17 Haziran 2017 Cumartesi

KARAMANLI COĞRAFYASINDA…(2)



ERKEN BİZANS DÖNEMİ YERLEŞİMLERİ-1
SİLLE (SLLYA)
28-29 Nisan 2017
İbrahim Fidanoğlu


“Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz,
Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır,
Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz.”(5)
Giriş

Erken Bizans Dönemi yerleşimlerinin yoğun olarak yer aldığı, Aziz Pavlus’un Hıristiyanlığı sistematikleştirme ve bir misyoner olarak; bu inancı kitlelere yayma yolunda, uğradığı önemli noktalardan bazılarının yer aldığı bir geniş coğrafyadır Kapodokya ve Karamanlı bölgeleri. Konya’dan çıkınca yola, ilk Sille karşılar yolcusunu; bir vadi eşiğinde bekler gibi davetkâr…

 
Sille Vadisi

 
Sille'nin kadim Türk mezarlığı ve arkadaki bir o kadar eski Azize Helena Kilisesi

Sille

Sille; Roma dönemindeki ismiyle Sylla ya da Sylata; İlkçağ’da 7-8.yy.larda Frigya’nın hinterlandında yer alan bir yerleşim olarak öne çıkıyor. Daha sonraki zamanlarda ise, batıdan doğuya yönelen geçiş yolları üstünde yer alması nedeniyle her zaman yerleşime açık bir yer olma özelliğini korumuş. Roma ve Bizans döneminde; gerek Roma’nın Asya Eyaleti’nin başkenti konumundaki Ephesos’dan doğuya yönelen Kral Yolu üzerinde yer alan bir durak noktası olmasından, gerekse Bizans döneminde Konstantinopolis’ten (İstanbul) Kudüs’e giden hac yolu üzerinde bulunmasından kaynaklanan nedenlerle bozkırda önemli bir yerleşim olarak öne çıkmış hep. Osmanlı döneminde ise, giderek Türkçe konuşup Helen alfabesi kullanarak Türkçe yazan Ortodoks Hıristiyanların; yani Karamanlı Ortodoksların yoğun olarak yaşadığı bir bölgeye dönüşmüş. Ta ki; Lozan Antlaşması sonrasındaki Mübadele Süreci’ne kadar… 1924 yılında din temelli olarak, her iki ülkedeki Ortodoks ve Müslüman azınlıkların değişimine dayanan Lozan Mübadelesi sonucunda; ne yazık ki, Türkçe konuşup Türkçe yazan bu insancıklar da belki de yüzlerce yıldır doğup büyüdükleri ve yurt belledikleri bu topraklardan ağlaya ağlaya gitmek zorunda bırakılmışlar. Ne acıdır ki; bugün bile onların torunlarıyla, bir şekilde Yunanistan ana karasında ya da Ege adalarında karşılaşıldığında; duyarlı yürekler, o acıyı en derinden hala hissedebiliyorlar. Her iki tarafta bir ulus yaratmanın bedellerinden biri olsa gerek. Ne diyelim; bundan sonra yaşanmasın böyle ayrılıklar ve kuşaklar boyunca dinmeyen yurt hasretleri…

 
Bozkırda göç katarları; Toronto Star; 14 Kasım 1922
(Kaynak: http://patriotikikinisithes.blogspot.com.tr/2012/09/blog-post_27.html)

Bir Karamanlı Türküsü; Ağam İstambol'da...
(Youtube'dan alınmıştır.) 

Bir önceki yazımızda Mevlana ile ilgili bölümde değindiğimiz Deyr-i Eflatun (Eflatun Manastırı) ya da Agios Khariton Manastırı da Roma İmparatoru Konstantin’in annesi Azize Helena’nın adıyla anılan Bizans dönemi kilisesi de Sille’de bulunuyor. İstanbul ve Kudüs arasındaki hac yolu üzerinde bulunması nedeniyle; Hz. İsa’nın haçını aramak için Kudüs’e gittiği söylenen Konstantin’in annesi Helena’nın (ya da Eleni) bu yolculuğu sırasında Sille’ye uğradığı; buraya da bir kilise inşa ettirdiği rivayet edilmektedir. Yakın zamanda Sille’nin bağlı bulunduğu Selçuklu Belediyesi tarafından restore edilen ve kapısındaki Karamanlıca kitabeden Azize Helena’ya ithaf edildiği anlaşılan kilise, bugün ziyaretçilerini müze sıfatıyla karşılamaktadır.

 
Azize Helena Kilisesi

Ak Manastır ya da Deyr-i Eflatun
 
Sille, Erken Bizans döneminde Arap akınlarının Anadolu’ya yönelmesi sürecinde Hıristiyan keşişlerin Anadolu’da ıssız dağ başlarında ve derin vadi yamaçlarında; Kapadokya’daki yer altı şehirlerinde olduğu gibi zor ulaşılır noktalarda manastırlar kurmalarına yol açmış. Türklerin adlandırışıyla; Ak Manastır ya da Deyr-i Eflatun Manastırı da kayalara oyulmuş kiliseler ya da inziva hücreleri gibi o dönemde yapılmış olmalı.

 
Azize Helena Kilisesi'nin batıya açılan giriş kapısı ve üstünde yer alan II.Mahmut döneminde gerçekleştirilen onarım kitabesi

Manastırın orijini hakkında Fransız tarihçi Michel Balivet’nin Tasavvuf ve İsyan isimli kitabında şu bilgi veriliyor:

“Müslüman kaynaklarında söz edilen Eflatun Manastırı’nın Konya yakınındaki Aziz Khariton Manastırı olduğu varsayımı Hasluck tarafından ileri sürülmüştür. Ancak burasının Orta Anadolu’da çok sevilen bir aziz olan Eflatun’a adanmış dinsel bir kuruluş olması ihtimali de bulunmaktadır. 3. veya 4.yüzyılda yaşamış bu Hristiyan şehidinin isim günü Yunanlılarca 18 Kasım’da, Latinlerce 22 Temmuz’da kutlanır.”(1)

 
Sille sırtlarında kayalara oyulmuş mağaralar ve inziva hücreleri
Bizantolog ve Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Konya ile Sille arasında Ak Manastır isimli makalesinden yararlanılarak hazırlandığı anlaşılan Konya Belediyesi’nin web sitesindeki bir yazıda ise Ak Manastır ile ilgili olarak ise şu bilgiler aktarılıyor:

 
Ak Manastır ya da Eflatun Manastırı; 19.yy.

Ak Manastır olarak da bilinen Eflatun Manastırı’ndan ilk bahseden Danimarkalı Carsten Niebuhr’dur (1733-1815). 1766 yılı Aralık ayında ziyaret ettiği bu manastırı şöyle tasvir etmektedir; "Konya yakınında bir mağarada hala meskûn ve kilisesi ile muhtelif hücreleri kayadan oyulmuş bir Rum Manastırı'na rastlanır."

Geçen yüzyılın başlarında buradan bahseden diğer bir şahıs ise, bir müddet Konya Metropoliti olan ve 1813-1819 yılları arasında İstanbul Patrikliği makamını işgal eden 4. Kyrillos’dur (1750-1821). Viyana'da yayınladığı Orta Anadolu haritasında Ak Manastır'ı gösterdiği gibi, 3 yıl sonra basılan Konya ve civarı hakkındaki kitabında bu manastır hakkında etraflı bilgi verir. Kyrillos, bu manastırı şu surette anlatır; "Sylata (Sille) civarındaki bazı tepeler arasındaki bir yamaçta, Sylata'nın bir saat doğusunda, Konya'nın bir saat batısında etrafını çeviren beyaz taşlı dağlardan dolayı Türkçe'de Ak Manastır olarak adlandırılan Hagios Khariton Manastırı vardır ki, burası Hagios Khariton tarafından kurulmuştur... Manastır geniş ve mağara gibi kayaya oyulmuş olup bütün hücreler ve şapelleri de aynı şekildedir. Kilisenin kapısı güneydedir. Dışarıda toprak seviyesinin altında kutsal kuyu bulunur. Khariton bu suyu bir mucize neticesi kayadan fışkırtmıştır. Manastırın önünde bağlar, bahçeler vardır."


Eflatun Manastırı'nın arkasındaki kayalıklara oyulmuş mağaralar; 19.yy.

Aynı şekilde Kapadokya'ya dair bir kitap yazmış olan N. S Rizos ve gene Ak Manastır'dan bahseden J. R. S. Streett de bu konu ile meşgul olmuş ve birer kitap yayınlamışlardır. Bundan sonra Batı âleminde Ak Manastır Kompleksi, artık devamlı merak uyandırmış ve birbiri arkasından bu manastır manzumesi hakkında yayınlar yapılmıştır. M. Levidis, Kapadokya'daki kaya manastırlarına dair kitabında buradan bahsettiği gibi; W. M. Ramsay, buranın kısa bir tasvirini yaparak, Türkler tarafından da saygı gören bu manastırın o sıralarda metruk, fakat binaların henüz sağlam olduğu, ayrıca kompleksin içinde küçük bir de cami bulunduğunu bildirir.

 
Ak Manastır 

Hıristiyan devri arkeolojisi bakımından Anadolu'yu vaktiyle en iyi tanıyanlardan olan Ramsay, ertesi yıl basılan diğer kitabında burası hakkında daha etraflı bilgi verir. Ramsay manastırdan şu satırlarla bahseder; "Bu manastır şehrin 5 mil kadar Kuzey-Batısında ve St. Philip (Takkeli Dağ) dağının hemen dibinde kayalık dar bir vadi içindedir... St Chariton Manastırı vadinin kuzey tarafındaki dik uçurumun altında olup Müslümanlarca kutsal tanınmaktadır. Ortasında bir mescit bulunmaktadır. Mevlevi dervişlerinin başı olan Çelebi Efendi, her yıl buraya zeytinyağı vakfeder. Türklerin bu saygısını bildiren efsanenin en iyi versiyonuna göre; ilk çelebi efendilerden birinin veya doğrudan doğruya tarikatın kurucusu Mevlana'nın kendi oğlu bu uçurumdan düşerken, Aziz Khariton tarafından kurtarılmıştır. Aziz Khariton hakikatten yaşamış bir şahsiyettir. Fakat onun hakkında günümüze kadar gelebilen bilgiler tamamen efsaneleşmiş bir haldedir. Bunlarda elde edilebilen müspet bilgiler, Konya'da doğmuş olduğu ve Kudüs yakınında şöhretli bir manastır kurduğudur. Bir iddiaya göre Iulianus devrinde ( M.S 363/5 ) ölmüştür."

Sille Deresi ve dağlarda mağaralar; arkada dere kıyısındaki Çay Camisi  

Hıristiyan takviminde 28 Eylül günü kutlanan Hagios Khariton, aslen Konyalı olup, bu şahıs III. ve IV. yüzyıllarda yaşamıştır. Ayrıca Konya'dan ayrılarak Filistin'de Betlehem dışında dağlık, çorak bir yerde bir su bularak bunun başında bir manastır kurmuş, kendisi de orada gömülmüştür. Filistin'in İslamlaşması üzerine buradan Anadolu'ya hicret eden keşişler, Konya yakınındaki bu manastırı kurmuş olmalıdır. Yani anlaşılacağı üzere manastır, Konyalı Aziz Khariton hatırasına yapılmıştır. Khariton'un burada bir mucize göstererek ortaya çıkışı, Mevlana'nın hatta sonraki çelebilerden birinin oğlunu kurtarmak suretiyle olduğu iddia edildiğine göre, bu manastırın; Khariton'un hatırasına bağlanması, Mevlana’nın (1207-1273) yaşadığı yıllardan daha geriye indirilemez. 


Sille mağaraları

Ak Manastır, F. W. Hasluck ( 1878-1920 ) tarafından da incelenmiş ve buradaki müşahedeleri makale halinde yayınladıktan sonra, ölümünden sonra basılan büyük kitabında pek az ilave ile tekrarlanmıştır. Hasluck, Ramsay'ı tamamlayan bazı bilgiler vermekle beraber, manastırın açık bir tasvirini yapmamış, daha fazla, manastırın Türk folklorundaki yeri üzerinde durmuştur. Verdiği bilgiler şöyledir; "Konya'nın 1 saat kadar kuzey istikametinde kayalık bir boğaz içinde Hagios Khariton Rum Manastırı bulunmaktadır. Manastır 3 tarafından duvarlar ile sınırlanmış, 4. tarafında ise dik bir yar vardır. Bu sahanın içinde tamamen veya kısmen kayaya oyulmuş 3 kilise bulunmaktadır. Bunların yanında; yapısı bu kiliselere benzemeyen bir de mescit vardır. Bu küçük cami basit ve mütevazı kaya içine oyulmuş sade bir mihraba sahip dikdörtgen biçimli bir namaz yerinden ibarettir. Manastıra bakan Hıristiyanlar, buradaki mevcudiyetini bir efsane ile izah ederler; "Mevlana'nın oğlu manastırın üstündeki yardan düşerken, esrarengiz bir ihtiyar tarafından bir zarar görmeksizin yere indirilmiştir. Sonraları kilisedeki bir resim vasıtasıyla bu ihtiyar, Hagios Khariton olarak teşhis olunmuştur. Bu mucize, hala Mevlana'nın halefleri tarafından her yıl gönderilen zeytinyağı ile kutlanmış olup, ayrıca, kendisi yılda bir geceyi buradaki mescitte ibadet ile geçirmiştir.


Azize Helena Kilisesi'nin kubbesi

O devirlerde ilginçtir ki Ak Manastır aynı zamanda Havari Paulus'un Mağarası olarak da seyahat rehberlerine geçmiş bulunuyordu. Nitekim Meyers Reisebücher'de burası hakkında şunları yazmıştır; "Başlangıçta kuzeye sonra kuzey-batıya doğru ovadan çıplak tepe silsilesine doğru gidildiğinde, bir saatte Aziz Paulus'un Manastırı’na erişilir. Bu mağaralardan bir tanesi, Mevlevi dervişlerinin başı olan Mevlana'ya mahsus bir ibadet yeridir. Bir av esnasında burada uçurumdan düşen Mevlana'nın oğlunun hatırası için Mevlana burada yılda bir defa ibadet eder. Baedeker Rehberi olarak adlandırılan bir risalede ise, Ak Manastır yine nedense Paulus Mağarası olarak adlandırılır ve şöyle denilmektedir; "Konya'dan kuzey-batı istikametinde ovadan iki sivri tepenin-sağdakinin tepesinde bir kale harabesi vardır-taşıdığı çıplak dağ dizilerine doğru ilerlendiğinde bir saatte- yolun son kısmı yaya olarak-Aziz Paulus Manastırı’na varılır."(2)

 
Bir Sille evi
 
Manastırla ilgili Mevlana’nın hayatını yazan Ahmet Eflaki’nin manastır ve Mevlana ile ilgili şöyle bir aktarımı var:

“Deyr-i Eflatun’un başpapazı, bütün papazların ileri gelenlerinden yaşlı ve engin bilgili bir adamdı. İstanbul, Frenk, Sis, Canik ve daha başka vilayetlerden (kendi dinlerinin) ilmini öğrenmek için ona gelir, ondan (din) ahkâmını öğrenirlerdi. İşte bu başpapaz, hikâye etti ki: Mevlana, bir gün bir dağın eteğinde bulunan bu Deyr-i Eflatun’a gelmişti. Soğuk su çıkan mağaranın dibine kadar gitti, ben de mağaranın dışında durmuş, ne olacak diye bakıyordum. Mevlana, yedi gün yedi gece o soğuk su içerisinde oturdu. Ondan sonra kendinden geçmiş bir halde dışarı çıkıp yola koyuldu. Gerçekten onun mübarek vücudunda hiçbir değişiklik olmamıştı. Bu rahip yeminler ederek: “İsa’nın sıfatı hakkında okuduğum, İbrahim ve Musa’nın kitaplarında (suhuf) mütalaa ettiğim ve geçmiş tarihlerde peygamberlerin nefis terbiyelerinin büyüklüğüne dair gördüğüm şeylerin hepsi Mevlana’da fazlasıyla vardır” dedi.”(3)

 
Süt Kilisesi'ne çıkarken; altımızdaki vadide Sille

 
Ak Cami

Michel Balivet, bu alıntıyı kitabında; Mevlana’nın manevi etkisiyle birçok din değiştirme sonucuna yol açmış olsa da ne Mevlevi zihniyetinin ne de genel derviş yaklaşımlarının basit bir misyonerlik hareketine indirgenemeyeceğine, birçok gayrimüslimin o dönemde kendi dinlerini terk etmeden ve bunu yapmaya zorlanmadan tarikatla ilişkilerini sürdürmüş olmalarına örnek olarak veriyor. Hatta biraz daha ileride; bir adım daha ileri giderek ve yine Eflaki’ye dayanarak; Eflatun Manastırı’ndaki bir yaşlı rahibin ihtida etmeden nasıl Mevlana’nın müridi olduğunu şu şekilde aktarıyor:

 
Önde Türk mezarlığı, arkada Azize Helena Kilisesi

 
Önde Sille hamamlarından biri; arkada kayalıklar

“Arkadaşların hakikati bilenlerinden nakledilmiştir ki: Deyr-i Eflatun Manastırı’nda birçok fenleri bilen yaşlı, hâkim bir rahip vardı. Arkadaşlar gezmek için oraya geldiklerinde, bu rahip onlara türlü hizmetlerde bulunur ve çok itikat gösterirdi. Çelebi Arif’i de çok severdi. Bir gün arkadaşlar: “Sen Mevlana’yı nasıl gördün ve nasıl bildin?” diyerek ondan bu itikadın sebebini sordular. Rahip dedi ki: Siz onun kim olduğunu ne biliyorsunuz? Ben ondan hadsiz kerametler, birçok mucizeler görmüş ve onun candan bir kulu olmuşum. Geçmiş peygamberlerin hayatlarını İncil’de ve onların kitaplarında okumuştum. Hepsini onun mübarek zatında müşahede ettim ve onun hakikatine iman getirmişim. Yine bir gün burayı şereflendirmişti. Kırk güne yakın bir hücrede halvet etti. Halvetten çıktığı vakit, onun mübarek eteğini tuttum ve: “Yüce Tanrı Kur’anı Mecid’de ‘Sonra onlardan Cehennem’e girmeye layık olanları biz daha iyi biliriz’ buyurmuştur. Mademki hepsinin gidişi ateş olacak, o halde İslam dininin bizden üstünlüğü nedir ve bu nasıl olacak?” dedim. Mevlana, hiçbir şey söylemedi. Bir an sonra işaret edip şehre doğru yola koyuldu. Ben de o ulu kişinin arkasından yavaş yavaş gidiyordum. Mevlana, birdenbire şehrin kenarında bulunan bir fırına girdi. Fırıncılar fırını kızdırmışlardı. Benim siyah, ince ipek elbisemi aldı, kendi ferecesine sarıp fırına attı. Başını önüne eğerek bir müddet bir köşede oturdu. Büyük bir dumanın çıktığını gördüm. Kimsede söz söylemek mecali yoktu. Ondan sonra Mevlana: “Bak!” diye buyurdu. Baktım, fırıncının mübarek fereceyi dışarı çıkarıp Mevlana hazretlerine giydirdiğini gördüm. Ferece tertemiz olmuştu. Benim ipek elbisem ise tamamıyla yanmıştı. Mevlana: “Biz böyle gireriz, siz de böyle girersiniz” buyurdu. Bunun üzerine derhal baş koyup mürid oldum.”(4)

 
Ak Cami yakınlarında bir Sille evi

 
Sille Deresi'nde; bir köprü üzerinde...

Eflatun Manastırı işte böylesine farklı inançlardan insanların hemhal olduğu ilginç bir mekân olarak dikkat çekiyor Sille’nin geçmişinde. Bugün, Gevele Kalesi’nin de bulunduğu Takkeli Dağı’nın eteğinde; bir dere yatağının içinde kaybolmuş gibi duran Deyr-i Eflatun (Manastırı), kayaların içine gömülü sırlarıyla birlikte derin uykusundan uyanmayı bekliyor gibi.

Sille'den Gidenler: Karamanlı Rumlar

19.yy.da Karamanlı Rumlarının yoğun olarak yaşadığı bir bölge olarak öne çıkıyor Sille. O yıllarda Sille’de 60 civarında kiliseden söz ediyor kaynaklar. Ama birkaçı dışında çoğundan haber alınamıyor bugün nedense. O günlere dair Sille’nin meşhur bağlarından ve ondan elde edilen pek makbul şarabından ise, bugün fazla bir ize rastlamak mümkün değil artık. Mütedeyyin ortam, Konya’ya koşut bir şekilde Sille’yi de sarıp sarmalamış durumda. Ama bu sosyolojik olgudan hareketle; bugünkü Sille’nin kadim tarihini ve onun bugüne uzanan izlerini kullanarak bir yere varmak da pek mümkün gözükmüyor. Sonuçta gelinen nokta; Konya’dan 8 kilometre kadar uzaklıkta; ortasından geçen kısmen susuz bir derenin iki yanında gelişen gıcır gıcır restorasyonlarla ulaşılan bir mesire yerine dair manzaralar; hepsi bu… Böyle bir yapay iklimde de; eli yüzü düzgün tek restorasyon gibi duran Azize Helena Kilisesi ile de ne yazık ki zevahir kurtulmuyor.

Bu noktadan Karamanlı Rumlara yeniden dönecek olursak;

Karamanlı Rumlar, kendi deyimleriyle öyle karmaşık bir yol tutturmuşlar ki, Yunanca harflerle Türkçe konuşup Türkçe söylemişler. Bu ruh hali aşağıdaki şu dörtlükte cisimleşmiş:

“Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz,
Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır,
Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz.”(5)

Karamanlı Ortodoks Rumlar; bir düğün fotoğrafı
(http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=764) 

Kendisi de Karamanlı bir aileden gelen Evangelia Balta, Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz isimli kitabında Karamanlı Rumları hakkında şu bilgileri aktarıyor:

“Karamanlılar, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlardı ve yazı dili olarak Yunan alfabesiyle yazılan Türkçeyi kullanıyorlardı. Bu halk, sınırları farklı dönemlerde farklı tanımlanan bir bölgenin, geniş anlamıyla Kapadokya’nın sakinleri idi. Bölgenin işlemekte olduğumuz konuyla ilişkili sınırları; kuzeyde Ankara, Yozgat ve Bursa’ya (Hüdavendigar), güneyde Antalya ve Adana’ya, doğuda Kayseri ve Sivas’a ve batıda Aydın Vilayetine kadar uzanmaktaydı. Türkçe konuşan Ortodoks cemaat, yoğun Müslüman nüfusa sahip bölge içinde, 1924 yılındaki nüfus mübadelesine kadar, Türkçe konuşan Ermeniler ve Türkçe konuşan Protestanlar ile bir arada ve aynı zamanda Rumca konuşan Ortodoks Hıristiyanların oluşturduğu dağınık yerleşim bölgeleri içinde yaşamışlardı.”(6)

 
Kayseri Gesi Bağları'nda Karamanlı Rum kadınları halay çekiyor.
(http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=764) 


Yunanistan'ın Larissa şehrine bağlı Mandıra köyünde, Konya Karşılaması oynayan Karamanlı Rumların torunları
(http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=764)

Yine aynı yazar, Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslarının kökeni ile ilgili olarak iki geleneksel görüşün varlığından söz ediyor:

1-Bu halk Rum kökenli olup, yalıtılmış koşullarda yaşamaları ve Anadolu’ya yerleşmiş Türk kavimleriyle sürekli etkileşim dolayısıyla Türkçe konuşur hale gelmişlerdir ya da bir diğer görüşe göre zorlama ve baskı sonucunda Türkçe konuşur olmuşlardır. 

2-Bu halk Osmanlı fetihlerinden önce Bizans topraklarına göç edip yerleşen ya da Bizans ordularında paralı asker olarak yer alan Türklerin soyundan gelmektedir, yeni efendilerinin dinini benimsemekle birlikte dilini kabul etmemişlerdir.(7)

Bu türküyü hepimiz biliriz; bir de bir Karamanlı'dan dinleyin.
Theodoros Dermencioğlu - Şen Olasın Develi
(Youtube'dan alınmıştır.) 

Yazarın ağırlık verdiği esas yaklaşım ise, söz konusu kitapta yine şu şekilde ifade edilmektedir:

“Ancak, konuya ilişkin bilimsel kuramlar ve militanca görüşler dışında, Karamanlıların kökenlerine dair çalışmalarda sistemli araştırmaya dayalı verilerin eksikliği hep söz konusu olmuştur. Oysa bu konuda, milliyetçiliğin ikili mantığı doğrultusunda ifade edilen, “ya Türk’tür ya Rum’dur” yolundaki kuramsallaştırmalar, Akdeniz dünyası gibi mükemmel bir eritme potasından geçmiş halklar için büyük olasılıkla fazla basit kaçar. Karamanlıların etnik kökenlerine yönelik çalışmalarda kaçınılmaz olarak karşılaşılan açmazlara karşı alınabilecek ilk tedbir, meseleyi bu köken meselesinden ziyade, bu halkın 19.yüzyıl ile 20.yüzyıl başlarında, asıl vatanları olan Kapadokya’da kendi kimliklerini nasıl tanımladıklarına ve bu kimliği farklı düzlemlerde nasıl ifade ettikleri konusuna odaklanmaktır.”(8)

Karamanlı Rum kadınları
(http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=764)
Türküler yalan söylemez!...
 
Karamanlı ağzıyla söylenen ve iki türkünün sentezi olan bir başka bizim türkü; Bir of çeksem (Gesi Bağları); 2013 yılında Yunanistan'da yayınlanan "From Kesaria To Askites" isimli albümden...
(Youtube'dan alınmıştır.) 

Sille'de kalanlar
 
Bu bahiste son olarak bugünkü Sille’de neler var; biraz onlardan söz edelim. Kaya kiliseleri, Ak Manastır, kasabanın kadim Türk mezarlığına bakan alçak tepede yer alan Azize Helena Kilisesi, hemen onun karşısındaki diğer tepede; şimdi antika saatlerin ve muhtelif gemici usturlabının sergilendiği bir Zaman Müzesi’ne dönüştürülmüş, zamanında sütü kesilen kadınların şifa bulmak ümidiyle başvurdukları ve bu nedenle Süt Kilisesi ismiyle de anılan küçük şapel, Gevele Kalesi, hafızasında saklı suyun hikâyesini betimleyen iki hamam, çeşmeler, su yolları, kemerler ve köprüler, taşın ve ahşabın kardeşliğini temsil eden sivil mimari örneği güzelim Sille evleri ve bir kaç cami Sille’nin tarihini bugüne taşıyan izler olarak dikkat çekiyor.

 
Süt Şapeli'nin karşısında yer alan vadi geçişinde bir su kemeri kalıntısı

 
Azize Helena Kilisesi'nin kuzeyinde yer alan bir eski çeşme

 
Yeni restore edilmiş, Süt Kilisesi olarak da adlandırılan şapel; şimdi Zaman Müzesi

 
Süt Kilisesi'nin terasından Sille'nin görünümü

 
Zaman Müzesi'nden; güneş saatleri

 
usturlab

 
Zaman Müzesi'nden; bir duvar saati

 
Şu Sille'nin içinden geçtik; ama gündüz...

 
Restore edilmiş bir Sille Konağı

Azize Helena Kilisesi; yakın zamanda Selçuklu Belediyesi’nin çabalarıyla restore edilmiş. İçinde Mübadele sırasında göçerken bir Türk aileye emanet edilen küçük bir kilise orgunun da yer aldığı yapının girişinde yer alan onarım kitabesinden 327 yılında kutsal haçı bulmak için Kudüs’e gitmekte olan İmparator Konstantin’in annesi Helena’nın isteği doğrultusunda Baş Melek Mikhael Archangelos adına kilisenin bulunduğu yere yaptırıldığı; Osmanlı döneminde ise Padişah II. Mahmut zamanında onarıldığı belirtiliyor. Kitabenin bir özelliği de Karamanlıca (Karamanlıdika) kullanılarak yazılmış olması. Bu da bölgedeki Karamanlı Ortodoks Hıristiyanların ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu göstermesi açısından ayrıca dikkat çekici. Kitabenin en altında ise, 12 Şubat 1833 tarihi yer alıyor. Kilise; Osmanlı döneminde; II. Mahmut’tan sonra, Padişah Abdülmecit zamanında da ayrı bir onarımdan geçirilmiş.

 
Azize Helena Kilisesi

 
Kilisenin ikonastasisi

 
Giriş kapısının üstünde yer alan Karamanlıca onarım kitabesi

 
Kitabenin tercümesi

 
Kilisedeki süslemelerden; çift başlı Bizans Kartalı; aynı Selçuklu Kartalı gibi...

 
 Aya Eleni Müzesi'nde sergilenen 1832 yılında Mason&Hamlin firmasının ürettiği küçük kilise orgu

Kilisenin kubbesini serbest haldeki dört fil ayağı taşıyor. Ortodoks haç planlı Azize Helena Kilisesi’nin apsisinin önünde; zamanında İstanbul’dan getirtilen ustaların yaptığı görkemli bir ikonastasis(9) bulunuyor. Burada yer alan ikonaların çoğu mübadele sırasında ya sökülüp Yunanistan’a götürülmüş, ya da kaybolmuş; bir kısmının da Konya Müzesi’nde bulunduğunu burada öğrendik.

 
Kilisenin ikonastasisinden sahneler

 
Kilisenin kubbesinde yer alan Pantokrator İsa portresi

 
Ikonastasis

Kubbede yer alan Pantokrator(10) İsa betimlemesi dikkat çekici. Kubbe kasnağında ise, yuvarlak kemerli bir çerçeve içinde Musa, Süleyman, Davut ve Danyal peygamberlerin temsili resimleri yer alıyor. Kubbeden gövdeye geçişlerdeki pandantiflerde(11) yer alan yuvarlak madalyonlarda dört İncil yazarının resimleri varmış; ancak restorasyon sırasında yerlerinde bulunmayan bu madalyonlar boş bırakılmış. Naosta(12) kubbeyi taşıyan dört kemerin altına yirmi figür işlenmiş. Batı haç kolu kemerinde Âdem ve Havva’nın yasak meyveyi koparmaları ile cennetten kovuluş sahneleri, Tanrı’nın tahtını koruyan altı kanatlı bir Serafim(13) meleği, Mısırlı Azize Mary ve Lystralı (şimdiki Hatunsaray) Azize Tekla tasvirleri; Kuzey haç kolu kemerinde, İlyas, Elyasa ve Ezekiel peygamberler ile bir Serafim meleği; Güney haç kolu kemerinde Danyal, Nahum peygamberler ile bir Serafim melek tasviri ve doğu haç kolu kemerinde Tanrı’nın gözü sahnesi tanımlanabilen figürler olarak yer alıyor.

 
Kilisenin kubbe kasnağında yer alan üç sıra tuğla süslemeleri

 
Kilisenin dış duvarında yer alan bir pencere detayı

 
Kilisenin güney duvarında yer alan üç aslan başı detayı

 
Kilisenin güney üst düzleminde yer alan bir mezar odası

Kilisenin güneyindeki üst düzlemde ise birkaç mezar odası dikkat çekici. Kubbe kasnağının dış yüzünde yer alan tuğlalarla işlenmiş balıksırtı, zigzag ve güneş desenleri ise, yapıya ayrı bir hareket kazandırıyor. 1.Dünya Savaşı sırasında askeri depo ve yaralı askerlerin tedavisi için kullanılan yapının Cumhuriyet döneminde yeniden harap bir hale gelmiş olması da ayrıca üzücü. Selçuklu Belediyesi’nin çabasıyla ayağa kaldırılan bu kadim kilise, bugün bir müze olarak ziyaretçilerini bekliyor.

 
Süt Şapeli'nin çevresine saçılmış Türk mezarlığı

 
Süt Şapeli'nin karşısındaki tepede yer alan Karataş Camisi

 
Vadiye doğru uzanan evler, en arkada su kemeri; Süt Şapeli'nden...

 
Sille'de; derenin üstündeyiz.

 
Ak Cami minberi

  
Ak Cami; son cemaat yeri

 
Ak Cami; kadınlar mahfili

 
Ak Cami; mihrap

Sille’de yer alan camiler, yine taş ve ahşap işçilikleri ile öne çıkıyor. Aşağı mahallede Ak Cami, Sille Deresi kıyısındaki Çay Camisi, daha yukarılarda yer alan ve çevresindeki nüfusun boşalmasıyla sessizliğe gömülen Kayabaşı ve Karataş Camileri bu özelliği taşıyorlar. Ak Cami, Sille’nin hemen girişinde sayılabilecek bir sekide yer alıyor. Caminin hariminde ve son cemaat yerinde yer alan ahşap sütunları, ahşap kadınlar mahfili, minber, mihrap ve kürsüsünün ahşap işçiliğiyle dikkat çeken cami 19.yy.da inşa edilmiş. Önünde yer alan meydanlığın izin verdiği ölçüde bir sosyal canlılığa da sahip bulunan caminin çevresinde 19.yy.dan kalma eski Sille evleri, zamanın ve insanın yıpratıcılığına karşın direnmeyi sürdürüyor.
 
Sille sokaklarından birinde...

 
Sille Deresi ve köprüler

 
Sille evleri

 
Sille'de dar bir geçit

 
Sille'de zaman

İki yanında yükselen kayalıkların arasındaki bir dere yatağının iki yakasına serpilerek gelişmiş; Konya’nın hemen yakınındaki 19.yüzyılın bu kozmopolit kasabası, 1924 Nüfus Mübadelesi ile sessizliğe gömülmüş, zaman içinde kadim tarihinden izler taşıyan birçok değerini yitirmiş olmakla birlikte; bugün belki de evrensel kültürün her yerde duyulan ayak seslerinden cesaret alarak bir dirilişin arifesinde. Aşağılarda akan; zaman zaman fıskiyelerle coşkun bir şekilde göğe doğru yükselmeye çalışan; ama yukarıya çıktığımızda bir anda kaybolan derenin suyu gibi bir serap mıdır gördüğümüz, kim bilir?

Dipnotlar
(1)    Michel Balivet, Şeyh Bedrettin; Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları 94-2000; sayfa:18, 28 no.lu dipnot
(2)   Konya Belediyesi Web Sitesi; bkz. http://www.konya.bel.tr/engelli/makale/sille.php; Prof. Dr. Semavi Eyice; Konya ile Sille arasında Ak Manastır; bkz. http://www.journals.istanbul.edu.tr/iusarkiyat/article/viewFile/1023011123/1023010381
(3)   Michel Balivet, a.g.e; sayfa:17
(4)  Michel Balivet, a.g.e; sayfa:17-18
(5)   Evangelia Balta, Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz, Karamanlılar ve Karamanlıca Edebiyatı üzerine araştırmalar, Türkiye İş Bankası Yayınları-2012; sayfa: 117
(6)  Evangelia Balta, a.g.e; sayfa:117-118
(7)   Evangelia Balta, a.g.e; sayfa:119
(8)  Evangelia Balta, a.g.e; sayfa:120
(9)  İkonastasis; Ortodoks kiliselerinde cemaatin yer aldığı orta nefi (naos) apsisten (mihrap) ayıran, arkasına sadece papazların geçebildiği ve üzerinde Hıristiyanlık tarihine dair kutsal resimlerin (ikona) yer aldığı paravan ya da duvar
(10) Pantokrator: Her şeye gücü yeten; evrenin hâkimi
(11)Pandantif: Mimaride karesel bir tabandan küresel bir kubbeye geçişte kullanılan üçgen şeklindeki yapı elemanları
(12)  Naos: Ortodoks kiliselerinde cemaatin bulunduğu bölüm
(13)  Serafim: Hıristiyanlıkta Tanrı’nın tahtını koruyan en üst düzeydeki melekler; altı kanatlı…
(14)  Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında İF tarafından çekilmiştir. Tarihi Ak Manastır fotoğrafları internet ortamından temin edilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

1 yorum:

  1. Sayenizde Sille'yi tanıdım,şu Anadolu toprakları, sanki devasa bir açık hava HANI , gelen öncekini kovmuş, konaklamış, giden ,hüzün bırakmış bakmasını bilene...Yunus'un söylediği gibi, ''mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?'' Gezgin Dostlarıma teşekkür ediyorum...

    YanıtlaSil