BÜYÜK MENDERES’İN İKİ YAKASINDA; AYAN KULELERİNİN İZİNDE…
4-5 Ekim 2025
İbrahim Fidanoğlu
Giriş
Bugün Aydın ili sınırları içinde kalan coğrafya, İlkçağ’da Karia
ve Ionia olarak tanımlanan bölgelerin büyük bölümünü kapsar. Kuzeyden bu
coğrafyayı sınırlayan Aydın Dağları bu coğrafyanın önemli
karakteristiklerinden biriyse, diğeri de bu dağ sırasının güneyinde Dinar’dan
Ege Denizi’ne dek uzanan geniş topraklarda yüzlerce yıldır akışını
sürdüren ve bu coğrafyaya bir anlamda damgasını vuran Büyük Menderes
ırmağıdır. Bir anlamda bu coğrafyada hayat bu iki karakteristik üzerinde
şekillenmiştir. İTÜ 76 Makine Fakültesi girişli bir grup arkadaş olarak neredeyse
geleneksel hale getirdiğimiz Sonbahar gezilerimizden birini bu kez Aydın
coğrafyasında gerçekleştirdik. Bu yılki gezinin ana teması 18. ve 19.yüzyıllarda
Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması ve özellikle Batı
Anadolu’daki ticari kapitalizmin gelişimi sonrasında, buna paralel olarak
ortaya çıkan Ayanlar ve onlardan bugüne kalan Ayan kuleleri idi.
Ama gezi kendi doğal gelişimi çerçevesinde bir yandan İlkçağ’daki Karia
yerleşimlerinden biri olan ve bugünkü Sultanhisar kasabasının hemen üzerindeki
sırtlarda konumlanmış Nysa antik kentine ve 1919 yılında bu topraklarda
Yunan İşgali’ne karşı Kuvayı Milliye hareketinin ortaya çıkışına ve bu
hareketin yerel önderlerine dair izlere doğru gelişirken, diğer yandan da Büyük
Menderes ırmağının iki yakasına saçılmış ve onun bereketinden beslenen Yenipazar
ve Bozdoğan Pidesi’nin birkaç önemli mekanına dek uzandı. Bu
anlamda gezimizin teması pratikteki doğal akışı sırasında biraz eklektik bir
karakter kazansa da eklenen her yeni boyut ve hikâye, bu gezinin içeriğini daha
da zenginleştirdi. Şimdi artık ayrıntılara girme zamanıdır.
Aydın Dağları'nın bağrında; Tire-Dibekçiler Yaylası'ndan Karagözler Yaylası'na doğru; eski bir hatıra...
(Mayıs 2016)
Sabah vakti, dostların sofrasında; gevrek, Bayındır katmeri ve çaylar eşliğinde kahvaltı molasında...
(Ekim 2025)
Aydın coğrafyasında bir seyahat denemesi
Foça’dan, Ayvalık’tan, Bayındır’dan, Karşıyaka’dan ve Bornova’dan
hareket eden gezginlerin ilk buluşma noktası, Selçuk-Tire karayolu
üzerinde yer alan küçük Belevi kasabasının meydanındaki kahvehanelerden
biri oldu. Sabah vakti saat 9 gibi tüm ekip olarak Belevi’de buluştuk.
Hafta sonu hava tahmin raporlarına göre gideceğimiz yönde yağmur olasılığı
yüksekti. Belevi’de Bayındır katmerleri, Bornova gevrekleri
ve sınırsız çaylar eşliğinde yapılan bir kahvaltı ile başladık güne. Yaklaşık 1
saatlik bir başlangıç sonrası ilk ayan hikayeleri için, Aydın’ın küçük
ilçelerinden biri olan Koçarlı’ya doğru yola çıktık. İzmir-Aydın
otoyolu, Aydın Dağları’nı Selatin Tüneli aracılığıyla güneye
doğru aşıyor. Tam tünelin altından geçtiği Selatin köyünün içinde yer
alan ve köyün ismiyle anılan yüzlerce yıllık çınar ağacı, dağı kuzey-güney
aksında delip geçen tünelin inşaatı sırasında onu besleyen su kaynağının yer
değiştirmesi nedeniyle bir hayat mücadelesi veriyor bu günlerde. İnsan hayatını
kolaylaştırmayı hedefleyen bir modern karayolu tüneli, bir başka canlının
konfor alanını daraltarak yaşamsal bir tehdit haline dönüşebiliyor. Otoyolun
etekleri boyunca güneye ilerleyen ve Aydın’dan sonra ise doğuya doğru
kıvrılarak içerilere doğru nüfuz eden Aydın Dağları, iki büyük çöküntü
alanını birbirinden ayırıyor. Bunlar Büyük Menderes ve Küçük Menderes
ovaları…
(Temmuz 2014)
Aydın Dağları'nın derin vadileri arasından Menderes Ovası'na doğru akan İkizdere üzerindeki baraj gölünün Dibekçiler yönünden görünüşü
(Temmuz 2014)
(Temmuz 2014)
Aydın Dağları
Aydın
Dağları, Büyük
Menderes’in “S” çizerek ilerlediği ve yüzyıllardan beri önüne
katarak getirdiği alüvyonlu topraklarla zenginleştirdiği Menderes (Maendros)
Ovası’nın hemen kuzeyinde boydan boya yükselen, denize dik vaziyette
konumlanmış, Dilek Yarımadası’ndan başlayarak İç Ege’ye kadar (Buldan’a
kadar) uzanan oldukça uzun bir dağ sırasıdır. Bu dağlara antik çağda iki
düzlüğün arasındaki yer anlamına gelen Messogis Dağları denirmiş. Ayrıca
üzerinde bol miktarda yer alan ceviz ağaçları nedeniyle Cevizli Dağları
ismiyle de anılıyor. Dağ ve dağlar arasında yer alan düzlüklerden oluşan bu
topografya, yöre insanının toplumsal yaşamını da belirlemektedir. Bu dağlarda
genelde Türkler, ovalarda ve dağ eteklerindeki kasabalarda ise Rumlar
yerleşmişler tarih boyunca.
(Kasım 2018)
Bu
yöre toprağına halk arasında bitik toprak adı veriliyor. Bilimsel ismi
ise konglomera... Bu yapı; Aydın yöresine özgü deyişle, kum (en
incesi), kayır (daha irice) ve çağılın (dere yataklarında görülen yumru taşlar ve çakıl da
içeren, içinde humus bulunmayan) katmanlar halinde giderek sıkışması suretiyle
oluşumunu tamamlıyor. Kolay işlenebilen ve kazılabilen bir yapıya sahip olduğu
söylenebilir. Aydın Dağları’nın jeolojik yapısını alçaktan yükseğe
doğru, konglomera-mika şist-mermer yapılar olarak tanımlamak mümkün.
Zaman içinde yer hareketleriyle engebe ve çöküntü alanlarının oluşumu sonucunda
Aydın Dağları ortaya çıkmış. Bu yapının bozulduğu tek nokta; İncirliova’da
İkizdere civarında… Ballıkaya denilen ve İzmir’den Aydın
istikametine giderken yolun solunda rahatlıkla fark edilebilecek bu oluşum
kireç taşından bir kütledir. Bu kütlenin hemen hemen en yüksek yerine rastlayan
bir oyukta erken Hristiyanlık dönemine ait Cebrail
freskosu bulunmaktadır. Ulaşımı oldukça zor olan bu yere İkizdere
barajı nedeniyle güzergahı değiştirilen Tire – İncirliova asfaltından İncirliova’ya
hâkim bir viraj düzlüğünden sarp araziye tırmanılarak ulaşılabilmektedir.
İncirliova yakınlarındaki İkizdere Baraj Gölü'nün Aydın Dağları'ndan görünümü; önde sığır kuyrukları...
(Haziran 2016)
Bitki
örtüsü açısından; bu dağlarda yüzyıllardan beri ağırlıklı olarak, ceviz ve
kestane ağaçları ile daha alçaktaki yamaçlarda zeytin ve incir ağaçları yer
almaktadır. Türkiye kestane rekoltesinin yaklaşık %60 kadarı Aydın Dağları’ndan
elde edilmesine rağmen, kestanenin endüstriyel anlamda işlendiği ve pazara
sunulduğu yer olarak Bursa bilinmektedir. Aydın’da üretilen kestane, ham halde
buradan Bursa’ya gönderilmektedir. Bu dağlarda kestane ağacının dallarından elde
edilen sırıklar, zeytin silkmek için benzersiz bir yerel üretim aracına
dönüşürler. Daha alçaklarda makilik alanlar bulunuyor. Bunların içinde en
önemlisi mersin bitkisidir. Bu bitkinin sonbaharda eren mor veya beyaz
renkli meyvesine yörede mersin üzümü ya da orman üzümü adı verilir. Mersin
üzümünü Aydın ve civar kaza pazarlarındaki tezgahlarda bulmak mümkündür. Mersin
bitkisinin dalları ise, dini bayramlarda mezarlık önünde geniş şekilde demet
demet satılıyor ve mezarlık ziyaretlerinde mezarlara konuluyor. Bu dağlara özgü
bir diğer ağaç türü de dikenli dalları ile dikkat çeken ve yaban armudu
olarak da bilinen ahlattır. Bu dağlardaki ahlat ağaçları,
köylüler tarafından armuda aşılanarak ıslah edilmiş. Sebze-meyve hallerine
standart dışı olması nedeniyle sokulmayan, dolayısıyla manavlarda pek
bulamayacağımız, ancak sonbaharda erdiğinde çok lezzetli olan bu armutları yine
civar pazarların tezgâhlarında bulabilmenin mümkün olduğu belirtiliyor.
Aydın Dağları'nın kuzey yakasında; Tire üstündeki Eşekçioğlu Yaylası'nda kestaneler arasında bir kır evi...
(Haziran 2014)
Aydın
Dağları’nın
doğal geçitleri olarak; Selçuk-Ortaklar, Selatin Geçidi (Aydın –
İzmir demiryolunun 19.yy. da ilk yapımı esnasında, ilk geçiş rotası olarak bu güzergâh
seçilmiş; ancak o günkü teknoloji ile dağın delinip tünel açılması işleminde
ciddi maliyet ortaya çıkınca iş yarım bırakılarak Selçuk-Ortaklar
güzergahına dönülmüş), İncirliova-Tire, Beydağ-Nazilli, Köşk-MendeGüme
(İlkçağ’da; Roma döneminde 5 köyün ya da “kome”nin birleşimi
anlamında PentaKome; bu yöre ceviz mobilyaları ile tanınmıştır)-Bademli
(eskiden Bademya)-Ödemiş güzergâhları söylenebilir.
(Aralık 2007)
Ayanlar ve Zeybekler; 19. yüzyılda karşı karşıya…
Aydın Dağları’nın yükseklerinde kestane, ceviz; alçak
yamaçlarda zeytin, makilikler, incir, yabani incir, bataklık bölgelerde ise
meyankökü yetişmekteydi. Bu ekonomik değeri yüksek ürünlerin Aydın Dağları’ndan indirilip İzmir limanına götürülmesi tarih boyunca hep sorun olmuş. Bu ürünlerin develerle
İzmir limanına aktarılması sırasında ortaya çıkan güvenlik probleminin
çözülmesinde zeybeklerin rol üstlendiği görülmektedir. O dönemde kervan yolları
üzerinde; kasabalar arasında, kervanların yorulma mesafelerinde yer alan
güvenliği sağlanmış konaklama yerleri ve kahvehaneler bulunmaktaydı. Bu
güvenlikli konaklama yerlerine derbent denmekteydi. İşte Batı Anadolu’da
zeybeklerin sosyal hayattaki rolü tam da bu anda ortaya çıkmaktadır. Bu da Batı
Anadolu’da ticari kapitalizmin gelişiminin ivme kazandığı bir döneme denk
düşmektedir.
1902 tarihini taşıyan ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na katılan zeybeklerin talimini gösteren eski bir kartpostal
(Kaynak: internet ortamı)
İzmir Limanı'na yük taşıyan kervanların üzerinden geçerek İzmir'e girdikleri Kemer'deki Kervan Köprüsü; 1880'ler...
(kaynak: internet ortamı)
(kaynak: internet ortamı)
Zeybekler; 17. – 18.yüzyılda bu kervanların güvenliğini
sağlamak adına bu ulaşım sisteminin muhafızlığını yapmaya başlıyorlar. Bu
yaptıkları iş karşılığı kervan sahiplerinden aldıkları bir tür haraç, onların
geçimlerini ve bu işi sürdürmelerini sağlıyor. Zeybeklerin kervanlardan aldıkları
haraçlar ve bu konuda kervan sahibi tüccarların İstanbul’a yaptıkları
şikâyetler, o zamanki tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Dağda yaşayan Yörük ve
Türkmenler, zeybekleri her zaman koruyup kollamışlardı. O günlerde hayatın
dayattığı böyle bir ortak yaşamdan söz edilebilir.
Kervan Köprüsü; İzmir, 20.yy.başları
(Kaynak: internet ortamı)
(Kaynak: internet ortamı)
Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi feodal bir
devlet yapısına sahip olduğu tarihi bir gerçektir. 18. ve 19. yüzyıllarda
giderek zayıflayan ve güçten düşen merkezi otorite; birçok yürütme görevini
yerel güç odaklarına terk ederek devlet yönetimini bir anlamda bu yerel
derebeyleri aracılığıyla sürdürmeye çalışmıştır. Ayan adı verilen bu
yerel otoriteler, genellikle tarım ve ticaret ile bölgede zenginleşen ailelere
mensuptu. Yaygın olarak Balkanlar ve Ege’de ortaya çıkan bu müessese, bir
açıklamaya göre; Batı Avrupa’da hububata karşı oluşan talep artışı ile
güçlenmiş; Batı Anadolu’dan Batı Avrupa’ya yapılan hububat ihracatının
artmasına ve yerel zenginlerin güçlenmesine yol açmıştır. Ayanlar; temel olarak
vergi, asker ve zahire toplamak ve bölgedeki asayişi sağlamak gibi
fonksiyonlara sahiptiler. Ülkede giderek artan yoksulluk ve yerel derebeylerin
zulmü altında ezilen yoksul köylüler, kurtuluşu dağlara çıkarak eşkıyalık
yapmakta buldular. Bu süreçte halkla ayanlar arasında ortaya çıkan sorunların
çözümü konusunda zeybeklerin ilave bir rol üstlendiğini görüyoruz. Zeybekler
giderek, bu yörede halkın ayanlara karşı hak ve hukukunu koruyup kollayan bir
güç merkezi haline gelmiştir.
İzmir girişinde bir kervanın ilerleyişi; eski bir 19.yy. İzmir kartpostalı
(Kaynak: internet ortamı)
Batı Ege’de; Büyük
Menderes ırmağının ve kollarının iki yakasında yer alan yerleşim alanları ayanların
ve dağlara çıkarak eşkıyalık yapan zeybeklerin mücadele ve çatışma alanı
haline gelen ilginç bir yöredir. Bu topografyada bir yandan Koçarlı’nın sırtını dayadığı Beşparmak Dağları, Büyük Menderes’in güney yakasında kalan ve Çine’ye doğru uzanan Madran Baba
Dağı, Büyük Menderes’in kuzey
yakasında ise ırmak boyunca uzanan; Aydın
ve Nazilli yöresini Ödemiş ve Tire’den ayıran Aydın Dağları,
Arpaz’ın sırtını dayadığı Karıncalı Dağ yer almaktadır.
(Kaynak: internet ortamı)
(Kaynak: internet ortamı)
“Eşkıyalık, toplumsal açıdan, kabile ve
akrabalık düzeninin evrimsel aşaması ile modern kapitalist ve sanayi toplumu
arasında bulunan, ancak dağılmakta olan akrabalık toplumu ve kapitalist tarıma
geçiş aşamalarını da içeren tüm toplum tiplerinde görülür. Eşkıyaların içinden
çıktığı toplum ise, geçimini tarımdan sağlayan köy ekonomisi içinde
bulunmaktadır. Modern tarımın uygulanmadığı ve “prekapitalist” ekonomik ilişkilerin yaşandığı, tarıma dayalı ve
çoğunlukla köylülerden ve topraksız işçilerden oluşan toplumlarda eşkıyalık
evrensel olarak vardır. Toprak beyleri, şehirliler, vergi toplayıcıları,
tefeciler gibi konumdakiler, köylü ve işçiler üzerinde baskı kurar, onları
yönetir ve kullanır. Ayrıca, eşkıyalığın en önemli kaynağını, bütün
yetişkinlerine iş verecek kadar zengin olmayan kırsal kesim ekonomisi ve kırsal
çevre diğer bir deyişle kırsal kesim nüfusundaki fazlalık oluşturur. İşte bu
kır ekonomileri ile dağlık ve verimsiz toprağa sahip bölgeler bu türden sürekli
bir nüfus fazlası yaratırlar.” (1)
(internet ortamı)
Sabri Yetkin, Batı Anadolu’da 19.yy.da
eşkıyalığın ivme kazanmasını aşağıdaki tarihsel ve sosyal koşullarla açıklıyor:
“19.yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, her açıdan “en uzun yüzyılına”
giriyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti, çok önemli olaylar yaşadı. II. Mahmut’un saltanatının ilk
yıllarında, Osmanlı-Rus Savaşı’nın bitmesinden sonra, 1821’de Mora İhtilali başladı. Bu ihtilal, 1830
yılına kadar sürdü. Bu arada 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. 1827’de Navarin’de Osmanlı Donanması yakıldı.
1828-1829 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı oldu ve hemen ardından Fransa,
Cezayir’i işgal etti. Bu olaylar imparatorluğun ekonomik ve mali bünyesini
sarstığı gibi, Batı Anadolu’da eşkıyalık hareketlerini oluşturan önemli
nedenleri de gündeme getirdi.
(internet ortamı)
Örneğin 1829-30 yıllarında Aydın
İhtilali olarak adlandırılan hareket ortaya çıktı. Bu hareketin önderi Atçalı Kel Mehmet’in, bir anlamda
kendisini sınırsız bir gücün sahibi olarak görüp mührüne ”Hademe-yi devlet, Vali-yi vilayet, Atçalı Kel Mehmet” yazısını
kazıtarak devlet kurmuş gibi hareket etmeye başlaması, eşkıyalık bölgesi olan Atça ve Aydın civarında, korumasız insanları ezen, sömüren ayan ve eşrafa
karşı mücadeleye girişerek adaleti sağlamaya çalışması, zenginden alıp fakire
vermesi, on binlerce insanı peşinden sürüklemesi, ölümüne inanmayan halk için
tükenmeyen bir umut olması ve benzeri olgular, onun bu eyleminin “sosyal
eşkıyalık” tanımına girmesini gerektirmektedir. Bu hareket, sosyal eşkıyalığın
belki de ilk örneğidir.” (2)
(internet ortamı)
Mora İhtilali’nın
ardından Mora ve Ege Adaları’ndan Batı Anadolu’ya yönelen Rum göçünün teşvik
ettiği Rum eşkıyalığı yanında, Fransa’nın Cezayir’i işgali sonrası; İzmir’deki Cezayir Hanı’ndan o zamana dek Cezayir’e gönderilen işsiz ve
topraksız gençlerin sevkiyatının durması da Ege’de insan kaynağı açısından
eşkıyalığı besleyen bir başka faktör olarak değerlendirilmektedir. Benzer bir
durum da 1828-1829 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı’ndan dönen gençlerin
bölgedeki eşkıyalık hareketlerinde yer almasında görülür. Savaşın ardında
bıraktığı ağır yük, bu insan kaynağının dağlara doğru çekilmesine ve ayanların
otoritesine yönelik eylemliliğe geçişine neden olmuştur.
(Ocak 2004)
Zeybeklerin ayanlara ve yeri geldikçe İstanbul
Hükümeti’ne kafa tutmaları ve ayaklanmaları karşısında çaresiz kalan Saray,
zeybeklere karşı 19.yüzyılın son çeyreğinde silahşor ve sert yapılı Arnavut
ve Çerkezleri kullanmışlardır. Zeybekleri tarihte Kırım Savaşı’na
katılırken görüyoruz. Bunların içinde Çakırcalı Mehmet Efe’nin babası
olan Çakırcalı Ahmet Efe de var. Zeybeklerden oluşan bir birliğin
İstanbul’da ordugâhta konakladığı ve buradan Kırım’a hareket ettiği
tarihi kaynaklarda belirtiliyor. Zeybeklerin hükümet otoritesine isyan ederek
dağa çıkıp eşkıyalık yapmaları; zaman zaman istiman etme ya da yüze
inme diye adlandırılan fasıllarla kesilmektedir. Yüze inme;
zeybeklerin hükümetle anlaşarak belli bir yerde iskân edilmesi ve reji
kolculuğu gibi güvenlikle ilgili bir konuda hükümet adına çalıştırılması
şeklinde uzlaşılması esasına dayanmaktadır. Zeybekler ya da efelerle
Yunanistan’ın Mora yarımadasında yaşayan Kleft’ler arasında bazen benzetim
yapılmaktadır. Kleft’ler; Mora yarımadasında çok süslü kıyafetlerle
dolaşan ve çevrelerinde gösterişli bir hayat süren kişiler olarak tanınırlardı.
Ancak bunlar; hırsızlık (koyun v.b.) ve talan yaparlar, ancak renk vermezlerdi.
Zeybekler ise sadece haraçla yaşarlardı. Hırsızlık yapan kişi, zeybek ya da efe
olamaz. Olsa olsa çalıkakıcı olarak adlandırılırdı. Zeybeklerin liderine
efe; efeye bağlı diğer çete mensuplarına ise kızan denirdi.
İzmir Limanı yolunda zeybeklerin güvenlik hizmeti verdikleri bir yük kervanı dinlenme anında; kartpostal üzerinde 1904 tarihi seçiliyor.
(internet ortamı)
(internet ortamı)
Ayan Kuleleri
19.yy.ın başından itibaren ayanlar, hem zenginliklerini saklamak hem de
eşkıya baskınına uğradıklarında kendilerini savunmak amacıyla Ortaçağ
derebeylik şatolarını andıran görkemli kuleler inşa ettiler. Bunların en güzel
örnekleri, bugün hala Büyük Menderes
Nehri’nin kıyısı boyunca izlenebilmektedir. Koçarlı’da Cihanoğlu Kulesi,
Yenipazar Donduran Köyü’nde Donduran Kulesi, Arpaz’da görkemli Arpaz
Kulesi ve Akçay kıyısındaki eski
adıyla İnebolu yeni adıyla Yazıkent Köyü’nde Mehmet Özbay Kulesi en bilinenleridir.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Kuleler; genellikle dikdörtgen planlı, bağımsız yapılar
olup, su kaynakları boyunca denetleyici, gözetleyici yapılardır. Batı
Anadolu’da günümüzde kule geleneği yüksek bağ evleri şeklinde (bağ kulesi)
devam etmektedir. Kulelerin çevresinde mutlaka bir konak bulunmakta esas yaşam
bu konakta sürmekte, tehlike anlarında ve düşman saldırılarında konak sakinleri
ve çalışanlar bu kuleye sığınmaktadırlar. Bu yapıların yanısıra yaşam
kalitesini sağlamaya dönük çeşme, hamam, havuz (su ihtiyacı için) gibi
yapılarla ahır, hububat ve yağ depoları, yağhaneler ve avlu v.b. kullanım
alanları da mevcut idi.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Kulelerin genellikle 1. ve 2. katları “sağır”dır,
yani pencere yoktur. Üst katlarında genellikle giriş kapısı üzerinde aşağı
doğru uzanan bir dikdörtgen kesitli iki ucu açık bir kanal bulunur. Buna “seng
endaz” denir. Buradan kapıya yanaşan birisinin üstüne zarar vermek
amacıyla, kızgın yağ, su vb. dökülebilir ya da taş atılabilir. Kulelerin giriş
kapılarında makaralı sistemlerle çalışan hareketli, açılır kapanır özellikte
bir kapı bulunmaktaydı. Ayanların oturduğu ve zenginliklerinin de bulunduğu bu
yapılar bir düşman saldırısına uğradığında, yandaki konakta yaşayan ahali hemen
kuleye kaçar, kulenin giriş kapısı bu makaralı sistem yardımıyla (derebeylik
dönemine ait şatolarda olduğu gibi) kapatılır ve dışarısı ile olan bağlantı
kesilirdi. Giriş kapılarının üstünde bazı Rum eşkıyalarının baskınlarından
korunmak için olduğu tahmin edilen haç şeklinde kabartmalar da bulunmaktadır.
Kulenin üst katlarında çepeçevre yaklaşan düşmana ateş etmek amacıyla “v”
kesitli mazgal delikleri bulunmaktadır. En üst çatı katına “parapet” adı
verilmekte ve gözetleme amacıyla kullanılmaktaydı.
(A.Aydemir; Kasım 2015)
(A.Aydemir; Kasım 2015)
İlk Durak; Koçarlı…
19. yüzyılın Aydın vilayetindeki önemli ayan sülalelerinden biri
olan Cihanoğlu Ailesi’nin hüküm sürdüğü Koçarlı kasabasıydı ilk
durağımız. Kasabaya İncirliova üzerinden ulaştık. Koçarlı’da
kasabanın içinden geçen Kocababa Deresi’nin hemen kıyısında arabaları
bıraktık. Adımımızı dışarı atar atmaz Koçarlı’da sağanak yağmur
karşıladı bizi. Dere yeni ıslah edilmişti ve temizdi içi. Susuz bir yazdan
sonra bir dereyi akarken görmek doğrusu mutlu etti bizi. Cihanoğlu Kulesi’nin
hemen karşısındaydık zaten. Kulenin arkasındaki yakın zamana kadar ailenin son
temsilcilerinden Vesile Hanım’ın yaşadığı eski konağın yerindeki ev
duruyordu yerli yerinde. Eski konak, 1941 yılında yaşanan bir yangın sonrası
kül olmuş, yerine ise günümüze ulaşmış olan bu ev yapılmıştı. Ama Vesile
Hanım yoktu artık; ailenin son temsilcisi Vesile Cihanoğlu 30 Ocak
2015 tarihinde 96 yaşında vefat etmişti. 1919 doğumlu olan Vesile Hanım,
aslında Aydınoğulları ailesine mensuptu ve Cihanoğlu Abdülaziz Efendi’nin
torunu Murat Cihanoğlu ile evlenerek Cihanoğulları’na gelin
gelmişti. Aydın’da Eski Eserleri Koruma Derneği Başkan Yardımcısı
Havva Çetintürk’e verdiği bir mülakatta Cihanoğulları ailesi ile
ilgili olarak şu bilgileri aktarmıştı:
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
“Kanuni Sultan Süleyman, 1522 yılında Rodos ve İstanköy Adalarını almak
için ordusuyla Koçarlı'dan geçerken, Mersinbelen, Yağcıdere ve Dereköy
dolaylarında konaklamış. O sırada 250 kişilik bir Türk aşireti de bu bölgede
bulunmaktaymış. Aşiret Reisi Mehmet Bey, Kanuni'nin ordusuna katılarak, Rodos
seferine gitmiş. Tam bu sırada Mehmet Bey'in çadırında bir çocuk dünyaya
gelmiş. Padişah bu haberin kendilerine uğur getireceğini ümit ederek çocuğun
adını ‘Cihan’ koymuş. Ve ona Beşparmak Dağları’ndan başlamak üzere Çine Çayı ve
Sarıçay arasında kalan ve Büyük Menderes Nehri'ne kadar olan araziyi
bağışlamış. Cihanoğulları, Koçarlı'ya yerleşip işte böyle kök salmış. Ben de
Cihanoğlu ailesine gelin olarak geldim. Osmanlı Devleti’ne bağlı hanedanlığın
son geliniyim… Cihanoğlu ailesi olarak üç-beş kişi kaldık. Oğlum, torunum,
kayınbiraderim ve onun iki oğlu.” (3)
Vesile Cihanoğlu ailesiyle birlikte; 1930'lu yıllar ...
( https://www.facebook.com/efesi09/posts/vesile-cihano%C4%9Flu-30-lu-yillar/1144549024553383/)
Cihanoğlu Ailesi; 1950'li yıllar...
(https://www.facebook.com/photo/?fbid=1144522691222683&set=vesile-cihano%C4%9Flu-30-lu-yillar)
(https://www.facebook.com/photo/?fbid=1144522691222683&set=vesile-cihano%C4%9Flu-30-lu-yillar)
Şansızlığımız Koçarlı’ya mesai günü dışında gelmekti. Belediyenin
kontrolunda olan Cihanoğlu Kulesi’ne bütün çabamıza rağmen giremedik.
Daha önce defalarca geldiğimiz kuleyi bu kez ancak dışarıdan görebildik. Kule
ve ev belediyeye bağışlanmış ve onların yönetimindeydi. Camide de durum
benzerdi; Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde olan tarihi cami uzun
süredir yeni bir restorasyon süreci yaşamaktaydı; bu nedenle ibadete ve
ziyaretçilere kapalıydı. Yapılacak tek şey kalmıştı; caminin hemen altındaki
kahvehanelerden birine oturduk ve çaylarımızı içerek kasabalılarla sohbet
ettik.
Cihanoğlu Ailesi'nin yaptırdığı Koçarlı'daki Cihanoğlu Camisi; uzun süredir restorasyonda olduğu için ziyarete kapalıydı.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Koçarlı’da fazla oyalanmadık;
yine Cihanoğlu Ailesi’ne mensup Abdülaziz Efendi’nin bir dönem
ayanlık merkezini konumlandırdığı ve güçlü bir kale yapısıyla temsil edilen Cincin
köyüne doğru hareket ettik.
(Ekim 2025)
Koçarlı ve Cihanoğlu Ailesi
Cihanoğlu ailesi yörede yer alan
önemli ailelerden birisidir. Cihanoğlu ailesi,
Kanuni döneminde Kanuni’nin Rodos seferi
sırasında bölgede göçer olarak faaliyette olan ve yöreye yerleşen bir aile
olarak bilinmektedir. Rivayete göre; Kanuni’nin
sefer öncesi doğan bu aileye mensup bir çocuğa “Cihan” adını verdiği söylenmektedir. Bu yöre bugünkü Koçarlı kasabasının yer aldığı bölgedir.
Bu bölge Büyük Menderes tarafından
sulanan ve kış aylarında da sel baskınlarından en çok etkilenen çok verimli bir
ovadır. Ünlü tarihçi Braudel’e göre 18.yüzyılda Batı Borsası’ndaki
kayıtlarda; pamuk standardının, Kırkağaç/Kınık
pamuğu (Manisa ve Bergama yöresinde bir başka ayan
sülalesi Karaosmanoğlu ailesine ait) ve Sobuca (şimdi Büyük Menderes
ovasında, Koçarlı yöresinde Bağarası yönünde bir köyün adı) pamuğu
ile temsil edildiği anlaşılmaktadır.
(Mart 2016)
Tarihi kayıtlarda Cihanoğlu ailesi ile ilgili olaylara 1775 yıllarında
rastlanmaktadır. Bu tarihte yöre halkının Cihanoğlu
ailesinin büyüğü Abdülaziz Efendi’yi
yörede halka zulmettiği iddiası ile padişaha şikâyet ettiğine dair kayıtlara
rastlanmaktadır. Abdülaziz Efendi
1782’de ölmüş ve Aydın’a banisi
olduğu Cihanoğlu Camisi’nin bulunduğu
yere gömülmüştür. Bu cami, Cihanoğulları’na
ait diğer eserlerden farklı olarak Koçarlı
civarında olmayıp, Aydın’ın
içindedir.
(Ekim 2025)
Hazirede yer alan ve Padişah Abdülaziz Dönemine denk düşen Rumi 1872 tarihli bir mezar taşı
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Tonozlu bir Bizans yapısının yanındaki merdivenden
çıkılan ve yoldan yüksekçe bir alanda yer alan camide; ortada mermer bir
şadırvan, çevrede ahşap bir külliye de bulunmaktadır. Bu cami; zamanında
Türkiye’ye gelen ünlü İngiliz arkeologu ve casusu Gertrude Bell
tarafından da ziyaret edilmiş olup, internetteki web sitesinde bu caminin bir
fotoğrafı da yer almaktadır.
Aydın Cihanoğlu Camisi'nin merdivenli girişine yakın konumda yer alan ve Bizans Dönemi'ne tarihlenen tonoz tünel
(Mart 2011)
Aydın'daki Cihanoğlu Camisi
(Mart 2011)
(Mart 2011)
Aydın Cihanoğlu Camii'nin şadırvanının 20.yy.ın başında İngiliz arkeolog Gertrude Bell tarafından çekilen fotoğrafı
(https://gertrudebell.ncl.ac.uk/p/GB-3-1-6-1-154)
(https://gertrudebell.ncl.ac.uk/p/GB-3-1-6-1-154)
Abdülaziz Efendi Koçarlı’nın Çine çıkışından
(Mezarlık çıkışı) ulaşılan Cincin köyünde yer alan Cincin Kalesi’ni
payandalarla tahkim ederek burada yaşamış. Bu yapıyı yönetim merkezi yapmış.
(Ekim 2025)
Abdülaziz
Efendi’den
sonra, bir dönem kardeşi Halil Ağa
ailenin idaresinde bulunmuş. Halil Ağa
ölünce Koçarlı’ya Merkez Cihanoğlu
Camisi bahçesindeki mezarlığa gömülmüş. Abdülaziz
Efendi’den sonra ailenin üyeleri arasında toprak anlaşmazlıkları ve yönetim
kavgaları nedeniyle yönetim bütünlüğü kalmamış; Halil Ağa’nın oğlu İbrahim
Bey Sobuca’ya çekilerek Sobuca Ayanı olarak topraklarını
yönetmiş. İbrahim Bey, halk
tarafından çok sevilen, mert ve cömert biri olarak tanınmış. En büyük
çatışmalarını Mazın Subaşısı Hüseyin Bey ile yaşamış. Hüseyin Bey, halk tarafından amcası Abdülaziz Efendi gibi zorba ve halka
zulmeden biri olarak tanınmaktadır. Hüseyin
Bey, Osmanlı – Rus Savaşı’na gidince, yerine kardeşi Mehmet Bey
geçmiş ve halka zulmetmiş. Halk bunun üzerine Sobuca Ayanı İbrahim Bey’den
yardım istemiş ve ona dert yanmışlar. Mehmet
Bey, Sobuca Ayanı İbrahim Bey’e
karşı Rum eşkiyalarla birlikte Sobuca’ya
baskın yapmış; en sonunda Osmanlı Devleti Mehmet
Bey’i Ordu Emini yapmakta çareyi bulmuş. Mehmet Bey 1814’de ölmüş. İbrahim
Bey, 1821’de Sakız isyanına katılmış, 1826’da Koçarlı’da ölmüş.
(https://www.facebook.com/efesi09/photos/ko%C3%A7arl%C4%B1-cihano%C4%9Flu-kona%C4%9F%C4%B1-1928-%C3%B6ncesi/1556136107820623/)
Yanan konağın yerine yapılan yenisi; Vesile Hanım Teyze ölünceye dek bu evde yaşadı. Konak, ölümü sonrasında Cihanoğlu Kulesi ile birlikte Koçarlı Belediyesi'ne bağışlandı.
(https://www.aydinparagraf.com/kultur-sanat/cihanoglu-kulesi-ve-konagi-turizme-kazandiriliyor-h15282.html)
Cihanoğulları’ndan Koçarlı’da
kalan eserlere gelince; Koçarlı ilçe
merkezinde Cihanoğlu Kulesi ve
Koçarlı Merkez Cihanoğlu Camisi
(Yapım Tarihi: Hicri 1250, Miladi 1834) var. Cihanoğlu Kulesi tam bir Ortaçağ derebeylik yapısı olan 4 katlı bir
yapı. Gerek kule gerekse caminin yapımında adalardan gelen Rum ustaların
çalıştığı; özellikle camideki taşrada az rastlanır estetik mermer işçiliği ile
dikkat çeken mihrap, minber ve dışarıdaki mermer şadırvanın bu ustaların
maharetli ellerinden çıktığına dair yaklaşımlar bulunuyor. Caminin içinde; yine
İzmirli Rum ustaların yaptığı eski İzmir saatlerinden ikisi mihrabın iki
yanında duruyor. Cami; Büyük Menderes ovasında yer alan ve zamanımıza
erişim açısından en iyi durumda ve bakımlı olanı. Son yıllarda yapılan
restorasyon sırasında daha önceleri son cemaat yerini uzatmak amacıyla yapılmış
olan üstündeki örtünün de kaldırılması ile şadırvan, o çirkin görüntüsünden kurtulmuş
ve rahatlamış. Şadırvana önden bakıldığında simetrik bir görünüm var. Mermer
bloklar üzerinde güvercin, çift başlı kartal ve kartalın başında Bizans tacı
(Rum Ortodoks ustaların ya da onların yanında yetişen Türk çıraklarının yaptığı
anlaşılıyor), söğüt ağacı ve salkım üzümler işlenmiş. Ayrıca bahçede zamanın
ileri gelenlerinin gömüldüğü bir de mezarlık mevcut. Mezarlıkta en ilginç
görüntü Osmanlı’nın son döneminde yaşayan padişahların dönemini işaret eden
mezar taşları. Fes başlılar 2. Mahmut dönemine; önden çatmalı fesli
olanlar ise Abdülaziz dönemine aitmiş. Daha öncekiler ise sarıklılar…
Cihanoğlu Camisi; Koçarlı'da...
(Ekim 2025)
Caminin son cemaaat yerinin hemen önünde yer alan ve zamanında Rum ustalar tarafından yapıldığı söylenen şadırvanın önündeki mermer panolara örnekler
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Aralık 2007)
İzmirli Rum saatçı ustaları tarafından yapılmış olan bu duvar saatinin 2007 yılındaki hali; şu anı bilmiyoruz. Çünkü restorasyon nedeniyle giremedik.
(Aralık 2007)
(Aralık 2007)
(Aralık 2007)
Cincin
Köyü’nde…
Cincin köyü, Koçarlı
ile merhum başbakanlardan Adnan Menderes’in topraklarının yer aldığı Çakırbeyli
arasında, güney batıya doğru açılan bir vadinin derinliklerinde yer alıyor.
Önemi bu köyde yer alan 18.yüzyılın sonlarından kalma ve iyi tahkim edilmiş bir
tepelikte yer alan Cincin Kalesi’nden ve şimdi onun hemen arkasında yer
alan Cihanoğlu Camii’nden kaynaklanıyor. Köy 18.yüzyılda Cihanoğlu
ailesine mensup Abdülaziz Efendi’nin bir dönem yönetim merkezi olarak
işlev görmüş. Kale ve cami o günlerden kalma.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Bugünlerde köyün doğu yönünde bir vadiye bakan sırtlarına doğru
konumlanmış ve kırsalda villalardan oluşan bir kompleks inşaatını geçince,
vadinin güney yamaçlarında oldukça iyi tahkim edildiğini hissettiren tahkimat
payandalarıyla dikkat çeken Cincin Kalesi düzlemi fark ediliyor uzaktan.
İki yanında; kimi terk edilmiş ve yıkık dökük, kimi ise hala içinde yaşama dair
sesleri barındıran eski köy evlerinin bulunduğu kilit taşı döşeli bir sokağı
ağır ağır tırmanarak kalenin ve köyün terk edilmiş eski ilkokulunun bulunduğu
tepeye doğru yürüdük. Kale düzlemini sokaktan ayıran bir demir kapı zincirle
sabitlenmişti; açmak mümkün olmadı, biz de kapının üzerinden atlayarak okulun
avlusuna ulaştık. Her yanı ot bürümüş, kale düzlemi ve terk edilmiş Cincin
köyü ilkokulunun binası ise, bu otlar ve dal budak sarmış ağaçlar arasında
neredeyse zorlukla fark ediliyor. Okul avlusunun duvarları, pencereler,
kapılar; hepsi kırık dökük vaziyette… Sadece bir zamanlar Atatürk büstünün
konduğu ve üzerinde büyük harflerle “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir”
yazan, mermer kaplamalı bir heykel kaidesi kalmış ayakta sanki. Eğitim
sistemiyle sürekli oynayan bir anlayış, sonunda köy ilkokullarını ne yazık ki
bu acınacak hale getirmiş durumda.
Cincin Kalesi'nin içinde harap vaziyette bir Cumhuriyet ilkokulu; bir zamanlar üzerinde Atatürk büstünün bulunduğu mermer kaplamalı kaide üzerinde "Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir" yazıyordu.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Cincin köyüne ilk kez 2003
yılının Ocak ayında rahmetli Arkeolog Şükrü Tül ile birlikte gelmiştik.
O zaman Cincin Kalesi bugünkü gördüğümüz manzaradan oldukça farklıydı.
Ortalık bu şekilde darmadağın ve metruk halde değildi. O günkü izlenimlerimize
dair tuttuğumuz notlarda şu bilgiler yer alıyordu:
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
“Cincin
Kalesi
içinde bir konak (yandığı için şimdi yok, konakta kullanılan friz, mermer
silme, kapı alınlığı vb. yapı taşları yerlerine yapılan evlerin duvarlarında
yer alıyor) su ihtiyacını karşılamak için tüm yağmur sularının havuzun içine
süzülmesini sağlayacak tarzda kenarları pahlı şekilde yapılmış ve halen sağlam
halde olan bir havuz, hayvanları bağlamak ve muhtelif amaçlarla kullanılan
kalenin aşağı avlusu; zeytin ve zeytinyağı depolamak amacıyla büyük bir hangar,
kalenin tüm duvarlarında mazgal delikleri ile Kaleden biraz ötede arka aşağıda
yer alan ve içi çok naif tarzda yapılmış Cincin Camii bulunmaktadır. Duvarlardaki
resimlerde ağırlıklı olarak çevre tepelerde bol miktarda olan çam ağaçları
bulunuyor.”
Kale düzleminde yer alan havuz duvarının üzerindeki İlkçağ'dan kalma mermer kiriş parçaları
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Bugün kale düzleminde, otların arasında kaybolmuş gibi duran havuz hala
yerinde mevcut… Yanan konağa ait mermer silme, kapı alınlığı gibi bazı mimari
parçalar hala havuzu sınırlayan duvarların üzerinde duruyor. Günümüzde kale
düzlemi, doğu yönünde bir sokakla sınırlanıyor. Sokağın ötesinde ise, yeni
restorasyon geçirmiş ve süslemeleriyle dikkat çeken Cihanoğlu Camii yer
alıyor. Cami, 18.yy.ın sonlarında (1773-1774 yıllarında) Cihanoğlu ailesine
mensup Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmış.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Eğimli bir arazi üzerinde teraslanarak yaratılmış bir düzleme oturtulmuş
Cihanoğlu Camii; doğu, kuzey ve batı yönlerini dolanan ve avludan kuzey
yönündeki bir merdivenle ulaşılan revakla kaplı son cemaat yeri, içeride yine Koçarlı’daki
Cihanoğlu Camii gibi bitki ve doğa betimlemeleriyle süslü harim ve
güneybatı yönündeki minareden oluşur. Son cemaat yerindeki yuvarlak kemerli revakı
ahşap sütunlar taşır. Doğu yönünde palmet süslemelerle sonlanan bir duvar,
revakı kalan bölümünden ayırarak son cemaat yerinde bir kadınlar mahfili işlevi
görecek mekânı oluşturmuştur.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Pencere üstü kalem işi süslemeler; madalyon içindeki kule ve konak betimlemeleri Cihanoğlu Kulesi ve Konağı'nı hatırlatıyor.
(Ekim 2025)
Caminin dışı ne kadar sade ise, içi de bir o kadar yoğun bitki ve
manzara motifleriyle kaplıdır. Mihrabın iki yanında yer alan ve üzerindeki
kompozit sütunlarıyla dikkat çeken ikişer burmalı sütun, bunların iki yanında
ise bitkisel ve geometrik muhtelif bezemeler yer alır. Pencerelerin üzerindeki
madalyonlarda yer alan doğa manzaraları ve kule tipi evler, yanındaki konaklar,
Ayanlar döneminin bölgedeki zenginliğini simgeler niteliktedir. Bitkisel
süslemeler içinde yörede yetişen tarımsal ürünlerin de motif olarak
kullanıldığı süslemelere rastlanır. Cami yakın zamanda bir restorasyon geçirmiş
olup bugün ibadete açık konumdadır.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Caminin minber ve mihrabına bakış
(Ekim 2025)
Camiyi gezerken imam geldi yanımıza. Oldukça konuksever, ibadethanenin
her şeyiyle ilgili ve sorumluluk sahibi bir insandı. Caminin restorasyon süreci
hakkında bilgilendirdi bizi ve konukseverliğinin bir göstergesi olarak camiden
ayrılırken bize lokum ikramında bulundu. Vedalaşarak yanından ayrıldık.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Cincin köyünden sonra bir çay
molası için eski başbakanlardan Adnan Menderes’in köyü Çakırbeyli’ye
uğradık. Demokrasi Çınarı diye adlandırılan asırlık çınarın da bulunduğu
meydana bakan kahvehanelerden birinde çayların eşliğinde soluklandık biraz. Köyün
içinden geçen arkamızdaki Sarıdere son yağmurlarla birlikte yeniden
akmaya başlamıştı. Çakırbeyli köyündeki verdiğimiz mola sonrası Aydın
girişindeki Tariş’in tesisleri içinde bulunan Tariş satış
mağazası, incir alışverişi için bir başka uğrak noktamız oldu. Çevre köy ve
kasabalardan yeni hasat edilerek seçilmiş kaliteli dökme kuru inciri burada
bulmak mümkündü. Hepimiz nasiplendik ve sonrasında yeniden geri dönüp, Büyük
Menderes Irmağı’nın kıyısından ayrılan eski yolu izleyerek Yenipazar’a
doğru yöneldik.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Şubat 2020)
Bugün Cumartesi idi ve Yenipazar’da pazar kuruluydu. Kasabada
onun kalabalığı ve yoğun trafiği vardı. Ama biz öncelikle Yörük Ali Efe’nin
müze olarak düzenlenen evine ve bu düzenleme sırasında kasabanın Dalama çıkışında
yer alan mezarlığından buraya taşınan kabrini ziyaret ettik.
(Şubat 2020)
Yenipazar ve Yörük Ali Efe
Yenipazar her zaman bu kadar
kalabalık ve karmaşa içinde değildir. Sakin ve huzur dolu bir kasaba hayatı
yaşanır hala buralarda. Elbette nispi olarak böyle bu durum; ülkedeki tüm alt
üst oluştan her yerde olduğu gibi Yenipazar da mutlaka nasibini alıyor
olmalıdır ama bizim için aralıklarla ziyaret ettiğimiz bir kasaba olarak Yenipazar,
taşıdığı “cittaslow” (sakin şehir) unvanını çoktan hak etmiş bir
yerleşimdir. Kasabanın çıkışında ve Bozdoğan yönünde; yöredeki kötü
durumdaki ayan kulelerinden biri olan Donduran Kulesi ve yine Madran Baba
Dağı’na doğru yönelen bir istikamette Karia kenti Orthosia
yer alır. Ama Yenipazar’a damgasına vuran Yunan işgali sırasında Kuvayı
Milliye’nin bu topraklarda oluşumunda ve Yunan kuvvetlerine karşı
geliştirilen direniş harekâtında Celal Bayar ve Albay Şefik Aker
ile birlikte büyük rolü bulunan Yörük Ali Efe’dir.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Yörük Ali Efe (1895-1951); Nereden Nereye?
Yörük Ali Efe, bugün Sultanhisar
Kasabası’nın üzerinde yer alan Karia yerleşimi Nysa antik
kentinin yukarılarında yer alan Kavaklı köyündendir. 1895 yılında bu
köyde dünyaya gelen Yörük Ali Efe’nin babası Sarıtekeli aşiretinden
İbrahim Abdi, annesi ise Atmaca aşiretinden Fatma’dır. Öz
babası; Yörük Ali daha 4,5 yaşlarında iken, aralarındaki bir husumet
nedeniyle Deli Mehmet isimli biri tarafından vurularak öldürülünce,
annesi Fatma ailenin büyükleri tarafından Kavaklı köyünden Osmancık
diye bilinen bir kasap ile evlendirilir. Yörük Ali 15 yaşına kadar
babalığının yanında çobanlık yapar, diğer işlerine yardımcı olur. Erken
gençliğinde köyün kabadayısı geçinen Çolağın Mehmet ile arasında, en
yakın arkadaşı olan İbrahim’in öldürülmesi nedeniyle büyük bir düşmanlık
gelişir; Çolağın Mehmet’in kendisinin tezgahladığı asılsız bir hırsızlık
nedeniyle Yörük Ali’yi suçlayarak jandarmaya ihbar etmesi sonrasında tutuklanır
ve 6 ay hapishanede yatar. Daha sonra suçsuzluğu anlaşılıp hapisten çıktıktan
sonra askere alınır; I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de Depo Alayı’nda
askerlik görevini yaparken; Yörük Ali, Ermeni bir takım subayının (Karabet
Efendi) yoktan bir bahane ile tokat atması üzerine(4) Kafkas
Cephesi’ne sevk edilirken askerden kaçarak köyüne gider. Bir süre Aydın
Dağları’nda dolaştıktan sonra Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin grubuna
katılır. (1914). Kuvayı Milliye günlerinde Sultanhisar
yakınlarında bulunan Malgaç Köprüsü’nde yer alan Yunan karakolunu
birlikte bastıkları Kıllıoğlu Hüseyin Efe ile bu müfrezede tanışır.
Yörük Ali Efe
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Dağlardaki zeybeklik günlerinde arkadaşı İbrahim’in ölümüne neden
olan Çolağın Mehmet’ten intikamını alır; ancak babasını vuran Deli
Mehmed’i göstermiş olduğu pişmanlığından dolayı öldürmekten vazgeçer. Alanyalı
Ahmet Efe’nin Bozdoğan’da Kavaklıdere karakolu baskınında
öldürülmesi sonrası, zeybeklerin başına geçer; 1919’da uzun yıllar karşı
karşıya gelip birbirlerine kurşun attıkları Nazilli Jandarma Komutanı Asteğmen
Fethi Bey’in çabasıyla yüze iner; Çine’ye çekilir.
Batı Anadolu'da Kuvayı Milliye'nin inşasında Galip Hoca kimliğiyle önemli bir rol üstlenen ve Yunan İşgali öncesinde İzmir'de İttihat ve Terakki’nin Katip-i
Mesullüğü görevini yürüten Celal Bey (Bayar)
(Ekim 2025)
Bu sıralar 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunan kuvvetleri tarafından
işgal edilir; İzmir’de o yıllarda İttihat ve Terakki’nin Katip-i
Mesullüğü görevini yürütmekte olan Celal Bey (Bayar) de işgalden
yaklaşık 2 ay kadar önce (19 Mart 1919) sonradan İzmir Suikastı Davası’nda
asılacak olan ve yine kendi gibi İttihatçı olan Yüzbaşı Sarı Edip Efe
ile birlikte İzmir’den ayrılarak önce Tire yakınlarındaki Fata’ya
(bugünkü Gökçen Kasabası) ve Ödemiş’e gelir ve bu bölgede
beklenen Yunan işgaline karşı bir milli direnişin imkanlarını araştırır.(5)
Ancak şartların yeterince olgunlaşmadığını görerek, Aydın Dağları
üzerinden önce İncirliova’ya ve daha sonra Aydın 57.Tümen Komutanı
olan Albay Şefik Aker’in yanına gider. Birlikte Çine’de Yörük
Ali Efe’yi Batı Anadolu’da bir direnişin ateşini tutuşturmak üzere
oluşturmaya çalıştıkları Kuvayı Milliye’ye katılmaya ikna ederler. Bu
görüşmeler esnasında Yörük Ali Efe’nin direnişe ikna için ayağına kadar
gelen bu insanlara şu dedikleri oldukça ilginçtir:
Yörük Ali Efe; Malgaç Köprüsü baskını için teşkil ettiği ilk müfrezesi ile birlikte; altına düğtüğü notta "ilk teşkil ettiğim milli müfreze, 19-6-1919" yazılı...
“Bey Amca, sen hiç merak etme. Allah’ın izniyle biz hemen yarın
bismillah deyip çıkacağız. Bundan sonra işimiz Yunan’la uğraşmak olacaktır.
Milleti hep ileri gelenler aldattı. Yoksa biz şimdiye kadar durmazdık. Biz
çıkalım, arkamızdan millet gelir. Sen hiç merak etme, bize yalnız silah,
cephane ve subay ver. Nasıl emredersen senin sözünü tutacağız.” (Albay Şefik
Aker; 57.Tümen ve Aydın Millî Mücadelesi (1918-1920) (6)
27 Mayıs 1919’da Yunan askerleri Aydın’ı işgal ederler. Yörük
Ali Efe ve arkadaşı Kıllıoğlu Hüseyin Efe liderliğindeki zeybekler,
16/17 Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar yakınlarındaki Malgaç
Köprüsü’nde bulunan Yunan karakoluna baskın verirler. Tüm işgalcileri etkisiz
hale getirirler, silah ve cephaneleri ele geçirirler, köprüyü ve demiryolunu
Yunan kuvvetlerinin içerilere doğru harekâtını engellemek amacıyla tahrip
ederler. Bunu takip eden günlerde ise, nispeten küçük bir kuvvetle işgal
edilmiş bulunan Aydın şehir merkezini Yunan işgalcilerinden 30 Haziran
1919 tarihinde kurtarırlar. Ancak İzmir’den trenle ulaştırılan destek
kuvvetleri sayesinde Aydın yeniden 3 gün sonra; 4 Temmuz 1919’da Yunan
askerleri tarafından yeniden işgal edilir. O sıralarda Kuvayı Milliye
teşkilatı Nazilli’ye çekilir. Burada biri Demirci Mehmet Efe’nin
liderliğinde Milli Menderes Alayı, diğeri ise Yörük Ali Efe’nin
liderliğinde Milli Aydın Alayı oluşturulur. Düzenli orduya geçişe dek,
Batı Anadolu’da Yunan kuvvetlerine yönelik olarak Kuvayı Milliye Direnişi
çete savaşları şeklinde sürdürülür.
(Ekim 2025)
Bu aylarda Demirci Mehmet Efe’nin ve kızanlarının dahil olduğu Denizli
Baskını ve Çerkes Ethem’in Garp Cephesi’ndeki düzenli orduya
ayak direme ve kalkışma girişimleri nedeniyle yaşanan kriz, Albay İsmet Bey’in
(İnönü) Atatürk’ün Harbiye’deki en yakın arkadaşlarından Ali
Fuat Cebesoy’un yerine Mustafa Kemal Atatürk tarafından Garp
Cephesi Komutanlığı’na atanması sonrasında aşılır ve Türk ordusu tüm
kısıtlı imkanlara ve ihanetlere karşılık, nihayetinde düzenli ordu kimliğine
kavuşur.
(Nisan 2011)
(Ekim 2025)
Yörük Ali Efe, Kurtuluş
Savaşı süresince Garp Cephesi’nde komuta ettiği askeri birlikle
beraber mücadelesini sürdürür. Garp Cephesi’nde düzenli ordunun
kurulmasıyla Yörük Ali Efe kuvvetleri de 37. Alay ismini alarak 57. Tümen’e
katılır. Millî Mücadele dönemi ve Kurtuluş Savaşı’ndaki hizmetleri
nedeniyle kurtuluş sonrası İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilir.
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
Yörük Ali Efe, Zafer’in
ardından, bir süre savaş öncesinde düze indikten sonra yerleştiği Çine-Yağcılar
köyünde yaşar; daha sonra memleketi Sultanhisar’a döner. Orada bir
çırçır fabrikası satın alarak yöre pamuğunu işler. Sultanhisar’da hayatı
bu şekilde sakince sürerken, devletten gelen bir çağrı üzerine İzmir’e
taşınır. Kendisine 19.yy.da Levantenlerin sayfiyesi konumundaki İzmir’in
banliyösü Buca’da 10 odalı bir konak verilir. Kemeraltı’nda
tarihi Yemiş Çarşısı’nda bir dükkân alır ve burada Sultanhisar’ından
gelen kuru incir, üzüm, badem gibi ürünlerin ticaretiyle meşgul olur; o
günlerin İzmir’inin en meşhur sinemalarından Lale, Elhamra ve Tayyare
sinemalarının işletmeciliğini yapar. Geniş bir çevre edinir. Zamanın İzmir
Valisi Kazım Dirik’tir. Dükkânı ve evi tanınmış siyasetçiler, eski silah
arkadaşları ve dostlarıyla dolup taşar. İzmir’deki hayatı bir süre bu
şekilde seyreder; ta ki o talihsiz tramvay kazasına kadar… (7)
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
1928 yılında özel otomobilinin arızalandığı bir gün Buca’dan
trenle ulaştığı Alsancak Garı’ndan Konak’a iş yerine gitmek üzere
bindiği atlı tramvayda Kantar Karakolu yakınlarında seyir halindeyken,
elinden düşürdüğü kıymetli bastonunu almak isterken elim bir kaza geçirir ve
iki ayağı da tramvayın altında kalarak kırılır; kangren şüphesiyle acilen
kaldırıldığı Fransız Hastanesi’nde ayakları dizlerinden kesilir. Bu Yörük
Ali Efe’nin bir anlamda hayatının en dramatik anlarından biridir. İzmir’de
fazla kalamaz; dostlarının önerisiyle ailesiyle birlikte o günlerde Aydın’a
bağlı bir bucak konumundaki Yenipazar’a taşınır.
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
Yenipazar’ın batı çıkışında
zamanında bir Rum’a ait olan eski bir evi ve çırçır fabrikasını satın alarak burada
pamuk ve zeytin yağı işletmeciliğini sürdürür. Yağhanenin yazıhanesinde kötürüm
kalmış Koca Efe’yi oturur pozisyonda gören Yenipazar’ın yaşlılarına
yakın zamanlara kadar rastlanırdı hala.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Okuma yazmayı yirmi beş yaşında öğrenen Yörük Ali Efe, kalan
yaşamında “okumaya” çok ayrıcalıklı bir yer ayırır; kendisiyle görüşmeler
yapmaya gelen gazeteci ve yazarlarla da mekânında söyleşir; eski Kuvayı Milliye
günlerine dair hatıralarını paylaşır. 1934’de “Yörük” soyadını alan Yörük
Ali Efe, ilerleyen kronik rahatsızlıkları nedeniyle 1951 Temmuz’unda oğlu Cengiz
Yörük ile birlikte Bursa’ya tedavi amaçlı gider; ama bu son seyahati
olur bir anlamda. Yenipazar’daki evine bir daha sağ dönemez. 23 Eylül 1951’de
56 yaşında Bursa’da ölür. Vasiyeti üzerine Yenipazar’ın çıkışında
yer alan Muslukuyu Mezarlığı’nda annesinin yanına defnedilir. Daha
sonraki zamanlarda müze haline getirilen eski yaşam mekanının avlusuna; bugünkü
kabrine 2000 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla taşınır.
(Nisan 2011)
(Nisan 2011)
Kendi anlatımıyla Yörük Ali Efe
(Kaynak: Efelerden Haber; Eğitimci Yazar Kemal
Özkaynak; 1908-1982)
“Efe senin İstiklal Mücadelesine karışan günlerini ve batıda zeybeklerin
yazdığı destanları ağzından dinlemeye geldim. Tekirdağ Milletvekili Rahmi Apak
bu konuda bir kitap yazmış. Eski Aydın cephesi kumandanı Şefik Bey'in de bu
konuda yazıları var. Orada senin değerli hizmetlerinden bahsederler, gördün mü?
– Hepsi eksik, hepsi! Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını
bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli
kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti
taşıyan her Türk, o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan
sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine
ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?
Efe'nin bu tevazuuna ve bu ifadesine şaştım kaldım doğrusu. Bir halk
diplomatının karşısında olduğumu hissederek kendimi toparladım.
İlk mukavemet duygusunu nasıl hissettin Efe?
– 57. Tümen bozulmuştu. Çine'de gelen cavura karşı bir mukabele
hareketinin tasarlandığını duymuştum. Haberleştik, bu arada Tümen Komutanı
Şefik Bey'le de konuştum, bu mukavemete katılacağımı söyledim. Henüz Osmanlı
Kuvvetleri takatten düşmüş değildi. Onlardan da istifade edecektik. Bu sırada
Aydın işgal edildi. Göçler başladı, tedhiş arttı. Bir kahpeliğe kurban
gitmeyelim diye az çok çekiniyorduk. Köylüler istisnasız mukavemet taraftarı
idiler. Fakat bunlara rağmen bir kancıklık mümkündü. Hareketlerimiz hükümeti
kuşkulandırmasın, düşman süratle üstümüze gelmesin diye çok ihtiyatlı hareket
ediyorduk. Sonra sular duruldu. Kararı verdik, kızanları topladık, istilaya
karşı Aydın Dağları’nda zeybek bayrağı açtık.
İlk defa kaç kızanla işe başladın Efe?
– Başlangıçta 5-6 kişi vardı. Sonradan çoğaldık. Bunların içinde sütüne,
namusuna güvendiğim kızanlara vazifeler vermeye başladım.
Efe senin Şefik Bey'e milleti eşraf aldattı, mukavemette geç kaldık,
onlar olmasaydı, biz şimdiye kadar çoktan düşmana karşı koyardık demek
suretiyle kıyam hareketinde zeybeklerin geç kaldığını söylemişsin?
Bunun cevabını vermedi, yalnız:
Bunlar yirmi beş yıllık sözler. Hangi birisi hatırda kalır ki. Hakikaten
yirmi beş sene evvel olup bitenleri nakletmek için hafızasında bir plak
sıhhatine ve sadakatine ihtiyaç vardı. Daha fazla eşip, deşmedim. Fakat efe,
bunların doğrusunu ve tamamını bulup, yazmak lazım değil mi?
Evet der gibi başını salladı, ilave ettim. Evet, ama efe, bunun için de
senin malumatına ve vesikalara, kısaca dokümana ihtiyaç var.
– Onlar ne ki?
Hani o günlerde verilen yazılı emirler, alınan resimler, mektuplar,
telgraflar, müsveddeler. Geçmiş günleri, ümmiliğini, gençliğini telmih eden bir
eda ile:
– Onları muhafaza edemedim. Daha doğrusu kıymetini bilemedim. O zaman
biz zeybekler görünüşte İtalyanlarla dost geçinirdik. Bu senin söylediklerine
onlar pek meraklı idiler. Hepsini istediler ve alıp götürdüler. Haziran
ortalarına doğru 16 Haziran 1919’da Malgaç Köprüsü’ne bir baskın yaptık. Bu
müsademe ehemmiyetli sayılıyordu. Düşmanın münakalesi kesilecekti. Bu teşebbüs
bizi, ordu subaylarına daha çok yaklaştırdı, onlarla irtibat peyda ettik.
İrtibat tesis ettiğiniz bu subaylar kimlerdi Efe?
– Teğmen Zekai Bey şimdi Turyağ fabrikasında, Şamlı Şükrü halen
zannediyorum Antakya'da, Topçu kumandanı Hakkı Bey. Efendiiiim! Yüzbaşı Ahmet
Bey, Mülazım Necmeddin Bey, Koçarlı yüzünden Ethem Bey, Adnan Bey.
Çete başlarından, kızanlardan?
– Çineli Hacı Süleyman, Kıllıoğlu, Dokuzun Mehmed, Molla İbrahim,
Mesutlulu Mestan Efe, Ortakçılı Mehmet Efe, ha deyince hatırına gelmez ki!
Evet, Kara Durmuş, Danişmentli İsmail, Hacı Ahmet, Kerim Çavuş, Teke İmamoğlu,
Tavas'lı Mustafa Bey, Sancakdarın Ali Efe.
Kadın zeybekler de sizin aranızda var mıydı?
– Vardı. Baltaköy kadınları o günlerde bize çok yardımlarda bulundular.
Hele İmamköy'lü Çete Ayşe, bir zeybek kadar çalıştı.
Efe rahatsız galiba sormadan söylemiyor:
Halk Aydın baskınını pek heyecanlı anlatıyor Efem, bunu dinlemek
isterim.
– Cavur Aydın'a yerleşti, dediler. Arımıza yediremedik. Kumandanına
haber saldık. Şehri boşaltmalarını istedik. Değilse boy ölçüşmeye hazırız
dedik.
Bu adeta bir kesin uyarı!
– Evet, zeybek aklı!
Diyerek şakalaştı.
– Yalan haberler saldık. Aydın'a gelmekte olan kuvvetler sayısının elli
bin kadar olduğunu söyledik. Bu sırada Telli Dede’de bir müsademe oldu. 28
Haziran'da düşman kuvvetleri Menderes'e bir taarruzda bulundu. Nehrin Aydın
yakasında çetin bir savaş verdik. Cavur bizi çok sıkıştırdı. Bereket versin
yandan Umurlu tarafından yardım geldi de tehlikeyi atlattık. Biz de bundan
sonra toparlanıp düşmana saldırdık. Sivil, kadın, asker, zeybek, kızan, efe bu
saldırmada kendine düşen vazifeyi canla, başla yaptı. Düşman Aydın'da sıkışıp
kaldı. Gece olunca muharebeyi durdurduk. Ertesi gün bir hücumla şehre girdik.
Aydın'a sen hangi taraftan girdin Efe?
– Kozdibi’nden girdim.
Burada durdu, konuşmadı, yutkundu. Fakat ben, efenin tevazu göstererek
şehrin minarelerine Türk'ün zafer bayraklarını nasıl astırdığını söylemek
istediğini anlamıştım.
Efe, Karaca Ahmet'te tek başına bir tabura karşı savaştığını
söylüyorlar. Bu hikâye nasıl şey?
– Bu hikâyenin aslı yok. Bir adam karşısında bir tabur!
Sözü kısa kesmek istedi;
– Düşman kaçsa da biz Aydın'a sağlamca yerleşemedik. Bu sebeple ne olur
ne olmaz diye kızanlarıma vazifeler verdim. Ben de Karaca Ahmet'ten Kepez
sırtlarına çıkıyordum. Düşmanın bir bulut gibi Kızılcaköy’den Aydın'a gelmekte
olduğunu gözlerimle gördüm. Bu defa bazı mülahazalarla karşılaşmayı kabul
etmeyerek demiryolunun sağına çekildim. Hikâye bundan galat olsa gerek… 23
yaşında mücadeleye başlamış. Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin genç kızanı,
Çanakkale günlerini yaşamış, Yunan İşgalini tatmış ve Mustafa Kemal'e inanmış.
Zaferden sonra da yeni yazıları öğrenmiş, tarihe karşı bir merak uyanmış,
kademe kademe okul kitaplarını süzerek derli toplu bir tarih bilgisi kazanmış.
Şimdi de işinde, gücünde. İstiklal Marşı çalınırken, bayrak geçerken
heyecanlanır ve ağlar.’’
Kaynak: Efelerden Haber-Kemal Özkaynak-5/8/1945
(https://www.facebook.com/efesi09/posts/aydin-yerel-tarihine-%C3%A7ok-b%C3%BCy%C3%BCk-katkilari-olan-ortaokul-m%C3%BCd%C3%BCr%C3%BC-kemal-%C3%B6zkaynak/1155464373461848/)
Yenipazar’da Yörük Ali Efe
Müzesi, kasabayı boydan boya geçen ve Dalama’dan Bozdoğan’a
doğru uzanan asfalt yol üzerinde yer alıyor. Bu cadde de Yörük Ali Efe’nin
ismi ile anılıyor. Geniş bir avlu içinde yer alan ve 19.yy.da bir Rum’a ait
olduğu söylenen ev, 1980’li yıllarda geçirdiği bir yangın sonrasında tamamen
harap olmuş. Daha sonra devletin Efe’nin hayattaki yakınlarıyla kurduğu temas
ve girişimler sonrasında ev, sil baştan yeniden aslına uygun olarak inşa
edilmiş ve 2001 yılından itibaren aileden temin edilen kendi özel eşyaları ve
hatıralarının sergilendiği bir müze ev haline getirilerek ziyarete açılmış.
Avluya ilerleyen yolun solunda Yörük Ali Efe’nin mezarı yer alıyor. Yörük
Ali Efe’nin naaşı; restorasyon ve inşa faaliyetleri tamamlandıktan sonra, kasabanın
Dalama yönündeki çıkışında yer alan Muslukuyu mezarlığından
alınarak, yaptırılan anıt mezara yeniden defnedilmiş. Efe, şimdi ebedi
mekânında huzurla yatıyor.
Prof.Tankut Öktem tarafından yapılan avluya girişteki heykel kompozisyonu
(Ekim 2025)
Ayrıca yine avluya girişte; bu kez sağda Tankut Öktem’in yaptığı
ve iki zeybeğin betimlendiği (biri Yörük Ali Efe olmalı, ama pek
benzememiş gibi duruyor) bir heykel yer alıyor. Avlunun arkasında ise, eski
bademlik evi olarak bilinen bir ev ise, ziyaretçiler için kır kahvesi olarak
düzenlenmiş.
Yenipazar’da Pideci Mehmet Sümer’de pide molası
Yenipazar’a gelindiğinde
yapılacak önemli işlerden biri de meşhur Pideci Mehmet Sümer’de pide
yemek… Biz de öyle yaptık. Bu eşsiz lezzeti bir kez daha tatmadan geçmek
olmazdı. Şansımıza bugün kendisi de oradaydı. Mehmet Sümer’i yıllarca
önce rahmetli arkeolog Şükrü Tül’ün rehberliğinde; yine bir Menderes
Kuleleri gezisinde tanımıştım. Kapıdan girerken Şükrü Hoca’ya
fırından çıkan kesikli yumurtalı bir pide parçasını eliyle uzatışı ve Şükrü
Hoca’nın onu hemen girişte iştahla yiyişi hala gözlerimin önünde…
(Ekim 2025)
Yıllar sonra Mehmet Sümer ile birlikte onun mekanında rahmetli Şükrü Tül Hoca'yı andık; ne mutlu bize...
(Ekim 2025)
Pide
deyince; Menderes’in güneyi akla geliyor hemen. Şu kadarını söylemeliyiz
ki; Büyük Menderes’in güney yakasında yenilen pidelerin tadına doyum
olmuyor. Bu lezzette pideleri büyük şehirlerde yemek asla ve asla mümkün
değildir. Bozdoğan, Nazilli, Karacasu, Yenipazar, Koçarlı kasabaları, bu
anlamda pideleriyle öne çıkan Güney Menderes Ovası yerleşimleridir. Yenipazar’da
Mehmet Sümer’in Sümer Pide Salonu, Bozdoğan’da Mikado
Pide Salonu,
Koçarlı’da Disara Pide Salonu tarafımızca defalarca
denenmiş ve kalitesi konusunda garanti verilebilecek nitelikte yörenin meşhur
pide salonlarındandır. Buralarda; kıymalı, kesikli yumurtalı, peynirli, otlu ve
tahinli çeşitlerini yemek mümkündür.
(Ekim 2025)
Söke civarından gelen o meşhur unu, Madran Dağı’nın suyu, etin kesimlik hayvandan elde edilmesi, sütü ve kaymağı, yöreye ait bazı otlar
(ısırgan, sarı ot v.b.), baharlı rokaların ve kıymalı pidelerin üstüne sıkılan
turunçları ile bu lezzeti anlatmak mümkün değildir. Bu işin en güzeli; Aydın’ın
güney kasabalarında, Karacasu’da, Nazilli’de, Bozdoğan’da,
Yenipazar ve Koçarlı’da bu kasabalardan yetişen yerel ustalar
tarafından, yerel malzeme kullanılarak yapılmış pideleri yerinde tatmaktır.
Buralarda pide yemek neredeyse bir ritüele dönüşür. Bu törensel yemeğe; önden
Şam işi dedikleri yuvarlak kıymalı pidelerle başlanır, arkasından kesikli
yumurtalı dedikleri lor, yumurta ve maydanoz karışımı ile yaptıkları pide
gelir; doymadıysanız otlu peynirli ya da kapalı peynirli pidelerle devam
edilir. Bunların eşlikçisi; kış mevsimiyse, elbette ki turunçla tatlandırılmış
roka salatası ve el yapımı nefis ayranlarıdır. Kapanış ise, muhteşem tahinli ve
şekerli pide ile yapılır. Bunun yanında gelen tavşankanı çaylar da bu işin
olmazsa olmazıdır. Üstelik de bu kadar enfes bir mide ziyafetine ödediğiniz
ücret ise şehirde ödediklerinizin yanında komik kalır.
(Ekim 2025)
Pide ziyafeti sonrasında Mehmet Sümer ile vedalaşarak Donduran
Kulesi’ne doğru yola çıktık. Donduran Kulesi bugünkü programımızda
son uğrak yeri olacaktı. Gecikmiş bir öğle yemeği sonrasında vakit giderek
akşama yaklaşıyordu. Hızla Bozdoğan yönünde ilerleyen asfaltı takip
ederek bir süre sonra Donduran köyünün girişine ulaştık. Köy merkezi
yoldan epeyce yukarıda ve içerdeydi.
Donduran Kulesi
Yenipazar’dan Bozdoğan yolunda ilerlerken ilk rastlanan kule, Donduran Kulesi’dir. Donduran Kulesi, daha harap ve dibe
doğru zamanla giderek çökmekte olan ve çatlaklarla dolu bir kuledir. Zamanında
bölgedeki güçlü mütegallibenin (yerel ağalar) yaşadığı bu alan, hafif yüksekçe
bir tepenin üstünde Nazilli’ye doğru
tüm ovaya hâkim bir mevkide inşa edilmiş. Şimdi hüzünlü görünümü yanında,
askere gidecek köy gençlerinin kulenin burçlarına bayrak astıkları ve
duvarlarına askerlikle ilgili yazılar yazdıkları bir mekâna dönüşmüş. Köylü bu
kuleyi Osmanlı Kalesi ya da Bey Kulesi adıyla anıyor.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Neredeyse akşama doğru kızıla dönmüş bir gün
batımı vakti kuleye tırmandık. Tepeye doğru küçük bir parkın ve kahvelerin
bulunduğu bir alanda arabaları bıraktıktan sonra, yeni yapılmış ve ovaya bakan
gösterişli bir evin avlu duvarını takip ederek tepeye çıkan bir patikaya vurduk
kendimizi. Aydın-Denizli otoyolunun geçtiği güzergahın yakınlarındaydık. Kulenin
bulunduğu tepeye evlerin arasından tırmanırken rastladığımız; Osmanlı
Dönemi’nden kalma iki eski çeşmeyi de belirtmeden geçmeyelim. Soldakinin
kitabesinde Hicri 1178 tarihi zorlukla okunuyor. Diğeri ise, kitabenin sol en altında ve okuması çok zor ama; muhtemelen 1188... Bu iki çeşmenin kuleyle irtibatının olması kuvvetle muhtemel; belki de
zamanında burada bir de ayan konağı vardı. Bu çeşmeler konak avlusunda o eski
zamanlarda yaratılmış olan bir konfor alanının günümüze ulaşmış son delilleri
gibiydi. Patika kıvrılarak bizi bir zeytinliğin içinden geçerek yorgun kulenin
yanına dek taşıdı. Kule daha önceki gelişlerimize göre oldukça yıpranmış ve cephe
duvarlarının üzerinde eskiden beri var olan büyük çatlaklar daha da
derinleşmiş, duvarların bazı bölümlerinde yıkıntılar oluşmuştu. Kulenin hem
yukarı bölgesinden hem de temellerine yakın kısımlarından ilerleyen ciddi
hasarlar mevcuttu. İçindeki ahşap malzeme göçüp gitmiş, kulenin içi tamamen
boşalmıştı. Zaten içine girmek de son derece tehlikeli idi. Elbette üzücüydü bu
durum… Ama yapacak bir şey yoktu.
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
Gün batımına doğru Menderes Ovası’na ve Nazilli’ye
doğru uzun uzun baktık. Ovanın seyri doyumsuzdu. Kulenin bulunduğu tepe savunma
açısından son derece elverişliydi. Kulenin çevresinde akşam kızılllığında
sadece yalnızlık ve terk edilmişlik ruhu vardı, bir de biz… Bir süre sonra
kulenin bulunduğu tepeden indik aşağıya. Arabalara bindik ve kestirme diye Yenipazar
yönündeki Atça yönünü işaret eden ve ovanın derinliklerine doğru
ilerleyen bir tali yola girdik. Ama ne yol; tali asfalt önce toprak yola döndü,
biz de ovanın yabancısı olarak Büyük Menderes’i aşan bir demir köprünün
sapağını kaçırınca arabaların ilerleyemeyeceği ölçüde kötü ve dar bir çıkmazda
kalakaldık. Geri dönmekten başka çare yoktu; bir yerden dönüş imkânı yaratarak
biraz önce kaçırdığımız demir köprü sapağından tekrar kısmen asfalt bir yola
ulaştık ve Aydın-Denizli devlet karayoluna dek Büyük Menderes
ovasının girdaplarında boğuşarak, sonunda çıktık selamete. Hava da artık
tamamen kararmıştı; akşam kalacağımız Atça Belediye Oteli’nin park yerinde
sonlandı bugünkü maceramız. Geceki sivrisinek tasallutunu saymazsak eğer…
(Ekim 2025)
(Ekim 2025)
(DEVAM EDECEK)
Dipnotlar:
(1)
Sabri YETKİN, Ege’de
Eşkiyalar; Tarih Vakfı Yurt Yayınları; 2.Basım-Mayıs 1997; Sayfa:9
(2)
a.g.e. sayfa:51-52
(4) Atatürk Ansiklopedisi; Yörük Ali Efe
maddesi, bkz. https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/121/Y%C3%B6r%C3%BCk-Ali-Efe-(1895-1951)
(5)İzmir’in İşgalinden İlk Kurşun Muharebesi’ne-1; bkz.
https://dagakactim.blogspot.com/2019/09/izmirin-isgalinden-ilkkursun.html
(6) Fatih
Özkurt, Yörük Ali Efe, Milli Mücadele’nin Gizli Kahramanı; Yenipazar
Belediyesi Kültür Yayınları-No:1; 1.Basım, Ağustos-2010; Sayfa: 44-45
(7)
Fatih
Özkurt; a.g.e.; sayfa: 152-153-154
(8)
Fotoğraflar, belirtilenler dışında İ. Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.
Yazan: İbrahim Fidanoğlu