24 Ocak 2013 Perşembe

AHMETLİ KÖYÜ - GALLESİON (Alaman Dağı) ALTINDA MANASTIR MEVKİİ YÜRÜYÜŞÜ



16 Ocak 2013
İbrahim Fidanoğlu

Yağmur baskısı altında, sabahın erken saatlerinde İzmir’den Belevi yönüne doğru yola çıktık. Bugünkü amacımız; İlkçağ’da Ana Tanrıça Meter’e adanmış ve onun adıyla anılan Metropolis’in kutsal dağı Gallesion yada Alaman Dağı’nın arka yüzündeki Bizans döneminden izler saklayan ve Manastır Mevkii olarak da bilinen vadilere doğru yürümekti.

İzmir – Aydın otoyolunu takiben ulaştığımız Belevi’de; meydanındaki kahvehanelerden birinde ardı ardına gelen sıcak çaylarımızın eşliğinde İzmir’den getirdiğimiz simitler ve Tire’den aramıza katılan Hasan Hoca’nın getirdiği çamur peynir ve balla güçlü bir kahvaltı yaptık.  Saat 9.30 civarında Belevi’den ayrılarak, Kemalpaşa Nif Dağı eteklerinden bu yöne doğru akıp gelen ve şimdi sanayi atıkları nedeniyle simsiyah akan Fetrek Çayı’nı aştık ve Sağlık Köyü yoluyla Batı yönündeki Ahmetli Köyü’ne doğru yöneldik.

Yürüyüş rotası 13km
Yürüyüş rotası 13km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Geçen hafta içindeki şiddetli yağmurlar nedeniyle tarlalar çamur içindeydi. Zeytinköy sapağına yakın konumda; bir pancar tarlasının yanındaki bir cebe arabamızı park ederek saat 10 gibi yürüyüşümüze başladık. Geçen yıl Mayıs ayında oldukça sıcak bir günde, Gallesion’a doğru bir yürüyüş daha yapmış ve otoyol üstündeki benzin istasyonunun hemen üzerinde yer alan eski zamanlardan kalma bir mermer ocağına kadar yürümüştük. Orada, bir sunak alanını andıran mermer ocağının çekirdeğini; keçileri ve koyunları için bir ağıl haline dönüştürmüş Mehmet Ali Amca ve eşi ile tanışıp çaylarını içmiştik. Daha sonra orman içine dalıp, biraz daha zirveye yaklaşmış; ancak sıcak nedeniyle daha fazla gidemeyip geri dönmüştük.

Manastır Mevkii yolu
Manastır Mevkii yolu


Bu defaki yürüyüş rotamızı, hedefimiz olan Manastır Mevkii’ne doğru düzenledik. Ahmetli’den Zeytinköy’e doğru giden tali asfalttan bir süre sonra ayrıldıktan sonra geçen yıl yürüdüğümüz tarlaların yanından ilerleyen toprak yola saptık. Geçen yıl domates ekili alanlar, şimdi pırasa ve lahanalarla kaplıydı. Demek ki, yılda en az iki kez ürün kaldırıyorlar diye düşündük. Bu yılki yürüyüşümüzde, ikinci yol ayrımından sola değil, sağa doğru saptık. Yol boyunca zeytinliklerde zeytin silken köylülerle karşılaştık.

Piren            Yabani kereviz (Baldırgan)
       Piren                                                           Yabani kereviz (Baldırgan)

Vadiye girdikçe, Zeytinköy yolu görüş alanımızdan uzaklaştı. Vadinin yamaçlarında hâkim bitki örtüsü ağırlıklı olarak zeytinlikler, deliceler ve pırnar meşeleriydi. Zaman zaman kırmızı gövdeleriyle sandal ağaçları, ağaç çilekleri, keçi geveşleri, sarı-kahverengi görüntüleriyle “piren”ler ve geçen hafta Şirince rotasında da gördüğümüz kırmızı meyveleriyle dikkat çeken “zilcan”lar ve yabani hanımelleri dikkat çekiciydi. 

Yabani hanımeli   Zilcan
Yabani hanımeli                                                     Zilcan

Bunlara ilave olarak; yaprakları ve taze filizleri haşlanıp, salata olarak tüketilen yabani kerevizler yada “baldırgan”lara, kuşkonmaz yada “tilkicek”lere, baharda kartopunu andıran bembeyaz çiçekleri ile göz alan, bundan dolayı da kartopu adıyla anılan ve bahçe peyzajında sıkça kullanılan çalılıklarla da karşılaştık.

Kartopu       Keçi geveşi
 Kartopu                                                                   Keçi geveşi

Ama bitki örtüsü açısından bizi en çok heyecanlandıran, bodur ardıç ağaçları oldu. Üzerinde olgun halde kızarmış meyveleri ve sipsivri dikensi yaprakları ile dikkat çeken bodur ardıçların bir diğer ismi de andızdı. Meyvesinden tattık ve andız pekmezini hatırladık.


Bodur ardıç (andız)
Bodur ardıç (andız)                                                       Adını bilemedik

Yürüyüş güzergâhında yükseldikçe zaman zaman terk edilmiş taş ve kerpiç kulübelerle karşılaştık. Bunlardan fotoğrafladığımız ilki oldukça sağlam durumdaydı. Hemen arkadaki zeytinlik alanda çalışan köylüye selam verdikten sonra, yukarı doğru tırmanışa devam ettik.

Manastır yolundaki ilk kulübe
Manastır yolundaki ilk kulübe

Selçuk yönünden Alaman Dağı’nın Batısındaki vadileri aşarak gelen ve üstümüzden geçerek, İzmir’e doğru ilerleyen yüksek gerilim hatlarının; yeni yapılmış dev gibi direklerinden birinin yanından geçtik. Direkten hiçbir ses gelmiyordu. Bu sistemin gayet iyi çalıştığının bir göstergesiydi. Biraz ilerde kısmen yıkık haldeki ikinci kulübeye eriştik. Yürüyüş rotamız, bu esnada yaklaşık olarak Güney Doğu yönüne doğruydu. Tepeyi aşınca sola ve sağa doğru ayrılan bir yol çatısına geldik. Bu noktada Manastır alanı olarak tanımlanan; yakın zamana kadar da hayvanlar için ağıl olarak kullanılan ve Doğu yönünde hafif meyilli açık bir alana doğru ilerleyen sağdaki yola girdik.

 Güzergâhdaki ikinci kulübe

Zeytinlikler içinde ilerleyen patika yol boyunca yürüdük. Sağımızda kireç taşı kayalık zeminler vardı; onları sağımızda bırakarak devam ettik. Sağımızdaki yamaçta yıkıntılarla kaplı bir alan, ileride ağıl olarak kullanıldığı belli olan, taşlarla çevrili bir avlu ve en önemlisi; belki de çobanların gecelediği, içinde bacasının yarısı göçük halde bir ocak ve duvar içinde örneğin gaz lambası koymaya müsait nişlerin de bulunduğu bir kulübe vardı. 

Manastır mevkiindeki iki odalı yapı
Manastır mevkiindeki iki odalı yapı 

Kulübe; iç içe iki odadan oluşuyordu ve çatısı tamamen yıkılmış haldeydi. Yapı taşı olarak kullanılan malzemeler içinde, çok eski zamanlardan kalma tuğlalar dikkatimizi çekti. Özellikle kısmen yıkık haldeki bacada kullanılmış tuğlalardan bir kısmı bu türdendi.

Yapıda ocak ve lambalık                                     Kapının arkasında gezgin


Kulübeden biraz ileride eğimli arazinin yukarısında; kısmen makilerle kaplı bölgede, geniş bir alana yayılmış yıkıklık, bu alanın yer üstünde dikkat çeken en büyük yapısı olmalıydı. Ama sonuç olarak neye benzetmeye çalışırsak çalışalım, bizim kafamızdaki; en azından Bafa Gölü’nün arka dünyasında yer alan manastır yapılarından kalmış harabeleri andıran somut bir şey görememiştik. Yol boyunca gördüğümüz köylülere de sorarak teyit ettiğimiz alan burasıydı; ancak yüzeyde görebildiğimiz tüm yapılar ve onlara ait yapıtaşlarının hepsi aşağı yukarı bu kadardı.

Yapıda kalın tuğlalar                                                    Ocak ve bacası


Metropolis Antik Kenti, Bizans döneminde; yaklaşık olarak İ.S. 6 yy.lar civarında bir piskoposluk merkezi haline gelmişti. İ.S. 7-8.yy.larda Efes’i tehdit eden ve zarara uğratan Arap istilasının Metropolis’i etkileyip etkilemediğini ve Anadolu’nun birçok yerinde Araplardan korunmak için inşa edilmiş olan kalelerin burada yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz.(1)

Kent, yaklaşan Türkmen akınlarını savuşturmak adına giderek kaleleşmiş, bu bölgede Keçi Kalesi gibi gözetleme kaleleri yardımıyla da savunmasını güçlendirmişti.

 İki odalı yapı ve gezgin

Metropolis kenti ile ilgili yayınlarda; Bizans Dönemi’ndeki yazılı kayıtlara göre Metropolis’in sırtını dayadığı Gallesion Dağı’nda, büyük imparatorluk manastırlarının varlığından söz edildiği, ancak günümüze kadar bu manastırların hiçbirinin yerinin belirlenemediği belirtilmektedir. Yine bu kaynaklarda; Efes ile Metropolis arasında, sütunlar üzerinde kırk bir yıl yaşayan ve 1054 yılında ölen Aziz Lazarus’un Gallesion Dağı’nda yaşadığı sütunların dikili olduğu yerlere üç manastır yapıldığı, 46 keşişin bulunduğu bu manastırlara imparatorluğun bir çok yerinden hacıların ve müritlerin geldiği söylenmektedir.(2)

Sonuç olarak; Hristiyanlık tarihinde önemli yer tutan bu dağ ve ardındaki manastırlar dünyasından günümüze kalan pek bir şey bulunmamaktadır. Türkmen akınlarıyla hırpalanan bölgede; Aydınoğulları’nın egemenlik kurması sonrası, keşişler buralardan uzaklaşmış ve manastırlar da yağmalanıp yıkılmış olmalıdır.

 Manastır Mevkii'nde yıkık bir yapı

Manastır Mevkii’nden tekrar geldiğimiz yolu takip ederek, Gallesion’a doğru tırmanışımıza devam ettik. Solumuzda çınarlarla kaplı bir sel yatağının iki yamacında köylüler zeytin silkiyorlardı. Sel yatağının düzlüğe ulaştığı noktada; vadi yukarı doğru tırmanarak, sık makilikler içinde kaybolup gidiyordu. Biz, dere yatağını aşıp sola doğru devam ettik. Gallesion, karşımızda duruyordu. Önümüzdeki düzlüğe çıkınca solumuzda çobanların kullandığı bir başka kulübeler kompleksi ile karşılaştık. Düzlüğün hemen altında ise; biraz önce üzerinden geçtiğimiz dere yatağına doğru ilerleyen, taş örgülü ve oldukça uzun bir temel hattı dikkat çekiyordu.
 Tepedeki bir yapının yıkıntıları-eski ağıl

Düzlükte yol bitmişti. Patika yoktu. Bir anda kala kaldık. Elimizdeki krokiler paftalar hiç birisini kullanamamıştık. Gallesion’un zirvesine bu yönden yaklaşma imkânımız, önümüze çıkan uçurum nedeniyle hemen hemen yoktu. Sola doğru yürüyüp uçurumun etrafından dolaşmamız, yolumuzu oldukça uzatacaktı. Aramızda değerlendirme yapıp yürüyüşü bu noktada sonlandırmaya ve geldiğimiz yoldan Ahmetli’ye dönmeye karar verdik.

Tepedeki son kulübe

Toplamda yaklaşık 3,5 saatlik bir yürüyüş yapmıştık. Yürüdüğümüz mesafe ise takriben 13 km. kadardı. Ahmetli – Zeytinköy sapağında bıraktığımız arabamıza binerek Zeytinköy yönünde bulunan, doğal yaşam alanı Gebekirse Gölü’ne doğru hareket ettik.

Zeytinköy’e doğru yaklaşırken, uzaktan; Güney Doğu yönündeki vadinin ötesinde Gebekirse Gölü ve Güney Batı yönünde ise Pamucak plajları göründü. Gölün su miktarı fena değildi. Son yağmurlar, gölü beslemiş görünüyordu. Zeytinköy – Selçuk kara yolundan toprak yola girerek, tepeye doğru tırmandık. Karşımızdan gelen bir traktör bize yol verdi; selamlaştık. Tepeyi aşınca gölle karşılaştık. Kıyıdaki okaliptüs ağaçlarının arkasından; üzerinde bir sürü ördek, karabatak benzeri su kuşunun yüzdüğü göl, karşı kıyıda yer alan tepelerin eteklerine doğru uzanıp gidiyordu.

Gebekirse gölü
Gebekirse gölü

İnsanı serseme çeviren şiddetli lodosun hâkim olduğu bir ortamda; makiliklerin arasında kuytu bir alana sokulup yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri yere yayarak, göle hâkim bir noktadan manzarayı seyrede seyrede öğle yemeğimizi yedik. Zeytinköy’ün; sırtımızı verdiğimiz tepenin ardındaki mahallesinden gelen birkaç köylü, köpekleriyle yanımızdan geçip gittiler. Okaliptüsler ve zeytin ağaçları, lodosla birlikte sürekli eğilip eğilip kalkıyorlardı. Yemeğimizi bitirdikten kısa bir sonra Gebekirse Gölü’nü arkamızda bırakıp Selçuk’a doğru hareket ettik. Yolun iki yakası boyunca uzanan nar bahçelerini su basmıştı. Küçük Menderes ırmağının denize doğru akışına ters yönde; Selçuk Kalesi’ne doğru yöneldik.

İzmir –Aydın karayolu üzerinde yer alan Ahmet Ferahlı Parkı’nda verdiğimiz kısa bir mola sonrası, güne başladığımız Belevi’ye dönmek üzere yeniden yola çıktık. Belevi’ye ulaştığımızda, akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş çökmüştü. Günün kritiğini; bir yandan içtiğimiz akşam çaylarının eşliğinde yaparak, güne son noktayı koyduk. İzmir’e doğru yola çıktığımızda hava iyice kararmış ve gün boyu lodosla doygunluğa ulaşan hava neredeyse patlamak üzereydi. Bir yürüyüş programımızı daha gerçekliğe dönüştürmüş olmanın huzuru içinde İzmir’e dönmüştük.

Dipnotlar:
(1)   Metropolis Ana Tanrıça Kenti; Prof. Dr. Recep Meriç; MESEDER; 2003; sayfa:76
(2)  a.g.e; sayfa 76 ve 79

Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC
 






1 yorum:

  1. Güzel bir parkumuş. Anlatım için teşekkürler.

    YanıtlaSil