7 Ocak 2017 Cumartesi

MARSYAS’IN PEŞİNDEN; KARİA DÜNYASI’NDA DOLAŞIRKEN-1



ALABANDA’NIN KEMERLERİ
İNCEKEMER ve KARGI KEMER

23 Aralık 2016
İbrahim Fidanoğlu
 Giriş

İlkçağ’ın efsanevi ırmağı Marsyas’ın suladığı topraklardaydık bugün. Kimimiz duyduk derinlerden gelen Marsyas’ın kavalının o baştan çıkarıcı ezgilerini; kimimiz aramaktayız hala Alabanda’nın debdebeli hayatına karışmış arp çalan güzel kızlarının rüzgâra bıraktığı fısıltılarını…

 
Gökbel'in bin bir şekle benzettiğimiz grano gnays kayaları
(Fotoğraf: İF; Kasım-2011)

Dolaşırken Karia topraklarında; çay boylarında ve tarih boyunca Alabanda’ya hayat veren suyun taşıyıcıları; görkemli kemerlerin başında soluklanırken, şöyle seslendi gezgin; Alabanda’nın yalnız ve garip sessizliğinde:

“Derinden gelen Marsyas’ın flüt sesi,
Karışırken poyrazın serinliğine,
Hayalle gerçek bir olur,
Kaybolur gecenin karanlığına.

Nerede bu arp çalan
İpek saçlı güzeller,
Nerede cesur yürekli,
Yiğit, genç savaşçılar.

Dokundu buralarda ilmik ilmik,
İnsanoğlunun medeniyet ipliği,
Gelenler gidenleri anarken,
Taptılar bu toprağa, yaşarken.

Garip bir baykuş öter,
Bu harap, yıkık viranda,
Yaşlı bir ishakkuşu bekler,
Yana devrik, kırık sütunda.”

Dağa Kaçtım Gezgini; Aybey ÇİNİ

 
Kargı Kemer

Günün ilk yarısında Çine yakınlarındaki Alabanda Antik Kenti’ne su sağlayan sistemin bir parçası olan ve bugün Çine Barajı’nın suları altında kalmış İncekemer’e göre daha az bilinen Kargı Kemer’i görmek; Kargı Çayı’nın her iki kıyısı boyunca yürümek ve öğleden sonra ise Çine’nin İlkçağ’daki selefi diyebileceğimiz Alabanda ören yerini (Araphisar) etraflıca dolaşmaktı hedefimiz.

 
 Alabanda Tiyatrosu
(Fotoğraf:İF; Kasım-2009)

Sabah erken saatlerinde ayrıldığımız İzmir’den Aydın yönüne doğru seyreden yolculuğumuz, kahvaltı molası amacıyla Çakırbeyli köyünde yaklaşık yarım saatlik bir molayla kesildi. Hava oldukça soğuktu. Sabah 4-5 derece civarındaki sıcaklık, gün boyu 9 dereceden fazla yükselmedi. Çakırbeyli köy meydanında Cuma pazarının kuruluş telaşı vardı. Meydana bakan kahvehanelerden birinde; bu sabah koşuşturması eşliğinde yaptığımız kahvaltı sonrası, yeniden Çine yönüne doğru hareket ettik.

 
 Gökbel topografyası; arkada Çine baraj gölü
 (Fotoğraf: İF; Kasım-2011)
Çine Çayı ve Marsyas

Yatağan’dan Büyük Menderes Ovası’na doğru akan, akarken doğanın şekillendirdiği bin bir çeşit gnays kayalarla kaplı Gökbel Vadisi’nden geçerek binlerce yıldır bereket saçtığı Çine Ovası’na ulaşan Çine Çayı’nın önü artık bir barajla kesilmiş durumda… Bendin arkasında oluşan baraj gölü, doğa harikası Gökbel Vadisi’nin büyük bir bölümünü sularla örtmüş durumda… Bundan etkilenen en önemli yapılardan biri de Roma Döneminden kalma İncekemerMadran Dağı’nın eteklerindeki su kaynaklarından beslenen yaklaşık 18 km.lik bir suyolu İlkçağ’da bu değerli hayat kaynağını Alabanda kentinin sınırlarına kadar taşıyordu. Bunun izlerini, zamanın bütün yıpratıcılığına rağmen bugün dahi görebilmek mümkün. İncekemer artık yok, ama bu büyük suyolunun bir parçası olarak Eski Çine yakınlarındaki Kargı Kemer hala ayakta duruyor. Yolda karşılaştığımız Kargılı bir köylünün anlattığına göre; çevredeki tepelerde bu kemer gibi irili ufaklı 7 tane su kemerinden söz ediliyor. Ancak; amcanın anlatımına göre bu kemerlerin çoğu harap durumdaymış; en iyi durumda olan ise Kargı Kemer olarak tanımlanıyor. Bize de düşen oraya gitmek ve Kargı Kemer’i ziyaret etmek…


 Gökbel siklamenleri
(Fotoğraf:İF; Kasım-2011)

Ama önce bizi bu topraklara çağıran bir söylenceyle başlayalım anlatımımıza; Marsyas’ın Tanrı Apollon ile olan yarışmasını anlatan…

Çine Çayı, Yatağan Bozüyük köyü yakınlarındaki Pınarbaşı Mevkii’nde bulunan kaynaklarından doğar. Bu çaya güzergâhı boyunca; doğudan ve batıdan (Kargı Deresi, Mesevle Çayı gibi) gelerek karışan başka dereler de güç katar. Gösterişli yeryüzü topografyası ile dikkat çeken Gökbel Vadisi’nin derinliklerinden akarak Çine Ovası’nda dinlenir. İlkçağ’da Yunan Mitolojisi’nde yer alan bir satir; Marsyas’ın adıyla anılan Çine Çayı; artık Gökbel Vadisi’nde binlerce yıldır sürdürdüğü bu köpüre köpüre akışını, bugünlerde Eski Çine önlerinde kesilen bir bendin arkasındaki baraj gölünde sonlandırır. Bekler, bekler; bazen ovaya doğru akışına izin verir ilahlar; bazen de kavrulan Çine Ovası’na doğru bir nefes vererek ulaşır düzlüklere… Ama eninde sonunda vardığı yer, Büyük Menderes’in bereketli yatağıdır. Ona kavuşur ve onunla birlikte batıya; Ege’ye doğru nihai yolculuğunu sürdürür.

  
Gerga'dan Çine baraj gölünün görünüşü
(Fotoğraf: A.Aydemir; Mayıs-2015) 

Çaya ismini veren Marsyas söylencesine gelirsek eğer; Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü’nde Marsyas’ı ve onun yaşadığı rivayet edilen coğrafyayı en az 50 yıl önceki haliyle ve etkileyici anlatımıyla şu şekilde aktarmaktadır:

Marsyas efsanesi Anadolu’ya özgüdür ve asıl anlamı ancak içinde oluştuğu dekor göz önünde tutulursa anlaşılabilir. Aydın’dan Muğla’ya gidildiğinde Çine ile Yatağan arasında Gökbel denilen bir yer vardır, manzarası akıllara durgunluk veren bir yer: Yol orada 30 kilometrelik bir arayı 380 viraj yaparak alır, gökten düşmüş meteor taşlarına benzer kapkara, korkunç biçimlerle üst üste yığılı kayalar arasında yılan gibi sürüne sürüne, bin bir dönemeç yapa yapa ilerler. Kendinizi bu dünyada değil, göklerin sarsıntısıyla yeryüzüne düşmüş bir gezegende sanırsınız. Göz alabildiğine ne bir ağaç, ne bir ot, ardı ardına dağlar, kayalar, taş yığınları, öyle baş döndürücü, tüyler ürpertici bir çevre ki; her dönemeçte bir cin, bir şeytan, tarih öncesi çağlardan kalma bir sürüngenle karşılaşacağınıza inanırsınız ve korkudan soluğunuz kesilir. Bu doğa dışı karaltı içinde uzaktan bir şırıltı duyar gibi olursunuz, yaklaşır, bakarsınız ki bir yarın dibinde bir yeşillik kümesi, püfür püfür esen kavaklar, yer yer pembe zakkumlar ve yemyeşil bir su. Ne o? Bir ırmak, Çine Çayı; İlkçağ’ın Marsyas’ı kavalını öttürüyor tatlı tatlı, acı acı; çünkü bu kavalcınınki kadar korkunç bir alın yazısı olmamış başka hiçbir kavalcının. Dinleyelim Marsyas’ın serüvenini:

 
Gökbel'in gerçeküstü yeryüzü kayaçları
(Fotoğraf: İF; Kasım-2011) 


Tanrı Pan’ın yapıp kullandığı syrinks denilen yedi borulu kavala karşın, Marsyas iki borulu kavalın bulucusu sayılır. Bu yüzden de kimi kaynaklarda Marsyas’ın Kybele’nin alayından olduğu söylenir, çünkü Ana tanrıça kültünde tefle birlikte bu kaval kullanılırdı.
 
Bu kavalı bulan tanrıça Athena imiş. (rivayet odur ki, Büyük Menderes’in Dinar yakınlarındaki kaynağında bulunan sazlara delik açarak ilk kavalı yapmıştır Tanrıça Athena) Günün birinde kaval çalarken bir derenin suyundan yüzüne bakacak olmuş, kavalın yüzünü nasıl buruşturup çirkinleştirdiğini görmüş ve kavalı öfkeyle atıp dere kenarından uzaklaşmış. Bir başka anlatıma göre (Tanrıçalar) Hera ile Afrodite, Athena’nın kaval çaldığını görerek onunla alay etmişler, tanrıça da Phrygia’ya giderek duru bir suda yüzünün gerçekten çirkin olduğunu görmüş de kavalı atarken, onu yerden toplayacak olanı en büyük cezalara çarpacağına ant içmiş.

 
Apollon ve Marsyas; derisini yüzerken...
İspanyol Ressam Jose de Ribera'nın (1591-1652) tablosu
(https://ferrebeekeeper.wordpress.com/2016/10/27/apollo-and-marsyas-by-jose-de-ribera/)

Marsyas, bunu nerden bilsin, yerde bulduğu kavalı almış ve çalmaya koyulmuş. Marsyas bayılmış sesine, o kadar sevmiş ki dünyada bundan güzel ses veren saz olmadığını ileri sürmüş ve Apollon tanrının lyra’sıyla yarışmayı bile göze almış. Tanrı bu yarışma için bir şart koşmuş: Kim yenerse yenilene istediğini yapacak. Yargıç olarak Tmolos (Bozdağ) tanrısını almışlar. Birinci yarışma sonuç vermemiş, ikincisinde Apollon, Marsyas’a meydan okuyarak kavalını tersine tutup çalmasını buyurmuş; kendisi lyra’yı ters tutunca aynı sesleri çıkardığı halde; Marsyas, kavalını öttürememiş, bu yüzden de yenik düşmüş. Yarışmayı gözleyen Phrygia Kralı Midas, gene de kavalın lyra’dan üstün olduğunu söyleyince, tanrı onun kulaklarını eşek kulakları haline getirmiş. Ama bununla kalmamış, Marsyas’ı tutmuş bir (zeytin) ağacına bağlamış ve derisini yüzmüş. Marsyas, bu korkunç işkence içinde can vermiş. Apollon, sonradan yaptığına pişman olmuş derler, lyra’sını yere atarak kırmış, Marsyas’ı da bir ırmak haline getirmiş. Gökbel’den akan Çine Çayı, işte bu ırmakmış.”(2)

 
Gökbel kayaları; sanki bir Kybele

Bugün artık Çine Barajı’nın sular altında bıraktığı Gökbel Vadisi’nden geçerek, bu çayın ezgilerini duymak kabil değil; Alabanda’ya su sağlayan sistemin bir parçası olan İncekemer’in üzerinden yürüyerek geçmek de… Ancak, Gökbel’in neredeyse arşa değecek başını temsil eden o korkunç kayaların arasından kendisine yeniden yol bulan Çine-Muğla asfaltının bir kıyıcığından Çine Baraj Gölü’ne ve karşıdaki Madran Dağı’nın aynı dokudaki yamaçlarını seyretmek mümkün. Gökbel köyü yakınlarındaki seyir terası, topografyayı değiştiren bu barajı ve baraj gölünü panoramik olarak seyretme fırsatı veriyor.

Ama bizim bugünkü dolaştığımız yerler, daha kuzeyde ve alçaklarda kalıyor; Çine Ovası’ndayız genellikle…

 
Çine Çayı'nı besleyen derelerden biri; Alabayır köyü yakınlarındaki Gürlan Deresi ve üstündeki tarihi köprü
(Fotoğraf: A.Aydemir; Mayıs-2015) 

Karia Dünyası’nda…

Büyük Menderes’in hemen güneyinden başlayarak bir yandan bugünkü Uşak ve Denizli illerinin bir bölümünü de kapsayacak kadar doğuya uzanan; bir yandan da Dalaman Çayı’na kadar dayanan bu bölgeye Karia, burada yaşayan halka da Karialılar adı verilmekteydi.

İlkçağın ünlü coğrafyacı ve gezgini Amasyalı Strabon, Karialılar hakkında şu bilgileri aktarıyor:

“Karialılara ilişkin sayısız söylentilerden genellikle üzerinde uyuşmaya varılan birisi şudur: Karialılar, Minos’un egemenliğine tabi idiler ve bunlara o zamanlar Lelegler deniyordu ve adalarda yaşıyorlardı; sonradan karaya göç ettiklerinde, kıyıların ve iç kısımların çoğunu ilk sahiplerinden alarak ele geçirdiler. Onların çoğu Leleg ve Pelasglardı. Karşılığında topraklarının bir kısmı Grekler tarafından ellerinden alındı. İonları ve Dorları kast ediyorum. Askerlik işlerindeki şevklerinin bir kanıtı olarak yazarlar, kalkan kulplarını, kalkan armalarını ve sorguçları gösterirler, çünkü bütün bunlar “Karialı” olarak adlandırılır.”(2)

 
Bafa; Latmos Herakleia'sı; Leleglerin savunma surları
(Fotoğraf: İF; Mart-2004)

Karialıların bir kolu dağlarda yaşayan ve daha çok çobanlık ve arıcılık gibi faaliyetlerle uğraşan göçerlerdi. Bunlar yukarıda Strabon’un da belirttiği gibi Lelegler diye anılmaktadır. Bu halkın M.Ö. 16 yy.larda Santorini yanardağının patlaması sonucu ortaya çıkan kültürel farklılaşmalara dayandığı sanılmaktadır. Tarihçilerin tezlerine göre; bu felaket ve kıtlıklar sonrası Girit’teki Minos uygarlığı dağılmış, halkın bir kısmı Kıta Yunanistanı’na, bir kısmı ise Ege Adaları yolunu izleyerek Anadolu’nun batı kıyılarına ulaşmıştır. Rodos adası Girit’ten Anadolu’ya yönelen göçleri ilk karşılayan adadır. Gemilerin ilk ulaştığı nokta Rodos; ana karada da Karia’nın ilk çıkış noktası Halikarnasos (Bodrum)’dur. Anadolu’ya ayak basan halkın bir kısmının Bodrum Yarımadası, Çeşme – Ildırı gibi kıyı bölgelerde yerleştikleri; diğer bir kolun ise Çine, Muğla üzerinden güney-doğuya ilerleyerek Akdeniz’e ulaştığını ve burada Likya topraklarında yerli halk ile kaynaşarak bu uygarlığı yarattıkları ileri sürülmektedir. Lelegler’in M.Ö. 8 yy. civarı, şimdiki Bafa Gölü’nün kıyısında Beşparmak Dağları’nın üstünde ilk yerleşimlerini (Eski Latmos) kurdukları bilinmektedir. Lelegler, burada zamanın savunma standartlarına göre oldukça ileri düzeyde tahkim edilmiş ve çepeçevre surlar ve kulelerle çevrilmiş bir kent yarattılar. Kentin mimari düzeni basit ve dağınık bir yapıdaydı. Helen mimarisinin estetiği ve kentsel yaklaşımı bulunmamaktaydı.

 
Latmos Herakleia'sı; surlar
 (Fotoğraf: İF; Mart-2004)

Karia dünyası, tüm ilk çağ tarihi boyunca dış çevreden soyutlanmış ayrıksı bir iç dünya olarak bilinmektedir. Özellikle İç Ege’de dağlık bölgelerde hayvancılıkla uğraşan ve izole bir yaşam süren Karialıların her ne kadar çözülememiş olsa da yerli Anadolu dili Luvi diline benzer bir dil konuştukları sanılmaktadır.

 
Alabanda; şehir meclisinin içi
(Fotoğraf: İF; Kasım-2009)
 
Karia’yı; şimdiki Bafa Gölü çevresinde yer alan Latmos ve çevresi; Karia’nın yönetim merkezi Mylasa (Milas) ile dinsel merkez Labraunda ve çevresi; Halikarnasos ve çevresindeki yerleşimler; en güneyde Knidos –Rodos ekseninde yer alan kentler olmak üzere 4 bölüme ayırmak mümkündür.

 
Gerga; Tapınak
(Fotoğraf: İF; Aralık-2006)

M.Ö. 4.yy. Karialılar için önemli bir dönüm noktasıdır. Persler, Anadolu istilası sonrası Anadolu’yu eyaletlere böldüler ve kendileri Anadolu’dan çekilip giderken, yönetimi satrap adı verilen eyalet valilerine bıraktılar. Bunlardan biri de Milas’ta hüküm süren Karia Satraplığı idi. Bu satraplığın idaresi Milaslı Hekatomnos ailesine aitti. Bu ailenin en bilinen üyesi, M.Ö. 4.yy.da yaşayan Mausolos’tur.

 
Selevkoslar'ın mermer şehri Stratonikeia; Bouleuterion (şehir meclisi)
(Fotoğraf:İF; Nisan-2014)
 
Mausolos, Kıta Yunanistanı’ndan gelen teknolojik ve kültürel yeniliklere açık bir yönetici idi. Bazı yazarlara göre; İlkçağda bir “Karia Rönesansı”nın yaratıcısı olarak adlandırılmaktadır. Yönetimin merkezini, Milas’tan Bodrum’a (Halikarnasos) taşıdı. Ayrıca, o zaman Ege Denizi’ne birleşik olan Bafa Gölü kıyısında (Latmos Körfezi’nde) Helen şehircilik normlarına uygun olarak dağdaki Latmos’u deniz kıyısında yeniden kurdu. (Latmos Herakleia’sı) Kentin ismini de bir Yunan tanrısı olan Herakles’e izafeten Herakleia olarak verdi. Eski Latmos’da da kimsenin kalmaması ve kurulan yeni kente yerleşmesi için tüm kenti yıktırdı ve sadece eski şehrin kahramanı çoban Endymion’un mezarını bıraktı. Aynı zamanda, bu kültü yeni şehre de taşıyarak şimdiki Endymion Sunağı’nı yaptırdı. Halikarnassos’da zamanının en önemli yontu sanatçılarını (Skopas, Bryaksis) ve mimarlarını bir araya topladı. Onlara önemli yapıtlar yaptırdı. Kendi ölümünden sonra eşi Artemisia tarafından anısına yaptırılan ve dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Mausolos’un Anıt Mezarı (Mimarları Pytheos ve Satyros’dur) da bunlardan biri idi.

  
Milas yakınlarındaki Labraunda kutsal alanının merdivenleri
(Fotoğraf: İF; Kasım-2012)

Karia’nın ayrıksı iç dünyasına erişmek için; bugünkü Büyük Menderes Irmağı’nı Ege Denizi’ne kadar izleyip Bodrum’a ulaşmak, bir başka iletişim havzası olarak ise; Çine Çayı boyunca uzanan vadiyi takip ederek bu havzada yer alan Apollon ve Artemis’e adanmış Amyzon, halk arasında Anadol Geçidi diye bilinen güzergâh üzerindeki Alinda (Karpuzlu), Alabanda (Araphisarı), Milas-Yatağan arasında elinde bir altın kılıç tutan Zeus Khrysaoreus’u ile birlikte bir dinsel merkez olarak tanınan Stratonikea ve Yatağan civarında Koranza, Turgut Beldesi (Leyne) yakınlarındaki Hekate Tapınağı ile öne çıkan Lagina ve Çine’nin üstünde; Kırsakallar köyü yakınlarında yer alan Gerga’ya ulaşmak mümkündü.

 
Alinda; Anadolu'daki en iyi korunmuş agoralardan biri...
(Fotoğraf: İF; Ocak-2004)

Buradan güneye doğru hareketle; Karia kentleri Mobolla (bugünkü Muğla), İdyma (Ula), Pisia ya da Pisye (Pisi ya da Yeşilyurt), Mylasa yakınlarında Zeus Tapınağı ile öne çıkan Euromos; kıyıda İassos ya da Kıyıkışlacık, Milas –Ören yakınlarında; yine kıyıda yer alan Keramos; Bodrum yakınlarında Pedasa; eski Dor yerleşimcilerinin yerleştiği bölge; Datça – Hisarönü bölgesi, Marmaris ve Knidos’a kadar uzanmaktaydı. İç Ege’de, bugünkü Aydın vilayeti sınırları içinde yer alan Koskinia (Çine-Dalama geçişinde) ve Euhippe (muhtemelen bugünkü Dalama civarında, Büyük Menderes kıyısında bir yerleşim), Orthosia (Yenipazar), Harpassa (Bozdoğan – Nazilli yolu üzerinde; Arpaz-Esenköy üstündeki bir tepede), Pyginda (Bozdoğan civarında), Tabae (Tavas –Kale arasında), Karacasu yakınlarında Aphrodisias (son Karia başkenti) ve Menderes Antiocheiası uzanıyordu.

 
Nazilli-Arpaz; Harpassa'nın surları
(Fotoğraf: Kasım-2015)

 
Milas Müzesi'nden; kylix...
(Fotoğraf: İF; Kasım-2012)

İncekemer; şimdi sular altında…

Bugün Kargı Kemer’i gezdik aslında; ama İncekemer’in hatırasını anmadan olmazdı. Yıllar önce Çine baraj gölünün suları altında kalmadan son kez gördüğüm, üzerinden yürüdüğüm o kemeri unutmamalıydım.

İncekemer, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi Alabanda’ya su sağlayan yaklaşık 18 km.lik bir suyolunun bir parçası aslında. Çine-Yatağan arasındaki yolun zaman içinde Gökbel Vadisi’ndeki yer değiştirmeleriyle ziyaretçisine bir görünen bir kaybolan bu Roma su kemeri, artık bir daha görünmemek üzere sular altında kalmış bulunuyor. Son kez, Ebruli gezginleriyle değerli Şükrü Tül Hoca’nın rehberliğinde dolaşmıştık oraları.

 
İncekemer Köprüsü

Bu anıtsal kemer ve diğerleri, Mesevle çayının ve Madran Dağı’nın güney eteklerinden derlenen suları Alabanda Antik Kenti’ne doğru taşıma işlevi görmüş. Bugün bu sistemin yaşayan diğer önemli parçası ise Kargı köyü yakınlarında Kargı Deresi’nin ( ya da Değirmenlik Deresi) üzerinde yer alan Kargı Kemer’dir. Her iki kemer de ana kayaya yaslanmış ayaklar üzerinde yükselen dev boyutlu; vadinin iki yakasını birbirine bağlayan görkemli yapılardır. Kargı Kemer’in bugün 2 büyük, 2 küçük kemeri var iken, İncekemer’in ise ortada en büyüğü olmak üzere 6 adet kemeri bulunmaktaydı. Kemerler daha sonraki zamanlarda çayların üzerinden geçişi sağlamak amacıyla köprü işlevi de görmüş olmalıdır.

  
Kargı Kemer gezginleri

1970’li yıllarda arkeoloji sevdalısı genç bir delikanlı iken dağ tepe dolaştığı bu havzada, Kırsakallar köylülerinden dinlediği İncekemer’e atfedilen söylence ise Şükrü Tül Hoca tarafından aşağıdaki şekilde aktarılmıştı:

Arapasarı (Alabanda) kentinin kralı, kızını vermek üzere memlekete en hayırlı işi yapacak kişiyi aramaya başlamış. Bahret adında bir delikanlı su getirmek için çalışmaya başlamış. Kemerleri tam bitirecekken, prensesin üvey anası devreye girerek kötü bir tertip kurmuş. Bir kocakarının eline kanlı bir gömlek ve bir sepet içinde lokma vererek Bahret’in yanına göndermiş. Bahret kocakarıyı ağırlayıp, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu sorgularken, kralın kızının öldüğünü öğrenmiş. Kocakarının demesine göre; kanlı gömlek kızınmış ve lokmalar da ölü hayrı imiş. Bahret, köprüleri yıkıp, birini alıkoymuş. Muradı, köprüden ahalinin gelip geçmesi ve adını anması imiş. Daha sonra da elindeki balyozu havaya fırlatıp altında durmuş ve kendi canına kıymış.”

  
Şimdi sular altında kalan İncekemer
(http://sanattarihivearkeoloji.blogspot.com.tr/2012/11/arkeoloji-sanat-tarihi-turkiyedeki-tarihi-kopruler-koprulerimiz-.html)

Ferhat ile Şirin’in hikâyesinin başka bir versiyonu olan bu söylence, bu civardaki köylülerin hafızasında şimdi sular altında kalan görkemli İncekemer Köprüsü ile özdeşleştirilmiş bir anlamda. Kemer gitti, ama hikâyesi yaşıyor.

Kargı köyü ve Kargı Kemer

Kargı köyü, Eski Çine’nin karşısındaki düzlükte; bir tepenin eteğinde yer alıyor. Oraya ulaşmak için Çine’den yaklaşık 8 km uzaklıkta bulunan Eski Çine’ye kadar gitmek; buradan da batıya dönen ve Akçaova’ya giden asfalt yola sapmak gerekiyor. Yol bir süre sonra hafif bir eğimle yükselirken, biraz ilerde Umurköy, Camızağılı ve Kargı köy isimlerinin yer aldığı bir levhayla tanımlanmış sağa doğru yönelen bir sapağa varılıyor. Bu sapaktan ovaya doğru sapıldığında ise, Umurköy ve Camızağılı’nı geçtikten sonra kısa süre içinde Kargı köyüne ulaşılabiliyor.

  
Kargı köyünden Kargı Kemer'e doğru...

 
Kargı'nın kuşları 

 
Gezginler, Kargı Kemer önünde... 


Kargı Kemer rotası 5.7 km (harita için tıklayınız)
(Google Earth'de çizlmiştir. by MYC)

Kargı Kemer ise, Kargı köyünün içinden de geçen ve üzerinden bir demir köprü ile aşılan Kargı Deresi’nin (ya da Değirmenlik Deresi) yaklaşık 2 km kadar içerlerinde ve vadinin oldukça derin bir bölümünde yer alıyor. Kargı’nın karşısındaki tepelerin üstünde yer alan Akdam’ın altından dolaşan bir asfalt yol, sizi arabayla dahi Kargı Kemer’in yakınlarına kadar götürebiliyor. Ancak biz tabii ki; arabayı Kargı köyünde bırakarak kemere yürüyerek ulaştık.

 
Dikkat çekici köşe çatı uzantılarıyla terk edilmiş bir Kargı evi

 
Köy meydanındaki çeşme 
Görünüm itibariyle; ağırlıklı olarak zeytincilik ve büyükbaş hayvancılıkla geçinen Kargı köyünün kilit taşı döşeli sokaklarından birine daldık ve köyün sırtını yasladığı arkasındaki tepeye doğru yürümeye başladık. Köyün eski evlerinden kalan birkaç örnek, zor ayakta durmaktaydı. Özellikle biri, çatı köşelerindeki kuş gagasını andıran uzantılarıyla dikkat çekiciydi. Köyün meydanlık yerinde bir çeşme ve onun hemen yanında eski zamanlarda zeytin ezmek için kullanıldığını düşündüğümüz bir düzenek vardı. Bu düzeneğin daha özgün örneklerini Menemen Dumanlı Dağ’ın eteklerindeki Yanıkköy’ün üstünde yer alan Neonteikhos Antik Kenti’nde görmüştük.(3) İlkçağ’da “trapetum – orbis” adı verilen bu düzenekle taştan bir çanağın içinde; merkezinden geçirilmiş bir demir ya da ahşap bir kol yardımıyla döndürülen büyük bir taş değirmenle zeytin kolaylıkla ezilebiliyordu.

 
Zeytin ezmek için kullanılan taş değirmenler; şimdi birer anıt gibi...

 
Sırta doğru yürürken rastladığımız eski bir evden geriye kalan...

Evlerin arasından sırta doğru yöneldik. Sağımızda çatısı çökmüş, ancak oldukça güzel, yerel mimari örneği bir köy evi vardı. Yerel gnays malzemeden yapılmış taş evin uzun kenarı boyunca iki adet ocak, batıya bakan pencerelerinin çevresinde yine taş örgü ile tamamlanmış silmeler mevcuttu. Evin bu harap hali bile geçmişindeki gösterişli hayatın işaretlerini verir gibiydi. Yola devam ettik.

 
Kargı Kemer'i ilk gördüğümüz an

 
Bu da daha yakından... 

Köyün son evlerinden sonra zeytinlikler arasından geçerek Akdam’ın altından gelen bozuk asfalta ulaştık. Birkaç kilometre kadar bu yolun kıyısından; ama daha çok Kargı Vadisi’nin batı yamaçlarına paralel bir şekilde güneye doğru yürüdük. Bütün topografya zeytin ağaçlarıyla kaplıydı ve genellikle henüz toplanmamıştı. Ama zeytin ağaçlarının diplerinde çok miktarda döküntü vardı. Görüldüğü kadarıyla bu bölgedeki ürün bu yıl fena değildi.

 
Değirmenlik ya da Kargı Deresi yatağı

 
Dere yatağına yakın bir noktadan ve güneyden Kargı Kemer'in görünüşü

Virajlarla devam eden yol boyunca devam eden yürüyüşümüz sırasında vadinin derinliklerinden gelen suyun sesini duymaya başladık. Biraz sonra da vadinin iki yakasına bir gerdanlık gibi asılı görkemli Roma su kemeri Kargı Kemer karşımıza çıkıverdi. Dere yatağına doğru uygun bir patika bularak, zeytin ağaçlarının arasından inmeye başladık. Kemerin ışık açısından uygun fotoğraflarını alabilmek amacıyla biraz daha güneye yürüyüp bir anlamda köprünün arkasına dolandık ve vadi tabanına ulaştık.

Kargı Kemer

Kargı Kemer ve Değirmenlik Deresi; aynı karede...

Kargı Kemer'in görkemi

Bu yılki yağışların azlığı nedeniyle, Kargı Deresi’nde su son derece azdı. Dere yatağındaki gnays kayaların üstünden atlayarak kolaylıkla karşı kıyıya geçtik. Kargı Kemer, Roma Döneminde gnays malzemeden kesme taşlarla inşa edilmiş; Alabanda kentine su götüren sistemin bir parçasıydı. Kargı Kemer’in kemer açıklıkları birbirine eşdeğer büyüklükte 4 adet kemeri vardı. Bunlardan orta-batıdaki kemer, dev ayaklarıyla vadi tabanına dek inmekteydi. Kemerin en yüksek yerinin dere yatağına olan yüksekliği, en az 25 metre civarındaydı. Kemerin iki yakasını birleştirdiği vadi açıklığı ise, 35-40 metre arasındaydı. Elbette bu ölçüler, tamamen yaklaşık olup, bizim kestirimimiz gücündeydi. Kargı Deresi’nin doğu kıyısı boyunca yürüyerek Kargı Kemer’i en iyi fotoğraflayabileceğimiz; onun doğu yönündeki başlangıcından biraz daha güneydeki bir sekiye kadar tırmandık. O noktada tahkim edilmiş ve zamanla basamaklaşmış düzgün bir duvar örgüsü vardı. Vadinin karşı yamacında da ana kaya üstüne oturtulmuş benzer bir başlangıç duvarı seçilmekteydi. Bu noktadan köprüye olan uzaklığın 20 metre civarında olduğu söylenebilir. Vadinin iki yamacına yapılmış bu dayanak duvarının tam olarak ne işe yaradığını anlamamakla birlikte, bunun vadi geçişini sağlamak amacıyla daha sonraki zamanlarda yapılmış bir köprü olabileceğini ve belki de zaman içinde bu yapının yıkılmış olduğunu düşündük. Çünkü karşı yamaçtaki duvar parçasının arkasından sırta doğru ilerleyen son derece düzgün bir patika yol da mevcuttu.

  
Kargı Kemer

 
Kargı Kemer'in üzerindeyiz.

 
Kemerin üzerinden görünen taşların arasındaki aralıklar

Kargı Kemer’in üstünde gözlem yapabilmek için yamacın doğu yakasındaki başlangıcına doğru tırmandık. Kemerin girişine yakın bir noktada yer alan bir eski mezar, birileri tarafından delik deşik edilmişti. Dönüşte Kargı köyünün merkezine indiğimizde, köylülerden; bu mezarın, kendini bu yarın başından atan bir kadına ait olduğu bilgisini öğrendik. Bu da ilgimizi çeken bir yerel aktarımdı doğrusu.

 
Gezginler, Kargı Kemer'i inceliyor.

 
Kargı Kemer'in üzerinden dere yatağına bakış

 
Değirmenlik ya da Kargı Vadisi  

Kemerin üstünde yürürken dikkatimizi çeken, birbirine şekil ve sürtünme bağlı olarak irtibatlandırılmış olan dev kesme taşların arasındaki zamanla oluşmuş boşluklardı. Bu boşluklardan dere yatağını görebilmek mümkündü. Bu durumun; tarihi Alabanda suyolunun bir parçası ve nadide örneği olan Kargı Kemer’in, bir insanlık mirası olarak gelecek kuşaklara ulaştırabilmesi açısından; ne denli bir risk taşıdığı konusunda endişelendik.

 
Kemerin üzerinden Akdam köyüne bakış

 
Kargı Kemer'in doğu ucunda rastladığımız kazılmış mezar

Bir süre kemerin üstünden dere yatağını, binlerce yıldır akan Kargı Deresi’nin; taşları bir hamur gibi şekillendiriş dinamiklerini, sonbaharın renkleriyle bezenmiş dere kıyısındaki nebatın güzelliğini seyrettik. Vadi, güney yönünde yoğun zeytin örtüsüyle dikkat çekiyordu. Ama artık Kargı Kemer’den ayrılma zamanıydı. Dönüşümüzü bu kez vadinin doğu yakasından yaptık.

 
Dönüş yolunda Kargı Kemer'e kuzeydoğu yönünden bakış

 
Kargı köyüne doğru giden döşeme yolun başlangıcı

 
Değirmenlik Deresi'nin yatağına paralel yürüdük. 

Zeytinlikler, çalılardan oluşan çitler ve yığma taşlardan oluşan duvarlarla birbirinden ayrılmıştı. Zeytin ağaçlarıyla kaplı bu yamaçtaki kısmen kesme taşlarla kaplı bir döşeme yoldan ilerleyerek Kargı köyünün kuzeydoğumuzda kalan merkezine doğru yürüdük. Dere yatağının derinleştiği ve kuzeydoğuya döndüğü bir noktada, vadinin yürüdüğümüz yakasında bir tahkimat duvarı dikkatimizi çekti. Duvar, oldukça düzgün ve kesme taştan yapılmıştı ve suyoluyla ilintisi vardı. Zaman zaman yürüdüğümüz patikanın iki yanında gördüğümüz yönlendirici kenarlıklar, acaba açıktan giden bir suyolunun üstünden mi yürüyoruz düşüncesini aklımıza getirdi. Ancak yine de emin olamadık.

 
Kargı köyü yakınlarında rastladığımız Hellenistik  tahkimat duvarı

 
Duvarın bir diğer görünümü

  
Yürüdüğümüz patika

 
Gezginler, Kargı yolunda...

 
Kargı köyü ve deresi
  
Benzersiz güzellikteki patika hafifçe kuzeydoğuya yönelerek, sonunda bizi Kargı köyünün üstündeki girişine kadar getirdi. Köyün ilk evlerinde hemen fark ettiğimiz, Milas’taki Gümüşkesen Anıt Mezarı’ndan esinlenerek Karia bölgesinde yaygınlaşmış baca tipolojisi dikkat çekiciydi. Fotoğrafladık ve Milas’tan ne kadar uzakta da olsak coğrafyadan kaynaklanan Karia etkisinin derinliği karşısında saygı duyduk.

 
Köyün yukarıdan girişinde rastladığımız ilk evlerden biri

 
Evlerin çatısındaki Gümüşkesen Anıt Mezarı'ndan esinlenilen Karia bacaları

 
Gümüşkesen Anıt Mezarı-Milas
(Fotoğraf: İF; Mart-2007) 

 
Bu da Milas'da fotoğrafladığımız bir baca örneği...
(Fotoğraf: İF;  Kasım-2006)

 
Kargı'ya inen yol

 
Köyün hayvancılıkla geçindiğinin delili

Arabamızı sabah Kargı köyünün biraz ilerisindeki diğer mahallesine bırakmıştık. Dönüşte ise Kargı köyünün merkezine inmiştik. İki köy arası yaklaşık 2 km kadardı. Yürüyerek kısa sürede Kargı’ya ulaştık. Şimdi hedefimiz üzerinde Alabanda Antik Kenti ya da halk arasında bilinen adıyla Araphisar vardı. Bu kentin hayat kaynağı suyu, yüzlerce yıl temin etmiş sistemin en önemli ve en görkemli öğelerinden birisi olan Kargı Kemer’i görmüş ve hissetmiş olmanın bahtiyarlığıyla yönümüzü Kabataş yoluyla Araphisar’a doğru çevirdik.
(DEVAM EDECEK )

Dipnotlar
(1)       Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi; 11.Basım-Kasım 2002; sayfa: 200, Marsyas maddesi
(2)      Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: XII-XIII-XIV), Çeviren: Prof.Dr. Adnan Pekkan; Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 3. Baskı- İstanbul 1993; sayfa: 187
(3)      Neonteikhos yürüyüşü için bkz. http://dagakactim.blogspot.com/2012/02/aiol-bolgesinde-kalelerin-izinde.html
(4)     Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında MYC tarafından çekilmiştir.


Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder