4 Temmuz 2012 Çarşamba

Tire’de Çaldede Mahya Şenlikleri(*)



İbrahim Fidanoğlu

Tire'nin tarihi, Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığı dönemine kadar uzanmaktadır. Kentin, tarihte Lidya için önemi oldukça büyüktür. Çünkü bu kent, coğrafik konumu itibariyle o dönemin metropolleri sayılabilecek Ephesos ve Sardes kentlerinin tam ortasında yer almaktadır. Tire; o dönemde, Ephesos’dan, Bozdağ (Tmolos Dağları) üzerinden Sardes’e uzanan, dönemin en önemli ticari yolunun stratejik bir noktasında yer almaktaydı. Bu ticari hareketlilik, farklı kültürlerin de buraya gelmesini sağlamış ve o günlerden başlayan bu çok kültürlülük, Türkler'in bölgeye hâkim olmasından sonra da devam etmiştir.

Çaldede’nin zirvesinde bir duman tüter

13.yy.da Batıya doğru ilerleyen Türklerin göçü Ege Denizi kıyılarında son buldu. Horasan’dan başlayıp Anadolu topraklarına kadar devam eden bu destansı yolculukta Türk boylarına Şaman dini önderler rehberlik ettiler, yol gösterdiler. İslami etkilerin başlangıç aşamasında bu topraklarda gelişen olayların kara kutusu durumundaki Tire’de, bu çileli göç hikâyelerinin günümüze taşındığı törensel anlar hâlâ halkın hafızasında yaşamaktadır. Yüzyıllar süren alt üst oluşlar sonrası; bir şekilde Aydın Dağları’nın doruklarına çekilmiş göçerlik dönemi ritüelleri, yılın belli dönemlerinde yöre insanları tarafından hatırlanmaktadır. Yörede düzenlenen bu anma törenlerine Mahya Şenlikleri adı verilmektedir. Yakın zamana kadar Tire’nin sırtını dayadığı Güme Dağı’nın yamaçlarında yer alan Cambazlı ve Büyükkemerdere köyündeki Sarı İsmail Dede Mahyaları bu türden şenliklerdi.

Bu Mahyalar; Aydın Dağları’nın, Batı’ya ilerleyen Türk boylarının denize doğru sürgit devam eden tarihsel yolculuğunda konakladıkları son zirvelerden biri olduğunun kanıtı gibidir. Ne yazık ki, ülkenin ekonomisi ve sosyal yaşamının değişime uğraması sonucu dağların zirvelerindeki Yörük gelenekleri giderek aşındı ve daha yükseklere çekildi.

 Dibekçiler yaylasında Çaldede Mahyası’nda; Eylül’ün ilk Pazar’ı; bir pınarın kaynadığı ulu çınarların dibinde mahya yemeklerinin yapıldığı mutfak

Yörükler, şimdi Batı’ya doğru gerçekleşen büyük tarihsel göçün sosyal ve dini önderlerini, ancak zirvelerin bulutlarla buluştuğu noktalarda anmakta ve Mahya şenliklerini artık oralarda düzenleyebilmektedirler. Bu mahyalardan biri de Aydın Dağları’nın yükseklerinde yer alan Dibekçiler yaylasında düzenlenen Çal Dede Mahyasıdır. Dibekçiler yaylasına ulaşmak için, önce Tire – İncirliova yolundan Büyükkemerdere Köyü istikametine sapmak, bu köye ayrılan sapağı da geçince dağa doğru tırmanan şose yolu takip etmek gerekir. Her yıl Eylül ayının ilk pazar günü Dibekçiler yaylasında Çal Dede’nin (büyük ihtimalle) makam mezarının bulunduğu tepenin eteklerinde yer alan su kaynağının etrafında, hayat bulmuş çınar ağaçlarının gölgesinde, iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık toplanır.

Çaldede Mahyası’nda mutfaktaki telaş


Yolu alabildiğine zorlu, binbir virajla kıvrılarak tırmanılan bu kutsal mekâna Aydın Dağları’nın iki yakasından; İncirliova’nın, Tire’nin köylerinden binlerce insan akın eder. Yüzyıllardır devam ede gelen bu geleneğin sırrı, Horasan Erenleri’nin Orta Asya bozkırlarından başlayıp Batı’da denizin kıyısında sonlandığı an’a kadar doğudan batıya doğru sürüp giden yüzlerce yıllık bir göç öyküsünün girdabındadır. Yakın geçmişe kadar Çaldede’ye yapılan bu yolculuk yaya olarak gerçekleştirilirmiş. Sanki antik çağda bölgedeki kentlerin kutsal tapınaklarına doğru kilometrelerce süren çileli hac yürüyüşleri gibi…



 Çaldede’nin zirvesinde; her yıl o ritüel yinelenir

Dağın zirvesinde tek bir ağaç ve doğru dürüst bir bitki örtüsü yoktur. Tırmanırken sürekli ayaklarınızın altından kayrak taşlar kayıp gidiverir aşağılara doğru. Dağın yamaçları oldukça dik ve tamamen irili ufaklı şist yapıda taşlarla doludur. Güneşte pırıl pırıl parlar dağ… Dağın eteğindeki çınar ağaçlarının dibinden kaynayan suyun başında, yine bu yörenin malzemesi olan kayrak taşlarla yapılan kulübeden mutfaklarda pişen yemek, imece usulü bir organizasyonla derme çatma masalar üzerinde, ayakta ya da çömelerek bulunmuş köşelerde çala kaşık yenir. Önce şehriye çorbası, arkasından nohutlu salçalı et yemeği, yanında salata, daha sonra keşkek ve en arkadan irmik helvası ile tamamlanan yemek sonrası genci yaşlısı dağa doğru tırmanışa geçer.

 Çorbada bizim de tuzumuz olsun…

İki büklüm 80’lik ihtiyar nineler, yüzyılların içinden süzülüp gelen bir inanç sistemine dayanarak dura kalka tırmanırlar dağa. Dağın tepesine yaklaştığınızı sandığınız an, aslında zirveye daha epey yolunuz vardır. Tırmanışta arkanıza dönüp baktığınızda kendinizi sanki bir anfi tiyatroda sanırsınız; hele bir de aşağıda Karakucak güreşleri başlamışsa. Tepeden seyrine doyum olmaz o mahşeri kalabalığın. İnsanlar; genci yaşlısı, biraz önce topluca yemek yenilen çınar ağaçlarının bulunduğu gölgelik alanın biraz ilerisindeki düzlükte birbirleri ile güreşe tutuşmuş çevre köylerin gençlerinin mücadelesini ve onları güreşe çağıran cazgırın manilerini izler. 2000 metreye yaklaşan bir rakımda tutulan güreş de bu ritüelin bir parçasıdır.

Tırmanış devam eder; zirveye ulaştığınızda; ilerde uçurumun kıyısında secdeye varan ninenin, Çaldede’nin mezarı başında dua edip dileklerini sunan genç yaşlı tüm insanların tasada ve kıvançta ortak bir duruşları vardır. Batıya doğru ilerlerken büyük ihtimalle halkına önderlik etmiş tüm isimsiz liderleri isminde taşır Çaldede… Bu Türkmen ulusu; geçmişte olduğu gibi bugün de yüzyılların ardından süzülerek gelen inancın gücüyle dağlardaki Yörüklerin yegâne umudu ve onların hayata tutundukları bir daldır.

Dedeler aracıdır; zenginlik dilenir; bir kolye şeklinde dizilmiştir taşlar.

Şamanist dönemden kalma Gök Tanrı’ya yakın olma, ona ulaşma isteği ulu dedelerin mezarlarını / makam mezarlarını dağların doruklarına taşımıştır. Çaldede’nin mezarının bulunduğu zirveden çevreye bakıldığında tüm topoğrafyaya hâkim bir noktada olduğunuzu hemen kavrarsınız. Karşıda Aydın’ın Paşa Yaylası ve Karlık Tepesi, Çaldede’nin karşısındaki doruklardır. Her birinde de ayrı bir eren hikâyesi saklıdır.

Canbazlı köylülerinden dinlediğimiz ve yüzlerce yıldır halk arasında anlatılan Çaldede ile ilgili söylenceye gelince… Çaldede, dağlardaki Yörüklerin koruyucusu ve önderidir. Onun mekânı dağların zirveleridir. Bir de Tire’de yaşayan Eskici Baba vardır. Zaman zaman bu iki eren birbirlerine birtakım hediyeler gönderirlermiş. Çaldede, Eskici Baba’ya sepetin içinde dağların şerbet suyunu, buna karşılık Eskici Baba da Tire’den pamuk içinde ateş gönderirmiş. Bir gün Çaldede, Eskici Baba’yı mekânında ziyaret etmek için Tire’ye inmiş. Büyük ihtimalle Eskici Baba, ticaretle uğraşan çarşı eşrafını temsil etmektedir. Çaldede de; davarlarının ardından bir türlü göçmekten vazgeçmeyen ve yerleşik hayata karşı direnen dağlı Yörükleri… Çaldede, Eskici Baba’nın dükkânına girdiğinde yanında götürdüğü su dolu sepeti duvara asmış. Hoş beş hasbıhalden sonra bir ara Çaldede başını çevirip dükkânın önünden geçen bir kadına doğru bakmış, tam o sırada duvardaki sepetten su damlamaya başlamış. Eskici Baba, kaldırmış kafasını işinden ve Çaldede’ye “kendine gel” diye seslenmiş…

Bu hikâye, dağların saf ve temiz Yörüklerine yerleşik şehirli hayatın ve onun bağrında yeşeren ve “rızkın onda dokuzu ticaretin” yarattığı zenginliği muhafaza etmeye yönelik şehirli kültürün eleştirel bir bakışıdır. Dağa karşı şehirliyi, göçerliğe karşı ticareti ve yerleşik hayatı, Horasan Erenlerinin doğadan beslenen naif inanç sistemine karşı dogmaları savunan bir inanç sistemi… Aslında bu söylence açıkça, Çaldede’ye karşı Eskici Baba’yı tutmakta, Çaldede’yi nefsine sahip olamayan ve Eskici Baba’nın yanında ondan laf yiyecek bir düzeye indirgeyen yanlı bir bakışa sahip bulunmaktadır. Bu da; Osmanlı’nın, özellikle beylikler dönemi sonrası Anadolu birliğini sağladıktan sonraki devlete giderek hâkim olan muhafazakâr bakışın yansımasından başka bir şey değildir.

Bu da bir evim olsun dileği; yerel malzeme olan kayrak taşlarla anlatılmış her şey…

Mezarın başında duasını, ibadetini tamamlayan köylüler; hayattan istek ve beklentilerini, naifçe doruktaki yegâne malzeme olan taşı kullanarak yansıtırlar. Hıdrellez’de Ege’de pek yaygın olan dileklerin ifade edilişine benzer tarzda Çaldede’nin mezarının hemen yanı başında taşları kullanarak duygularını ifade ederler. Bir masa, etrafında 4 kişiden oluşan mutlu bir aile düşlenmektedir. Ya da bir kolye gibi dizilmiş bir sıra taşla anlatılmak istenen mücevher ve zenginliktir. Üst üste dizilen taşlarla benzetilmeye çalışılmış iki katlı bir ev maketi ya da doğrudan toprağa saplanmış şu dünyada bir tek dikili taşım olsa şeklinde yorumlanabilecek muhtelif motifler mezarın etrafına düzensiz bir şekilde saçılmıştır.

Çaldede’nin mezarı başından ayrılan köylüler, tepeden aşağıya inerken büyük kayrak taşları bir bir kaldırıp altına bakarlar. Aradıkları aslında geleceğe dair bir öngörüdür. Eğer kaldırdıkları taşın altından karınca çıkarsa bu bereket, zenginlik demektir; yılan çıkarsa işin yolunda gideceğine yorulur, ya akrep çıkarsa taşın altından; işte o zaman her şeyin kötüye gideceğine dair bir işaret olarak kabul edilir.
Doruktan aşağıya doğru yavaş yavaş inerken aşağıdaki Karakucak güreşleri bitmek üzeredir. Güreş sonrası bir sonraki yılın şenlikleri için gerekli harcamaları karşılayabilmek için herkesin yanında getirip mutfağa bıraktığı muhtelif zahire açık artırmaya çıkarılır. Toplanan para, gelecek yılki Çaldede Mahyası’nın finansmanında kullanılır.

Dağın eteğinde, suyun başındaki çınarların altında mahşeri bir kalabalık vardı. (**)

Bu törenler, bir yandan Orta Asya’dan Anadolu topraklarına taşınan geleneğin, bir yandan da bu topraklarda yaşanmış Miletos, Ephesos gibi kentlerdeki kutsal tapınaklara doğru ilerleyen çileli hac yürüyüşlerinin (embolos) hafızalara kazınmış izlerini taşımaktadır. Her şeyin hızlı bir şekilde tüketildiği bugünün modern zamanlarında bu sosyal etkinlikler de giderek önemini yitirmekte, azalmakta ve dağların en yüksekteki doruklarına çekilmektedir. Bu hüzünlü tükeniş, bir Eylül akşamüstü tören bozgunlarının dağılışının üstüne batmakta olan güneş gibi yavaş yavaş ilerlemektedir.


(*) İbrahim Fidanoğlu’nun İzmir Tarih ve Toplum Dergisi’nin Haziran 2008 sayısında yayımlanan yazısından alınmıştır.
(**) Fotoğraflar İbrahim Fidanoğlu tarafından 3 Eylül 2006 tarihinde çekilmiştir.


Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen:M.YC






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder