştum, bu mukavemete katılacağımı söyledim. Henüz Osmanlı Kuvvetleri takatten düşmüş değildi. Onlardan da istifade edecektik. Bu sırada Aydın işgal edildi. Göçler başladı, tedhiş arttı. Bir kahpeliğe kurban gitmeyelim diye az çok çekiniyorduk. Köylüler istisnasız mukavemet taraftarı idiler. Fakat bunlara rağmen bir kancıklık mümkündü. Hareketlerimiz hükümeti kuşkulandırmasın, düşman süratle üstümüze gelmesin diye çok ihtiyatlı hareket ediyorduk. Sonra sular duruldu. Kararı verdik, kızanları topladık, istilaya karşı Aydın Dağları’nda zeybek bayrağı açtık.
İlk defa kaç kızanla işe başladın Efe?
– Başlangıçta 5-6 kişi vardı. Sonradan çoğaldık. Bunların içinde sütüne, namusuna güvendiğim kızanlara vazifeler vermeye başladım.
Efe senin Şefik Bey'e milleti eşraf aldattı, mukavemette geç kaldık, onlar olmasaydı, biz şimdiye kadar çoktan düşmana karşı koyardık demek suretiyle kıyam hareketinde zeybeklerin geç kaldığını söylemişsin?
Bunun cevabını vermedi, yalnız:
Bunlar yirmi beş yıllık sözler. Hangi birisi hatırda kalır ki. Hakikaten yirmi beş sene evvel olup bitenleri nakletmek için hafızasında bir plak sıhhatine ve sadakatine ihtiyaç vardı. Daha fazla eşip, deşmedim. Fakat efe, bunların doğrusunu ve tamamını bulup, yazmak lazım değil mi?
Evet der gibi başını salladı, ilave ettim. Evet, ama efe, bunun için de senin malumatına ve vesikalara, kısaca dokümana ihtiyaç var.
– Onlar ne ki?
Hani o günlerde verilen yazılı emirler, alınan resimler, mektuplar, telgraflar, müsveddeler. Geçmiş günleri, ümmiliğini, gençliğini telmih eden bir eda ile:
– Onları muhafaza edemedim. Daha doğrusu kıymetini bilemedim. O zaman biz zeybekler görünüşte İtalyanlarla dost geçinirdik. Bu senin söylediklerine onlar pek meraklı idiler. Hepsini istediler ve alıp götürdüler. Haziran ortalarına doğru 16 Haziran 1919’da Malgaç Köprüsü’ne bir baskın yaptık. Bu müsademe ehemmiyetli sayılıyordu. Düşmanın münakalesi kesilecekti. Bu teşebbüs bizi, ordu subaylarına daha çok yaklaştırdı, onlarla irtibat peyda ettik.
İrtibat tesis ettiğiniz bu subaylar kimlerdi Efe?
– Teğmen Zekai Bey şimdi Turyağ fabrikasında, Şamlı Şükrü halen zannediyorum Antakya'da, Topçu kumandanı Hakkı Bey. Efendiiiim! Yüzbaşı Ahmet Bey, Mülazım Necmeddin Bey, Koçarlı yüzünden Ethem Bey, Adnan Bey.
Çete başlarından, kızanlardan?
– Çineli Hacı Süleyman, Kıllıoğlu, Dokuzun Mehmed, Molla İbrahim, Mesutlulu Mestan Efe, Ortakçılı Mehmet Efe, ha deyince hatırına gelmez ki! Evet, Kara Durmuş, Danişmentli İsmail, Hacı Ahmet, Kerim Çavuş, Teke İmamoğlu, Tavas'lı Mustafa Bey, Sancakdarın Ali Efe.
Kadın zeybekler de sizin aranızda var mıydı?
– Vardı. Baltaköy kadınları o günlerde bize çok yardımlarda bulundular. Hele İmamköy'lü Çete Ayşe, bir zeybek kadar çalıştı.
Efe rahatsız galiba sormadan söylemiyor:
Halk Aydın baskınını pek heyecanlı anlatıyor Efem, bunu dinlemek isterim.
– Cavur Aydın'a yerleşti, dediler. Arımıza yediremedik. Kumandanına haber saldık. Şehri boşaltmalarını istedik. Değilse boy ölçüşmeye hazırız dedik.
Bu adeta bir kesin uyarı!
 – Evet, zeybek aklı!
Diyerek şakalaştı.
– Yalan haberler saldık. Aydın'a gelmekte olan kuvvetler sayısının elli bin kadar olduğunu söyledik. Bu sırada Telli Dede’de bir müsademe oldu. 28 Haziran'da düşman kuvvetleri Menderes'e bir taarruzda bulundu. Nehrin Aydın yakasında çetin bir savaş verdik. Cavur bizi çok sıkıştırdı. Bereket versin yandan Umurlu tarafından yardım geldi de tehlikeyi atlattık. Biz de bundan sonra toparlanıp düşmana saldırdık. Sivil, kadın, asker, zeybek, kızan, efe bu saldırmada kendine düşen vazifeyi canla, başla yaptı. Düşman Aydın'da sıkışıp kaldı. Gece olunca muharebeyi durdurduk. Ertesi gün bir hücumla şehre girdik.
Aydın'a sen hangi taraftan girdin Efe?
– Kozdibi’nden girdim.
Burada durdu, konuşmadı, yutkundu. Fakat ben, efenin tevazu göstererek şehrin minarelerine Türk'ün zafer bayraklarını nasıl astırdığını söylemek istediğini anlamıştım.
Efe, Karaca Ahmet'te tek başına bir tabura karşı savaştığını söylüyorlar. Bu hikâye nasıl şey?
– Bu hikâyenin aslı yok. Bir adam karşısında bir tabur!
Sözü kısa kesmek istedi;
– Düşman kaçsa da biz Aydın'a sağlamca yerleşemedik. Bu sebeple ne olur ne olmaz diye kızanlarıma vazifeler verdim. Ben de Karaca Ahmet'ten Kepez sırtlarına çıkıyordum. Düşmanın bir bulut gibi Kızılcaköy’den Aydın'a gelmekte olduğunu gözlerimle gördüm. Bu defa bazı mülahazalarla karşılaşmayı kabul etmeyerek demiryolunun sağına çekildim. Hikâye bundan galat olsa gerek… 23 yaşında mücadeleye başlamış. Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin genç kızanı, Çanakkale günlerini yaşamış, Yunan İşgalini tatmış ve Mustafa Kemal'e inanmış. Zaferden sonra da yeni yazıları öğrenmiş, tarihe karşı bir merak uyanmış, kademe kademe okul kitaplarını süzerek derli toplu bir tarih bilgisi kazanmış. Şimdi de işinde, gücünde. İstiklal Marşı çalınırken, bayrak geçerken heyecanlanır ve ağlar.’’
Kaynak: Efelerden Haber-Kemal Özkaynak-5/8/1945
 
Öğretmen Kemal Özkaynak'ın kitap kapağı; Efelerden Haber...

Aydın Lisesi Kurucu Müdürü Kemal Özkaynak
(https://www.facebook.com/efesi09/posts/aydin-yerel-tarihine-%C3%A7ok-b%C3%BCy%C3%BCk-katkilari-olan-ortaokul-m%C3%BCd%C3%BCr%C3%BC-kemal-%C3%B6zkaynak/1155464373461848/)
 
Yenipazar’da Yörük Ali Efe Müzesi, kasabayı boydan boya geçen ve Dalama’dan Bozdoğan’a doğru uzanan asfalt yol üzerinde yer alıyor. Bu cadde de Yörük Ali Efe’nin ismi ile anılıyor. Geniş bir avlu içinde yer alan ve 19.yy.da bir Rum’a ait olduğu söylenen ev, 1980’li yıllarda geçirdiği bir yangın sonrasında tamamen harap olmuş. Daha sonra devletin Efe’nin hayattaki yakınlarıyla kurduğu temas ve girişimler sonrasında ev, sil baştan yeniden aslına uygun olarak inşa edilmiş ve 2001 yılından itibaren aileden temin edilen kendi özel eşyaları ve hatıralarının sergilendiği bir müze ev haline getirilerek ziyarete açılmış. Avluya ilerleyen yolun solunda Yörük Ali Efe’nin mezarı yer alıyor. Yörük Ali Efe’nin naaşı; restorasyon ve inşa faaliyetleri tamamlandıktan sonra, kasabanın Dalama yönündeki çıkışında yer alan Muslukuyu mezarlığından alınarak, yaptırılan anıt mezara yeniden defnedilmiş. Efe, şimdi ebedi mekânında huzurla yatıyor.
 
 
 Prof.Tankut Öktem tarafından yapılan avluya girişteki heykel kompozisyonu
(Ekim 2025)
 
Ayrıca yine avluya girişte; bu kez sağda Tankut Öktem’in yaptığı ve iki zeybeğin betimlendiği (biri Yörük Ali Efe olmalı, ama pek benzememiş gibi duruyor) bir heykel yer alıyor. Avlunun arkasında ise, eski bademlik evi olarak bilinen bir ev ise, ziyaretçiler için kır kahvesi olarak düzenlenmiş.
 
Yenipazar’da Pideci Mehmet Sümer’de pide molası
 
Yenipazar’a gelindiğinde yapılacak önemli işlerden biri de meşhur Pideci Mehmet Sümer’de pide yemek… Biz de öyle yaptık. Bu eşsiz lezzeti bir kez daha tatmadan geçmek olmazdı. Şansımıza bugün kendisi de oradaydı. Mehmet Sümer’i yıllarca önce rahmetli arkeolog Şükrü Tül’ün rehberliğinde; yine bir Menderes Kuleleri gezisinde tanımıştım. Kapıdan girerken Şükrü Hoca’ya fırından çıkan kesikli yumurtalı bir pide parçasını eliyle uzatışı ve Şükrü Hoca’nın onu hemen girişte iştahla yiyişi hala gözlerimin önünde…
 
Yenipazar'da Pideci Mehmet Sümer'de günün kapanışı...
(Ekim 2025)
 
Yıllar sonra Mehmet Sümer ile 
birlikte onun mekanında rahmetli Şükrü Tül Hoca'yı andık; ne mutlu bize...
(Ekim 2025)
 
Pide deyince; Menderes’in güneyi akla geliyor hemen. Şu kadarını söylemeliyiz ki; Büyük Menderes’in güney yakasında yenilen pidelerin tadına doyum olmuyor. Bu lezzette pideleri büyük şehirlerde yemek asla ve asla mümkün değildir. Bozdoğan, Nazilli, Karacasu, Yenipazar, Koçarlı kasabaları, bu anlamda pideleriyle öne çıkan Güney Menderes Ovası yerleşimleridir. Yenipazar’da Mehmet Sümer’in Sümer Pide Salonu, Bozdoğan’da Mikado Pide Salonu, Koçarlı’da Disara Pide Salonu tarafımızca defalarca denenmiş ve kalitesi konusunda garanti verilebilecek nitelikte yörenin meşhur pide salonlarındandır. Buralarda; kıymalı, kesikli yumurtalı, peynirli, otlu ve tahinli çeşitlerini yemek mümkündür.
 
Pide telaşımız; acaba hangisinden yesek?
(Ekim 2025)
 
Söke civarından gelen o meşhur unu, Madran Dağı’nın suyu, etin kesimlik hayvandan elde edilmesi, sütü ve kaymağı, yöreye ait bazı otlar (ısırgan, sarı ot v.b.), baharlı rokaların ve kıymalı pidelerin üstüne sıkılan turunçları ile bu lezzeti anlatmak mümkün değildir. Bu işin en güzeli; Aydın’ın güney kasabalarında, Karacasu’da, Nazilli’de, Bozdoğan’da, Yenipazar ve Koçarlı’da bu kasabalardan yetişen yerel ustalar tarafından, yerel malzeme kullanılarak yapılmış pideleri yerinde tatmaktır. Buralarda pide yemek neredeyse bir ritüele dönüşür. Bu törensel yemeğe; önden Şam işi dedikleri yuvarlak kıymalı pidelerle başlanır, arkasından kesikli yumurtalı dedikleri lor, yumurta ve maydanoz karışımı ile yaptıkları pide gelir; doymadıysanız otlu peynirli ya da kapalı peynirli pidelerle devam edilir. Bunların eşlikçisi; kış mevsimiyse, elbette ki turunçla tatlandırılmış roka salatası ve el yapımı nefis ayranlarıdır. Kapanış ise, muhteşem tahinli ve şekerli pide ile yapılır. Bunun yanında gelen tavşankanı çaylar da bu işin olmazsa olmazıdır. Üstelik de bu kadar enfes bir mide ziyafetine ödediğiniz ücret ise şehirde ödediklerinizin yanında komik kalır.
 
Sokaktaki benzersiz ziyafet; ellerin dert görmesin Mehmet Sümer Ustam...
(Ekim 2025)
 
Pide ziyafeti sonrasında Mehmet Sümer ile vedalaşarak Donduran Kulesi’ne doğru yola çıktık. Donduran Kulesi bugünkü programımızda son uğrak yeri olacaktı. Gecikmiş bir öğle yemeği sonrasında vakit giderek akşama yaklaşıyordu. Hızla Bozdoğan yönünde ilerleyen asfaltı takip ederek bir süre sonra Donduran köyünün girişine ulaştık. Köy merkezi yoldan epeyce yukarıda ve içerdeydi.
 
Donduran Kulesi
 
Yenipazar’dan Bozdoğan yolunda ilerlerken ilk rastlanan kule, Donduran Kulesi’dir. Donduran Kulesi, daha harap ve dibe doğru zamanla giderek çökmekte olan ve çatlaklarla dolu bir kuledir. Zamanında bölgedeki güçlü mütegallibenin (yerel ağalar) yaşadığı bu alan, hafif yüksekçe bir tepenin üstünde Nazilli’ye doğru tüm ovaya hâkim bir mevkide inşa edilmiş. Şimdi hüzünlü görünümü yanında, askere gidecek köy gençlerinin kulenin burçlarına bayrak astıkları ve duvarlarına askerlikle ilgili yazılar yazdıkları bir mekâna dönüşmüş. Köylü bu kuleyi Osmanlı Kalesi ya da Bey Kulesi adıyla anıyor.
 
Donduran Kulesi ya da Bey Kulesi
(Ekim 2025)
 
Donduran Kulesi
(Ekim 2025)
 
Akşama doğru Donduran köyünün sokaklarında...
(Ekim 2025)
 
Neredeyse akşama doğru kızıla dönmüş bir gün batımı vakti kuleye tırmandık. Tepeye doğru küçük bir parkın ve kahvelerin bulunduğu bir alanda arabaları bıraktıktan sonra, yeni yapılmış ve ovaya bakan gösterişli bir evin avlu duvarını takip ederek tepeye çıkan bir patikaya vurduk kendimizi. Aydın-Denizli otoyolunun geçtiği güzergahın yakınlarındaydık. Kulenin bulunduğu tepeye evlerin arasından tırmanırken rastladığımız; Osmanlı Dönemi’nden kalma iki eski çeşmeyi de belirtmeden geçmeyelim. Soldakinin kitabesinde Hicri 1178 tarihi zorlukla okunuyor. Diğeri ise, kitabenin sol en altında ve okuması çok zor ama; muhtemelen 1188... Bu iki çeşmenin kuleyle irtibatının olması kuvvetle muhtemel; belki de zamanında burada bir de ayan konağı vardı. Bu çeşmeler konak avlusunda o eski zamanlarda yaratılmış olan bir konfor alanının günümüze ulaşmış son delilleri gibiydi. Patika kıvrılarak bizi bir zeytinliğin içinden geçerek yorgun kulenin yanına dek taşıdı. Kule daha önceki gelişlerimize göre oldukça yıpranmış ve cephe duvarlarının üzerinde eskiden beri var olan büyük çatlaklar daha da derinleşmiş, duvarların bazı bölümlerinde yıkıntılar oluşmuştu. Kulenin hem yukarı bölgesinden hem de temellerine yakın kısımlarından ilerleyen ciddi hasarlar mevcuttu. İçindeki ahşap malzeme göçüp gitmiş, kulenin içi tamamen boşalmıştı. Zaten içine girmek de son derece tehlikeli idi. Elbette üzücüydü bu durum… Ama yapacak bir şey yoktu.
 
Kuleye çıkarken gördüğümüz çeşmeler; yan yana...
(Ekim 2025)

Sağdaki çeşmenin kitabesi; yapım tarihini sol alt köşesinde zorlukla Hicri 1188 olarak okuduk.
(Ekim 2025)

Soldaki çeşmenin kitabesi; üzerindeki tarih Hicri 1178...
(Ekim 2025)
 
Hemen altımızda Donduran köyü ve Büyük Menderes Ovası uzanıyor; arka planda ise Atça ve Nazilli...
(Ekim 2025)
   
Gün batımına doğru Menderes Ovası’na ve Nazilli’ye doğru uzun uzun baktık. Ovanın seyri doyumsuzdu. Kulenin bulunduğu tepe savunma açısından son derece elverişliydi. Kulenin çevresinde akşam kızılllığında sadece yalnızlık ve terk edilmişlik ruhu vardı, bir de biz… Bir süre sonra kulenin bulunduğu tepeden indik aşağıya. Arabalara bindik ve kestirme diye Yenipazar yönündeki Atça yönünü işaret eden ve ovanın derinliklerine doğru ilerleyen bir tali yola girdik. Ama ne yol; tali asfalt önce toprak yola döndü, biz de ovanın yabancısı olarak Büyük Menderes’i aşan bir demir köprünün sapağını kaçırınca arabaların ilerleyemeyeceği ölçüde kötü ve dar bir çıkmazda kalakaldık. Geri dönmekten başka çare yoktu; bir yerden dönüş imkânı yaratarak biraz önce kaçırdığımız demir köprü sapağından tekrar kısmen asfalt bir yola ulaştık ve Aydın-Denizli devlet karayoluna dek Büyük Menderes ovasının girdaplarında boğuşarak, sonunda çıktık selamete. Hava da artık tamamen kararmıştı; akşam kalacağımız Atça Belediye Oteli’nin park yerinde sonlandı bugünkü maceramız. Geceki sivrisinek tasallutunu saymazsak eğer…
 
Kule üstten ve alttan giderek zamanın ve doğanın tahribatına dayanamayacak hale gelmiş durumda...
(Ekim 2025)

Akşama doğru; gezginlerin Donduran Kulesi hatırası...
(Ekim 2025)
 
(DEVAM EDECEK)

Dipnotlar:
(1)    Sabri YETKİN, Ege’de Eşkiyalar; Tarih Vakfı Yurt Yayınları; 2.Basım-Mayıs 1997; Sayfa:9
(2)   a.g.e. sayfa:51-52
(4) Atatürk Ansiklopedisi; Yörük Ali Efe maddesi, bkz. https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/121/Y%C3%B6r%C3%BCk-Ali-Efe-(1895-1951)
(5)İzmir’in İşgalinden İlk Kurşun Muharebesi’ne-1; bkz. https://dagakactim.blogspot.com/2019/09/izmirin-isgalinden-ilkkursun.html
(6) Fatih Özkurt, Yörük Ali Efe, Milli Mücadele’nin Gizli Kahramanı; Yenipazar Belediyesi Kültür Yayınları-No:1; 1.Basım, Ağustos-2010; Sayfa: 44-45
 (7)   Fatih Özkurt; a.g.e.; sayfa: 152-153-154
(8)   Fotoğraflar, belirtilenler dışında İ. Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.
 
Yazan: İbrahim Fidanoğlu

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder