23 Mart 2016 Çarşamba

KARABURUN’UN BATI YÜZÜNDE DOLAŞIRKEN



 ÖKSÜZ KÖYLERİN YALNIZLIĞI
KÜÇÜKBAHÇE ve SAZAK

11 Mart 2016
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Bugün terk edilmiş öksüz köylerde dolaştık; hüznü soluduk biraz da Karaburun Yarımadası’nın batı yüzünde yürürken. Bir yandan baharın gelişiyle uyanan doğanın binbir renkle bezediği coşkusu, ama öbür yanda ne nedenle olursa olsun terk edilmiş köyler… Yıkık evler, viraneler, “yüz yıllık yalnızlık”lara bürünmüş Sazak harabeleri, yıkık kilise; yanmayan ocaklar, tütmeyen bacalar ve daha nicesi… Daha da acısı insanını arayan evler. Özetle bugün tepeden tırnağa hüzündü Karaburun sırtları; uzaklardan gelen dağ başlarındaki rüzgâr santrallarının pervane sesleri dahi dağıtamazdı havadaki bu ağırlığı…

 
 Badembükü sırtlarında terk edilmiş mübadil köyü Sazak'ın harap evleri insanını bekler.

Mağaza Dağı'ndan Badembükü plajına bakış

Küçükbahçe

Sabahleyin erken vakitlerde Balıklıova üzerinden ulaştığımız Küçükbahçe, sanki yüzlerce yıldır açık denizden gelebilecek korsan akınlarına karşı vadinin dibine sinmiş bir korkunun izlerini taşır. Köyün girişindeki balbalları andıran eski mezar taşlarıyla kaplı mezarlığı geçince, vadinin derinliklerine bakan dört katlı bir lojman eskisi karşılar ilkin yolcuyu; bir de mezarlık kıyısındaki yapraklanmaya çalışan yaşlı melengiç ağacı… Bayır aşağıya eski jandarma karakolunun da bulunduğu meydanlık alana doğru alçalan yol, arabayı park etmek için uygundur. Bir sekiyi andıran ve batı yönünde; denize kadar uzanan bir görüş açısına sahip bu alanın üzerinde yaşlı çınarlar ve köyün terk edilmiş evleri başlar. Yol burada çatallanır; düz ve yukarı doğru ilerleyen bütün yollar, vadinin yamaçlarında dışbükey bir yay çizerek ilerler ve daha sonra birleşerek arkadaki daha çukur olan köyün diğer mahallesine doğru devrilir. Bir birine göre yükselti farkı olan iki mahalleden ilki, köylüler tarafından daha yüksekte olduğu için Tepeköy, çukurda olan diğeri ise Çukurköy olarak adlandırılıyor.

Yürüyüş rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

 
Yaylaköy sapağını geçince; ilk virajı döndüğünüzde birden karşınıza çıkar, terk edilmiş Küçükbahçe

 
Küçükbahçe'nin Tepeköy mahallesi

 
Köyde bizi ilk karşılayan Küçükbahçe'nin değerli sakini

Köyün geçmişinde Rumların ve Türklerin bir arada yaşadığına dair bilgiler ve izler bulunmaktadır. Ancak, köyde görüştüğümüz iki yaşlıdan öğrendiğimiz kadarıyla; Rumların evleri, daha çok Tepeköy diye adlandırılan köyün daha yüksekteki bölümünün sırtlarında yer almaktaymış. Bu savı güçlendiren bir kanıt da Çukurköy’ün alt düzleminde yer alan; kitabesi yerinden sökülmüş ve minaresi olmayan köyün eski camisidir.

 
 Küçükbahçe Camisi; son cemaat yeri

Küçükbahçe Camisi'nin arkadan görünüşü; sağdaki merdiven kadınlar mahfiline giriş için...

 
Tepeköy mahallesindeki evlerden biri

Yakın zamana kadar köyde devam eden hayat, Küçükbahçe sahilindeki tarlalara ve mandalina bahçelerine gidip gelmedeki külfet ve gelişen sahil hayatının çekiciliğiyle son bulmuş durumda. Köyde keçilerini otlatan bir iki çoban ve birkaç yaşlıdan başka kimseye rastlamadık. Dönüş yolunda karşılaştığımız üç beş koyunun ardından giden 80 yaşını aşkın Küçükbahçeli Kerem Amca’ya kalırsa; bu göçte enginardan ve mandalinadan kazanılan paranın da rolü var. Ama dediğine göre artık aşağıdaki düzlüklerde ekilen enginarda eski verim de kalmamış durumda. Dolayısıyla o günlerin de geride kaldığını söylüyor Kerim Amca.

 
 Yukarı mahalle; Tepeköy evlerinden biri daha; önündeki ipe serili çamaşır bir hayat belirtisi

 
Gezginler, Çukurköy'ün girişindeki tarihi çeşmenin başındalar.

 
Küçükbahçe'nin aşağı mahallesi; Çukurköy

 
Çukurköy

Köyün vadinin sırtlarına doğru tırmanan yollarından birinde yürürken sağlı sollu metruk evler göze çarpıyor. Sokaklar ve evler bomboş artık. Evlerin kimisinde camlar kırık dökük; kimisinin kapısında asılı birer kilit dikkat çekiyor. Bazılarının kapısı bile açık. Çatısı çökmüş, duvarları yıkılmış başka evler de var sırtlarda. Sözün kısası terk edilmişlik, köye sinmiş durumda bugün. Zaman zaman ortaya çıkan birkaç kedi; vadinin dibindeki dere yatağından gelen karatavukların sesleri ve camiye Cuma temizliğine gelmiş yaşlı bir teyzeden başka ortalıkta kimse yok.

 
 Küçükbahçe Camisi'nin minber ve mihrabı

 
Caminin avlusunda bulunan Hicri 1268 tarihli mezar taşı

 
Caminin kadınlar mahfili; balkon korkuluklarının naif işçiliğine dikkat...

 
Caminin girişinde yer alan ahşap pencere

75 yaşlarında iki büklüm sırtı tırmanan teyzeyle ayaküstü konuşuyoruz. Cuma günü olduğu için camiye gelip ibadet etmek istemiş yaşlı teyze. Esas amacı da camiyi temizlemek ve bakımını yapmak olmalı; çünkü daha sonra girdiğimiz caminin içi tertemiz ve ibadete de açık durumda. Cami belki de köyle yaşıt. Çatıyı taşıyan dört ahşap sütunla üç bölüme ayrılmış son cemaat yeri, çekildiğinde düşen bir tahta dil yardımıyla kilitlenen ilginç giriş kapısı, basit minberi ve kürsüsü ile dikkat çeken caminin kuzeye bakan avlusunda Hicri 1268 tarihini taşıyan eski bir mezar taşı, sarıklı mezar taşı başlıkları ve bir zeytin ezme taşı yer alıyor.

 
 Aşağı mahalledeki caminin altında yer alan eski zeytinyağı işliği

 
Zeytinin ezilmesi sırasında kullanılan taş değirmenler

 
İçi püre haline getirilmiş zeytin çuvallarını sıkmak amacıyla kullanılan bucurgat pres

 
Zeytinyağı işliğinin içinden genel görünüm

 
Zeytinyağı işliğinin çatısında kullanılan Guichard Garvin marka Marsilya kiremitlerine örnek

 
Haç armalı  Arnaud Etienne Marsilya çatı kiremiti örneği

Bu da 1942 yılında üretilmiş fil armalı Eskişehir Kiremit Fabrikası ürünü

Camiden biraz daha aşağıda yer alan dere yatağının öte yakasında çatısı çökmüş bir zeytinyağı işliği var. Taş değirmenler, üzerinde Hellen harfleriyle D.İSİGONİS yazısı seçilen ve ezilmiş zeytin hamuru ile dolu çuvalları sıkıştırmak için kullanılan bir bucurgat ile çevreye saçılmış farklı markalardaki Marsilya tipi çatı kiremitleri günümüze ulaşabilmiş önemli unsurlar olarak dikkat çekiyor. 1942 tarihini taşıyan fil armalı Eskişehir Kiremit Fabrikası’na ait eski bir kiremit, işliğin çalıştığı yıllara dair bir kanıt gibi. Bunun yanında birkaç hafta önce Foça kırsalında gördüğümüz 20.yy.ın başlarında imal edilmiş arı armalı Guichard Garvin ve haç armalı Arnaud Etienne çatı kiremitleri de dikkat çekici… Bu işliğin 19.yy.dan beri köyde önemli bir işlev gördüğünü, dönüş yolunda rastladığımız Kerim Amca’dan öğreniyoruz. 1932 doğumlu Kerim Amca’nın söylediğine göre zeytinyağı işletmesi yakın zamana kadar çalışmış. İşletme, faal durumdayken eşeklerle taşınan zeytin çuvallarının trafiği oldukça yoğunmuş o yıllarda. Engebeli bir arazide yer alan köy ve fabrika için çalışma koşullarının ne kadar zorlu olduğunu sanırız söylemeye bile gerek yok.

 
Köyün ilkokulunun altında bulunan diğer zeytinyağı işliğinin durumu

 
Zeytini ezmekte kullanılan taş değirmenler ve onları döndürmeye yarayan ahşap tertibat

 
ve bucurgatın bugünkü hali

Kerim Amca’dan öğrendiğimiz; köyün diğer zeytinyağı işliği ise, şu anda çalışmayan ve harap vaziyetteki köyün ilkokulunun hemen altındaki sekide yer alıyor. Dönüş yolunda oraya da uğruyoruz. Bu işletme de, diğerinin hemen hemen eşi gibi. Orada da bir bucurgat ve taş değirmenler yerli yerinde duruyor. Üç basamakla ulaşılan giriş kapısı batıya doğru bakıyor. Ama bu işlik de harap vaziyette.

 
 Çukurköy girişindeki ilk çeşme

Küçükbahçe Camisi'nin altında yer alan vadinin hemen başındaki çeşme

İlkokulun altındaki evlerin arasında yer alan üçüncü çeşme

 
İlkokulun altında yer alan 2.zeytinyağı işliği yakınlarındaki çeşme; kitabesi var ama okunmuyor.

Köyde üç eski çeşme var; bir tanesinin kitabesi olmakla birlikte üzeri defalarca boyanmış olduğu için okunmuyor. Çeşmelerin yalakları ayrı bir güzel; Zaten Karaburun kırsalında en büyük sürprizdir çeşmeler. Umulmadık yerde karşınıza çıkar ve sizi, o yaz sıcaklarında ve dağ başlarında beklenmedik bir şekilde serinletir.

 
 Gezginler, Küçükbahçe sokaklarında...

 
Aşağı mahallede 90 numaralı ev

 
Gezginlerin Küçükbahçe hatırası

90 numaralı evin önü; arkada Ege Denizi ve oturulmayı bekleyen eski bir tahta sandalye eşliğinde evin önündeki seki

 
Sırta doğru bir başka ev

Köy, yukarıda da belirttiğimiz gibi iki mahalleden oluşuyor; köylüler buna Kerim Amca’nın anlattığına göre Tepeköy ve Çukurköy demişler. Biz bu günün çoğunu Çukurköy’de geçirdik. Karaburun Yarımadası’nın batı yüzüne dönük köyün bu yakasında 90 numaralı ev bize resmen sessiz yoldaş oldu. İki katlı evin üst kat balkonundaki ferforje demirler, paslansa da hala sağlamdı. Ama en güzel yeri, evin hemen önündeki bir sekiyi andıran verandasıydı. Meyveye durmuş bir badem ağacının dalları arasından görünen güzel ve mavi deniz, buradaki konforun bir parçasıydı. Uzun süre mekânın ruhunu içimize çektik ve burada epey eğlendik.

 
 Bir evin kilerinden kalanlar; duvarlar masmavi, aynı Ege gibi...

Gezginler, 90 numaralı evin önündeki o güzelim sekide...

Küçükbahçe'nin aşağı mahallesinden bir görünüm

Küçükbahçe'nin son evlerine doğru; 92 kapı numaralı bir evin önündeyiz.

Daha sonra Çukurköy’ün arkasındaki tüm sokakları dolaştık, bütün evlerin avlularına girdik. Küçükbahçe’nin arkasındaki sırta doğru tırmandık. Daha sonra dere yatağına inerek ana kayanın üstünden dökülen suyu ve önünde oluşan küçük havuzu seyrettik. Amacımız dağın arka yüzüne dönmek ve günü fiziksel olarak da anlamlandıracak güzel bir yürüyüş yapmaktı. Nitekim öyle oldu.

 
Aşağı mahalle yada Çukurköy sokaklarında...

 
Küçükbahçe'nin son evlerinden biri; çamlar altında terk edilmişliğin izlerini arıyoruz.

 
Küçükbahçe sırtlarından denize bakış; en arkada Sakız Adası

 
Küçükbahçe'nin sırtlarında yer alan anakayanın üstünden dökülen su ve önündeki küçük havuz

 
Koskoca kök yumrusuyla tıbbi bir bitki; ada soğanı...

 
Küçükbahçe'nin Çukurköy'ü

 
Küçükbahçe'nin Tepeköy'ü

Rüzgârlı Mimas’ın altındaki rüzgar güllerine ve Yaylaköy yoluna doğru yürüdük. Çevremizde bilmem kaç yıllığına kiralanmış hazine arazilerine dikili zeytinlik alanları göz alabildiğine uzanıyordu. Bir dere yatağını geçip topografya yükseldiğinde Mimas’la yüz yüze geldik. Her iki yanımızda özel şirketlere ait zeytinlikler vardı. Karaburun Yarımadası’nın doğal örtüsü olan bütün makilik alanlar, sıyrılıp atılmış ve yerine 49-59 yıllığına kiralanan bu alanlara zeytin ağaçları dikilmişti. Yağan şiddetli bir yağmur, gevenleri koparılmış; kolu kanadı kırık toprağın üstünü sıyırıp alıyor ve aşağıdaki büklere doğru taşıyordu. Acaba hangisi doğruydu? Bilge doğa, buna bir cevap vermeliydi yakında!

 
Yaylaköy yönünde yürüdüğümüz güzergah; en arkada rüzgar gülleri

 
Karabaş otları, gevenler ve katırtırnakları birarada...

 
Çiriş otları ve papatyalar

 
Karaburun orkideleri; serapias ailesinden...

 
Orkidelere bir örnek daha

 
Lekeli yılanyastığı

 
Bunlar da katırtırnakları, akasyalar, erguvanlar gibi bezelyegillerden ama bilemedik...

 
Yürüdüğümüz topografya; göz alabildiğine gevenler, arkada Ege Denizi ve Sakız Adası

 
Beyaz bayır gülleri

 
Anemonlar

 
Orkidenin güzelliği; bu daha başka gibi...

Yaylaköy yönündeki patikalardan ayrılıp, yeniden Küçükbahçe üzerindeki kayalığa doğru döndük. Gevenlerin diplerinde farklı türde orkidelerle eğlendik azıcık. Fotoğrafladık onları. Biraz ilerleyince ulaştığımız geniş düzlükte şehir kaçkınlarının oluşturduğu ilginç bir koloni çıktı karşımıza. Kırık dökük arabalar, küçük rüzgâr gülleri, ahşap kulübeler; ama hiç kimse yok gibiydi. Bir hayat belirtisine rastlamasak da Mimas’a bakan bu yüzde yaşamanın bir anlamı olmalıydı.

 
 Mimas'a karşı o garip koloni

 Küçükbahçe'ye ulaşan patika yol

 
 Küçükbahçeli Kerim Amca

 
Küçükbahçe sırtlarında rastladığımız üçüncü farklı tür orkideler

 
Dönüş yolunda Küçükbahçe'nin camisi ve kırık dökük evleri karşıladı bizi.

Geldiğimiz yoldan köye ulaşan patikayı kolaylıkla bulduk. Küçükbahçe, vadide bize göz kırpıyordu sanki. Kerim Amca ile dönüş yolunda karşılaştık. O koyunlarının bizden ürkmesinden yana dertliydi. Onları toparlama derdiyle sohbetimiz kısa sürdü. Eski zeytinyağı işliğinin de bulunduğu vadinin derinliklerinde; koyunlarının peşinde gözden kaybolup gitti. Biz ise; bir zeytin ağacının altındaki düzlüğe sinerek uzaktaki denize karşı yanımızda getirdiklerimizle karnımızı doyurduk. Bir yay çizen vadinin yamaçlarına asılı gibi duran köyün iki mahallesi de derin bir sessizlik içindeydi.

 
 Küçükbahçe'nin aşağı mahalle evleri

 
İlkokulun altındaki evlerden biri

 
bir diğeri

 
 Ön cephesi yıkılmış bir evin iç mekanlarının görünümü

  
Köyün ilkokulu ve önündeki Atatürk büstü kaidesi

Artık köyden ayrılmak vakti gelmişti. Dönüş yolunda köyün alt düzlemindeki ikinci zeytinyağı işliğine doğru yürürken yıkık dökük haldeki köyün eski ilkokul binasının önünden geçtik. Üstünde bir zamanlar Atatürk büstünün bulunduğu kaidenin ön yüzünde zor da okunsa şöyle yazıyordu:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.”

Düsturları, dağa taşa yazmak ne yazık ki yetmiyor; önemli olan halk nezdinde onları içselleştirebilmek ve gerçekte bu toprağa kök salmış olan o derin kültüre ve onun izlerine sahip çıkabilmek. Bugün bu toprakta yaşayanlar, kurucu neslin paradigmalarına sahip çıkamadılar ve şimdi onun acısını hep beraber çekmekteyiz.

Badem Bükü

Karaburun Yarımadası’nın batı yüzünde denize doğru alçalan kıvrım kıvrım vadiler, sonunda küçük koylarla sonlanır. Eğri Liman, Badembükü, Hamzabükü, Kumbükü ve Yeni Liman bunlardan sadece bir kaçıdır. Oldukça engebeli bir topografyaya sahip yarımada, bu yakasında koylara inen vadilerde benzersiz güzellikler sunar. Bu koyların üst düzleminde yer alan ve eski zamanların korsan saldırılarına karşı ihtiyaten; vadilerin denizden ilk bakışta görünmeyecek saklı yamaçlarına gizlenmiş birkaç köy yer alır. Bunlar Küçükbahçe’den sonra Salman, Parlak, Sarpıncık, Hasseki ve en sonunda Yeni Liman’ın üstünde yer alan Tepeboz ve Bozköy köyleridir. Her birisi eşsiz konumu ve denizi denetleyen bir noktada yer alışı nedeniyle son derece ilginç ve tarihi köylerdir. II. Abdülhamit döneminde yükselen milliyetçilik rüzgarları ve Batılı kışkırtmalar sonucunda azınlıkların giderek kabına sığamaz hale gelmeleri, yüzlerce yıldır birlikte yaşadıkları Müslüman ve Türk ahalide de rahatsızlıklar yaratır. İşte bu dönemde, özellikle Rumların yoğun olarak yaşadıkları Batı Anadolu’nun köylerindeki Müslüman halka moral desteği sağlamak amacıyla 19.yy.ın sonlarında bir kampanya şeklinde köy camilerine Ayvalık sarımsak taşından tek tip minareler yaptırılır. Bunun en tipik örneklerini bugün hala Karaburun’un Salman, Parlak, Sarpıncık ve Kösedere köylerinde görmek mümkündür.

 
Gezginler, Badembükü kır kahvehanesinde...

 
Badembükü sahili; ileride kumtaşı kayalıkları

 
 Badembükü bahçeleri

 
Mağaza Dağı'na tırmanırken...

İşte Badembükü de; Parlak köyünün bir anlamda iskelesi sayılır. Karaburun yolundan bozuk bir asfaltla ulaşılan düzlükte Parlak ve Salman köylülerinin tarımsal arazileri yer alır. Tarlalar arasından geçerken rastladığınız; eskiden kalma tuğla örgülü su kuleleri de buraya özgü yapılardır. Sahile doğru; Mağaza Dağı’nın hemen altındaki kır kahvesi bir şeyler içmek için son fırsattır; çevrede çalışan birkaç köylü ile bir su kuyusunun başında kısa da olsa yarenlik yapılabilir.

 
Mağaza Dağı ve tepesindeki rüzgara direnen yaşlı zeytin ağacı

 
 Gezginler, Badembükü plajında...

Badembükü plajı ve kumtaşı kayalıkları

Biraz ilerde plaj uzanır. Sazlıklar arasından yazın kuruyan küçük bir derecik bugün hala canlıdır. Kıyıya Mağaza Dağı’nın alt sınırını takip ederek ilerleyen yoldan kolaylıkla ulaşılabilir. Bahçelerde hayat, bu aylarda canlanır. Köylüler, tarlalarında enginarın, baklanın peşinde koşturur durur. Sahilde ise dikkat çeken, tuzlu su ve kumun birlikte yarattığı; bir heykelin bileşenlerini andıran kum taşından kayalıklardır. Hele martıların yumurtlama zamanlarında müthiş feryatlarıyla inleyen bük, kayalıkların kovuklarının paylaşım savaşlarına sahne olur. Hayat, Badembükü’nde güzeldir.

 
 Mağaza Dağı'nın üst düzleminde yer alan kilisenin doğuya mihrap yapan temel izleri

 
Mağaza Dağı'ndaki bir başka yapıya ait temel izleri

Badembükü’nü ilginç kılan mekânlardan biri de plajın yanından başlayarak deniz kıyısından giderek yükselen ve bir falez şeklinde dikleşen Mağaza Dağı’dır. Bir platoyu andıran dağın üstüne doğru; plajdan başlayan patikayı izlediğinizde doğuya doğru mihrap yapan bir kilisenin temel izleri ile karşılaşırsınız. Bu kilise için anlatılan, 15.yy.da Osmanlı Devleti’ni karanlık bir tünele sürükleyen Fetret Devri’ndeki Şeyh Bedrettin Ayaklanması ile ilgili hikâyelerdir. Şeyhin müridi Börklüce Mustafa’nın Karaburun Yarımadası merkezli yürüttüğü ayaklanma sırasında, Sakız Adası ile kurulan lojistik irtibatı sayesinde yarımadanın batı yüzündeki bir düzlüğe savaşta kullanılmak üzere bir mancınık çıkarılır. Rivayet odur ki, mancınığın çıkarıldığı kıyı, Badembükü plajıdır.

 
Mağaza Dağı'ndaki yol arkadaşımız

 
 Mağaza Dağı'nı bizimle birlikte dolaştı.

Ayaklanma sırasında Börklüce kuvvetlerine destek olmak amacıyla kıyıya çıkan Sakızlı Rumların da bu bölgede bir kilise inşa ettikleri ve bu temel izlerinin de o kilise ve çevresindeki binalardan kalma olduğu belirtilmektedir. Gerçekten de temel izlerine bakıldığında doğuya doğru mihrap yapan bir yayın varlığı açıkça görülmektedir. Tabii ki bu rivayetin doğruluğu, ancak izlerin arkeolojik araştırmalar çerçevesinde açıklığa kavuşturulması ile anlam kazanacaktır.

 
Sarıyar Çeşmesi

Badembükü’ne inen yol üzerinde bu yamacın tek tatlı su kaynağı olan Sarıyar Çeşmesi yer alır. Çeşmenin bir özelliği de, Karaburunlu hekim Alpaslan Bilen’in merhum babasının hatırasına yaptırdığı çeşmenin tasarımının değerli öğretmenimiz Şükrü Tül Hoca’ya ait olmasıdır. 1. ölüm yıldönümünü yakın günlerde idrak ettiğimiz değerli hocamızı ve Dr. Alpaslan Bilen’in babası Ali Fuat Bilen’i de bu vesileyle rahmetle anıyoruz. Nur içinde yatsınlar…

Çeşmenin küçücük kitabesinde ise şunlar yazıyor:

“İÇELİM AB’I HAYAT
NEŞE VERSİN BEDENE
ALLAH RAHMET EYLESİN
ALİ FUAT BİLEN’E”

Çeşmenin bulunduğu mevki son derece şiirsel bir konuma sahip… Göz alabildiğine uzanan Ege Denizi’nin mavilikleri arkasında Sakız Adası bir silüet olarak seçiliyor. Denize doğru alçalan kıvrım kıvrım vadiler, vadilerin arasından kendine bir şekilde yol bulan Badembükü asfaltı ve aşağılardaki yemyeşil bahçeler… Hemen önümüzdeki karabaş otlarının çılgınca baş vermiş çiçekleri, gevenler, orkideler, ilerde sapsarı katırtırnakları; hepsi bu manzaranın bir parçasını oluşturmakta. Yakın zamanda bir alçak duvarla çevrilen çeşme düzlemi, bu şekilde daha yukarılardan gelen sel tehditlerine karşı güvence altına alınmış. Bununla da yetinilmemiş ve çeşmenin önündeki sekiye birkaç tane ağaç fidanı dikilmiş. Bunların arasında çınarları seçebildik doğrusu. Çeşmeye Şükrü Bey’in eli değmiş bir kere; geride kalanlar abad eder mutlaka…

 
Sarıyar Çeşmesi ve kitabesi

 
 Sarıyar Çeşmesi, tasarım: Şükrü Tül...

Badembükü Sırtlarındaki Hayalet; Mübadil Köyü Sazak

Gün akşama yaklaşıyordu. Badembükü’nden ayrıldıktan sonra yolu tırmanırken Sazak’ın yamaçtaki silueti gözümüze çarptı. Akşam güneşi köyün evlerinin yıkık duvarları üzerini vurmuştu. Uğramasak olmazdı; biz de öyle yaptık. Akşamın dar vaktinde, rüzgâr gülleri için açılmış toprak yol sayesinde köyün evlerinin hemen altındaki sekiye kadar arabayla kolayca ulaştık.

 
 Hayalet köy; Sazak

 
Badembükü üzerindeki bir sırta yaslanmıştır Sazak evleri

Sazak köyü, mübadeleden önce Rumların yaşadığı büyük bir köymüş. Badembükü sahiline hâkim bir konumda benzersiz bir manzaraya sahip köy, Kurtuluş Savaşı öncesinde yaklaşık 400 civarında bir nüfusa sahipmiş. Köyde birkaç aile de olsa, Türkler de yaşıyormuş.

 
 Bir evin içinden...

 
Nerdeyse yüzyıldır sönmüştür ocakları Sazak'ın...

Çevredeki yamaçlarda bağ teraslarının bulunduğunu düşünürsek, Karaburun’un bir zamanlar meşhur çekirdekli kara üzümünün bu vadilerin yamaçlarında yetiştirildiğini hayal edebiliriz. Ama bugün onlardan bir iz bile kalmamış durumda. Zaten yamaçlardaki bütün makilik örtü de zeytin dikmek amacıyla sıyrılıp atıldı. 

 
 Ocağına incir ağacı dikilmiştir Sazak evlerinin.

 
Akşama doğru papatya tarlalarının üstüne yıkık evlerin gölgeleri düşer Sazak'da.

Akşama doğru uğradığımız Sazak köyünde müthiş bir rüzgâr vardı. Köyün evleri birer hayalete dönüşmüş, aynı Fethiye Kayaköy’de olduğu gibi; mübadele sonrası evlerin tüm işe yarayan malzemesi yerinden sökülüp götürülmüştü. Hiç birisinde ne çatı, ne kiremit parçası; ne kapı ne de pencere izi kalmıştı. Duvarların bile büyük kısmı harap olmuş vaziyetteydi. Köyün batısına doğru yamacın aşağıların da büyük bir avlu içinde köyün kilisesi bulunmaktaydı. Tabii ki onu da zor bulduk; çünkü harap vaziyetteydi.

 
 Sazak köyünün kilisesi

 
Kilisenin içinde yer aldığı avlunun duvarları

Köyün sakinleri, büyük olasılıkla İzmir’in kurtuluşunu takip eden günlerde kayıklarla karşıdaki Sakız Adası’na gitmiş olmalılar; aynı Meli’de ve diğer Rum köylerinde olduğu gibi… Yunan işgali sırasında ayranı kabaran ahali, Küçük Asya Felaketi sonrasında ne yazık ki, tüm geçmişlerini Ege’nin bu yakasında bırakarak canlarını kurtarmak pahasına Sakız Adası’na geçtiler. Kalanlar ise, 1924’de Mübadele ile sonlandırdı bu topraklardaki yaşamlarını. Şimdi belki de Sazaklı Rum köylülerin torunları hemen şu karşı kıyıdaki köylerde yaşamaktalar; kim bilebilir

 
 Sazak'da dip dibe evlerin arasından daracık sokaklar akar.

 
Kilisenin yanındaki tonozlu yapılar

 
Evlerin arasından köyün diğer mekanlarına bakış

Bu hazin terk ediş öyküsünün arkasında kalan Sazak yıkıntılarına baktıkça, bu akşam vaktinde içimizi derin bir hüzün kaplıyor. Ama Ege’nin iki yakasında yaşanan bu çaresiz acının nedenleri, bu iki halkı birbirine düşman eden emellerde saklı. Bunu da en iyi şekilde Yunan edebiyatçısı Dido Sotiriyu, Küçük Asya Felaketi’ni anlattığı Ölüler Bekler ve Benden Selam Söyle Anadolu’ya isimli romanlarında ifade ediyor.

Benden Selam Söyle Anadolu’ya isimli romanın son sayfaları her şeyi anlatıyor:

" Karşıda Küçük Asya kıyılarında… Minicik ışıklar yanıp sönüyor. Ve kocaman gözler var, yanıp sönen… Karşıda. Ve tertemiz evler var. Gizli deliklerde paralar yanıp sönüyor, ikonostazda gelin güvey taçları. Mezarlarda atalar yanıp sönüyor… Göz kırpıyorlar sırayla karşıdan… Küçük Asya kıyılarında evet, karşıda… Çocuklar, akrabalar, dostlar bıraktık. Gömülmemiş ölüler, barınaksız diriler bıraktık ve şimdi hayaletler misali oradan oraya savrulan düşler… Küçük Asya kıyılarında evet! Daha dün yurdumuz olan karşıda…”(2)

Ve son paragraf…

“Bütün bu çekilen acı, bir kötü rüya olsaydı ah!.. Ve yan yana... Omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden!. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!...

Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin... Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!"(3)

 
 Sazak Köyü

Bir başka Sazak evinin içinden...

 
Sazak evlerinin arasındaki geçitler

Dip dibe her biri denizi görecek şekilde kondurulmuş iki katlı evler, evlerin arasındaki daracık bayır aşağı sokaklar, baharla beraber beyaza boyanmış yamaçlardaki papatya tarlaları, yıkık evlerin içinde ocaklar, duvarlardaki nişler, küçük dolaplar daha neler… Dağın başında, biteviye esen sert rüzgâra karşı neden böyle bir köy kurulur? Nasıl yaşarlar? O günkü koşullarda; bu çetin topografyada ne yer, ne içer bu insanlar? Gerçekten merak konusu… Belki de bağ terasları dışında, büyük olasılıkla Badembükü bahçeleri, bitmez tükenmez en güzel ürünlerini Sazaklı Rum köylülere de sunmuş olmalı. Ama bu hırçın vadilerden inişi çıkışı düşündüğümüzde, epey zorlu bir yaşam vardı bu topraklarda anlaşılan.

 
 Sazak ve Ege Denizi

 
Zamana direnen Sazak duvarları

 
Akşam vakti Sakız Adası üzerinde ışık hüzmesi

Akşam olmak üzere… Sakız Adası’nın üzerinde lacivert bir bulutun boşluklarından süzülen ışığın huzmesi, denizin üzerini aydınlatıyor. Dalgaların küçük çırpıntılarıyla oluşan benzersiz ışık oyunları ise, karşı kıyıya Sazak mezarlıklarından yükselen bir hüznü taşıyor. Dinmeyen acılar, dağ başlarında bitmeyen yalnızlıklar; kanlı topraklar üzerinde bitsin artık bu düşmanlıklar. Benden Selam Söyle Anadolu’ya; Benden Selam Söyle; Anadolu’dan göçüp karşı kıyıyı mesken tutanlara…

Dipnotlar
(2)      Dido Sotiriyu; Benden Selam Söyle Anadolu’ya (yada Matomena Homata-Kanlı Topraklar); Alan Yayıncılık; İkinci Baskı: Ocak-1986; Çeviren: Attila Tokatlı; sayfa: 228
(3)      Dido Sotiriyu; a.g.e; sayfa: 229
(4)     Fotoğraflar, gezi sırasında İF tarafından çekilmiştir.



Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

Bumerang - Yazarkafe

6 yorum:

  1. Bu yazınızı facebook Sevgilim Karaburun grubunda paylaştım. Sakıncası var mı idi acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhabalar... Ne sakıncası olabilir? Bu yazıları zaten paylaşılması için yazıyorum. Memnun oluruz.Her zaman katılımınızı ve eleştirilerinizi bekleriz. İF

      Sil
  2. Ayağınıza, gönlünüze, yüreğinize sağlık. Sayenizde güzel bir gezinti yaptım.

    YanıtlaSil
  3. Eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bizden esirgemeyin lütfen. Katkılarınız için teşekkürler.İF

    YanıtlaSil
  4. Ne harika bir yazı ! Yolda yürürken elmas bulmuş gibi oldum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilgi ve sevgi paylaşıldıkça çoğalır derler. Elmas değerine yükselttiğiniz mütevazı yazımız için bizden size teşekkürler... Katkılarınızın devamı dileğiyle... İF

      Sil