4 Aralık 2015 Cuma

HARPASA’DAN ARPAZ’A



TAŞRADAKİ BİR KARIA YERLEŞİMİNDEN MENDERES’İN GÜNEYİNDEKİ AYAN KULELERİNE BİR YOLCULUK

 6 Kasım 2015
İbrahim Fidanoğlu

Bugün Boz Menderes’in güney kıyısı boyunca seyrederken bir dizi köy ve kasabanın içinden geçilir. Madran Dağı’na doğru yükselen yamaçlarda konumlanmış yüzlerce yıllık köyler, onların ovaya sarkmış ve balbalları andıran yazısız mezar taşlarıyla dikkat çeken eski mezarlıkları, yeryüzünün üstüne ve altına dair hikâyeleri hatırlamaya teşvik eder insanı.

 
Harpasa Kalesi'nden bereketli Menderes Ovası'na bakış

Binlerce yıllık kadim geçmişinde saklı tarihiyle bu topraklar, İlkçağ’da; Batı Anadolu’da Karia diye tanımlanan coğrafyanın bir parçasıydılar. Her ne kadar silik de olsalar; taşrada örgütlenmiş bu kentlerden; Madran Dağı’nın kuzey yüzünde Yenipazar yakınlarındaki Orthosia, Dalama’nın arka dünyasında yer alan ve bugün Madran Dağı’nın geçit verdiği bir vadiyi izleyerek, Çine-Topçam Baraj Gölü’nün kıyısından dolaşıp Dalama’ya ulaşan rota üzerindeki yeri belirsiz Koskinia, Kavaklıdere-Bozdoğan geçişinde Karia’nın en uzak noktalarından birinde; şimdiki Derebağ Köyü’nde yer alan Hyllarima ve Arpaz’ın sırtını dayadığı tepenin üstündeki Harpasa Madran Havzası’na dağılmış Karya yerleşimlerinden önemli bir kaçıdır.

 
 Harpasa Kalesi'nin bulunduğu Arpaz üstündeki Hisar Kale'nin uydudan görünümü 
(Google Earth'den alınmıştır.)

Harpasa yada Arpasa

Bizim bugünkü konumuz olan Harpasa yada Arpasa, Nazilli-Bozdoğan yolunda; Büyük Menderes’in iki önemli kolundan biri olan ve Bozdoğan yönünden, kendi adıyla anılan bir barajın ardından soluklanarak bu topraklara ulaşan Akçay’ın hemen güney kıyısında yer alan bir tepenin üstünde kurulmuştur. Hisar Tepesi olarak anılan bu tepenin eteklerinde ise, Osmanlı’nın gerileme döneminde gücü yerel otoritelerle paylaştığı Ayanlık Dönemi yerleşimlerinden olan ve tipik kule yapısıyla dikkat çeken Arpaz yer almaktadır. Harpasa’dan bozunarak anlamlı bir şekilde Arpaz’a dönüşen bu kadim yer; ne yazık ki, yer isimlerinin anlamsızca değiştirilmesinin kurbanı olmuş ve bugün artık Esenköy adını almıştır.

 
 Hisar Tepesi sırtlarında bir yaşlı meşeyi saygıyla selamladık.

Esenköy’e girdiğimizde hava oldukça güzeldi. Pastırma yazının sürdüğü şu günlerde Harpasa’nın bulunduğu Hisar Tepe’ye; üstelik de hemen eteklerinde çokça yer alan koyun ağılları nedeniyle köpek baskısının da etkisiyle epey enerji tüketerek ulaştık. Harpasa’nın günümüze ulaşan en önemli kalıntıları, kentin akropolü görünümündeki tepedeki yerleşimi kuzeyden çeviren sur duvarlarıyla şimdi sahnesinde bir su deposunun bulunduğu yaklaşık 2500 kişilik tiyatrosu… Yeryüzü yapısı itibariyle tepe gnays kayalarla kaplı diyebiliriz. Zaten iç ve dış kaleden oluşan surların malzemesi de bu yerel kayaçlardan elde edilmiş. Zaman zaman tepedeki surlar yıkılmış olsa da, temel izleri boyunca neredeyse tamamen takip edilebiliyor. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi günümüze ulaşan en gösterişli ve sağlam sur duvarları Harpasa’nın kuzeye bakan yüzünde yer alıyor.

 
Harpasa'nın tepeye doğru rastladığımız ve bir burca ait olduğunu düşündüğümüz ilk duvar parçaları

 
Harpasa'dan ovaya doğru bakış; solda bir burç kalıntısı

 
Duvarın dış yüzündeki muntazam işçiliğin izleri


Prof. Dr. Bilge Umar’a göre “Arpasa adının Hellen dilinde anlamı yoktur. Bu ad, Luvi dilinden yada onun İ.Ö. 1.binyılındaki yerel ardılı Karia dilinden gelir. Kentçiğin adıyla önünden geçen akarsuyun (Menderes’in kollarından Akçay) adı aynıydı; yalnız Hellenleşme döneminde Hellen dilinde ırmak kavramı ve dolayısıyla ırmak adları eril olduğundan oysa bu dilde eril bir ad –a ile bitmeyeceğinden, ırmak adı Arpasos’a dönüştürülmüştü. Ad, aslında, kentçiğin adı idi. Arpa-(a)ssa, “Akarsu kenti”.(1)

 
 Harpasa Kalesi'nin üst düzlemine yaklaşırken iyi korunmuş bir kale burcu; duvarın ortasında görülen büyük oluk, savunma amaçlı (Arpaz Kulesi'nde örneği olan seng endaz benzeri) yada suyun tahliyesi için olabilir.

Harpasa, aslında bir anlamda hemen önünde akan Akçay (Arpasos) ırmağı ile var olmuştur denilebilir. Önünde uzanan bereketli toprakları sulayan bu akarsu, Harpasa yerleşiminin de bir anlamda varlık nedenidir. Bu durum, Harpasa’nın Roma Dönemi’nde basılan paralarına kadar yansımıştır. Bu paraların üzerinde Irmak Tanrısı Arpasos, Zeus, Artemis ve Apollon ile birlikte betimlenmiştir.

 
Harpasa Tiyatrosu

İ.Ö. 228 yada 229 yıllarında Pergamon Kralı Attalos ile Selevkoslar Akçay Irmağı’nın kıyısında bir savaşa tutuşmuşlar. Bergamalıların yengisiyle sonuçlanan bu savaş sonrası, Selevkoslar’ın Toros Dağları’nın ardına çekilme süreci hızlanmış olmalı. Harpasa da; tarihte sadece bu olayla kayıtlara geçmiş denilebilir.

 
Tiyatronun oturma sıralarının bazıları oldukça iyi durumdaydı.

Kentin tiyatrosu, ovaya nazır bir konumda, kentin surlarının dışında yer alıyor. Aslında surlar da hemen oturma sırlarının bitiminde başlıyor. Şimdi tiyatronun sahne yapısının olduğu bölümde Esenköy’e su sağlayan depo yer alıyor.

 
Gezginler, Harpasa Tiyatrosu'nda;
 Metin Erksan'ın Çakıcı'nın hayatını anlattığı Dokuz Dağın Efesi filmine nazire; filmde Nysa'daki "bouleuterion"da zeybeklerin sıralara oturduğu benzer bir sahne vardı.

 
Tepeye yaklaşırken Bizans Kalesi'nden kalan duvarlar belirginleşti.

 
Bizans dönemine ait burcun yakından görünümü

 
Batı yönündeki kale duvarlarının genişliğini gösteren detay

 
Batıdaki yıkılmış duvarların temel izleri

 
Harpasa Kalesi'nin Bizans Dönemi'nden kalma güney yönündeki sur parçaları

 
Harpasa Kalesi'nin güney-doğu yönündeki İlkçağ'dan kalma isodomik duvarlarla kaplı gösterişli bir savunma burcu kalıntısı

  Kentin surları, yer yer burçlarla güçlendirilmiş. Surların güney ve batı bölümünde büyük yıkımlar olmasına rağmen özellikle doğu yönünde iki burç ve onlara bitişik olarak kuzeye doğru devam eden sur duvarları rahatlıkla izlenebiliyor. Sur duvarlarında zaman zaman büyük gnays kayaların biçimlendirilerek şekil bağlı hale getirildiği ve poligonal bir özellik arz ettiği de söylenebilir. Sur duvarlarının temel izlerinden edinilen fikre göre kalınlıkları 1,5 metreye yaklaşıyor. Hisar Tepe’deki kalenin Bizans Dönemi’nde de bir savunma ve bölgedeki Türkmen akınlarına karşı bir gözetleme kalesi olarak kullanılmış olması da çok muhtemel. Çünkü yer yer burçlarla güçlendirilen kalenin içinde daha yakın zamana denk düşen temel izleri mevcut. Büyük ihtimalle 13.yy.da bölgeyi savunan bir Bizans garnizonun burada konuşlandığı söylenebilir.

 
Harpasa'nın günümüze oldukça iyi durumda ulaşabilmiş kuzey duvarları

 
Kuzey duvarlarından bir detay; şekil bağlı poligonal duvarlar

 
Doğudan batıya doğru alçalan kuzey duvarları; kalenin giriş kapılarından biri olduğunu düşündüğümüz kapı eşiği

 
Kentin en iyi korunmuş kuzey sur duvarları

 
Harpasa'dan Arpaz'a geçiş; İlkçağ'dan 19.yy.a bir zaman sıçraması-kaleden kuleye

Osmanlı Dönemi’nde özellikle 18.yy.dan itibaren bölgede Ticari Kapitalizm’in gelişmesi sonucunda zenginleşen toprak ağalarının giderek yerel bir otoriteye dönüştüğünü görüyoruz. Zayıflayan Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin bazı unsurlarını taşrada öne çıkan bu güç odaklarına dağıttığı söylenebilir. Asker ve vergi toplamak, bölgede asayişi sağlamak gibi devletin bazı yerel görevler, Ayan diye adlandırılan bir tür derebeyi bozması bu yerel güçlere devredilmiş. Bu da zamanla, yoksul halkın; ayanların baskı ve yıldırmalarına karşı zeybeklik kurumuyla direnişine yol açmış. İşte bundan sonraki hikâyeler; ayanlar, onların zenginliklerini koruma amaçlı inşa edilmiş ayan kuleleri ve onlara karşı isyan eden zeybeklerin hikâyelerine dairdir.

19.yy.da Batı Anadolu’da Ayanlar ve Zeybekler

Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi feodal bir devlet yapısına sahip olduğu tarihi bir gerçektir. 18. ve 19. yy.larda giderek zayıflayan ve güçten düşen merkezi otorite; birçok yürütme görevini yerel güç odaklarına terk ederek devlet yönetimini bir anlamda bu yerel derebeyleri aracılığıyla sürdürmeye çalışmıştır. Ayan adı verilen bu yerel otoriteler, genellikle tarım ve ticaret ile bölgede zenginleşen ailelere mensuptu. Yaygın olarak Balkanlar ve Ege’de ortaya çıkan bu müessese, bir açıklamaya göre; Batı Avrupa’da hububata karşı oluşan talep artışı ile güçlenmiş; Batı Anadolu’dan Batı Avrupa’ya yapılan hububat ihracatının artmasına ve yerel zenginlerin güçlenmesine yol açmıştır. Ayanlar; temel olarak; vergi, asker ve zahire toplamak ve bölgedeki asayişi sağlamak gibi fonksiyonlara sahiptiler. Ülkede giderek artan yoksulluk ve yerel derebeylerin zulmü altında ezilen yoksul köylüler, kurtuluşu dağlara çıkarak eşkıyalık yapmakta buldular. Batı Ege’de; Büyük Menderes ırmağının ve kollarının iki yakasında yer alan yerleşim alanları ayanların ve dağlara çıkarak eşkıyalık yapan zeybeklerin mücadele ve çatışma alanı haline gelen ilginç bir yöredir. Bu topografyada bir yandan Koçarlı’nın sırtını dayadığı Beşparmak Dağları, Büyük Menderes’in güney yakasında kalan ve Çine’ye doğru uzanan Madran Dağı, Büyük Menderes’in kuzey yakasında ise ırmak boyunca uzanan; Aydın ve Nazilli yöresini Ödemiş ve Tire’den ayıran Aydın Dağları, Arpaz’ın sırtını dayadığı Karıncalı Dağ yer almaktadır.

 
19.yy.da Arpaz Ailesi tarafından Rodoslu  duvar ustalarına yaptırılan ve Ortaçağ derebeylik şatolarını andıran ihtişamlı Arpaz Kulesi'nin 2015 Kasım'ındaki görünümü

“Eşkıyalık, toplumsal açıdan, kabile ve akrabalık düzeninin evrimsel aşaması ile modern kapitalist ve sanayi toplumu arasında bulunan, ancak dağılmakta olan akrabalık toplumu ve kapitalist tarıma geçiş aşamalarını da içeren tüm toplum tiplerinde görülür. Eşkıyaların içinden çıktığı toplum ise, geçimini tarımdan sağlayan köy ekonomisi içinde bulunmaktadır. Modern tarımın uygulanmadığı ve “prekapitalist” ekonomik ilişkilerin yaşandığı, tarıma dayalı ve çoğunlukla köylülerden ve topraksız işçilerden oluşan toplumlarda eşkıyalık evrensel olarak vardır. Toprak beyleri, şehirliler, vergi toplayıcıları, tefeciler gibi konumdakiler, köylü ve işçiler üzerinde baskı kurar, onları yönetir ve kullanır. Ayrıca, eşkıyalığın en önemli kaynağını, bütün yetişkinlerine iş verecek kadar zengin olmayan kırsal kesim ekonomisi ve kırsal çevre diğer bir deyişle kırsal kesim nüfusundaki fazlalık oluşturur. İşte bu kır ekonomileri ile dağlık ve verimsiz toprağa sahip bölgeler bu türden sürekli bir nüfus fazlası yaratırlar.”(2)

 
Arpaz yapılar kompleksi; kule, konak ve diğer yapılardan günümüze kalanlar

Sabri Yetkin, Batı Anadolu’da 19.yy.da eşkıyalığın ivme kazanmasını aşağıdaki tarihsel ve sosyal koşullarla açıklıyor:

“19.yy.a gelindiğinde imparatorluk, her açıdan “en uzun yüzyılına” giriyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti, çok önemli olaylar yaşadı. II. Mahmut’un saltanatının ilk yıllarında, Osmanlı-Rus Savaşı’nın bitmesinden sonra, 1821’de Mora İhtilalı başladı. Bu ihtilal, 1830 yılına kadar sürdü. Bu arada 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. 1827’de Navarin’de Osmanlı Donanması yakıldı. 1828-1829 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı oldu ve hemen ardından Fransa, Cezayir’i işgal etti. Bu olaylar imparatorluğun ekonomik ve mali bünyesini sarstığı gibi, Batı Anadolu’da eşkıyalık hareketlerini oluşturan önemli nedenleri de gündeme getirdi.

 
Arpaz Kulesi ve konağının yükseldiği düzlemi tahkim etmek amacıyla oluşturulmuş payandalı tahkimat duvarları

 
Arpaz Kulesi'ne kuzey batı yönünden bakış

Örneğin 1829-30 yıllarında Aydın İhtilalı olarak adlandırılan hareket ortaya çıktı. Bu hareketin önderi Atçalı Kel Mehmet’in, bir anlamda kendisini sınırsız bir gücün sahibi olarak görüp mührüne” Hademe-yi devlet, Vali-yi vilayet, Atçalı Kel Mehmet” yazısını kazıtarak devlet kurmuş gibi hareket etmeye başlaması, eşkıyalık bölgesi olan Atça ve Aydın civarında, korumasız insanları ezen, sömüren ayan ve eşrafa karşı mücadeleye girişerek adaleti sağlamaya çalışması, zenginden alıp fakire vermesi, onbinlerce insanı peşinden sürüklemesi, ölümüne inanmayan halk için tükenmeyen bir umut olması ve benzeri olgular, onun bu eyleminin “sosyal eşkıyalık” tanımına girmesini gerektirmektedir. Bu hareket, sosyal eşkıyalığın belki de ilk örneğidir.”(3)

 
Arpaz Konağı

Mora İhtilalı’nın ardından Mora ve Ege Adaları’ndan Batı Anadolu’ya yönelen Rum göçünün teşvik ettiği Rum eşkıyalığı yanında, Fransa’nın Cezayir’i işgali sonrası; İzmir’deki Cezayir Hanı’ndan o zamana dek Cezayir’e gönderilen işsiz ve topraksız gençlerin sevkiyatının durması da Ege’de insan kaynağı açısından eşkıyalığı besleyen bir başka faktör olarak değerlendirilmektedir. Benzer bir durum da 1828-1829 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan dönen gençlerin bölgedeki eşkıyalık hareketlerinde yer almasında görülür. Savaşın ardında bıraktığı ağır yük, bu insan kaynağının dağlara doğru çekilmesine ve ayanların otoritesine yönelik eylemliliğe geçişine neden olmuştur.

 
Arpaz Kulesi'nin diğer yapılardan bir hendekle ayrılan giriş kapısı ve üstündeki kabartmalı süslemeler; bugün hendek yerine merdivenler yer almakta.

Ege Denizi’nden Buldan’a kadar uzanan geniş topografyada Aydın Dağları iki büyük ovayı; Büyük Menderes ve Kiraz (Kestel) yada Küçük Menderes ovalarını birbirinden ayırmaktadır. Antik dönemde verilen ismi; Mesogis iki düzlüğün (toprağın) arasındaki yer anlamına gelmektedir. Dağ ve dağlar arasında yer alan düzlüklerden oluşan bu topografya, yöre insanının toplumsal yaşamını da belirlemektedir. Bu dağlarda genelde Türkler, ovalarda ve dağ eteklerindeki kasabalarda Rumlar yerleşmiş tarih boyunca.

 
Arpaz Kulesi'nin giriş kapısının üstündeki süsleme detayı; bir kısmı harap olmuş durumda...

Bu dağlarda; yükseklerde kestane, ceviz; alçaklarda zeytin, makilikler, incir, yabani incir bataklık bölgelerde meyankökü yetişmekteydi. Bu ekonomik değeri yüksek ürünlerin Aydın Dağları’ndan indirilip İzmir limanına götürülmesi tarih boyunca hep sorun olmuş. Bu ürünlerin develerle İzmir limanına aktarılması sırasında ortaya çıkan güvenlik probleminin çözülmesinde zeybeklerin rol üstlendiği görülmektedir. O dönemde kervan yolları üzerinde; kasabalar arasında, kervanların yorulma mesafelerinde yer alan güvenliği sağlanmış konaklama yerleri ve kahvehaneler bulunmaktaydı. Bu güvenlikli konaklama yerlerine derbent denmekteydi. İşte Batı Anadolu’da zeybeklerin sosyal hayattaki rolü tam da bu anda ortaya çıkmaktadır. Bu da Batı Anadolu’da ticari kapitalizmin gelişiminin ivme kazandığı bir döneme denk düşmektedir.

 
Çakıcı için sonun başladığı yer; şimdiki Akçay regülatörü

Zeybekler; 17. – 18.yy.da bu kervanların güvenliğini sağlamak adına bu ulaşım sisteminin muhafızlığını yapmaya başlıyorlar. Bu yaptıkları iş karşılığı kervan sahiplerinden aldıkları bir tür haraç, onların geçimlerini ve bu işi sürdürmelerini sağlıyor. Zeybeklerin kervanlardan aldıkları haraçlar ve bu konuda kervan sahibi tüccarların İstanbul’a yaptıkları şikayetler, o zamanki tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Dağda yaşayan Yörük ve Türkmenler, zeybekleri her zaman koruyup kollamışlardı. O günlerde hayatın dayattığı böyle bir ortak yaşamdan söz edilebilir. Zaman içinde merkezi otoritenin zayıflaması ve bazı yetkilerini ayan denilen yerel otoritelere devretmesi, halkla ayanlar arasında ortaya çıkan sorunların çözümü konusunda zeybeklerin ilave bir rol üstlenmesi sonucunu doğurmuş; giderek zeybekler, bu yörede halkın ayanlara karşı hak ve hukukunu koruyup kollayan bir güç merkezi haline gelmiştir.

 
Arpaz Kulesi yakınlarında eski bir çeşme

 
Bu da Arpaz Kulesi'nin bahçesindeki Arpaz Ailesi'ne ait çeşme
(Nisan-2011; İF)

 
Arpaz Kulesi ve Konağı'nın güneyden görünüşü
(Nisan-2011; İF) 

Zeybeklerin ayanlara ve yeri geldikçe İstanbul Hükümeti’ne kafa tutmaları ve ayaklanmaları karşısında çaresiz kalan Saray, zeybeklere karşı 19.yy.ın son çeyreğinde silahşör ve sert yapılı Arnavut ve Çerkezleri kullanmışlardır. Zeybekleri tarihte Kırım Savaşı’na katılırken görüyoruz. Bunların içinde Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası olan Çakırcalı Ahmet Efe de var. Zeybeklerden oluşan bir birliğin İstanbul’da ordugâhta konakladığı ve buradan Kırım’a hareket ettiği tarihi kaynaklarda belirtiliyor. Zeybeklerin hükümet otoritesine isyan ederek dağa çıkıp eşkıyalık yapmaları; zaman zaman istiman etme ya da düze inme diye adlandırılan fasıllarla kesilmektedir. Düze inme; zeybeklerin hükümetle anlaşarak belli bir yerde iskan edilmesi ve reji kolculuğu gibi güvenlikle ilgili bir konuda hükümet adına çalıştırılması şeklinde uzlaşılması esasına dayanmaktadır. Zeybekler yada efelerle Yunanistan’ın Mora yarımadasında yaşayan Kleft’ler arasında bazen benzetim yapılmaktadır. Kleft’ler; Mora yarımadasında çok süslü kıyafetlerle dolaşan ve çevrelerinde gösterişli bir hayat süren kişiler olarak tanınırlardı. Ancak bunlar; hırsızlık (koyun v.b.) ve talan yaparlar, ancak renk vermezlerdi. Zeybekler ise sadece haraçla yaşarlardı. Hırsızlık yapan kişi, zeybek yada efe olamaz. Olsa olsa çalıkakıcı olarak adlandırılırdı. Zeybeklerin liderine efe; efeye bağlı diğer çete mensuplarına ise kızan denirdi.

 
Arpaz Kulesi'nin üzerinde yer alan ve bir saldırı halinde ateş etmeye yarayan mazgal delikleri

Ayan Kuleleri

Ayanlar, hem zenginliklerini saklamak, hem de eşkıya baskınına uğradıklarında kendilerini savunmak amacıyla Ortaçağ derebeylik şatolarını andıran görkemli kuleler inşa ettiler. Bunların en güzel örnekleri, bugün hala Büyük Menderes Nehri’nin kıyısı boyunca izlenebilmektedir. Koçarlı’da Cihanoğlu Kulesi, Yenipazar Donduran Köyü’nde Donduran Kulesi, Arpaz’da görkemli Arpaz Kulesi ve Akçay kıyısındaki eski adıyla İnebolu yeni adıyla Yazıkent Köyü’nde Mehmet Özbay Kulesi en bilinenleridir.

 
Yazıkent Mehmet Özbay Kulesi
(Nisan-2011; İF) 


Kuleler; genellikle dikdörtgen planlı, bağımsız yapılar olup, su kaynakları boyunca denetleyici, gözetleyici yapılardır. Batı Anadolu’da günümüzde kule geleneği yüksek bağ evleri şeklinde (bağ kulesi) devam etmektedir. Kulelerin çevresinde mutlaka bir konak bulunmakta esas yaşam bu konakta sürmekte, tehlike anlarında ve düşman saldırılarında konak sakinleri ve çalışanlar bu kuleye sığınmaktadırlar. Bu yapıların yanısıra yaşam kalitesini sağlamaya dönük çeşme, hamam, havuz (su ihtiyacı için) gibi yapılarla ahır, hububat ve yağ depoları, yağhaneler ve avlu v.b. kullanım alanları da mevcut idi.

 
Koçarlı Cihanoğlu Kulesi
(Ocak-2013; İF) 

 
 Cihanoğlu Kulesi'nde saldırgana taş atmaya yada kızgın yağ dökmeye yarayan oluklar (seng endaz)
(Ocak-2013; İF)  

Kulelerin genellikle 1. ve 2. katları “sağır”dır, yani pencere yoktur. Üst katlarında genellikle giriş kapısı üzerinde aşağı doğru uzanan bir dikdörtgen kesitli iki ucu açık bir kanal bulunur. Buna “seng endaz” denir. Buradan kapıya yanaşan birisinin üstüne zarar vermek amacıyla, kızgın yağ, su vb. dökülebilir yada taş atılabilir. Kulelerin giriş kapılarında makaralı sistemlerle çalışan hareketli, açılır kapanır özellikte bir kapı bulunmaktaydı. Ayanların oturduğu ve zenginliklerinin de bulunduğu bu yapılar bir düşman saldırısına uğradığında, yandaki konakta yaşayan ahali hemen kuleye kaçar, kulenin giriş kapısı bu makaralı sistem yardımıyla (derebeylik dönemine ait şatolarda olduğu gibi) kapatılır ve dışarısı ile olan bağlantı kesilirdi. Giriş kapılarının üstünde bazı Rum eşkıyalarının baskınlarından korunmak için olduğu tahmin edilen haç şeklinde kabartmalar da bulunmaktadır. Kulenin üst katlarında çepeçevre yaklaşan düşmana ateş etmek amacıyla “v” kesitli mazgal delikleri bulunmaktadır. En üst çatı katına “parapet” adı verilmekte ve gözetleme amacıyla kullanılmaktaydı. 

 
 Yenipazar yakınlarındaki Donduran Kulesi

Donduran Kulesi

Yenipazar’dan Bozdoğan-Nazilli yoluna doğru ilerlerken ilk rastlanan kule, Donduran Kulesi’dir. Donduran Kulesi, daha harap ve dibe doğru zamanla giderek çökmekte olan ve çatlaklarla dolu bir kuledir. Zamanında bölgedeki güçlü mütegallibenin (yerel ağalar) yaşadığı bu alan, hafif yüksekçe bir tepenin üstünde Nazilli’ye doğru tüm ovaya hakim bir mevkide tesis edilmiş. Şimdi hüzünlü görünümü yanında, askere gidecek köy gençlerinin kulenin burçlarına bayrak astıkları ve duvarlarına askerlikle ilgili yazılar yazdıkları bir mekâna dönüşmüş. Köylü bu kuleyi Osmanlı Kalesi adıyla anıyor.

 
Altı sağır; üst katı pencereli Donduran Kulesi

 
Kulenin içinin harap hali

 
 Donduran Kulesi ve çevresindeki topografya birlikte...

 
Donduran Kulesi'nin bulunduğu tepeden Donduran Köyü'nün görünümü

 
Donduran çeşmeleri

 
Bir Donduran Evi'nin koca kapısı

Kulenin bulunduğu tepeye evlerin arasından tırmanırken rastladığımız; Osmanlı Dönemi’nden kalma iki eski çeşmeyi de belirtmeden geçmeyelim. Soldakinin kitabesinde Hicri 1178 tarihi zorlukla okunuyor. Diğerini ise okumak mümkün değil. Sonunda bitecekmiş gibi gözüken, ancak birden sola yada sağa dönüveren daracık sokaklarından geçerken rastladığımız bir küçük cami Cuma namazına hazırlanmakta. Şadırvanda birkaç köylü abdest almakla meşgul… Birer birer döndüğümüz köşeler bizi arabayı bıraktığımız dere boyuna ulaştırıyor. Köyün evlerinden birinin duvarında rastladığımız yapan ustanın imzası niteliğindeki güzel ayrıntı fotoğrafladığımız köye dair son kare olarak dikkat çekiyor. Artık gitme zamanı; bekle bizi Arpaz Kulesi

 
Donduran'da; bir başka evde bir başka güzellik

 
 Donduran'da eski bir evin duvarındaki duvarcı ustasının zarif imzası

Arpaz Kulesi

Donduran’dan sonra Nazilli-Bozdoğan karayoluna asfalt tali yoldan ilerleyerek ulaşılıyor. Buradan sola; Nazilli istikametine saptıktan sonra Büyük Menderes’in kollarından olan Akçay’ın üzerindeki köprüden geçiyoruz. Bu köprünün Arpaz Kulesi’nin hikâyesi ile ilgisi var. Akçay (Harpasos) ırmağı, zamanında yukarılardaki Göktepe’den odun taşımak amacıyla kullanılırmış. Nazilli yönüne doğru ilerlerken sağa doğru Harpasa Antik Kenti ve Esenköy (Arpaz) levhasını göreceğiz. Arpaz Kulesi’ne ulaşmak için buradan sağa doğru sapmak gerek. Yaklaşık 3-4 km. sonra köye geleceğiz. Köyde; meydanda, köyün gençlik spor kulübüne ait olduğu anlaşılan bir lokal var. Burada gelmişken bir yorgunluk çayı yada belki de markası unutulmuş bir yerel gazoz içmek de mümkün. 

 
Arpaz Kulesi ve arkasında yer alan Arpaz Konağı

Kahvenin hemen solunda biraz ilerdeki köy bakkalının yanından tepeye doğru tırmanıldığında evlerin bittiği noktada muhteşem görünüşlü Arpaz Kulesi ve Çakırcalı Mehmet Efe’nin ve adamlarının üç kez bastığı Arpaz Ailesi’ne (Osman Arpaz) ait çok iyi durumdaki ahşap konağa ve yanında yükselen muhteşem Arpaz Kulesi’ne ulaşılıyor. Konak; Birgi’de daha çoğunu gördüğümüz ağa konaklarını andırıyor. Ama esas önemlisi Arpaz Kulesi

 
Arpaz Kulesi ve Arpaz Konağı
(Nisan-2011; İF)  

Nazilli’ye bağlı Arpaz’da (Esenköy) bulunan yapı grubu, bir Karya kenti olan Harpasa Kalesi’nin eteklerinde kurulmuş. Akçay’a kadar uzanan ekili araziyi kapsamı içine alan büyük çiftlik işletmesinin sahibi olan Arpaz Beyleri, tarafından 19.yüzyıl başlarında inşa ettirilmiş. Burası bir bey konağı, güvenlik kulesi, ambar, ahırları ve müştemilatı ile bir şato kompleksini andırmakta. Tarihi kaynaklarda; Arpaz Kulesi’nin, Arpazlı Hacı Hasan Bey tarafından, II Mahmut zamanında Rodos’tan getirtilen 30 kadar Rodoslu ustaya yaptırıldığına dair rivayetler bulunmaktadır.

 
Arpaz Kulesi'nin batı yüzünün detayı
(Nisan-2011; İF)  

Kuleye bakıldığında gerçekten de şövalye mimarlığının yansımalarını taşıdığı ve ortaçağ şövalye şatolarına benzediği hemen fark ediliyor. Ancak, kulenin 2015 Kasım ayındaki hali giderek içler acısı bir duruma dönüşmüş durumda. Çünkü daha önce düşen yıldırımlar nedeniyle yıkılan en üst kattaki gözetleme burçlarından biri tamamen parçalanmış durumda. Dağa bakan aynı çizgideki diğer burç da her ne kadar onarılmaya çalışılmışsa da iyi durumda değil. Osmanlı’nın geç derebeylik dönemi eserlerinden belki de en eşsizi diyebileceğimiz taşradaki bu nadide yapı, ne yazık ki can çekişmekte ve kurtarılmayı bekliyor.

 


Arpaz Konağı; güneyden bakış
(Nisan-2011; İF)  

Arpaz Kulesi’nin Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı) ile ilgisine gelince; Çakırcalı, 3.kez dağa çıkıp “şekavete” (eşkıyalık) başlayınca; taşkınlar nedeniyle her kış harap olan ve geçişe engel olan Büyük Menderes’in kollarından Akçay üzerindeki (şimdi Yenipazar-Bozdoğan-Nazilli kavşağına yakın olan köprü) köprünün yeniden inşası için çevre köylüler Çakıcı’dan istekte bulunurlar. 

 
Çakırcalı Mehmet Efe'nin İzmir'deki hapishaneden çıktıktan sonra kayınbiraderi Çoban Mehmet ile çektirdiği tek fotoğrafı
(internet ortamından alınmıştır)

Çakıcı; bölgede intikali sırasında kendine de engel teşkil eden bu köprünün Arpaz’daki Osman Bey tarafından yaptırılmasına karar verir ve Osman Bey’e adamları aracılığıyla haber gönderir. Osman Bey, Çakıcı’nın İttihat Terakki döneminde sürekli takip altında olması ve zaman zaman zor duruma düşmesi nedeniyle pek oralı olmaz, ama yine de tedbiri elden bırakmaz ve Nazilli’ye kaçar. Bunun üzerine değişik zamanlarda köy üç kez kendi ve muavin çeteleri aracılığıyla basılır.

 
 Zeybeklerin takibinde görev alan bir müfreze Mendegüme-Köşk Kasabası geçişinde
(internet ortamından alınmıştır)

Son baskında, köyün pazarının olduğu gün, güpegündüz Çakıcı ve adamları köye gelirler. Osman Bey; köyde kahvede eyleşmektedir. Çakıcı ve adamları kahveye dayanırlar, Arnavut kâhyayı, Osman Bey ve oğlunu alarak dağa kaldırırlar. Yolda Arnavut kâhyayı öldürürler. Karıncalı Dağ’daki daha önceden tahkim edilmiş mevzilerine çekilirler, Osman Bey’in oğlunu 4000 altın fidyeyi hazırlamaları için serbest bırakırlar. Tabii, bu arada vilayetin ve kolluk kuvvetlerinin haberi olur ve hızlı ve amansız bir takip başlar.

 
 Arpaz Kulesi
(Nisan-2011; İF) 

Çakıcı’yı ele geçirmek için İzmir’den özel trenlerle destek kuvvetleri sevk edilir. Takip kuvvetleri içinde Çakıcı’nın düşmanları Çerkezlere mensup; Teşkilatı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Eşref Bey’den, Anzavur Ahmet Bey’e (Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anzavur ayaklanmasını çıkaracaktır), dağdaki eski rakipleri Çamlıcalı Hüseyin Efe’ye kadar bir sürü nizami ve gönüllü kuvvet yer alır.



 
Metin Erksan'ın Çakıcı Efe ile ilgili "Dokuz Dağın Efesi" filminin afişi
(internet ortamından alınmıştır) 

Dağda yataklarından bir Yörük obasına mensup bir çobanın dövülerek zorla konuşturulması sonucu yeri tespit edilir ve şiddetli bir çatışma başlar. İki gün boyunca süren müsademe sonrası çetenin, yine savaş alanından bir şekilde sabaha karşı sıyrılıp kaçtığı gün ağarınca anlaşılır. Alanda iki ceset vardır. Bunlardan biri Arpazlı Osman Bey’e aittir. Diğerinin ise kolları ve kafası kesik ayrıca göğüs derisi yüzülmüş vaziyettedir. Kafası ve kolları götürülmüştür.

 

Karıncalıdağ
(Haziran-2014;İF)

Ceset; Çakıcı Efe’yi en yakından tanıyan yıllarca takibinde bulunmuş Bayındırlı Mülazım Mustafa Efendi ve birinci eşi Iraz’a gösterilir. Bayındırlı Mülazım Mustafa Efendi, Çakıcı Efe’yi sırtındaki büyükçe bir beninden tanır. Onu da Ödemiş’te; 1.yüze inişinde kendisi ile aynı odada soyunurken görmüştür Mülazım Efendi... Böylece 15 yıl tüm Ege Bölgesi’ni yöneten, haraca kesen ve Osmanlı Devleti’ni tam 15 yıl peşinden koşturup kafa tutan Çakıcı Efe ölmüştür. İktidar sahipleri, ölüsünü ibret olsun diye Nazilli Hükümet Konağı önünde uzun süre ipte asılı tutarlar. Ama işin garip yanı; Çakıcı’nın namı o günden beri kuşaktan kuşağa ve sınırlar ötesine dek neredeyse tüm dünyaya yayılırken, onu öldürenler tarihin girdabında unutulup giderler. Bu da kaderin bir garip cilvesi olsa gerek.

 
Arpaz ve Harpasa; bir arada...

İşte Çakırcalı Mehmet Efe’nin belki de hayatına mal olan süreç, bu Arpaz’dan ve Arpaz Kulesi’nden başlamış; Çakıcı’nın kaderi bu topraklarda 1911 yılında sonlanmış. Konağın ve Kule’nin mülkiyet hakkı, bugün hala Arpaz Ailesi’ne aittir. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi bu eşsiz yapı kompleksinin şu anki durumu içler acısıdır. En kısa sürede de sorumluların müdahalesine ve ilgisine muhtaç; kurtarılmayı beklemektedir.

Dipnotlar
(1)    Arpasa adı için bkz. Karia, Prof.Dr. Bilge UMAR; İnkilap Kitabevi; 1999; sayfa:324
(2)   Ege’de Eşkiyalar, Sabri YETKİN; Tarih Vakfı Yurt Yayınları; 2.Basım-Mayıs 1997; Sayfa:9
(3)   a.g.e. sayfa:51-52
(4)   Fotoğraflar, yazıda belirtilenler dışında yürüyüş sırasında Aydın Aydemir tarafından çekilmiştir.

Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



Bumerang - Yazarkafe



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder