29 Nisan 2016 Cuma

TİRE KAPLAN DERESİ-GELİN KAYASI-BALIM SULTAN YÜRÜYÜŞÜ



Müşteba’nın anısına(1)

20 Nisan 2016
İbrahim Fidanoğlu
Giriş

Her yıl sıkça uğradığımız ve neredeyse yürümediğimiz dağı ve vadisini bırakmadığımız Tire coğrafyasına bu yıl uğramak kısmet olmamıştı. Ama yakınlarda kaybettiğimiz Tireli bir dostumuzun aziz hatırasına bir selam göndermek adına; bu hafta Tire’de bir rota belirledik ve Kaplan Deresi çevresinde gelişen bir yürüyüş gerçekleştirdik.

 
 Kaplan sırtlarından ovaya doğru bakış

Kuzey Afrika’dan gelip ülkemizin semalarını teslim almış sıcak havanın etkisiyle, bugünlerde 30 dereceye varan oldukça sıcak günler yaşıyoruz. Elbette mevsimlerin ayarı kaçtı son yıllarda, ama bu yıl hepsinden bir garipti. Baharın gelişine dair her şey en az bir ay öne çekildi. Örneğin normal olarak Mayıs ayının son günlerinde çiçek açan iğdeleri bugün Tire sırtlarında çiçek açmış olarak bulduk. Yine Mayıs ayında çiçek açan tespih ağaçlarının çiçekleri de her tarafı benzersiz kokularıyla her tarafı ele geçirmiş durumda…

 
Kaplan köyü ve Tire'nin Güme'den görünüşü

İşte böyle bir atmosferde Tire’nin sırtını dayadığı Güme Dağı’nın erken gelen baharla coşmuş florasına kaptırdık gittik doğrusu. Ahmet Yol Deresi diye adlandırılan ve Kaplan köyünün altına denk gelen vadiden başlayan yürüyüşümüz, Mersinli Dere ve Kaplan Deresi üzerinden Kaplan köyüne, oradan Kaplan sırtlarında yer alan Gelin Kayası’na ulaştı. Tırmanışın sonlandığı bu noktadan itibaren, rotamızı Hisarlık köyüne doğru inen vadilere çevirdik. Yeşilin binbir tonu ve nebatın farklı renklerdeki dünyasına yaptığımız bu yolculuk, en sonunda Hisarlık köyü ve Balım Sultan Türbesi üzerinden, arabayı bıraktığımız Ahmet Yol Deresi’nin ucunda son buldu. İşte hikâyesi…

 
 Kaplan'da yaban gülleri yada kuşburnu çiçekleri (rosacanina)

Ahmet Yol Deresi ve Mersinli Dere Vadileri

Tire’nin sırtını dayadığı Güme Dağı’nın bereketini, İlkçağ’da Tanrıça Artemis’in toprakları olarak tanımlanan Küçük Menderes Ovası’na doğru onlarca dere taşır. Sardeis’ten Ephesos’a uzanan Kral Yolu boyunca bu derelerin bereketi, bu topraklarda filizlenen binlerce yıllık uygarlığın teminatı gibidir. İşte Kaplan Deresi de bu derelerden birisidir ve Kaplan yada eskilerin bildiği ismiyle Arpacılar köyü düzleminden Yavukluoğlu Külliyesi’nin de bulunduğu vadi boyunca ovaya doğru akar. Kaplan Deresi, aşağılara doğru birkaç kola ayrılır. Yavukluoğlu Külliyesi’nin bulunduğu dere yatağı Beyler Deresi, daha batıdaki; tam Kaplan’ın altına denk gelen konumdaki iki vadi ise sırayla Ahmet Yol Deresi ve Mersinli Dere ismiyle anılmaktadır.

 
Ahmet Yol Deresi Vadisi

Sabah 8’de İzmir’den yola çıktık. Tire’ye vardığımızda bizi Bayındırlı Ahmet’in kahvehanesinde mükellef bir kahvaltı sofrası ve Tireli dostlarımız Hasan Hoca ile Ahmet Tamer beklemekteydi. Bu davet reddedilemezdi. Datça usulü sütle yapılan ve bir tür pişi olan “küllürçe”ler, kıymalı börekler, erik ve kızılcık reçelleri, Datça balı ve Tire’nin meşhur çamur peyniri fazlasıyla davetkârdı.

 
 Urgancıoğlu Çeşmesi

Kahvaltı sonrasında Tire’nin çıkışından Selçuk yönüne doğru hareket ettik. Yuvalı sapağından önceki ilk yola girdik. Tarlalar ve zeytinlikler arasından ilerleyen dar asfalt yol, bizi önce beyaz badanalı büyük bir çeşmeye (Urgancıoğlu Çeşmesi) daha sonra da yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Ahmet Yol Deresi’nin ucunda yer alan ve suyu akmayan bir başka çeşmeye (Hacı Jet İbrahim Çeşmesi) ulaştırdı. Başında güzel bir çınar ağacının yer aldığı bu ikinci çeşmenin suyu ne yazık ki akmıyordu. Arabayı bu noktaya bıraktık ve çeşmenin biraz ötesindeki Ahmet Yol Deresi’nin yatağının paralelindeki patikadan yukarı doğru yürümeye başladık.

 
 Yürüyüşe başladığımız nokta; Hacı Jet İbrahim Çeşmesi ve başındaki çınar ağacı

Tireli dostumuz Ahmet Tamer’in bu bölgede çocukluğuna dair hatıralar saklıydı. Bir yandan baharla coşan Tire’nin kendine özgü bitki örtüsünün tadını çıkarırken, bir yandan da onun çocukluk günlerine dair o hikâyeleri dinledik. Güme Dağı’ndan Yahşibey Ovası’na (Küçük Menderes Ovası’nın Tire’nin hemen batısına denk düşen bölümüne Tire’de verilen yerel isim) doğru bu dere yatakları aracılığıyla taşınan bereket o kadar yoğundu ki sanki binbir türlü nebatla temsil edilen bu çılgın tabiat sanki yeşil bir denize dönmüştü önümüzde.

 
 Ahmet Yol Deresi

 
Osman Çavuş'un bahçesi ve girişindeki yaşlı melengeç ağacı

Hasan Hoca, böyle zamanlarda tabiatla birlikte coşar da coşar; bizi her bir bitkinin fotoğrafını kaydetmeye teşvik eder. Bugün de farklı olmadı. Bir yandan Ahmet Tamer’in hikâyeleri, diğer yandan Hasan Hoca’nın sıkı botanikçi yaklaşımlarıyla yoğun bir gündem oluşmaya başlamıştı bile. Biraz ileride yerel malzemeden kayrak taşlarıyla örülmüş yüksek bir duvarla yürüdüğümüz patikadan ayrılan büyük bir arazinin sınırları uzanıyordu. Bu Tireli Kurtuluş Savaşı Gazisi Osman Çavuş’un yıllarca harcadığı çabayla yarattığı cennetten bugüne kalanların yer aldığı bir bahçeydi. Bahçenin kapısından içeri girerken dikkatimizi çeken hafif eğimli sekide; sarıpapatyalar ve gelincikler koyun koyuna yatmaktaydılar. Görülmeye değer bir peyzajdı doğrusu.

 
 Sarı papatyalar ve gelincikler koyun koyuna...

 
Bahçedeki beş basamakla ulaşılan fırın

Bahçede bizi sürekli havlayan küçük bir köpek karşıladı. Dostça değildi davranışı; ama bağlıydı. Bahçede uzun yıllar boyunca harcanan değerli emeklerle ortaya çıkarılmış bayındır bir manzara vardı. Hemen girişte beş basamakla ulaşılan ve taşlarla örülmüş güzel bir fırın, biraz daha ilerde yine taştan bir evin önünde uzanan verandası ve en arkada büyük bir havuz bulunmaktaydı. 

 
Evin önündeki seki ve bahçenin bir bölümünün görünümü

 
Yazın sıcak günlerinde evin yanındaki bu melengeç gölgesinde oturmanın keyfini Ahmet Tamer anlattı bize.
 
Bahçede dolaşırken Ahmet Tamer, çocukluk günlerinin geçtiği bu bahçede o günlere dair şunları anlattı:

Osman Çavuş, Galiçya ve Irak Cephesi’nde Birinci Dünya Savaşı’na katılmış bir Osmanlı neferidir. Irak cephesinde İngilizlere esir düşen Osman Çavuş, buradan kurtulduktan sonraki muharebelerden birinde kolundan ciddi bir şekilde yaralanır. Kolunu kaybetme tehlikesiyle yüz yüze kalan bu kahraman askeri, Almanlar köpek kemiğinden yaptıkları bir protezle iyileştirirler. Kolu o kadar iyi olur ve işlevsel hale gelir ki, daha sonraki zamanlarda bahçesindeki zeytin ağaçlarından topladığı çuval çuval zeytini çevresindeki delikanlılar kaldıramaz, ama o bir kavrayışta havalandırıp beygirin sırtına vuruverir.”

 
 Osman Çavuş'un bahçesindeki havuz

Savaşlarla yorulan bir nesil, son savaşını Anadolu’yu düşman çizmesinden kurtarmak için yapar. Osman Çavuş da bu neslin kahraman bir temsilcisidir mutlaka. Burada yine Ahmet Tamer’e kulak verelim:

Ahmet Yol Deresi nakılları
“Kurtuluş Savaşı sonrasında muzaffer bir gazi olarak memleketi Tire’ye dönen Osman Çavuş, çiftçilikle uğraşmaya başlar. Kurtuluş Savaşı gazilerine istiklal madalyası verildiği günlerdir. Önceleri; Osman Çavuş, “Biz, bu savaşları madalya almak için değil, bu vatanı düşmanlardan kurtarmak için yaptık” der. Daha sonra ise, çocuklarının ve çevresindekilerin de teşvikiyle madalyasını almak için Ankara’ya gider. Ancak, başvurduğu yerde Osman Çavuş’un ismini listede bulamazlar. Bu duruma içerleyen Osman Çavuş, bu kez madalya konusunu bir onur meselesi yapar. Tam o sırada savaş yıllarında cephede komutanı olan bir subayla karşılaşırlar. Sarmaş dolaş olur iki eski siper yoldaşı… Osman Çavuş, durumu eski komutanına anlatır; komutan hayret içinde kalır ve şöyle der: “Eğer sen bu madalyayı alamazsan kimse hak etmez onu.” Kısa sürede problem çözümlenir ve listedeki hata düzeltilerek, Osman Çavuş’a hak ettiği istiklal madalyası teslim edilir.”


Zehirli şablalar
kum haşhaşı
İşte Osman Çavuş, cepheden cepheye sürüklenen ve vatan uğruna canlarını gözünü kırpmadan verebilecek cesaret ve onura sahip bu neslin son temsilcilerinden biri olarak Tire’de yaşamını tamamlar ve ebediyete intikal eder. Bugün Ahmet Tamer’in çocukluk günlerinden belleğinde kalan Kaplan’ın tepesindeki bir kuyudan Osman Çavuş’un aşağıdaki havuzuna nasıl su bastıklarıdır. Oysaki Kaplan Deresi vadisinde yukarılara doğru tırmanırken bize de gösterdiği o su kaynağı, bugün üstü taşlarla örtülü kör bir kuyudur artık.

 Gezginler yol ayrımında; Ahmet Yol Deresi mi, Mersinli Dere mi?

Osman Çavuş’un bahçesinden biraz hüzün yüklü, biraz da gıptayla ayrılırken kendimizi bir yol ayrımında bulduk. Sağdaki kol Ahmet Yol Deresi Vadisi’ne, soldaki kol ise Mersinli Dere Vadisi’ne gidiyordu. Ahmet Yol Deresi Vadisi’nde salık köpekler olduğu bilgisini o taraftan gelen ve pek de konuksever bir tavır içinde olmayan bir arazi sahibinden öğrenince, şansımızı daha fazla zorlamadık ve Mersinli Dere Vadisi’ne doğru ilerledik.
çan çiçekleri
saçkıran otları
Adı üstünde bu vadi mersinliydi ve gerçekten görülmeye değer; asırlık sözcüğünün bile hafif kaldığı yüzlerce yıllık mersin ağaçlarını bağrında yaşatmaktaydı. Büyük olasılıkla beylikler döneminden kalma çok eski bir çeşmenin arkasında yer alan mersin çalılarının dev bir ağaca dönüşmüş hallerini görünce hayretler içinde kaldık. Yoğun gölgeli alanda, yılların kazandırdığı ağırbaşlılıkla dipdiri mersinler, baharla birlikte usul usul, filizi yeşil ve taptaze sürgünlerini vermekteydiler. Saygıyla eğildik yanlarında.

Mersinli Dere'den bir görünüm

 
Mersinlerin yakınındaki eski çeşme

 
Mersin "ağaç"ları

 
Yüzlerce yıllık bu köklere nasıl saygı duyulmaz?

 
Yaşlı mersin gövdesinin taze filizleri sürgünde...

Mürver kolonisi
Mürver çiçeği
Biraz daha ilerleyince dere yatağının kıyısına konumlanmış bir mürver kolonisi karşıladı bizi. Bir duvar gibi sarmıştı patikanın bir yanını. Bembeyaz birer şemsiyeyi andıran kocaman çiçekleriyle görülmeye değerdiler. Hemen karşılarındaki tüylü ve tüysüz nakıl kolonileri, turuncu ve lacivert renkli farekulakları, saçkırana iyi geldiğinden dolayı yörede saçkıran otu ismiyle anılan yeşil otsu bitkiler ve sapsarı çiçekleriyle katırtırnakları Kaplan havalisinin kendine has bitki örtüsünü oluşturmaktaydı.


Mersinli Dere kıyısında mürverlerden bir duvardı sanki.

ayı fındıkları
eflatun rengi çan çiçekleri
Hepsi bu kadar mıydı? Tabii ki değil. Yükseldikçe bitki örtüsü iyice çeşitlendi ve bugünkü yürüyüş gündemimiz bir botanik uygulamasına dönüştü. Az ilerde çok hafif bir parfümü andıran ve baş aşağıya doğru sarkan bembeyaz çiçekleriyle ayı fındıkları, mor renkli çiçekleriyle deve dikenleri, yabani karanfiller, eflatun ve beyaz renkli çan çiçekleri, ak yıldızlar, bir duvarın dibinden yükselip her yeri saran henüz tüysü tomurcuklarıyla çiçeğe durmuş eşek dalaganları (ısırgan otları) biz de varız der gibiydiler.

Gezginler, tartışıyor; fare kulağı mı, mine çiçeği mi?

mavisi ve turuncusu gezginin elinde...

Girit ladenleri-bayır gülleri
İsmini bilemedik.
Kaplan’a doğru yamaçlara tırmandıkça sarı çiçekleriyle zehirli şablalar, turuncu-kırmızı çiçekleriyle kum haşhaşları, pespembe yaban gülleri (kuşburnu), eğrelti otları, pembe bayır gülleri ya da Girit ladenleri, Ahmet Tamer’in çocukluğundan çiçeklerinin şıngırtılı sesleriyle hatırladığı kuş ekmekleri, sarı kantaronlar kesti önümüzü; hepsi karşıcı…


 Kaplan'a doğru; tırmanıştayız.

yabani buğday mı?


sarı kantaronlar
Yükseldikçe harcadığımız enerji giderek arttı ve sanki güneşe daha yaklaşmıştık. Gün ortasına doğru güneş iyice yükselmişti ve tepemizde sapsarı alevden bir top gibi boza pişirmekteydi. Neyse ki, Kaplan köyünün ilk evleri aşağıdan görünmüştü. Önümüzde uzanan yeşil yol, kıvrıla kıvrıla bizi köyün camisine kadar götürecekti. İşte tam o anda, yol kıyısındaki bir bahçenin içindeki havuzda, suyun tadını çıkaran bir kurbağa ile karşılaştık. Hayvancık, bir ağacın gölgesi altındaki suyun içinde öyle rahat ve öyle umarsız bir şekilde suda duruyordu ki ona imrenmemek elde değildi. Gürültümüzden ürken kurbağa, biraz sonra kıyıdaki yeşilliklerin altına doğru sığındı.

 
 Kurbağanın keyfi


Kaplan köyüne doğru; ovaya bakış

 
Kaplan vadilerinde kestanelerin feryadı

uyuz otu
yemlik çiçekte...


Vadiye doğru baktığımızda kupkuru kestanelerle karşılaştık. Moral bozucu bir durumdu. Güme’nin dillere destan asırlık kestane ağaçlarına bir musibet hastalık tebelleş olmuş ve onları bu hale getirmişti. Bütün kestaneler birer birer kuruyordu. İç acıtıcı bu durumla civardaki yetkili kurumların temsilcileri nasıl mücadele ediyordu? Haberleri var mıydı doğrusu bayağı merak ettik. Ama yanıtsız bir soruydu bizimkisi; iyisi mi yola devam ettik.


Gezginler, Kaplan yolunda; arayışta...

Vadinin aşağılarına doğru bahçelerinde çalışan köylülerin sesleri yankılanıyordu. Kaplan’dan aşağıya doğru ayrılan bir başka toprak yolun başındaki çeşmenin akan suyunun sesi, aşağıda çürümüş kestane gövdelerine inen hızar seslerine karışıyordu. Hazin bir durumdu doğrusu.

 
 Kaplan'ın vadileri, o kadar yeşildi ki...



 
 Kaplan'da bir horoz kaçışı

Kaplan ya da Arpacılar köyü

Kaplan "sakin"lerinden...
Kaplan'a girerken bir yıkık duvar
Kaplan’a, aşağıdan; dere yatağından ulaşmıştık. Kayrak taşlardan yapılmış eski bir evin yıkık duvarlarının kıyısında kaba kekikler, limonsu kokularıyla melisa otları, kocaman papatyalar ve radikalar karşıladı bizi. Köyün camisinin hemen altındaydık. Köyün ilk evlerinden birinin bahçesinden sarkan Avustralya dutunun meyveleri yeni yeni kızarıyordu. Bahçe kapısında rastladığımız evin sahibesi, büyük bir incelikle; olgunlaşan meyvelerden hepimize ikram etti. Teşekkür edip vedalaştık ve Kaplan’ın merkezine doğru yürüdük. 
Vadinin dibinden yaklaşık 500 metrelere yükselmiş, bu sıcak havada epey yorulmuştuk. Köyün tadilat nedeniyle kapalı olan kahvehanesinin çınar gölgesindeki bahçesinde uzun bir süre dinlendik. Bu soluklanma anı bize iyi gelmişti doğrusu, su ihtiyacımızı da karşılayınca yürümek için gücümüzü toparlamış sayılırdık. Kaplan köyünün üst düzleminde ve yaklaşık 650 metrelerde yer alan Gelin Kayası’na doğru tırmanmak amacıyla yeniden yola rahvan olduk.

 
 Kaplan'ın geleneksel evlerinden biri

Gezginler, Kaplan'a girerken...

 
Kaplan köyünün sokaklarından biri

 
Bir başka evin kayrak taşlarla örülmüş duvarı

Kaplan köyü, son yıllarda gerek Tire’den ve gerekse İzmir’den gelen konuklarıyla, bir çekim merkezi haline dönüşmüş durumda. Hafta sonlarında köyde yer alan birkaç kır lokantasının da neden olduğu bu hareketlilik, köylüler için ürünlerini satma adına bir fırsat da yaratmakta. Ayrıca hali vakti yerinde olan Tireliler, son yıllarda köy içinde satın aldıkları arazilerde büyük boyutlarda kır konakları yaptırdılar. Bunların iyi mi kötü mü olduğu konusunda kararsızız açıkçası. Kayrak taşlardan yapılmış eski köy evlerinin yanında, malikâne benzeri oldukça gösterişli bu evlerin, köyün geleneksel dokusuyla çok da uyumlu olduğu pek söylenemez. Bundan sonrasını siz anlayıverin gari…

 
Kaplan köyü camisi

 
Kaplan köyü kahvehanesi



 
Gelin Kayası yolundan Tire'ye bakış

Gelin Kayası’ndan Hisarlık’a doğru; vadiler boyunca

Gelin Kayası, Kaplan’ın üstündek bir yarın başında, boşluğa doğru bir gemi pruvası gibi uzanan Tire’nin sembol kayalıklarından biridir. Üzerine çıkıp göz alabildiğine uzanan Yahşibey Ovası’na baktığınızda sanki bir şahin gibi kanat çırpıp boşluğa doğru süzülesiniz gelir. Tirelilerin, ovayı seyrederek bir şeyler yeme içme noktasıdır aynı zamanda. Ne yazık ki, bunu çevredeki yoğun piknik atığı ve kırık bira şişelerinden anlayabilirsiniz. Kadim bir uygarlık merkezi olan Tire’ye ve Tirelilere hiç yakıştıramadığımız bu davranışı kimler yapıyor; doğrusu çok merak ediyoruz? 


 
Gelin Kayası

Gelin Kayası’nda yukarıdaki nedenlerden ötürü fazla oyalanmadık. Kayaların üstünde rüzgâr da oldukça sert esiyordu. Asfaltı takip ederek altımızdaki vadiye doğru inmek için uygun bir patika kolladık. Biraz sonra dağdan gelen küçük bir dereciğin aşağılara doğru aktığı vadinin başında, bahçelere giden bir sürü toprak yol çıktı karşımıza. Amacımız bu noktadan itibaren vadiye girmek ve vadinin güneybatı yakasından ilerleyerek Hisarlık köyüne ulaşmaktı. Dereden gelen suyun ve rüzgârın sesi birbirine karışıyordu. Biraz ileride kendimize en uygun bulduğumuz toprak yola saparak asfalt yoldan ayrıldık.

 
Gelin Kayası civarından Hisarlık vadilerine ve ovaya bakış

Vadinin yamaçlarında büyük uğraşlarla açılmış kirazlıklar, zeytin ağaçları ve cevizlikler vardı. Hepsinin altı mükemmel bir şekilde sürülmüş, damlama sulama tesisatları düzgün bir şekilde döşenmişti. Her bahçenin içinde yazın gelip kalmak için küçük kulübeler ve bağ evleri mevcuttu. Dik bir şekilde inen yol, keskin virajlarla vadi dibine doğru alçalıyordu. Bu yönde devam ettik. Bir süre sonra yaza hazırlık kapsamında beyaz kireç badanayla yeni boyanmış bir kır evinin verandasında soluklandık. Karşımızda Yahşibey Ovası’nın bereketli toprakları uzanıyordu. Mekân, yemek molası için uygun bir yerdi. Kesilmiş ağaç kütüklerini sandalye yapıp, sabah kahvaltısından yanımızda kalanları orada bir güzel hallettik. Karnımızı doyurmuş, bu arada manzaranın da keyfini çıkarmıştık. Şimdi yeniden yola çıkma vaktiydi.

 
Gezginler, bir kır evinin verandasında yemek molasında...
  

 
Gezginin tatlı yorgunluğu

 
Kestane gövdesine sarılmış sarmaşık

 
Hisarlık'a doğru inerken, bahçeler arasında rastladığımız şirin bir çeşme; tabii ki suyundan içtik.

Balım Sultan dere yatağına paralel bir şekilde, aşağıya doğru inmeye devam ettik. Bu civarda da bitki çeşitliliği oldukça iyiydi. Yabani menekşeler, efekler, pembe çiçekleriyle yumrulu jerenyumlar, kadifeyi andıran koyu al renkli altın kamışlar, mavi renkli dağ karanfilleri, katırtırnakları, beyaz çiçekleriyle ve müthiş aromasıyla yabani rezeneler her tarafımızı sardılar. Hisarlık köyüne az kalmıştı. Bu bölgede kayrak taş elde etmek için açılmış küçük taş ocaklarına rastladık. Peynir dilimleri gibi ufalanıp ana kayadan ayrılıyordu taş damarları. Hisarlık’a; köye adını veren Pers ve Bizans dönemi kalesi Hisarlık Kalesi’nin altındaki bir sokaktan girdik. İnsanlar günlük işlerini neredeyse tamamlamışlar, kapı eşiklerine ya da evlerin verandalarına oturmuş; yorgunluk çıkarıyordu. Hava sıcaktı, köy ıssızdı yine de. Biz Balım Sultan yönünde aşağı doğru devam ettik.

 
 Hisarlık'a girerken, meraklı bakışlarıyla keçiler karşıladı bizi; bahçe kıyılarında...

Hisarlık'ta Elif Nine'nin evi



Balım Sultan Türbesi

Tire’de belki de yüzlerce yıldır devam ede gelen bir geleneğin kaynağıdır Balım Sultan Türbesi. Her yıl doğanın yeniden doğuşunu simgeleyen 21 Mart’ta düzenlenen Sultan Nevruz Şenlikleri Tire’de ilk bu mekânda kutlanırmış. Sekizgen planlı bu türbede, Osmanlı Padişahı II. Bayezid döneminde; Osmanlı Devleti’ne karşı doğudan yönelen Şah İsmail liderliğindeki Safevi tehlikesine karşı, Hacı Bektaş Dergâhı’nı yeniden düzenlemek misyonuyla görevlendirilen ve bu uğurda Alevi-Bektaşi inanışının bir anlamda sistematiğini oluşturan Balım Sultan’ın oğlu Lütfullah Çelebi yatmaktadır. Türbe, yörede kendisinin değil, ama namı ondan daha büyük olan babası Balım Sultan’ın adıyla anılmaktadır.

 
Balım Sultan Türbesi

Türbede Lütfullah Çelebi’den başka 3 mezar daha bulunmakta, Prof. Hakkı Önkal tarafından yayınlanan Lütfullah Çelebi’nin kitabesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Merhum, mağfur(2), fazıl(3), kâmil(4), zahid(5), muhakkik(6), müdekkik(7), meşayıhtan(8) ve büyük bir sülaleye mensup Lütfullah Çelebi bin Balım Sultan 916 senesi (Miladi 1510 yılı) Muharrem ayının başlarında bu dünyadan baki dünyaya intikal etti. Allah her ikisinin toprağını güzelleştirsin ve mekânlarını cennet kılsın. Dünya fani, ahiret bakidir.”(9)

 
 Balım Sultan Türbesi ve çevresinin genel görünüşü

Tireli dostların verdiği bilgiye göre yakın zamanda türbenin avlusunda yer alan diğer küçük türbe, defineciler tarafından kazılmış ve delik deşik edilmiş. İnsanın havsalası almıyor doğrusu. Geldiğimiz noktada; nasıl bir ülkede yaşıyorsak? Vah bize vah…

 
 Balım Sultan Deresi

 
Balım Sultan yakınlarında bir malikane büyüklüğünde; terk edilmiş bir çiftlik evi; kim bilir neler yaşandı?

Balım Sultan Türbesi’nin hemen sağından akan dereyi takip ederek çoğunlukla yaşlı zeytin ağaçlarının bulunduğu geniş zeytinliklere ulaştık. Sabah arabayı bu civarda bırakmıştık. Suyu akmayan çeşmenin başındaki çınarın gölgesinde azıcık soluklandık. Günün sonuna gelmiştik artık. Yaklaşık 15 km kadar yürümüş, Güme Dağı’nın eteklerinden başlayarak Kaplan köyü merkezli geniş bir yay çizmiştik. Bir yandan baharın dağlara yansıyan coşkusu, diğer yandan kaybettiğimiz dostların hüznüyle; karmaşık duygular içinde bir gün geçirmiştik. Son durağımız, yine Tire’nin girişindeki Bayındırlı Ahmet’in kahvehanesiydi. Akşama doğru içilen yorgunluk çayları sonrası, dostlarla vedalaşarak İzmir’e doğru hareket ettik.

Dipnotlar
(1)       Tireli dostumuz, iyi insan Müşteba Gönülşen’i 15 Nisan 2016’da kaybettik. Nur içinde yatsın.
(2)      mağfur: günahlarından arınmış
(3)      fazıl: faziletli, iyi ahlaklı
(4)     kamil: olgun, eksiksiz, kusursuz, tam
(5)      zahid: dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren
(6)     muhakkik: hakikat bilgisini arayıp bulan
(7)      müdekkik: tetkik eden, inceleyen
(8)     meşayıhtan: şeyhlerden
(9)     A.Munis ARMAĞAN; Devlet Arşivlerinde Tire, Bilkar Bilge Karınca Matbaacılık, 2003; sayfa: 319
(10) Fotoğraflar, gezi sırasında İF tarafından çekilmiştir.


Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

Bumerang - Yazarkafe