17 Şubat 2014 Pazartesi

YENİDEN AYDIN DAĞLARI; MENDEGÜME ve ORTHOSİA



KAYSTROS OVASI’NDAN MEANDROS’A DOĞRU
“ESKİ YOLCULUKLARIN HATIRASINA”

ROMALI MENDEGÜME VE KARYALI ORTHOSİA

31 Ocak 2014
İbrahim Fidanoğlu

Bahar bu yıl erken geldi Ege Dağlarına… Erkenci bademler patladı bile. Biz de bugün yürüyüşü hafif; hikâyesi bol bir rota seçtik kendimize. Aslında amacımız; Aydın Dağları’nı Ödemiş – Köşk yönünde aşarak Büyük Menderes Ovası’na inmekti. Bu niyetle, sabah Tire’den; Gökçen üzerinden Ödemiş yönüne doğru yola çıktık. Geçen yıl Manastır Mevkii’ne dek yürüdüğümüz Eğridere Vadisi’ni geçtikten sonra Sarılar Köyü levhasından Aydın Dağları’na doğru saptık. 
 Mendegüme Yaylası'nda Demirdere Köyü ve Aydın Dağları'nın karlı tepeleri

Aydın Dağları; iki yüzü arasında sayısız geçişe sahip bir dağ sırası. İlkçağ kaynaklarında Mesogis adıyla anılan sıra dağları, bugün sırasıyla Küçük Menderes yönünden şu geçişlerle aşmak mümkün.

  • Selçuk üzerinden çalışan İzmir Aydın Karayolu geçişi,
  • Selçuk-Tire yolunda Belevi’yi geçince Mehmetler Köyü’nden başlayıp Selatin Köyü’ne uzanan, kilit taşı döşeli geçiş,
  • Selçuk-Tire asfaltı üzerinde yer alan Akmescit-Başköy sapağından itibaren Habibler-Dampınar-Hıdırbeyli-Germencik geçişi,
  • Tire-Cambazlı-Güme-Kömürcü Gediği üzerinden İkizdere Baraj Gölü’nü sağınızda bırakan İncirliova geçişi,
  • Tire-Ödemiş yolu üzerinden Sarılar-Çamlıca-Küre Gediği-Mendegüme (Hamamköy)-Köşk geçişi (bugünkü rotamız olan bu geçişe Adagüme yada Konaklı üzerinden de ulaşmak mümkün),
  • Beydağ-Nazilli geçişi…

Mendegüme'den Köşk'e doğru akan Koçak Deresi

Bütün bu geçişlere bu dağ sırasını Selatin Köyü altından tünelle geçen İzmir-Aydın Otoyolu geçişini de eklersek, bugün için seyri kolay geçişleri 7’ye çıkarmak mümkün. Elbette ki, dağ sırtlarından ve derin vadi geçişlerinden çalışan bir dizi başka rotadan da söz etmek mümkün. Ancak bunların çoğu, daha ıssız ve tamamen toprak yada patika geçişleri içeriyor. 

Mendegüme; bir bahçenin kıyısından akıp giden dere

Örneğin; Eğridere Vadisi’nden başlayarak İzmir Valisi Kazım Dirik zamanından kalma; bozulmuş bir Paşa Çeşmesi ayrımından Paşa Yaylası’na giden yol, yine Eğridere’nin üstündeki Kara Çamur Yaylası’nın devamında toprak şose şeklinde devam eden ve Çaldede Zirvesi’nden de izlenebilen Paşa Yaylası geçişi bu rotalardan ikisini tanımlar. Bir diğeri ise; yine Beydağ üzerindeki bal gibi su kaynakları arasından seyrederek Nazilli’ye doğru derin uçurumlar arasından bir yılan gibi uzanan Kuvayı Milliye Yolu’dur. Söylenecek bir şey varsa bu rotaların tümünün de emek harcanarak keyifle yapılası geçişler olduğudur.

 Mendegüme'den Köşk'e inerken bir değirmen eskisi

Ağırlıklı olarak hayvancılıkla geçinen ve biraz da umarsızca bunun sonuçlarına razı gibi görünen; pespaye bir manzara içindeki Sarılar Köyü’nü arkamızda bırakarak Konaklı (Adagüme)-Mendegüme asfaltına doğru yol aldık. Bahar, dağlara göz kırpıyordu; yeni yeni yeşermekte olan yamaçlara yayılmış koyun sürüleri içinde yeni doğmuş kuzular seçilebiliyordu. Virajlı yolu tırmanarak Mendegüme asfaltına kavuştuk.

 Mendegüme'de kışın hakimiyeti

Kavşaktan sağa dönerek önce Çamlıca’ya, daha sonra ise vadinin dibine gizlenmiş; yüzlerce yılın yükünü taşımaktan yorgun evleriyle sanki dokunsan yıkılacakmış hissini yaratan Güre yada Küre Köyü’ne ulaştık. Yolun iki yanında yer alan kahvehanelerden meraklı gözlerle yoldan geçen arabayı takip eden gözler, daha sonra umarsızca oyun masalarına dönüyordu. Köylülerin bazıları ise elleri cebinde uyuşuk bir aylaklık içinde yol kenarlarında ağırdan ağıra bekleşiyorlardı. Çakıcı Efe’nin geçiş güzergâhı üzerindeki Küre Köyü, dağların arasına sıkışmış derin bir vadinin dibindeki yalnızlığı içinde, o günlerin karanlıkları içinden bize bir şeyleri anlatır gibiydi.


Mendegüme'ye doğru


Mendegüme

Küre’yi ardımızda bırakıp vadinin dibinden, Küre Gediği diye bilinen ve yaklaşık 900 metre yüksekliğindeki geçide doğru tırmanışa geçtik. Hamamköy yada Mendegüme, Küre Gediği’den sonra yaylada devam eden bir seyir sonrasında yine derin bir vadide karşımıza çıktı. Adına daha önceleri Çakıcı Efe ile ilgili okuduğumuz kitaplarda rastlamıştık. Efe’nin; zaptiyenin takibi sırasında sürekli yer değiştirirken geçtiği ve belki de yataklarının olduğu bir muhitti. 

 Mendegüme'nin merkezi Hamamköy

MendeGüme ismi PentaKome’den geliyor. Yani beş köyün birleşiminden oluşan büyük köy anlamında... Roma döneminde; birbirine yakın bölgelerde bulunan küçük yerleşim yerleri, vergi toplamak amacıyla birleştirilerek bir yönetim merkezi haline getirilir; karşılığında da yaptırılan hamam, köprü, çeşme gibi kimi bayındırlık yapıları ile ıssız dağ başlarına uzanan Roma’nın güçlü eli, buralarda yaşayan ahaliye bir anlamda hissettirilerek bir güç gösterisi gerçekleştirilirdi. 

 Hamamköy'ün meydanlığı

İşte Hamamköy de böyle bir yer olmalı. Zaman içinde PentaKome ismi söylene söylene MendeGüme haline gelmiş. Aslında bir coğrafik bölgeyi tanımlayan Mendegüme, yüzyıllardan beri Hamamköy, Güney, Çayır, Demirdere ve Küçükören’den oluşan beş köyün toplamına karşılık geliyor. Bu köylere ilave olarak Bozcayaka, Çamlıca gibi diğer köyler de bu cümleyi genişletiyor. Hamamköy bu beş köyün merkezinde yer alan ve büyük ihtimalle Roma döneminden kalan hamam türü bir su yapısı nedeniyle de bu adla anılan bir köy olmalı.

Halil İbrahim Değirmen Amca'nın un değirmeni

Mendegüme’de bugün küçük bir pazar kurulu ve sokaklar da oldukça hareketli… Arabayı derenin hemen kenarında uygun bir yere bırakıp dereden yukarı doğru, eski evlerle dolu bir sokağa doğru yöneliyoruz. Sokağın köşesinde yaşlı bir amca bizi izliyor. Yanına yaklaşıp, “merhaba” diyor ve tanışıyoruz. Halil İbrahim Değirmen’miş ismi; 1925 doğumlu, köyde yakın zamana kadar yıllarca un değirmeni işleten ve atölyesi hala ayakta olan Halil İbrahim Amca’nın şimdi çalışmayan küçük “fabrika”sını ziyaret ediyoruz. İçerde bir çalkar var; bir un değirmeni ve diğer muhtelif makine ve aletler… Yerde bu yılın ürünü kestane yığınları, belli ki toprağın altında bırakılarak yumuşatılmış kabuğundan yeni çıkarılmış ve burada depolanmakta. Ortalık bayağı karışık olsa da, Halil İbrahim Amca aradığını hala kolayca bulabiliyor. Kendisi ile Mendegüme ve Yunan İşgali sırasında burada geçen olaylar üzerine sohbet ediyoruz. Halil İbrahim Amca, bize büyüklerinden dinlediği; Yunan işgal kuvvetlerinin Mendegüme’de gerçekleştirdiği katliamla ilgili hatırladıklarını anlatıyor. O gün katledilen köylülerin hatırasına dikilen anıt ve kitabesi, Hamamköy’ün merkezinde yer alan parkın tam ortasında yükseliyor.

 Halil İbrahim Değirmen Amca, şimdi çalışmayan un değirmeninin de bulunduğu atölyesinin içinde

Yakın tarihimizde Tire ve Ödemiş’in Yunan işgali sırasında; yöreye çekilen milis kuvvetleri ile işgal birlikleri arasında ciddi muharebeler ve katliamlar olmuş. 27 Ağustos 1919 günü Üçyol – Ovacık muharebesinde Mendegüme köylülerinin desteğini haber alan Yunan kuvvetlerinin kumandanı, Mendegüme’li köylülere bugünkü Hamamköy’de anıtın bulunduğu yerdeki pazaryerine toplanmalarını ister. Meydanda toplanan ahalinin üzerine mitralyözlerle ateş açan Yunanlılar, burada 40 Mendegümeli köylüyü öldürerek katliam yaparlar. Daha sonra milis kuvvetlerinin yöreye yaklaşmakta olduğunu öğrenen Yunan kuvvetleri, Aydın civarındaki mevzilerine geri çekilirler. Ölenler vuruldukları yerde toplu olarak diğer köylüler tarafından toprağa verilirler. Kurtuluştan sonra; bu tarihi katliamda ölen Hamamköy, Demirdere, Ören ve Çayır köylerinden 40 Mendegümeli köylünün anısına Cumhuriyet döneminde 1935 yılında bir anıt dikilmesine karar verilir. Anıt 1939 yılında tamamlanır. Anıtın üzerinde “İstiklal Savaşı’nda düşman mitraliyoz ile 1921’de öldürülen 40 Mendegümeli için” 

video
 Halil İbrahim Amca Yunan işgali sırasındaki Mendegüme Katliamı'nı anlatıyor.

Yunan askerlerince katledilen Mendegüme Şehitleri için...

Köyde dikkatimizi çeken bir diğer nokta, diğer köylerde olduğu gibi çevre kirliliği… Mendegüme’nin tam ortasından geçen ve çağıl çağıl akan Mendegüme Deresi, ne yazık ki içine atılmış pislik ve atıklarla dolu. Bu duyarsızlık affedilecek cinsten değil, ama elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki… Doğada yer alan böyle bir cennet köşeye yapılan bu insafsızca davranışı not ediyoruz. 

 Mendegüme'de katledilen köylülerin anısına dikilen Mendegüme Şehitler Abidesi; Hamamköy

Yörede yoğun olarak bulunan ceviz ve kestane ağaçlarının ekonomiye katkısı önemli… Her yılın Kasım ayının 1.haftası Hamamköy Kestane Festivali olarak kutlanıyormuş. Ayrıca ceviz mobilya üstüne çalışan atölyeleri görmek mümkün... Mendegüme’nin Haziran 15’den sonra eren kirazı da meşhur ve yine bununla birlikte anılan Haziran ayında gerçekleştirilen bir başka festivalden söz ettiler. 

 Şehitler Abidesi ve Hamamköy Meydanı

Pislikleri ve atık malzemeleri saymazsak, dere kıyısında çok güzel bir peyzaj var. Köyden aşağıya doğru, Köşk yönünde sağda eski bir taş köprü yer alıyor. Yine üstüne ne yazık ki beton atılmış. Büyük ihtimalle Osmanlı dönemine ait bir köprü olmalı. Bu köprü civarında muhteşem bir manzara var. 2003 baharında buralara geldiğimizde; yolun karşısında, Çayırköy çıkışında Katmerci’nin Değirmeni diye adlandırılan bir eski değirmen vardı. O zaman değirmenin içine girip incelemiştik. O günkü tespitlerimiz şöyle idi: “Bir su kanalından gelen su, geniş çaplı bir cebri boru ile değirmenin içine doğru sevk ediliyor. Kulübenin içinde yer alan çarkın dönüşüyle üst üste vaziyette konumlanmış iki değirmen taşı birbirine göre hareketle buğdayı öğütüyor. Yerdeki ve değirmen taşlarının üzerindeki un kırıntıları, bize yakın zamanda değirmenin çalıştığını işaret ediyor. Her taraftan akan ve sızan sular arasında mutlaka bir mola vermek lazım. Sanırım Sonbahar’da buradaki görünüm bambaşka olsa gerek.” 

 Gezginler, Mendegüme'de Koçak Çayı üzerindeki Osmanlı döneminden kalma köprünün üzerindeler.

Şimdi aynı mekâna baktığımızda her şey büyük bir sessizliğe gömülmüş; değirmenin faaliyeti durmuş, çatısı çökmüş, suyu taşıyan borudan eser yok. Kısacası her yer tarumar… Çevredeki hâkim renk ise kahverengi ve kupkuru dalları var ağaçların… O günkü yeşillikten ise eser yok. Doğanın uyanması ve yeşile bürünmesi için yeniden ilkbaharı beklemek gerekecek.

 Hamamköy'de tüter bacalar...

Mendegüme'den Köşk'e doğru inerken karşıki yamaçlara sinmiş köylerden biri

Yeniden Aydın Dağları üstüne(1)

Aydın Dağları’nın geçit verdiği 6 yerden biri Mendegüme Geçidi... Ege Denizi’nden Buldan’a kadar uzanan geniş coğrafyada Aydın Dağları, iki büyük ovayı; Büyük Menderes ve Kiraz (Kestel) yada Küçük Menderes Ovaları’nı birbirinden ayırıyor. Antik dönemde verilen ismi; Mesogis, iki düzlüğün (toprağın) arasındaki yer anlamına geliyormuş. Dağ ve dağlar arasında yer alan düzlüklerden oluşan bu topoğrafya, yöre insanının toplumsal yaşamını da belirliyor. Bu dağlarda genelde Türkler, ovalarda ve dağ eteklerindeki kasabalarda Rumlar yerleşmiş tarih boyunca. Değirmenleri genellikle Rumlar işletmişler. Şirince; ovada yerleşen Rumlar adına bölgede bu anlamda bir istisnayı oluşturuyor.

Çayır Köyü'nden öteye; Köşk'e uzanan ve giderek bir kanyona dönüşen vadinin kıyısından yılan gibi ilerleyen Mendegüme-Köşk karayolu

Bu dağlarda; yükseklerde kestane, ceviz; alçaklarda zeytin, makilikler, melengeç, incir, yabani incir bataklık bölgelerde meyankökü yetişiyor. Bu ekonomik değeri yüksek ürünlerin Aydın Dağları’ndan indirilip İzmir Limanı’na götürülmesi tarih boyunca hep sorun olmuş. 1950’li yıllardan beri Willys marka jipler, bu ürün indirme işinde önemli işlev görmüşler. Tarihte; bu ürünlerin develerle İzmir Limanı’na aktarılması sırasında güvenlik, önemli bir problemdi. Kervan yolları üzerinde; kasabalar arasında, kervanların yorulma mesafelerinde yer alan güvenliği sağlanmış konaklama yerleri ve kahvehaneler bulunmaktaydı. Bu güvenlikli konaklama yerlerine Derbent denmekteydi. İşte zeybekler, tam bu anda ortaya çıkmaktadır Batı’da. 

 Çakırcalı Mehmet Efe'nin bir süre yattığı İzmir Cezaevi'nden çıkışında kayınbiraderi Çoban Mehmet ile çektirdiği bilinen tek fotoğrafı 

Zeybekler; 17. - 18.yy.da bu kervanların güvenliğini sağlamak adına bu ulaşım sisteminin muhafızlığını yapmaya başlıyorlar. Bu yaptıkları iş karşılığı kervan sahiplerinden aldıkları bir tür haraç, onların geçimlerini ve bu işi sürdürmelerini sağlıyor. Zeybeklerin kervanlardan aldıkları haraçlar ve bu konuda kervan sahibi tüccarların İstanbul’a yaptıkları şikâyetler, tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Dağda yaşayan Yörük ve Türkmenler, zeybekleri her zaman korumuş ve kollamışlardır. Böyle bir ortak yaşamdan söz edilebilir. Zaman içinde merkezi otoritenin zayıflaması ve bazı yetkilerini âyan adı verilen yerel otoritelere devretmesi, zaman içinde halkla ayanlar arasında ortaya çıkan sorunların çözümü konusunda zeybeklerin ilave bir rol üstlenmesi sonucunu doğurmuş; zeybekler, giderek bu yörede halkın âyanlara karşı hak ve hukukunu koruyup kollayan bir güç odağı haline gelmişler. Zeybeklerin âyanlara ve yeri geldikçe İstanbul Hükûmeti’ne kafa tutmaları ve ayaklanmaları karşısında çaresiz kalan Saray; zeybeklere karşı 19.yy.ın son çeyreğinde silahşör ve sert yapılı Arnavut ve Çerkezleri kullanmışlar.

 Gezginler, Köşk yolunda; kanyona doğru ilerlerken

Zeybekleri, tarihte Kırım Savaşı’na katılırken görüyoruz. Bunların içinde Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası olan Çakırcalı Ahmet Efe de var. Zeybeklerden oluşan bir birliğin İstanbul’da ordugâhta konakladığı ve buradan Kırım’a hareket ettiği tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.

Koçak Deresi'nin aktığı vadi; Çakıcı'dan sorulurdu bir zamanlar...

Zeybeklerin hükûmet otoritesine isyan ederek dağa çıkıp eşkiyalık yapmaları; zaman zaman istiman etme ya da düze inme diye adlandırılan fasıllarla kesilmektedir. Düze inme; zeybeklerin hükûmetle anlaşarak belli bir yerde iskân edilmesi ve reji kolculuğu gibi güvenlikle ilgili bir konuda hükûmet adına çalıştırılması şeklinde uzlaşılması esasına dayanmaktadır. 

Kanyon

Zeybekler yada efelerle Yunanistan’ın Mora yarımadasında yaşayan Kleft’ler arasında bazen benzetimler yapılmaktadır. Kleft’ler; Mora Yarımadası’nda çok süslü kıyafetlerle dolaşan ve çevrelerinde gösterişli bir hayat süren kişiler olarak tanınırlardı. Ancak bunlar; hırsızlık (koyun v.b.) ve talan yaparlar ancak renk vermezlerdi. Zeybekler ise sadece haraçla yaşarlardı. Hırsızlık yapan kişi zeybek yada efe olamaz. Olsa olsa çalıkakıcı olarak adlandırılırdı. Zeybeklerin liderine efe; efeye bağlı diğer çete mensuplarına ise kızan denirdi.

 Köşk yolunda Koçak Deresi kıyısındaki alabalık çiftliği

Kestane rekoltesi olarak bu dağlardan elde edilen ürün, ülke üretiminin yaklaşık %60’lık bölümünü oluşturuyor. Kestane şekeri ile ün salmış Bursa’ya bile kestane, bu dağlardan gidiyor. Kestanenin ayrıca kerestesi de; suya dayanıklı olması açısından eski zamanlardan beri pek makbul. Kestane, sıcak buhar yada sudan geçirilerek mobilyacılıkta kolayca şekil verilebilen bir kereste türü olarak biliniyor. Zaten Hamamköy ve civardaki diğer köylerde bu tür mobilya atölyelerine rastlamak da mümkün. 

 Koçak Deresi üzerinde bir başka köprü

Köşk’ten Mendegüme’ye doğru ilerlerken topoğrafya; öncelikle alüvyonlu toprağın tektonik hareketlerle şekillenmesinden kaynaklanan; buruşturulup atılmış bir halı gibi küçük küçük yükselti ve tepeciklerden ve bunların arasında yer alan vadilerden oluşuyor. Giderek içerlere girildikçe, yerden yükselirken arazi yapısı da farklılaşıyor. Önce kireç taşı oluşumları, çekirdek kaya kütleleri ve daha sonra derin bir kanyon karşımıza çıkıyor. Bu kireç taşından kütleler; Tralleis ve Nysa’daki mermer yontuların taş yatağı kaynakları olabilir. Mendegüme’den beri bizi takip eden Köşk yada Koçak Deresi bu kanyonda akışını sürdürüyor. 

 Kireç taşından oluşumlarla derinleşen kanyonun ağzı

Dağların üzerine serpilmiş irili ufaklı bir sürü köy var. (İlyasdere, Cumadere, Koçak, Akçaköy, Eğrikavak, Ilıdağ ve Başçayır köyleri) Bunlardan Başçayır’ı anmak gerekir. Dağların üzerinde; Mendegüme yaylasına giderken sağ ilerimizde kalan en iyi tarım bölgesi olarak dikkat çekiyor, Başçayır. Ayrıca bu köy, benzersiz lezzetiyle öne çıkan bal kabaklarıyla da tanınıyor.

 Aydın Dağları'nın üzerindeki o köylerden biri

Bu dağlar; ilk çağda şarabı ile pek meşhurmuş. Semele ve Zeus’un aşkının ürünü olarak anne rahmine düşen Diyonisos’u, Zeus eşi Hera’nın öfkesi nedeniyle dizinde olgunlaştırmış ve doğumu sonrasında Nysa’nın üstündeki köylerden birine bırakmış. Burada pan ve satirlerle sarhoş ve serdengeçti bir yaşam süren Diyonisos; mitolojide bağbozumu şenlikleri ile temsil edilen bereketin ve şarabın sembolü olarak anılmış. 

 Mendegüme-Köşk yolu ve kanyondan çıkış

Köşk’ün kuzey batısında yer alan Burunkaya (1621 mt.) bölgedeki en yüksek tepeyi oluşturuyor. Kanyon boyunca rastladığımız ilginç ağaçlardan biri de sandal ağacı olarak bilinen; kırmızı renkli, homojen gövdeli, tahta kaşık v.b. eşya yapımında kullanılan bir ağaç. Hindistan’da ve Nepal’de ölülerin yakılması törenlerinde; iyi yanması ve az kül bırakmasından dolayı bu ağacın kütükleri kullanılırmış.

 Köşk'e yaklaşırken Koçak Deresi kıyısında odun kömüründe pişirilmiş çay molasındayız.

Kanyondan çıkınca yolumuz Koçak Deresi üzerine kurulmuş bir alabalık çiftliği ve bir kır lokantası ile kesişti. Karnımız toktu; ama odun ateşinde pişmiş bir çaya hayır diyemezdik. Kısa süreli bir mola sonrası yeniden yola çıktık. Artık kadim Büyük Menderes (Meandros) Ovası’na kavuşmuştuk; Aydın’ın Köşk İlçesi’nin hemen yakınlarından demiryolunu atlayarak İzmir-Denizli karayoluna çıktık.

 Koçak Deresi üzerindeki mola yerinde dizi dizi semaverler

Yenipazar’da Pideci Mehmet Sümer’in lokantasında kendimize çektiğimiz pide ziyafeti sonrasında(2) son hedefimiz olan Karya yerleşimi Orthosia’ya gitmek üzere yeniden yola çıktık. 



Orthosia


Orthosia, Yenipazar’a yaklaşık 5 km uzaklıkta, karayolundan 2 km. içeride bir vadinin iki yamacına yayılmış bir Karya yerleşimi… Kent, şimdi Donduran Köyü yakınlarında yer alıyor. Donduran ise, bir tepenin üstünde bulunan ve askere gidecek yöre gençlerinin illaki iz bırakacakları bir âyan kulesi ile öne çıkıyor.


(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

 Orthosia Antik Kenti'nin yayıldığı vadinin iki yakası
Orthosia'nın tonozlu oda mezarları

Yerleşim, Rodoslularla Alabanda ve Mylasa bağlaşık güçleri arasındaki M.Ö. 167 yılında yapılan savaşın yakınlarında gerçekleştirildiği yer olarak tarihi kayıtlarda yerini almış. Geçen yaz, çıkan yangından dolayı kentin yayıldığı vadinin iki yamacındaki bütün bitki örtüsü kül olmuş. Şimdi yamaçlar kapkara bir görüntü sunuyor ziyaretçilerine.

Geçen yılki yangında küle dönen Orthosia'nın yamaçları

Alt zemindeki düzgün duvar parçası 

Büyük Menderes Ovası’na hâkim konumdaki vadinin en tepesindeki düzlük kentin önemli yapılarını saklıyor olmalı. Belki bir tapınak, belki de bir agora kalıntısı… Bu düzlüğün güney batı yönünde yer alan tonozlarla güçlendirilmiş zemine daha alt düzlemden bakınca bu his kuvvetleniyor. Doğu yönünde vadinin yamacına yaslanmış tiyatro ise zor bela seçiliyor. Tiyatronun güney yönündeki sınırları, toprak altından gün yüzüne çıkarılmış bir dizi oturma sırası ile yukarı doğru izlenebiliyor. 

Gezgin Orthosia'dan Büyük Menderes Ovası'na bakarken... 


 Orthosia'dan vadinin aşağılarına ve Büyük Menderes Ovası'na doğru bakış

Vadinin her iki yamacına saçılmış bir dizi tonozlu oda şeklindeki mezar yapıları da dikkat çekecek boyutta çok sayıda. Kent bu vadinin iki yamacında gömülü vaziyette sanki… Burada gözümüze çarpan mimari parçalardan birisi, tiyatronun hemen üstündeki bir çukurda yer alan ve üzerindeki heykelin ayak izlerinin seçildiği bir heykel kaidesi.

Orthosia'da mermerden bir heykel kaidesi

Vadinin dibindeki dere yatağı ile diğer yamacı sınırlayan bir duvar parçası; bir tahkimat parçası mı?

Ovaya bakan kentin en dikkat çekici düzlüğünü güçlendiren  tonozlar ve duvar

Kent, vadinin iki yamacına saklanmış gibi görünse de, buraları yoklayanlar ve açtıkları çukurlarla arkalarında iz bırakanlar yine o meşhur defineci tayfası. Ne yazık ki, her yerde olduğu gibi buranın da sahibi yok. Vadinin girişinde solda yer alan tepeye kadar en yukarıda ovaya hâkim yapay düzlükten yürüyoruz. Bu düzlüğün ovaya bakan kenarlarında isodomik duvar tekniği ile örülmüş duvar parçalarına rastlıyoruz. Belli ki, bu kıymetli alan, ovayı gören kuzey yönünden de bu güçlü duvarlarla tahkim edilmiş.

Yakın zamanlardan kalma bir kulübe ve arkasındaki tonozlu mezarlar; aralarındaki zaman farkının büyüklüğüne karşın ne kadar benzer yapısal özelliklere sahipler.

 Orthosia Tiyatrosu'nun oturma sıraları

Tiyatronun yerleştiği sırt 

Ovaya hakim üst düzlemdeki düzlükte bugün yer alan zeytinlik

Tiyatronun üstünden ovaya hakim düzlükteki zeytinliğe bakış 

Vadinin girişindeki tepeye geldiğimizde, ana kayadan faydalanarak oluşturulmuş, belki daha sonraki dönemlere de ait olabilecek bir gözetleme kulesi ile karşılaşıyoruz. Kulenin moloz taşlarla çevrilmiş ana yapısına ulaşmak için basamaklı bir girişi de bulunuyor. Esas dikkat çekici olan yapı ise bu alanın içinde bir moloz yığını şeklindeki bir höyüğü andıran küçük bir kubbe... Üzerinde büyük ihtimalle defineciler tarafından açılmış deliklerden, bu yığının içinin bir boşluğa açıldığı anlaşılıyor. Kısacası, Orthosia; bilmecelerle dolu, araştırmaya aç bir yerleşim; ama kim yapacak bunları? Orası biraz meçhul gibi…

Kule görünümündeki yapı kalıntılarının bulunduğu tepe

 Tepeye girişteki basamaklı kapı

Tepedeki kubbe şeklindeki yapı oluşumu; daha sonraki dönemlere ait bir türbe mi?

Kentin ovaya bakan güçlü duvarları

Vadinin girişindeki tepede çalışılmış; ama yarım kalmış kaya kütlesi

 Orthosia'da baharın habercisi anemonlar

Orthosia'ya veda zamanı

Tepenin Batı yamacından vadiye yeniden kavuşuyoruz. Oldukça dik yamaç, bizi bir dere yatağına ulaştırıyor. Dere yatağına paralel ilerleyen toprak patikada sarı ot, iğnelik, gelincik ve benzeri yöre otlarını toplayan köylülerle karşılaşıyoruz. Aydın yöresine özgü sarı otu bir daha teşhis edip onların yanından ayrılıyoruz.

 İncirliova'dan Tire'ye; İkizdere Vadisi ve baraj gölü

Vakit akşama yaklaşıyor. Tire yolcumuzu bırakmak için hedefimiz Aydın Dağları’nı bir diğer geçiş yolu olan İncirliova-İkizdere Vadisi’nden aşmak… Ballıkaya’yı solumuzda bırakarak İkizdere Vadisi’ne girdiğimizde güneş yavaştan Dilek Yarımadası’nın üstünden batıyor. Biz yine bir vadinin derinliklerinden Kömürcü Gediği’ne (yaklaşık 1400 metre) ulaşmak için tırmanıyoruz. Solumuzda İkizdere Baraj Gölü, Kahvedağ ve Köprüovası’ndaki Kervan Köprüsü’nü geçerek Somak Köyü’nün üstündeki işgal sırasında Yunan ileri karakolu olarak kullanılan yaşlı bir melengeç ağacının dibindeki kulübe yıkıntısına dek hiç durmadan ilerliyoruz. Doğu yönünde Çaldede’nin zirvesi, önümüzde Musalar Köyü’nün sapağı ve Kömürcü Gediği; daha sonra da Tire; işte ayaklarımızın altında hepsi…

Dipnotlar:
(1)               Aydın Dağları ile ilgili olarak önceki yazılarımız için bkz. http://dagakactim.blogspot.com/2012/03/sultanhisarda-bir-pazar-gunu-aydin.html ve http://dagakactim.blogspot.com/2013/05/aydin-daglarindan-besparmaklarin.html
(2)            Nazilli Pidesi için bkz. http://dagakactim.blogspot.com/2012/03/sultanhisarda-bir-pazar-gunu-aydin.html


Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder