10 Ağustos 2017 Perşembe

KARAMANLI COĞRAFYASINDA…(6)



TETİS DENİZİ’NDE ARDIÇLARIN İZİNDE…

30 Nisan 2017
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Güneye doğru indikçe, Orta Anadolu’nun yükseklerinde bir yerde jeolojik zamanların derinliklerinde kalan Tetis Denizi’nin günümüze uzanan izlerine rastlarsınız. Dağ başlarında; sürülmüş tarlalardaki pulluk izlerinin ardından toprağın üstünde ve altında kalan deniz kabuklusu fosilinin binlercesi, size milyonlarca yıl önceki yaşamın bu topraklardaki şifrelerini sunar. Bu 2000 metrenin üstündeki tarihi karşılaşmanın binlerce yıllık sessiz tanığı ise, Türklerin kadim geçmişinde de yer bulan kutsal bir ağaçtır; ardıç ağacı… Bugün Karaman’ın güneyine doğru jeolojik zamanlardan Tersiyer’e doğru Alp Sistemi’nin yükselişine bağlı olarak; denizin derinliklerinden yeryüzüne doğru baş veren Anadolu yarımadasının oluşum tarihinde önemli bir bileşen olan Orta Toroslar’ın üzerlerinde onların izini sürdük. Her yönüyle saygı uyandıran bir karşılaşmaydı bizimkisi. İşte hikâyesi…

 
Ağıl Ardıcı

Ardıç ağacı ve Türk Kültürü’ndeki yeri

İrene Melikoff’un Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe isimli kitabında Bektaşilik geleneğinde Hacı Bektaş’ın Velâyetnamesi’nde sözü edilen kerametlere dayanılarak ardıç ağacından ve onun çevresinde gerçekleştirilen ritüellerden söz edilmektedir. Hacı Bektaş ve onun çevresinde toplanmış abdalları, bugünkü Hacıbektaş ilçesinin 15 kilometre güneyinde yer alan ve volkanik bir oluşum olan 1670 metre yüksekliğindeki Hırka Dağı’na çıkarak ardıç ağaçlarının dibinde otururlar; orada ateş yakıp ateşin çevresinde dönerek; bir tür sema ayini gerçekleştirirler ve kendilerinden geçerlermiş. Hatta rivayet odur ki; Hırka Dağı’nın ismi de bu törensel seanslardan kalmadır. Hacı Bektaş, yine böyle bir gün sema ayini sırasında hırkasını ateşe atarak kendinden geçmiş ve buradan esinlenerek dağa o gün bugündür Hırka Dağı denilmiş.

 
Tetis Denizi'nden bugüne kalan...

Orta Asya’nın steplerinde binlerce yıllık bir yaşam geleneğinin izlerini Anadolu’ya taşıyan büyük göçün önderleri, bu topraklarda soluklandılar. İslam uygarlığı ile ilk karşılaşmalarından beri evrilerek günümüze dek kimliklerini bir şekilde bugüne taşıyabilen bu kadim uygarlığın (Türkleri ve akraba halkların tümünü kast ediyoruz) en ileri unsurları, bize o destansı zamanların içinden günümüze doğru uzanan değerli bir kültürel miras bıraktılar.

İşte; ardıç ağacı da bizim bu kadim geçmişimizden gelen bir bilgiyi taşımaktadır. Yine İrene Melikoff’a kulak verelim:

“Ardıç, başta gelen bir Şaman ağacıdır. Tanrıların ve perilerin ağacı olmasından dolayı kutsaldır. Juniperus exselsa ya da juniperus macro poda adı verilen değişik bir çeşidine dağ yükseltilerinde, yüksek rakımlarda ve kozalak türü bölgelerinde rastlanan bu bitki, kışları yapraklarını korur. Ardıç dumanının, uyuşturucu, ağulu (toxique) bir etkisi vardır. Şaman inançlı cemiyetlerde; ardıçtan, İranlıların “soma”ları, haşhaş ya da “kutsal mantar” (amanita musaria) gibi gerçek dışı görüntüler elde etmede yararlanılır ve yüksek tepelerde yakılarak kullanılır. Yanarken kalın bir duman – insanlarla doğa üstü alem arasında bir iletişim aracı olabilecek- kokusu çok güçlü bir duman yükselir. Böylece göğü yere bağlayan evrensel yapıda bir bağlantı direği oluşur.

 
Ebruli gezginleri, Ağıl Ardıcı'nı çevrelerken... 

Toplantılardan önce Şaman, ardıç sapı ya da ardıç tohumu çiğner. Bu onun duruma uymasına yardımcı olur. Şamanın kendini aşması, çoğu kez kokulu gazların çıkmasıyla başlar. Kendini aşma, ardıçsız olmaz. Ateşi onu kendini aşışa (trans hali) hazırlar. Sema, etkiyi uzatır. Müzik, uyum sağlamaya yardımcı olur. Yükselen kalın duman, yeri göğü bağlar ve kendini aşma onlarsız olmayacağı için, doğaüstü varlıkların yeryüzüne inmesini sağlar.

Ardıç, şamanın etkilenme gücünü bilemeye yaramaktadır. Ateş, sema ve müziğin yarattığı esrime (kendinden geçiş hali) ile şaman, olağanüstü bir güce ulaşır; ateşe söz geçirir, bir merkezin çevresinde edimleri bir kuşun uçuşunu andıran dönüşleri, büyü etkisiyle uçtuğu yanılmasına yol açar.

 
Taşkent-Balcılar'ın üstünde ardıç ağaçları

Günümüzde de ardıç, Elmalı bölgesi Tahtacılarında kutsanmış ağaç olarak görülmektedir. Kutsal ateş inanışıyla birleşen ardıç, başlı başına bir kutsama öğesidir ve dallarına adak ya da kesilmiş saç telleri bağlanır.

Hacı Bektaş’ın ardıç dalları ile yapraklarından elde edilen tütsünün kendini aşma durumuna girmede bir araç olarak kullanıldığı yüksek dağlık bir bölgeden, bu ağacın ya da ağaçsıların (ardıç çalıları kast ediliyor olmalı-İF) kutsal sayıldıkları bir yöreden gelmiş olduğunu düşündüren bütün bu öğeleri Velâyetname’de görmekteyiz.


Hırka Dağı toplantılarında, Hacı Bektaş, “görünmez varlıklar”, Gayb erenleri –İslam tasavvufunda mana dünyasını ellerinde tutan ve sayıları hiç değişmeyen kırk’lar- ile buluşmaktadır ki; bu “görünmez varlıklar”a Orta Asya’da; Şamancı görenekleri bırakmamış cemiyetlerde bugün de rastlanmaktadır. Öte dünyadan gelen bu görünmeyen varlıklarla buluşmaları sırasında Hacı Bektaş, zamanı durdurur. Görüşmeler, mekânın ve kutsal olamayan vaktin dışında, öncesiz ve sonrasız zaman içerisinde olur.”(1)

 
Ağıl Ardıcı'nın göğe uzanan dalları

Ardıç ağacı, neslinin devamlılığı için yine kendi ismiyle anılan bir başka canlıya; ardıç kuşuna ihtiyaç duyar. Tohumlarını toprağa bırakan ardıç ağacının bu eylemi, üremesi için ne yazık ki yeterli değildir. Bunun için ardıç kuşunun bu tohumları yemesi, sindirim sisteminde tohumların kabuklarının parçalanarak tohumdan ayrılması ve en sonunda kabuğu sıyrılan tohumun dışkılanarak toprağa karışması gerekir. İşte ardıç tohumunun çimlenmesi, ardıç kuşunun sindirim sistemindeki bu benzersiz yolculuğu sonrasında gerçekleşir. Toprakta zorlukla hayat bulan; zor çimlenen ve oldukça yavaş büyüyen ardıç ağacı, bu zahmetli yolculuğu boyunca doğanın bütün yıpratıcılığına karşın direnç kazanır. Gövdesi buruldukça burulur. Yüksek dağların çıplak yamaçlarında, ıssız koyaklarda gün gelir zamanın ve her şeyin tanığı olur. İşte o ardıç ağacıdır ve onlardan iki tanesi Konya il sınırları içinde Orta Toroslar’ın saklı köşelerindedir hala.

 
Ağıl Ardıcı'nın yere doğru uzanan dalları

Yağcı Ardıcı

Konya’nın Hadim ilçesine 16 km kadar uzaklıkta; Göksu Vadisi’ne yakın konumdaki Yağcı köyünün yakınlarında bulunan bu anıt ardıç ağacına ulaşmak için köyün girişinde yer alan ve güneye doğru tatlı bir meyille yükselen toprak yola girerek yaklaşık 2 km kadar ilerlemek gerekiyor. Güneye doğru bir tepenin ardında; tahta çitlerle koruma altına alınmış bu saygı değer ardıç, zaten tepeyi aştıktan sonra ilk düzlükte kendini hemen fark ettiriyor. Bin yılı aşkın bir yaşam deneyimini hücrelerinde taşıyan ardıç ağacı ile ilgili olarak, önünde yer alan tanıtım levhasında; 24 Mayıs 1995 tarihinde Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun 2270 no.lu kararına göre tabii anıt olarak tescil edildiği ve yaşının 1000 yıl üzeri olarak tahmin edildiği belirtiliyor. Levhada ayrıca ardıç ağacı ile ilgili olarak şu bilgiler yer alıyor:

 
Yağcı Ardıcı

·        Ardıç ağacı yabanidir, tohumdan üretilmezler, kolaylıkla çoğaltılamazlar. Ağacın üremesi bir başka türe bağlıdır. Ardıç tohumları yere dökülür, ancak diğer ağaçlar gibi yere düşen tohumlar ağaca dönüşemezler. Ardıç ağacının tohumları, bir ardıç kuşu tarafından yenmedikçe çimlenme gerçekleşmez. Ardıç kuşu dışkısı ile birlikte toprağa karışan tohumlar kolayca çimlenir ve ağaç fidanı haline gelir.

 
Yağcı Ardıcı'nın muhteşem gövdesi

·   Ardıç meyvesine tarih boyunca çok değer verilmiştir. Çünkü bünyesinde birçok şifayı barındırmaktadır. Orta Çağ’da Avrupa’nın birçok yerinde veba çok tehlikeli ve öldürücü bir hastalıktı. Bu zamanlarda insanlar ardıç meyvesini çok fazla tüketerek kendilerine şifa aramıştır.

·       Yine Orta Çağ’da ardıç cadılardan korunmak için evlerin çevresine ekilirdi.

·  Ardıcın insanları hastalıklardan koruduğuna inanılmıştır. Bu inanç, Orta Çağ’dan günümüze kadar gelmiştir. Bu yüzden özellikle Avrupa’da bazı konutların etrafı ve bahçeler, hastalıklardan korunmak için ardıç ağaçlarıyla kaplanır.

 
Yağcı Ardıcı; ana gövde 

·         Ardıçlar, servigiller (Cupressaceae) familyasından Juniperus cinsine aittir.

·         Ardıç ağaçları kışları yapraklarını dökmez ve sürekli yeşil kalır.

·         İğne yapraklı ağaç türlerindendir.

·   Ardıç ağaçları, ömrü uzun olan ağaç türlerindendir. Yaklaşık olarak 1000-2000 yıl yaşadığı bilinmektedir. Hayatları boyunca tarihsel olaylara tanık olurlar.(2)

 
Yağcı Ardıcı 

Yakınlarındaki köyün isminden kaynaklandığını düşündüğümüz nedenlerle Yağcı Ardıcı olarak anılan bu ulu anıt ağaç, karşımızda o kadar mükemmel ve dirençli bir görüntü sergiliyordu ki ona saygı duymamak imkânsızdı. Yüzlerce yıl doğanın bütün yıpratıcılığına karşın dimdik ayakta kalabilmiş, ama üzerinde bu saygıdeğer yaşam mücadelesinden derin izleri barındıran değerli ağacı dakikalarca seyrettik. Dal budak salmış ana gövdenin çevresine doğru uzanan kalın dalları, burularak ve kalın lifler halinde ayrışacakmış hissini vererek göğe doğru yükselmişti yıllardır. Çevresi çitlerle çevrilerek koruma altına alınmış olması sevindiriciydi. Konargöçer Türkmenlerin dağlardaki yaşamına tanıklık eden, onların inanç dünyalarında belli bir yere sahip bu kadim ağaçlardan birine dokunmak, onun gölgesinde dolaşmak ne büyük bir ayrıcalıktı bizim için. Yüksek dağların yamaçlarında ve ulaşılması pek de kolay olmayan bir coğrafyada onları arayıp bulmak bize de nasip olmuştu. Şimdi hedefimizde Yağcı Ardıcı’ndan daha da yaşlı bir başka anıt ardıç ağacı vardı; Ağıl Ardıcı… Onu da görmek üzere rotamızı Hadim ve Taşkent’ten ötede bulunan Balcılar Kasabası’na çevirdik. Göksu’nun bir kolu olan Hadim Çayı’nın aktığı derin vadinin dibinde yer alan Balcılar’ın arkasında bir yerdeydi Ağıl Ardıcı. Ama nerede?

 
Yağcı Ardıcı'nın dalları

Göksu Vadisi’nde; Yerköprü Şelalesi

Göksu Irmağı, Geyik ve Haydar Dağları’ndan doğarak gelen iki ana kolun (Hadim Göksuyu ve Ermenek Göksuyu) Taşeli yaylalarının suları ile beslenerek çoğaldığı Mut civarında birleşmesiyle oluşur. Suçatı olarak anılan bu noktadan itibaren Göksu olarak anılan akarsu, taşıdığı binlerce yıllık alüvyonlu toprakla oluşturduğu Silifke Ovası’nı kat ederek geniş bir deltayla ulaştığı Akdeniz’e dökülür. Irmağın yaklaşık uzunluğu 250 km kadardır.

 
Göksu Hadim Yerköprü Şelalesi

Göksu ırmağının iki ana kolundan biri olan Hadim Göksuyu, ilk kaynaklarını Taşkent ilçesinin batısındaki kalkerli yaylalardan alır, Değirmendere adı ile akar, bir düdene batar, daha ileride yine yüze çıkar, Gökdere adı ile derin vadisi içinde akar. Bu çevrede birçok karstik gür kaynakları ve dereleri alarak büyür, bir çay görünüşüne bürünür. Buralarda yine dibe dalar, kısa bir mesafeden sonra yine yüzeye çıkar, yeni aldığı kaynaklarla büyümeyi sürdürür, yatağı boyunca yer yer yine dibe dala çıka; çok dar ve derin vadilerden, boğazlardan geçer ve Ermenek Göksuyu ile birleşir. Bu birleşme yerine halk arasında Suçatı ismi verilmektedir. Buraya kadar Hadım Göksuyu’nun uzunluğu 180 km, beslenme alanı 4400 km2, ortalama akımı saniyede 40-50 m3, en çok akımı 240 m3, en az akımı 20 m3, seviyesi 200 cm olarak verilmektedir.

 
Hadim Göksuyu

Göksu ırmağının öteki büyük kolu, Ermenek Göksuyu adı ilen anılır. Geyik Dağları’ndan beslenen bu suyun asıl kaynağı Söbüçimen yaylalarındaki Eğrigöl’dür. Bu göl, bu bölgedeki kalker arazinin karstik göllerindendir. Bu gölün suları dibe sızar, 3 km kadar güneyde yüze çıkar, Orhan Deresi adı ile akar; yolu boyunda gür kaynaklarla beslenir, derin, sarp yamaçlı boğazlara girer, çağlayanlar yaparak Suçatı’da Göksu’ya karışır. Başlangıç yerinden buraya kadar uzunluğu 170 km, beslenme alanı 3500 km2, ortalama akımı saniyede 50-60 m3, en çok akımı 450 m3, en az akımı 15 m3 dolarak verilmektedir. Bu iki ana kol birleştikten sona akarsu, tam bir ırmak görünüşü alır, yaz aylarında bile geçit vermez, birçok yerinde karşıdan karşıya ancak kayıkla geçilebilir. Buradan başlayarak artık Göksu adını alır. Irmağın buradan denize kadar olan uzunluğu 90 km kadardır. Burada da ırmak yer yer boğazlardan geçer, genişlemiş yerlerde de akar, yeni dereleri alır, büyükçe deltasını geçerek Silifke önlerinden Akdeniz’in maviliklerine karışır.(3)

 
Hadim Yerköprü Şelalesi; Hadim Göksuyu düdene girerken...

Geyik Dağları’nın yüksek yaylalarına sarmadan önce bizi Hadim çayının aktığı vadisinde bekleyen sürpriz Yerköprü Şelalesi idi. Yemyeşil bir vaha görünümü arz eden; kavaklarla kaplı bahçe sınırlarının arasından derin bir vadinin dibine doğru inen yol, sürmekte olan çevre düzenlemesi çalışmaları nedeniyle tatsızdı. Ama esas berbat manzara, aşağıda; suyun aktığı en aşağıdaydı.

Karasu'nun Hadim Göksuyu'na karıştığı an

Hadim ilçe merkezine 23 km uzaklıkta bulunan Yerköprü Şelalesi, Hadim Göksuyu’nun bir düdene girerek kaybolduğu bir noktada yer alıyor. Ama onu esas ilginç kılan bu anda onun sularına yaklaşık 25 metre kadar yukarıdan dökülerek karışan Karasu çayının bir şelale oluşturması. Bu jeolojik harikanın ortaya çıkardığı manzara ise benzersiz… Suyun, yukarılardan su taneciklerinden oluşan bulutsu görünümü ile aşağıya düşüşünü seyretmek epey keyifliydi doğrusu. Ama bunu bozan en önemli unsur, ne yazık ki yine içinde yaşadığı doğaya acımasız bir hoyratlık telaşındaki insanoğlu idi… Hafta sonu mangal ateşlerinin dumanına karışmış ve daha önceki piknikçi atıklarının dibinde doruk yapmış anlaşılmaz bir keyfin(!) temsilcileri, içinde yaşadıkları doğayı kirletmenin pervasız bir kaygısızlığı içindeydiler. Ama kendilerine nasıl bir son hazırladıklarının ise asla farkında olmaksızın…

 
Hadim yolunda bir başka şelaleye uzaktan bakış...

 Hadim Göksuyu Vadisi

Daha fazla duramazdık buralarda; yolumuzu Hadim’e doğru çevirdik.

Hadim ve Taşkent

Geyik Dağları’nın yüksek yamaçlarından Hadim Göksuyu’nun aktığı derin vadilere doğru bakan bu iki kasabadan ilki Hadim’e girdiğimizde kasabanın tüm sokaklarını kaplamış bir düğün yemeğinin manzaraları karşıladı bizleri. Evlenen belediye başkanının yakını olunca, düğünün Hadim’in sınırlarını çoktan aşan ihtişamı ayrıca konuşulmayı hak edecekti. Ülkenin önemli politik şahsiyetlerinin de yer aldığı düğün yemeğine katılmak bize de nasip oldu. Ardıçlar ve Göksu peşinde sürüp giden yolculuğumuz sırasında yemek yemeğe fırsat da bulamamıştık. Düğün yemeği, Hızır gibi yetişti imdadımıza. Son derece örgütlü yemeğin konuklarına gösterilen ilgi, bizi fazlasıyla mutlu etti; düğün çorbası, etli pilav, salata, zerde ve irmik helvasından oluşan düğün yemeğinden sonraki sınırsız çaylarla devam eden şölenle kendimize gelmiştik. Genç çifte mutluluk dileğiyle; Hadim’deki sokakları ele geçiren düğün kalabalığının içinden vedalaşarak ayrıldık.

  
Hadim Göksuyu

 Hadim Göksuyu'nun aktığı hırçın topoprafya

 
Hadim düğününün çelenkleri

 
Düğün yemeğinden; Hadim...

 
Ebruli gezginleri, düğün yemeği öncesinde...

Hadim’deki yemeğin rüzgârı 1620 metre rakımlı Taşkent’e kadar ulaşmıştı bile. Yol üstündeki kalabalıklar bunun delili gibiydi sanki. Kasabanın içinden geçerken gözümüze çarpan birkaç bıçakçı dükkânı ise, bıçak imalatı ile tanınmış bir yöreden geçmekte olduğumuzu anımsattı bizlere. Ama asıl etkileyici olan; vadinin derinliklerine doğru bakan ve bir üzüm salkımı gibi yarın başına doğru konumlanmış Taşkent evlerinin görünümüydü. Hele ki dönüş yolunda bir çay molası verdiğimiz yarın başındaki; kasabanın en pitoresk manzarasına sahip kahvehanesinde içtiğimiz çayların keyfi benzersizdi. Bu arada Taşkent’i kuzeyden kuşatan kalkerli tepelerden doğan Hadim Göksuyu’nun kollarından biri, kasabanın çıkışında yer alan bir hidroelektrik santralını besledikten sonra, karayoluna paralel seyreden vadinin derinliklerine doğru köpüre köpüre kaybolup gidiyordu.

 
Taşkent İlçesi

 
Taşkent yaylalarından gelerek köpüre köpüre vadiye doğru akan Hadim Göksuyu'nun kollarından biri

 
Yarın başındaki Taşkent evleri ve vadiye doğru akan su

 
Taşkent sokaklarında...

 
Kanyona doğru bakan Taşkent evleri

 
Hidroelektrik santralından fışkırarak vadiye boşalan suyun akışı-Taşkent

Bizim yolumuz ise, bu suyolunun ötesinde yer alan ve Ağıl Ardıcı’na yüzyıllardır ev sahipliği yapan Balcılar kasabası idi.

Ağıl Ardıcı

Hadim Göksuyu’nun aktığı derin vadiye paralel ilerlerken Balcılar kasabasına doğru hafif meyilli arazide yayla evlerine rastladık. Taş ve ahşabın birlikte kullanıldığı hoş görünümlü sivil mimari örneği bu güzelim evlerin pencereyi andıran odacıklarında üst üste istiflenmiş durumda kara kovanlar dikkatimizi çekti. Evlere beş-altı basamaklı tahta merdivenlerle yandan giriliyor; bodrum ve üst kat olmak üzere iki kattan oluşuyorlardı. Bir kısmının boşluğa açılan üst kat kapıları, evlerin şimdiki durumları ile ilk halleri arasında bir farklılaşma olduğu düşüncesini aklımıza getirdi. Belki de hepsi boştu ya da sadece depo olarak kullanılıyordu. Ama sonuçta Balcılar’a doğru seyrederken yayladaki bu mütevazı kır evleri oldukça sevimli geldi bize.

  
Ağıl Ardıcı

 
Balcılar yolunda rastladığımız yayla evlerine bir örnek

Eski ismi Alata olan Balcılar kasabası, yaklaşık 1700 metre yükseklikte kurulu; sırtını Orta Toroslar’a yaslanmış kışları oldukça sert geçen bir böyle bir topografyada yaşam zorlu olsa gerek. Yörede kışın yoğun kar yağışı olduğu için evlerin çoğunun çatıları saçla kaplanmış. Buralara gelmemizin nedeni; 2000 yaşındaki Ağıl Ardıcı’na ulaşmak için kasabanın arkasındaki tepelere doğru kıvrım kıvrım ilerleyen bir toprak yolu izlemek gerekiyor. Zaman zaman zorlanarak ilerlesek de; tepeyi aştığımızda bizi karşılayan Toroslar’ın hala karlı tepeleri ve önümüzdeki düzlüklere saçılmış durumda karşımıza çıkan yaşlı ardıç ağaçları yorgunluğumuzu unutturuyor.

 
 Ağıl Ardıcı'nın gövdesi

 
Ağıl Ardıcı

Ama bizi esas heyecanlandıran uzaktan vakur dolu duruşu ile diğer ardıçlardan hemen ayrılan Ağıl Ardıcı… Daha önceden gördüğümüz Yağcı Ardıcı gibi çevresi çitlerle çevrilerek koruma alınmış koca ağaç için ne dense azdır. Görkemli görünüşü, ona saygıyla dokunuşumuz; gövdesindeki binbir kıvrımla güçlenerek göğe doğru yükselişi; çevresinde oluşturduğu geniş gölgeliği ile yazın onun altına sığınan sürülere barınak olma özelliğinden olsa gerek; halk arasında Ağıl Ardıcı adı verilmesi; bütün bunlar bu benzersiz tabii anıtın ilk bakıştaki dikkatimizi çeken yönleri.

 
Ardıç ve Toroslar

 
Bu da bir başka açıdan...

Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ardıcın önüne konulan tanıtım levhasında ise ağaca dair şu bilgiler yer alıyor:

Türü: Kokulu Ardıç; Juniperus foetidissima
Yaşı: 2000
Çapı: 3,6 metre
Çevresi: 11,3 metre
Boyu: 12 metre

 
Ağıl Ardıcı'nın önündeyiz.

 
Ebegümeci çiçeklerini andıran güzelim yayla çiçekleri

Ağıl Ardıcı’nın bulunduğu yaylada yer alan sürülmüş tarlalarda ise yüzeye çıkmış halde deniz kabuklularının fosilleri dikkat çekiyor. Tetis Denizi’nin ortadan kayboluşundan milyonlarca yıl sonrasında; Anadolu Platosu’nda yüzeye vuran izleri sanki gördüklerimiz. Yakınlardaki bir çeşmeden doya doya içtiğimiz buz gibi yayla suyu, karşımızda Toroslar’ın karlı tepeleri; Ağıl Ardıcı ile geçirdiğimiz sessiz zamanlar; birazdan hepsi birer anıya dönüşecekler. Anıt ardıç ağacı ise 2000 metreye varan ıssız tepelerde yaşam mücadelesini ve zamanın tanıklığını sürdürecek. Ne gam…

(DEVAM EDECEK)
Dipnotlar
(1)    Irene Melikoff, Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe, Cumhuriyet Kitapları, Eylül-1998; sayfa: 127-128-129
(2)   Bilgiler, Yağcı Ardıcı önünde yer alan tanıtım levhasından alınmıştır.
(4)  Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında İF tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC

27 Temmuz 2017 Perşembe

KARAMANLI COĞRAFYASINDA…(5)



KONYA ve KARAMAN ÇEVRESİNDE HİTİT İZLERİ
29-30 Nisan 2017
İbrahim Fidanoğlu
Giriş

Konya ve Karaman civarında yer alan bazı hiyeroglif yazıtlar; su kaynaklarının kıyısındaki anıtsal yapılar ve kayalara kazınmış ellerinde mızraklarıyla savaşçı formatlı kral kabartmaları bu topraklardaki Hitit izlerinin bir habercisi gibidirler. Hitit İmparatorluğu’nun son yıllarına tarihlenen bu izler, özellikle Hitit Kralı II. Muwatalli’nin tanrı heykelleriyle birlikte İ.Ö. 13 yüzyılın sonlarına doğru; başkenti Hattuşa’dan Tarhuntašša’ya taşıdığı zaman dilimine ve sonrasına denk düşer. Bugün her ne kadar yeri tam olarak bilinmese de Tarhuntašša isimli bir başkentten ve yine aynı isimle anılan bir bölgeden söz etmektedir Hitit tabletleri.

 
İvriz Kaya Kabartması
(Fotoğraf:İF; Aralık-2008)
Tarhuntašša; Hititlerin kayıp başkenti

II. Muwatalli, babası II. Murşili’nin ölümünden sonra Hitit tahtına çıkar. Ölümü sonrasında; çocuklarının saltanatını takiben tahta çıkacak olan kardeşi III. Hattuşili, onun iktidarı döneminde başkenti Hattuşa’dan yeri henüz kesin olarak saptanamayan ama Konya-Karaman coğrafyasında bir yerde olduğu tahmin edilen Tarhuntašša’ya taşıdığını biraz da memnuniyetsiz bir ifadeyle yazdırdığı bir metinde şöyle aktarmaktadır:

“Kardeşim Muwatalli Hatti’nin tanrılarını, Arinna’nın tanrılarını ve Sedir tanrılarını aldı. Onları Tarhuntašša’ya götürdü ve Tarhuntašša’yı kendine büyük yer (=başkent/rezidans) yaptı.”(1)

 
Adana; Eski Misis-Ceyhan karayolu üzerindeki Sirkeli köyü yakınlarında bulunan II. Muwatalli kaya kabartması
(https://www.hittitemonuments.com/sirkeli/sirkeli04.jpg)
 
II. Muwatalli, tarihte Hitit İmparatorluk Döneminde Mısır ile Suriye üzerindeki güç savaşımlarına dayanan ve tarihin ilk yazılı antlaşmasıyla son bulan meşhur Kadeş Savaşı’nın kazanan kralı olarak ün salmıştır. Ancak onun iktidarı ve Kadeş Savaşı üzerine kendi dönemine ait herhangibir yazılı belge bulunmamaktadır. Onun dönemindeki olaylar ve iktidar mücadeleleri hakkındaki bilgiler kendisinden sonra gelenler tarafından yazılı olarak aktarılmıştır.

 
II. Muwatalli kaya kabartmasının sağındaki hiyeroglif yazıtta şu ifadeler yer alıyor:
"Büyük Kral, Kahraman Muwatalli; Büyük Kral, Kahraman Murşili'nin oğlu"
(https://www.hittitemonuments.com/sirkeli/sirkeli02.jpg)

II. Muwatalli ve kardeşi III. Hattuşili arasında hiç bitmeyen rekabet, Muwatalli’nin Hattuşili’yi önce Hitit Ülkesi’nin kuzeyine ordu komutanı olarak göndermesi; daha sonra da başkenti ve Hatti tanrılarının heykellerini Tarhuntašša’ya taşımasından sonra Hattuşa’nın yönetimini ona teslim etmesi ile sürer. Tarhuntašša’ya taşınma fikri, II. Muwatalli’nin tahtını kardeşinden koruma refleksi midir, yoksa Suriye’nin egemenliği üstüne Mısır ile girişeceği büyük karşılaşma (Kadeş Savaşı) öncesi bölgeyi kontrol altında tutmak üzere bir stratejik hamle midir bilinmez; ama sonuçta bir şekilde Hitit Ülkesi’nin başkenti, Orta Anadolu’nun kuzeyinden güneyine doğru taşınır.

 
II. Muwatalli kaya kabartması
(https://www.hittitemonuments.com/sirkeli/sirkeli01.jpg)

II. Muwatalli’nin ölümünden sonra onun yerine oğlu Urhi-Teşup geçer. Bu süreçte amcasının desteğini alan Urhi-Teşup, önce başkenti yeniden Hattuşa’ya taşır ve daha sonraları da amcası Hattuşili’ye kötü davranmaya başlar. Bu durumdan rahatsız olan amca, sonunda yeğenini bir saray darbesiyle tahtından uzaklaşır. Urhi-Teşup da can korkusuyla kaçarak Mısır’a sığınır. Tahtı ele geçiren amca III. Hattuşili adıyla Hitit Kralı olur.

 Hititler'in kadim başkenti; Hattuşa, Yukarı Şehir'in kapılarından biri; güneydeki Aslanlı Kapı 
(Fotoğraf:İF; Kasım-2015) 

Hattuşili’nin yeğeni Urhi-Teşup ile giriştiği iktidar mücadelesinde en büyük destekçisi ise Urhi-Teşup’un kardeşi; Hurrice’de adı Ulmi-Teşup olan Kurunta olur. Bu ittifak; III. Hattuşili’nin hükümdarlığı döneminde Kurunta’nın Tarhuntašša bölgesinin yerel otoritesi; belki de bir tür yerel kral olması sonucunu doğurur. Bugün Konya yakınlarındaki Hatip’te; bir alabalık çiftliğini de besleyen suyun doğduğu kayalıklar, belki de suyun kutsallığının da verdiği bir güçle; bugün dahi Kral Kurunta’nın kayalar üzerine kazınmış hayalini taşır.

 
Kahraman Kral Kurunta'nın Hatip kayalıklarına yansıyan hayali

III. Hattuşili ile kardeşi II. Muwatalli ve daha sonra da yeğeni Urhi-Teşup arasındaki rekabet dolu ilişkiler başka bir kaynakta şu şekilde ifade edilmektedir:

II. Muwatalli dönemi hakkında fikir sahibi olabilmemiz çoğu zaman, daha sonra tahta çıkan kardeşi III. Hattuşili’nin (MÖ 1275-1250) belgeleri sayesinde olabilmektedir. Ancak, iki kardeş arasında daimi bir güç mücadelesi olduğundan, Hattuşili belgelerinin gerçeği ne kadar yansıttığı, ağabeyi Muwatalli’nin icraatlarını ne kadar doğru anlattığı, dikkat edilmesi gereken bir husustur. Belki de Hattuşili’nin, olayları kendi bakış açısı ile anlattığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Hattuşili, krallık hakkı olmadığı halde, yeğeni III. Murşili’yi (=Urhi-Teşup) (MÖ 1282-1275) tahttan indirerek başa geçmiştir. Böylece krallık soyunun II. Muwatalli’den, kendisine geçmesini sağlamıştır. Hattuşili yazdırdığı savunma metninde (apologya) yaptıklarını daima haklı göstermeye çalışmış ve kendi bakış açısı ile önceki dönem hakkında bilgiler vermiştir. Hattuşili; apologyasında yeğeninin, krallıkta yedi yıl kaldığını şu cümlelerle ifade eder: “Urhi-Teşup beni kıskandı ve bana kötülük yapmaya çalıştı. … Benim tekrar iskân ettirdiğim ülkelerin hepsini benden aldı ve beni küçük düşürdü. … Kardeşime (=II. Muwatalli’ye) olan saygımdan dolayı ona herhangi bir kötülük yapmadım ve yedi yıl katlandım.”(2)

 
 Hititler döneminde Anadolu
(kaynak:internet ortamı)

Tarhuntašša Kralı Kurunta ile ilgili olarak ise, Hitit Uygarlığı İzinde Anadolu isimli kitapta şu bilgiler veriliyor:

“Hitit imparatorları listesinde adı bulunmayan ancak son yıllarda yapılan araştırmalar sonunda “Kahraman Kurunta” adlı yeni bir Hitit kralı saptanmıştır. 1986 yılında Hattuşa’daki Yerkapı’da yapılan kazılar sırasında bulunan ve Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yer alan çivi yazılı bronz levhada, Büyük Hitit Kralı IV. Tuthaliya ile Tarhuntassa Kralı Kurunta arasında yapılan bir antlaşmadan söz ediliyor ve yazıtta, “Büyük Kral, Kahraman Muwatalli’nin oğlu Büyük Kral Kahraman Kurunta” yazısı geçiyor. Büyük Kral Muwatalli’nin Urhi-Teşup ve Ulmi-Teşup adlı iki oğlu vardı. Muwatalli’nin ölümünden sonra Urhi-Teşup tahta geçer; ancak onu, zayıf kişilikli ve başarısız gören amcası III. Hattuşili, tahttan uzaklaştırarak kendini Hitit kralı ilan eder. Muwatalli ile III. Hattuşili aynı zamanda kardeştirler. III. Hattuşili yeğeni Kurunta’yı koruyan bir kişi idi. Daha sonra III. Hattuşili, yeğeni Kurunta’yı “yerel kral olarak” tahta geçirir. Konunun uzmanları Kral Kurunta’nın olasılıkla İ.Ö. 1220 tarihlerinde Hitit kralı olarak beş yıl tahtta kaldığını belirtmektedirler.”(3)

 
Karadağ üzerindeki Değle'den Kızıldağ'a bakış

Bugün bazı araştırmacılar (Prof Dr. Sedat Alp) tarafından Karaman yakınlarındaki Kızıldağ’a konumlandırılan Tarhuntašša yerleşimi için farklı noktalar da önerilmiş. Bunların arasında Develi-Karahisar’ın 6 km kadar güney batısındaki Zencibar Kalesi, Batı Kilikya bölgesindeki Toros Dağları’nın güneyi, Seydişehir yakınlarındaki Suğla Gölü civarı, Mut civarında bulunan Dalisandos (Sinobiç), Gülnar’ın 9 km güneyinde yer alan Meydancık Kale, Hatip kayalıklarında bulunan Kurunta Kaya Kabartması nedeniyle Hatip, II. Muwatalli’nin bir kaya kabartmasının bulunduğu Adana civarındaki Sirkeli ve Konya-Hatunsaray yer almaktadır. Ancak bilim çevreleri; bugün için en muhtemel yer olarak üzerinde bulunan Hitit yazıtları ve bir takım arkeolojik kalıntılar nedeniyle Kızıldağ çevresini daha çok öne çıkarmaktadırlar.(4)

Hattuşa, Yukarı Şehir'in diğer kapılarından biri; güneydeki Sfenskli Kapı
(Fotoğraf:İF; Kasım-2015)

“Tüm araştırmalara rağmen, Tarhuntašša kentinin yeri bugüne kadar kesin olarak saptanamamıştır. Hitit çivi yazılı belgelerden bildiğimiz kadarıyla, aynı adı taşıyan bir ülkenin sınırları içerisinde yer almaktadır. Bu ülkenin sınırları konusunda ise, 1986 yılında Hattuša kazılarında bulunan Bronz Tablet (yukarıda sözü edilen tablet) bilgi vermektedir. Bronz tablet, Hitit Kralı IV. Tuthaliya ve Tarhuntašša Kralı Kurunta arasında yapılmış bir antlaşma metnini içerir. Bu metne göre Tarhuntašša’nın batı sınırını kesin olarak saptamak mümkün olmaktadır. Tablette Tarhuntašša Ülkesi’ni batıdaki Lukka Ülkesi’nden, Kaštaraya Nehri’nin (=Kestros/Aksu Irmağı) ayırdığı yazılıdır. Metinde, nehrin batısında, Lukka Ülkesi’ne ait olduğu belirtilen Parha Kenti de yine hem adı, hem de yeri bakımından Klasik Dönemin Perge’si ile eşitlenmektedir. Kaštaraya Nehri, kuzeyde Hatti Ülkesi’nde kalan Pedašša’ya (yaklaşık olarak Klasik Dönemdeki Pisidia Bölgesi) kadar çıkar. Buradan başlayarak saat yönünde sayılan yer adları ile sınır, doğuya doğru ilerlemektedir. Bu yer adları arasında “Arimmatta’nın Pınar Havuzu”, Beyşehir Gölü kıyısındaki Eflâtunpınar ile eşitlenmesi mümkündür. Aynı şekilde tablette özel bir “pınar havuzu” olduğu anlaşılan yer ile Meke Gölü lokalize edilmiştir. Bronz tablete göre, kuzeydoğu sınırında Šaliya Bölgesi ve “yüksek dağ” vardır. Šaliya Bölgesi, Ulukışla-Pozantı ile “yüksek dağ” ise bölgedeki Bolkar Dağı ile eşitlenmiştir. Tarhuntašša Ülkesi’nin doğu sınırı bu dağın eteklerinden güneye inmektedir. Tablette doğu sınırının güney ucunda yer aldığı belirtilen Šaranduwa’nın da, Klasik Dönemdeki Kelenderis (=Mersin- Gilindire) olması muhtemeldir.

Hattuşa, Yukarı Şehir'in güney sınırını belirleyen yığma set Yerkapı ve onun altında yer alan 70 metre uzunluğundaki tünelin girişi
(Fotoğraf:İF; Kasım-2015)

Bronz tabletteki anlatıma göre, Tarhuntašša’nın tüm güney sınırı denizdir. O halde Šaranduwa’dan sonra güney boyunca sınır Akdeniz’dir. Bu sınırlar içindeki bölgede, Hotamış Gölü yanındaki volkanik bir kayalık olan Kızıldağ, ovaya ve göle egemen yüksek yapısı ve içerdiği filolojik ve arkeolojik buluntularla, Tarhuntašša Ülkesi’nin idari merkezi olma özelliklerini yansıtır. Kızıldağ tepesi (Kızılkale/ Kızılkule), Konya-Karaman yolunun doğusunda bulunan Tuz Gölü’nün güney doğu ucunda yer alır. Karadağ’ın ise 12 km kuzey batısında yer alır. Bir başkentin, ülkenin her yerine kolayca ulaşılabilecek ve bölgeyi kontrol edebilecek bir konumda olması gerektiği göz önünde tutulduğunda Kızıldağ’ın, Tarhuntašša’nın idari merkezi olma olasılığı çok yüksektir.”(5)

Sonuç olarak bugün yeri tam olarak kestirilemese de Karaman ve Konya coğrafyası, bugün dahi İlkçağ’da Anadolu’nun önemli bir zaman dilimine damga vuran Hitit uygarlığının izlerini taşımaktadır.

Şimdi farklı zamanlarda görmüş olsak da onların bazılarına değinelim.

Konya-Hatip’de Tarhuntassa Kralı Kurunta’nın Kaya Kabartması:

Hatip, bugün Konya’nın yaklaşık 10 km kadar güney batısında yer alan ve artık mahalle olarak anılan bir yerleşim. Hatip içinden geçerek sırtını dayadığı kayalıkların dibinde yer alan bir alabalık çiftliğine ulaştığınızda sizi kayalara kazınmış; Hititler’in son dönemlerine denk düşen bir hayal karşılıyor; Hitit Kralı II. Muwatalli’nin Hitit kralı olamayan ancak; amcası III. Hattuşili’nin desteği ile Tarhuntašša Ülkesi’ne bir yerel yönetici olarak atanan Tarhuntašša’nın Kahraman Kralı Kurunta’nın kaya kabartması…

 
Konya-Hatip'te bulunan Kurunta Kabartması

Kurunta’nın öyküsünden yukarıda söz etmiştik; kardeşi Urhi-Teşup ile olan çekişmesi; iktidar mücadelelerinde amcası III.Hattuşili’nin yanında yer alması; ancak bir türlü Hitit Ülkesi’ne kral olamayışı; amcası III. Hattuşili’nin ölümünden sonra onun yerine geçen kuzeni IV. Tuthaliya ile yaşandığı anlaşılan ihtilaflı dönem sonrasında imzalanan bir antlaşma metni; işte II. Muwatalli’nin Hitit tahtına oturamayan bu kadersiz oğlu Kurunta (Ulmi-Teşup), sonuç olarak Tarhuntašša’nın yöneticiliğiyle yetinmek zorunda kalmış.

 
Kurunta Kabartması'nın çizimi  
(Horts Ehringhaus)
(https://www.hittitemonuments.com/hatip/hatip05.jpg)

Hatip’te bir alabalık çiftliğinin hemen yanında yükselen kayalıkların üzerinin düzlenmesi ile elde edilmiş yüzeye kazınmış Kurunta Kabartması, ilk olarak 1996’da Ali Dinçol tarafından duyurulmuş. Kabartmada temsil edilen figürün kafasındaki konik başlığın ön tarafında bulunan boynuzlar nedeniyle bu kaya kabartmasının bir kraldan daha çok bir tanrıya ait olabileceği yaklaşımı da yine Ali Dinçol’a ait. Kabartma yaklaşık 5*2 metre boyutlarında bir yüzeye kazınmış. Kabartmada figür, birçok Hitit anıtında olduğu gibi sağa doğru adımını atmış vaziyette; öne doğru uzattığı elinde bir mızrakla, başında uzun konik bir başlık, omzunda yay kemerine takılı bir kılıç ve uçları kıvrık ayakkabılarıyla temsil edilmiş. Kabartmanın 1 metre kadar solunda yer alan hiyeroglif yazıtta şu ifadeler yer alıyor:

“Kurunta, Büyük Kral, Kahraman, Muwatalli’nin oğlu, Büyük Kral, Kahraman”

Kayalıkların dibinden gelmekte olan ve aynı zamanda hemen kıyısındaki alabalık çiftliğini de besleyen suyun varlığı, ihtimaldir ki; bu kaya anıtının buraya yapılmasının rastlantı olmadığını gösteriyor. Birçok uygarlığın kültüründe yer alan kutsal su kavramı, büyük ihtimalle Hititler için de geçerliydi.

 
Dibinden yakınlarındaki alabalık çiftliğini de besleyen suyun kaynadığı Hatip Kayalıkları

“Hitit inanç sisteminde tanrıların yaşadığı veya bulunduğu bazı kutsal yerler vardır. Bu yerler; tapınaklar, dağlar ve kutsal korular (orman) olabildiği gibi, Kaybolan Tanrı Telepinu Mitosu’ndan öğrendiğimiz üzere su kaynakları ve nehirler de olabilir.

Hititler, yeryüzünde açılan delikleri, yeraltı dünyasıyla olan bağlantısından dolayı kutsal olarak görmüşlerdir. Bu doğrultuda yeraltından veya dağdan çıkan sular da kutsal kabul edilmiştir. Buradan elde edilen sular ritüellerde, ritüel objesi veya suların bulunduğu/aktığı yerin, ritüelin yapıldığı kutsal mekân olarak kullanıldığını görmekteyiz.”(6)

 
Kahraman Kral Kurunta Kabartması

Yarım saate yakın kayalara bakıp da; “şaşı bak şaşır” türü, gazetelerin hafta sonu eklerinde verilen meraklı görsel bulmacalara benzeyen kabartmayı gördüğümüzde çocuklar gibi sevindik doğrusu. Adım adım tanrı ya da kralın bütün sınırları ayan beyan ortaya çıkıverdi. Karşımızdaki kaya kabartması neresinden baksak zamanımızdan yaklaşık 3300 yıl öncesine aitti ve salt bu nedenle dahi saygıyı ve korunmayı hak ediyordu.

 
İzmir-Kemalpaşa, Karabel Geçidi'nde yer alan Hitit Baba Kabartması
(Fotoğraf:İF; Kasım-2014)

Ne yazık ki; İzmir Kemalpaşa Hitit Baba kabartmalarının 1980’li yıllardaki yol genişletme çalışmaları ve defineci tayfasının zulmü sonucu gördüğü tahribatlar; Konya Ereğli yakınlarındaki İvriz Kabartması’na yönelik yine defineci tayfasının acımasızca saldırıları, uygarlığın beşiği olan Anadolu yarımadasında bugün yaşayanların; bu mirası ve bu toprakları ne denli hak edip etmedikleri yönünde zihnimizde güçlü soru işaretleri doğurmakta… Allah bu nesli ıslah etsin!

Eflatunpınarı Anıtı:

Eflatunpınarı, Konya-Beyşehir’e 22 km kadar uzaklıkta ve Beyşehir Gölü’nün kuzeybatısında konumlanmış; Hititler’den kalma su temalı bir anıt olarak biliniyor. Kendisi, bir anlamda Tarhuntašša’nın ve Hitit Ülkesi’nin Arzawa ile en batıdaki sınırlarını belirleyen bir anıt gibidir. Bazı araştırmacılar, anıtın Arzawa’nın doğu sınırını belirlediğini söyleseler de; sonuçta Hitit ve onun vassal krallıkları arasında hayat bulmuş bir su anıtıdır diyebiliriz.

 
 Eflatunpınarı Anıtı
(kaynak:internet ortamı)

Eflatunpınarı Anıtı, Beyşehir Gölü’ne akan bir su kaynağının başına inşa edilmiş. Alt kaide kesiminde görülen figürler dağ tanrılarını betimliyor. Bunların üstünde ise ikili güneş kursu, devasa kanatlarıyla gösterilmiş. Alttaki ikili dikey figürün üstteki dikili taşlardaki figürlere benzediği anlaşılmaktadır. Buna göre anıtın üstünde biri dişi (Güneş Tanrıçası), ötekisi erkek(Fırtına Tanrısı) tanrı/tanrıça figürleri bulunmaktadır. Geleneksel Hitit anıtlarında olduğu gibi figürler boğa taşıyıcılar üstüne yerleştirilmişlerdir. Toplu olarak kabartma, kozmik bir betimlemeyi ifade etmektedir. Tanrılar ve mitolojik yaratıklar, dünyayı temsil eden dağ tanrıları üzerinde durmakta ve gökyüzünü temsil eden güneş kurslarını utumaktadır. Genel olarak anıt M.Ö. 13.yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmekte. Yine Beyşehir yakınlarındaki Fasıllar’da bulunan ve tamamlanmamış durumdaki anıt dikilitaşın Eflatunpınar’a getirilirken yolda terk edildiği sanılmaktadır. Kabartmaların bulunduğu bu duvarın hem cephe uzunluğu hem de tabandan yüksekliği 7 metre kadardır.

 
Üzerlerinde tanrı/tanrıça betimlemeleriyle Eflatunpınarı Anıtı
(kaynak:internet ortamı)

“Bilindiği üzere Hititler, su kaynaklarını yeraltı dünyası ile olan bağlantısından dolayı, su kültü ile ilişkili kutsal mekân olarak kabul etmişlerdir. Eflatunpınar anıtının yakınında, yan yana iki adet su kaynağı bulunmaktadır. Anıtın bulunduğu bölgede yapılan araştırmalarda, on iki adet başsız boğa heykeli ve havuzun dibinde pişmiş topraktan yapılan adak tabakçıkları bulunmuştur. Ayrıca Hitit İmparatorluk Dönemi’ne tarihlendirilen bir metinde, iki su kaynağının tanımlaması yapılmış ve Güneş Tanrıçası’nın su kaynağının tanımında geçen ifadelerle, Eflatunpınar arasında bağlantı kurulmuştur. Söz konusu metinde şu ifadeler yer almaktadır: Güneş tanrıçasının bir kaynağı fışkırmaktaydı ve şimdi (nasıl yapılmış?) aşağısı (ve) yukarısı taştan yapılmış… kaplı … onu leopar koruyor. Suyu {}bir havuz (dan) akıyor. Çakıl taşları büyük kral Labarnayı korusun. Ve o güneş tanrıçasının demiri olsun.” [Haas 2002, 442]. Eflatunpınar Hitit havuzu çevresinde bulunan leopar heykelleri ve Güneş Tanrıçası tasviri ile metinde geçen Güneş Tanrıçası ve leopar ifadelerinden hareketle, Eflatunpınar Hitit havuzu ile bağlantı kurulmuştur.(7)

 
 Eflatunpınarı; genel bakış
(kaynak:internet ortamı)

Fasıllar anıtı, iki aslan arasında ve bir dağ tanrısının üzerinde ayakta duran büyük bir Fırtına Tanrısı heykelidir. Heykel, Konya’nın Beyşehir ilçesinin Fasıllar köyünün batısındaki bir tepenin yamacındadır. Genişliği 2.75, yüksekliği 8 metredir. Bazalttan yapılmış olan heykel yaklaşık 70 ton ağırlığındadır. Çıkarıldığı taş ocağının yakınında bulunması, nihai yerinin burası olmadığına işaret eder. Heykelin belli bölümleri detaylı işlenmiş, bazı bölümleri ise kabataslak yontulmuştur. Birçok Hitit anıtının doğal kaya yüzeylerine rölyef tarzında oyulmuş olmasına karşın Fasıllar anıtı, yekpare bir kaya bloğu yontularak yapılmıştır. Eflatunpınar’daki figürler ve Alacahöyük ortostatları(8) ile olan benzerlikleri M.Ö. 13. yüzyılın ikinci yarısını yani IV. Tuthaliya dönemini işaret eder.(9)

Beyşehir yakınlarındaki Fasıllar köyünde bulunan Fırtına Tanrısı heykeli
 (kaynak: internet ortamı)

İvriz Kabartması:

İvriz Kabartması da bir su kaynağının yakınlarına yapılmış; dolayısıyla bize Hitiler’deki su kültünü anımsatan bir başka anıtsal kaya kabartmasıdır. Konya’nın Ereğli ilçesine 12 km uzaklıktaki İvriz köyünde bulunan kaya kabartmasında imparatorluk sonrası dönemde hayatiyetini yerel krallıklarla sürdüren Hitit kültürünün bölgedeki temsilcilerinden Tuwana Kralı Warpalawa; bir elinde buğday başakları, diğer elinde ise üzüm salkımı tutan Tanrı Tarhunsa’ya tapınırken betimlenmiştir.


İvriz Kabartması-2017; Tanrı Tarhunsa'nın burnu 2008'de kırık değildi. 
(Bkz. yazının başındaki ilk fotoğraf)

“Tanrının başındaki boynuzlu başlık ilahiliği temsil eder. Tanrı Tarhunsa figüründen oldukça küçük olan kral figürü özenle işlenmiş giysisi ile tapınma pozisyonundadır. Tuwana Kralı Warpalawa Asur kaynaklarından Urballa olarak bilinmektedir. Bu kaynaklara göre en azından M.Ö. 738-710 yılları arasında hüküm sürmüştür ve dolayısıyla anıt M.Ö. 8. yy.’ın ikinci yarısına tarihlenir.

Tanrı Tarhunsa’nın önündeki Luvi hiyeroglifi ile yazılmış 3 satırlık yazıt Hawkins tarafından "Bu, Warpalawa’nın büyük Tarhunza’sı(dır). Onun için onu/onları uzun(?) Sahana(?) etsin" şeklinde, kralın arkasındaki 3 satırlık yazıt ise "Bu, Kahraman Warpalawa’nın görüntüsü(dür)…" şeklinde tercüme edilmiştir.

Tek satırlık üçüncü yazıt ise, kabartmanın bulunduğu kayanın dibinde, daha önce su ile kaplı olan bir yerdedir. "Tiyamartu Warpalawa'nın sev[diği? ... ] bunu oydu ..." olarak okunmuştur ve rölyefi yapan ustanın imzası olduğu anlaşılmaktadır.

 
İvriz Kabartması; daha yakından...

Ayrıca rölyef çevresinde, başka anıtların parçası olabilecek gibi görünen en az üç tane üzerinde yazıt bulunan kaya parçası bulunmuştur.

Dağa doğru, Ambar deresi civarında İvriz rölyefinin kopyası olan ikinci bir kabartma daha vardır. Yaklaşık aynı büyüklükte, daha az detaylı ve büyük ihtimalle bitirilmemiştir. İvriz rölyefinden farklı olarak bunun üzerinde herhangibir yazıt yoktur.

Üçüncü bir rölyef 1972 yılında köylüler tarafından derenin yukarısına doğru İvriz rölyefine yaklaşık 25-30 m. mesafede, yoldan 10 m. yukarıda bulunmuştur. Düz ve yaklaşık 1 cm. derinlikte oyulmuş olan kabartma, kısa etekli, sağ tarafında bir hayvan bulunan, uzun bir tünik giymiş diğer bir kişiyi izleyen bir kişiyi gösterir. Öndeki uzun giysili kişinin üst bölümü kopmuş ve kaybolmuştur. Rölyefteki hayvan, at veya köpek de olabilir, ancak bunun bir kurban sahnesi olduğu düşünülürse daha büyük olasılıkla bir boğadır. Kenar bölümlerinin bir raf gibi düz oyulmuş olması ve yanında oyulmuş basamakların bulunması burasının bir ayin yeri olduğunu akla getirir. Biçimsel olarak İvriz rölyefinden daha eski bir döneme işaret eder. Ereğli Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir.

 
İvriz su kaynakları

1986 yılında İvriz rölyefinin 75 m. kadar yukarısında, sulama kanalı yapımı sırasında bir stel parçası ile devasa bir heykel başı bulunmuştur. Stelin sadece alt bölümü kalmıştır ve ön yüzünde bir rölyef, arka ve sağ yan yüzlerinde Luvi hiyeroglifi ile yazılmış bir yazıt, sol yan yüzünde ise Fenikece bir yazıt bulunur. Bu yazıt da Kral Warpalawa’dan bahseder. Her iki parça da Ereğli Müzesi’ndedir.”(10)

İvriz su kaynakları ve İvriz Çayı’nın bulunduğu bölgede yer alan ve Demir Çağı’na tarihlendirilen kabartmalarda tarımsal ürünlerin betimlenmesi, bölgenin Hitit su kültü ile olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Hititler dini hayatlarında, kendileri için yaşamsal öneme sahip olan birçok nehir ve su kaynağına kutsallık atfetmişlerdir. Bu doğrultuda, bölge tarımı için oldukça önemli bir konumda olan su kaynağı ve İvriz Çayı’nın, Demir Çağı’ndan önce de Hititler tarafından kutsal bir yer olarak görüldüğü ve burasının kutsal olma özelliğini Demir Çağı’nda da devam ettirdiği söylenebilir.(11)

 
İvriz Kabartması; 2017 yılı

Bugün İvriz Kaya Kabartması’nın bulunduğu alan bir mesire yeri şeklinde düzenlenmiş. Alanın girişindeki panolarda belediye başkanının siyasilerle verdiği pozlar karşılıyor ziyaretçiyi. Başkanın halka ne kadar iyi hizmet ettiğinin ölçütü bunlar olsa gerek. Gerçi bu manzaralarla Türkiye’nin her yerinde karşılaşmak mümkün artık. Halkın parasıyla halka boş propaganda yapıyorlar; bunun da adı halkla ilişkiler; "PR" filan oluyor.

  
İvriz su kaynaklarının bulunduğu bölgede yapılan rekreasyon çalışmaları

 
İvriz çayı 

Buraya gelip vakit geçirenler, bu tarihsel hazinenin ne kadar farkındadır; tartışılır. Çünkü geçmiş yıllarda anıtın silah talimi yapmak için bile kullanıldığına dair basında çıkmış haberler var. Ayrıca; kabartmanın bugünkü haline baktığımızda tasvirin yüzeyine yansımış tahribatı görmemek için kör olmak gerek. İvriz Kabartması’nın koruma altına alındığı söyleniyor yerel kaynaklarca. Bu ne kadar doğrudur zaman gösterecek?

Kızıldağ

Çumra’dan Karaman’a doğru; bozkırın ortasından fışkıran volkanik dağ kütleleri Karadağ ve Kızıldağ, hem topografyası hem de Hitit ve Erken Bizans Dönemi’ne dair barındırdığı kalıntılarla dikkat çeken bir bölge. Karadağ’ın üzerinde yer alan Binbirkilise ve Madenşehir bu anlamda Erken Bizans Dönemi kilise ve yapılarıyla oldukça zengin bir bölge olarak biliniyor. Ayrıca Aziz Pavlus’un Roma’ya kadar uzanan bir inancı yayma yolundaki misyonerlik yolculuğunun bu topraklardan geçerek gelişmiş olduğu gerçeği de Hıristiyanlık tarihi açısından ayrı bir önem taşıyor. Ancak bu volkanik bölgenin son yıllarda yapılan araştırmalarla Geç Hitit Dönemi açısından da önemli izler barındırdığı; bu bölgeye Erken Bizans Dönemi’nden çok önceleri de belli bir kutsallık atfedildiği gerçeği ortaya çıkarılmış.

 
Kızıldağ-Hartapu yazıtları
(https://www.hittitemonuments.com/kizildag/kizildag14.jpg)

 
Kızıldağ yazıtları; yakından...
(https://www.hittitemonuments.com/kizildag/kizildag15.jpg)

II. Muwatalli’den sonra tahta geçen oğlu III. Murşili ya da Hurrice ismiyle Urhi-Teşup, başkenti tekrar Hattuşa’ya taşır. Böylece, Urhi-Teşup, o vakte kadar ikiye ayrılmış gibi görünen Hatti Ülkesi’ni tekrar, tek bir yönetim altına almak istemiştir. Dolayısıyla Tarhuntašša’nın başkentlik serüveni son bulmuş ancak kazandığı değer, idari merkezi olarak düşünülen Kızıldağ ve yakınında bulunan Karadağ’daki hiyerogliflerin gösterdiği gibi devam eder. Söz konusu yazıtlar Kral Hartapu’ya aittir. Hartapu, babasının, Büyük Kral Murşili olduğunu söylemektedir. Söz konusu Murşili, büyük bir olasılıkla, Hattuşili tarafından tahttan indirilen ve sürgüne gönderilen III. Murşili’dir. Bu durumda II. Muwatalli’nin torunu olan Hartapu, babasının sürgün yıllarında doğmuş olmalıdır. Kendisi de Anadolu’da sadece Hitit krallarının kullandığı, ‘Büyük Kral’ unvanını taşıdığına göre, bağımlı bir statüde olmamalı idi. Bu durum onun Hitit İmparatorluğu’nun MÖ 1200 dolaylarında yıkılmasından sonra Tarhuntašša’da tahta geçtiğini göstermektedir.(12)

 
Kızıldağ-Hartapu rölyefi 
(https://www.hittitemonuments.com/kizildag/kizildag04.jpg)
Kızıldağ-Kral Hartapu Kabartması'nın E. Rossner tarafından yapılan çizimi
(https://www.hittitemonuments.com/kizildag/kizildag07.jpg)

Bugün Kızıldağ’da Kral Hartapu’yu onurlandıran yazıt ve rölyefler yer alıyor. Dağın yüzeyinde somut olarak bunlardan başka çok da fazla bir şey yok. Belki ileride düzenlenecek sistematik kazılar, şimdilerde birer iddia niteliğinde olan Tarhuntašša’nın varlığına dair daha kesin bilgileri sağlayacak. O günleri beklemek ve görmek gerek. Bizi ise, Orta Toroslar’ın zirvelerine yakın yüksekliklerde bekleyen anıt ardıçlar var. Bir sonraki yazıda onların izini süreceğiz.
(DEVAM EDECEK)
Dipnotlar
(1)    Anadolu’nun Kayıp Başkenti Tarhuntassa; Yrd. Doç Dr. Meltem Doğan Alparslan; İstanbul Üniversitesi, Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Hititoloji Ana Bilim Dalı; Aktüel Arkeoloji Dergisi, Mayıs-Haziran 2011-sayı:21; sayfa: 46
(2)   Yrd. Doç Dr. Meltem Doğan Alparslan; a.g.m.; sayfa:50
(3)   Hitit Uygarlığı İzinde Anadolu; Ali Kılıçkaya-Erdal Yazıcı; Uranus Fotoğraf Ajansı ve Yayıncılık; 2011-İstanbul; sayfa:43
(4)  Tarhuntassa’daki Su Kültü Mekânları; Araş. Gör. Murat Turgut, Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü; yazı için bkz. http://www.tarihinpesinde.com/dergimiz/sayi14/M14_13.pdf
(5)   Yrd. Doç Dr. Meltem Doğan Alparslan; a.g.m.; sayfa:53 ve 56
(6)  Araş. Gör. Murat Turgut; a.g.m.; sayfa:339; bkz. http://www.tarihinpesinde.com/dergimiz/sayi14/M14_13.pdf
(7)   Araş. Gör. Murat Turgut; a.g.m.; sayfa:343; bkz. http://www.tarihinpesinde.com/dergimiz/sayi14/M14_13.pdf
(8)  Ortostat: İlkçağ’da (Asur, Hitit ya da Yunan Mimarisi’nde) anıtsal yapıların cephelerinin alt kısımlarını tahkim etmek amacıyla kullanılan; bazen üzerinde rölyefler yer alan dev boyutlu taş blok ve levhalar
(11)Araş. Gör. Murat Turgut; a.g.m.; sayfa:345; bkz. http://www.tarihinpesinde.com/dergimiz/sayi14/M14_13.pdf
(12)  Yrd. Doç Dr. Meltem Doğan Alparslan; a.g.m.; sayfa:57
(13)  Fotoğraflar yazıda belirtilenler dışında gezi sırasında İF tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC