8 Ekim 2015 Perşembe

ÜRDÜN GEZİ NOTLARI-1



“ASLAN KRAL”IN ÜLKESİNDE; ÜRDÜN’DE…

10-15 Mart 2015
İbrahim Fidanoğlu

Giriş

Cüce Şubat’ın yaptığını bu yıl bize kimse yapmadı. Kar yolları kesti ve 17 Şubat’ta gerçekleşmesi gereken Ürdün seyahatimiz, İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nda bir anlamda yarıda kaldı. İkinci denememiz ise daha da dramatikti; 10 Mart’tan başlayarak Şükrü Hoca’nın yoğun bakım ve yaşama veda sürecinde yarattığı hüzne karışarak ve Jerash’da, Petra’da dolaşırken onun güçlü retoriği kulaklarımızda çın çın çınlayarak realize oldu.

Jerash'da bahar ve hardal çiçeklerinin ardındaki Hadrian Kapısı

Ürdün, tarih boyunca bütün dinlerin doğduğu kutsal topraklara çok yakın; hatta belki de içinde denilebilecek bir konumda yer alıyor. Arap Coğrafyası’nın bir parçası olan ülke, din ve mezhep savaşlarının hep göbeğinde yer almış tarihte. Haçlı Seferleri bir dönem kasıp kavurmuş bu toprakları. Bugün Kerak, Shobak gibi Haçlı kaleleri o dönemin bugüne erişen izleri gibi. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın çatışma alanlarından biri olan Ürdün, özellikle 20.yy.dan itibaren ise, İsrail Devleti’nin de kuruluşuyla birlikte, Filistin Meselesi’nin merkezinde yer aldığı kavgaların içine sürüklenmiş çoğu kez. Amerika’nın İsrail ve Suudi Arabistan ile birlikte bölgede en güvenilir müttefiki konumundaki Ürdün’de geçirdiğiniz günler, bunu size hissettiriyor.

Akabe'de Suk (Çarşı)-nargileler ve Doğu'nun baharatları

Özellikle bir Ortadoğu metropolü görünümündeki Amman’da bu duygu çok yoğun. Batı ve Doğu Amman olarak bıçakla kesilmiş gibi iki farklı dünyayı yansıtan 3 milyonu aşkın nüfusuyla Ürdün’ün başkenti Amman, doğuya dönük yüzüyle alabildiğine muhafazakâr ve mütedeyyin bir çehreyi yansıtırken, batıya dönük yüzüyle ise; geniş bulvarları, modern köprü ve çok katlı gökdelenleri, iş merkezleri, göz alıcı alışveriş ve eğlence mekânlarıyla kozmopolit bir yaşamı sunuyor ziyaretçilerine.

Wadi Ram-Çölde bir kervanı andıran Bedevilerin develeri

Ürdün bugün gerek Ortadoğu’da yaşanan savaş ve kargaşa nedeniyle ve gerekse Mısır ve Uzak Doğu’dan özellikle hizmet sektöründe çalışmak amacıyla gelen mülteci, göçmen ve yabancı işçi akını nedeniyle gayri resmi olarak 10 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Ülkenin kayıtlı nüfusu ise 6,5 milyon civarında. Arap ülkeleri içinde nispeten daha laik görünümlü bir gündelik yaşama sahip olan ülke, belki de bunu Amerika’nın Ortadoğu’daki İsrail ile birlikte en güvenilir müttefiklerinden biri olmasına borçlu. Parası diğer ülke paralarına karşı oldukça değerli olan Ürdün’ün ekonomisi de dış destekle ayakta duruyor gibi. Amerika’nın imtiyazlı ekonomik partneri konumunda olan Ürdün, Ortadoğu’da oynadığı rolün karşılığını belki de böyle alıyor.

 Amman Kalesi'nde Arkeoloji Müzesi'nden-"Aslan Kral" Hüseyin bin Tallal ve Şeria Nehri çevresindeki antik yerleşimlerin yer aldığı harita


Bir Ürdün Dinarı (JD), yaklaşık 3.5 Türk Lirası yada 1,41 ABD Doları karşılığında bozuluyor. Ürdün Dinarı, konvertibl bir para değil. Dolayısıyla değeri de devlet tarafından belirleniyor. Diğer Arap ülkelerinden farklı olarak ülke topraklarında petrol bulunmuyor. En önemli yer altı zenginliği, çölde hemen yüzeyden çıkarılan fosfat ve Lut Gölü yakınlarındaki potas yatakları. Güçlü bir sanayi kolunun bulunmadığı ekonomisinde temel ağırlık; turizm, fosfat ihracatı ve Akabe Limanı merkezli ticari faaliyetler üzerinde yoğunlaşıyor.

Rüya kent Petra'ya "siq" adı verilen bu dev kaya kütlelerinin çevrelediği dar bir yarıktan süzülerek girdik.

Kanyonun (siq) Hazine Dairesi'ne açıldığı noktadayız.

Kral mezarlarının bulunduğu Petra'nın kalbi; Hazine Dairesi

Özellikle Kral Hüseyin’in oğlu II. Abdullah zamanında serbest bölge olarak tanımlanan Akabe, 26 km.lik sahil şeridi, yeni yapılmakta olan dev limanı, Arabistan Yarımadası’nı besleyen sağlam bir hinterlandı ve Kızıldeniz deniz trafiğinin önemli bir noktasındaki konumu nedeniyle ülke ekonomisinde benzersiz bir öneme sahip. Son yıllarda Körfez Ülkelerinin ve Batılı turizm ve otelcilik firmalarının yaptığı dev yatırımlarla şehir bir şantiye görünümünde... Ayrıca Kızıldeniz’e özgü su altı turizminin de önemli bir merkezi olarak öne çıkıyor. 

 Akabe Müzesi'nde Kraliyet Ailesi'nin üç kuşağı; Aslan Kral Hüseyin; oğlu şimdiki Kral II.Abdullah ve onun oğlu Veliaht Hüseyin

Akabe

İstanbul’dan Akabe’ye yaklaşık 3,5 saatlik bir yolculuk sonrası yeni yapılmış ama küçük bir havalimanı görünümündeki Akabe’ye sabaha karşı indik. Bir “V” harfini andıran Kızıldeniz’in iki körfezinden sağdaki Akabe Körfezi’nin hemen dibinde yer alan Akabe Şehri, aynı körfezin ucunda yer alan; İsrail’in en güneydeki noktası Elat ile nerdeyse yan yana konumda iki sınır yerleşimini oluşturuyor. Elat’ın şıkır şıkır ışıkları, Akabe’den; sanki İzmir’den Karşıyaka’ya bakar gibi ve derin bir uykuda şimdi şehir; biz Akabe’deyiz.

Akabe

Osmanlı'ya isyanın tanığı Akabe Kalesi; 1.Dünya Savaşı'nda Arap İsyanı'nı Şerif Hüseyin buradan başlatmıştı.

  Akabe, Osmanlı Devleti’ne karşı 1.Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin kışkırtması ile alevlenen Arap İsyanı’nın da ilk başladığı noktalardan biri olması açısında da ayrı bir öneme sahip. Aslında İstanbul’da doğan bir Arap olan Şerif Hüseyin ve İngiliz Casusu Lawrence’in komutasındaki Bedevi isyancıların 1917’de Türklerin elindeki Akabe Kalesi’ne düzenledikleri saldırılar, Hicaz yolunu denetleyen Akabe’deki Türk egemenliğinin de sonu anlamına gelmektedir. Belki de bu sonun başlangıcıdır; son ise Amman yakınlarında ziyaret ettiğimiz Türk Şehitliği’nin bulunduğu bir vadiye hâkim konumdaki tepelik Salt Kasabası’nda yazılacaktır. Yaklaşık 300 kişilik Türk Birliği tarafından savunulan Salt Kalesi, uzun muharebeler sonrasında 25 Mart 1918 tarihinde; İngilizlerin ve yerli Arapların saldırıları sonucu ele geçirilecek ve onlara direnen Türk kuvvetleri tümüyle şehit edilecektir. Ziyaret ettiğimiz şehitlikte; Türk Genelkurmayı tarafından hazırlanan anı panolarından birinde, aynen şu ifadeler yer almaktadır:
 
 Salt Şehitliği'nde yer alan müzedeki fotoğraflardan biri

 1.Dünya Savaşı'nda Filistin Cephesi'nden fotoğraflar

“İngiliz süvari birlikleri çetin muharebelerden sonra 25 Mart 1918 günü saat 16’da Salt’a girmeyi başardığında, maalesef bundan cesaret alan bazı yöre halkı, geri çekilme hazırlıklarını yapan 48.Tümen Sıhhiye Bölüğü’ndeki hasta ve yaralılara taarruz ederek üzerlerindeki değerli her şeyi almış ve çoğunu şehit etmiştir. İşte bu şehitlikte yatan şehitlerimizin çoğu, bu vatan evlatlarıdır.”

Salt Türk Şehitliği'nin girişi

Tüm Salt şehitlerimizi temsil eden yer altındaki kabir

Şehitliğin çevresine yayılmış Arapların mezarları

Yerel rehberin anlatımına göre; zaman içinde bir harabe ve mezbelelik haline gelen Salt Kalesi, Ürdün Devleti’nin izniyle; 14 Ağustos 2004 tarihinde, 30 yıllık kiralama yöntemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çabası ile Türk Şehitliği haline getirilmiş. Şehitliğin Türk ve Ürdün bayrakları çekili olan tören alanında, her yıl 18 Mart tarihinde o günkü savaşın tarafları bir araya gelerek bir anma töreni düzenlemekteymiş. İlginç ve ironik biraz da değil mi?


 Akabe Kalesi'nin önünde yükselen dev Ürdün Bayrağı

 Akabe Kalesi

 Müzede Ürdün bayrağının evrimini gösteren pano

Akabe Kalesi, dev bir Ürdün bayrağının dibinde ve Kızıldeniz’in hemen kıyısında yer alıyor. Bugün kalenin içinde içler acısı bir arkeoloji müzesi var. Son derece bakımsız ve ilgisizlik içinde; aynı durum Kızıldeniz kıyısında yer alan Kızıldeniz flora ve faunasının sergilendiği Akvaryum Müzesi için de geçerlidir. Ancak; Kızıldeniz’in su altı sakinlerinin göz alıcı güzelliklerine diyecek yok; Tanrı hepsini övmüş de yaratmış sanki. Bunca renk cümbüşü, bu kadar çeşitlilik az bulunur herhalde. Yaklaşık 160 adet balık ve 120 çeşit mercan resifinin bulunduğu su altı dünyasına biz de Kızıldeniz’de seyrederken altı camdan bir teknenin içinden baktık.

 Akabe'de kıyısında Kızıldeniz'e böyle girilir.

Akabe'de akvaryum müzesi; Kızıldeniz'in mercanları ve balıklar

 Kızıldeniz'in mürenleri

Kızıldeniz mercanları ve türlü renkte balıklar

 Akabe'de kıyıya yaklaşırken...

Akabe'ye Kızıldeniz'den bakış

Akabe Kalesi’nin içinde yer alan müzedeki en ilginç noktalardan biri Ürdün’ün tarihinde yer alan ve medeniyet anlamında bu topraklarda bıraktıkları izleri ve kilometre taşlarını anlatan bir tablo oldu. Bu tabloda Nebatilerden, Roma’dan, Emeviler, Abbasiler ve Memluklar’dan ve onların yaptıklarından söz edilmiş; ancak “Ottoman” satırının karşısında hiçbir ifadeye yer verilmemiş. Bu tabloya göre 1516’dan 1918’e kadar bu toprakları iyi kötü yöneten Osmanlı İmparatorluğu hiçbir iz bırakmamış. Bu da Arapların Türklere ve Osmanlı’ya bakışını yansıtıyor olmalı. Aynı bakış açısını Amman’da bir sokak kitapçısındaki Atatürk ile ilgili bir kitabın üzerinde de gördük. Önce Atatürk’ün resmini ve onunla ilgili bir yayın olduğunu görünce ilgimizi çekti; ancak rehbere üzerinde ne yazdığını sorduğumuzda; yanıt biraz üstü örtülü de olsa, Atatürk’ü İslam’ın aleyhine çalışan, Hristiyanların ve Yahudilerin dostu gibi gösteren bir kitap olduğu doğrultusundaydı. Yani kitap; Atatürk’ü ve devrimlerini karalamak amacıyla yazılmış; ona ve devrimlerine at gözlüğü ile bakan insanlar tarafından kaleme alınmıştı. Gerçi bunları görmek için, artık Arap ülkelerine gitmeye de gerek yok aslında; ama insan yine de bu bitmez tükenmez kini ve düşmanlığı gördükçe üzülmüyor değil. Şerif Hüseyinleri, Arabistanlı Lawrence’leri, Gertrude Bell’leri İngiliz’in 20 yy.ın başında Orta Doğu’da sahneye koyduğu “Ali Cengiz oyunları” içinde görmeyeceğiz de; bizim Gazi Mustafa Kemal’i yapacağız “İngiliz” Kemal? Yok, artık; o kadar da değil yani…

 Amman'daki sokak kitapçısı ve en üst rafta Atatürk'ün aleyhine yazılmış kitap

 Amman Kalesi'nden Doğu Amman ve Roma Tiyatrosu

   
Akabe'de Kral Hüseyin Camisi 
Akabe, aslında 70.000 civarı bir nüfusa sahip, ortalama büyüklükte bir kent sayılabilir. Ama onu esas önemli kılan, adıyla anılan körfezin ucunda ve Kızıldeniz’in kıyısında yer alması nedeniyle Ürdün’ün denize açılan tek kapısı olması. Bu o kadar önemli ki, Akabe’yi Amman’a bağlayan şimdiki Kral II. Abdullah’ın yaptırdığı otoyol üzerindeki TIR trafiği anlatılacak gibi değil. Görüntüye bakılırsa, Arabistan Yarımadası’nın neredeyse bütün karayolu lojistiğinin yükünü bu güzergâh çekiyor gibi.

Akabe'deki lüks otellerden biri

Akabe girişinde otoyolda gümrük kontrolü mevcut… Ürdün vatandaşları da vergi avantajları nedeniyle Akabe’deki mağaza ve alışveriş merkezlerinden belli bir kota dâhilinde kalmak şartıyla alışveriş olanaklarından yoğun bir şekilde yararlanıyorlar. Bu duruma Akabe çıkışında gümrük kontrol noktalarındaki araba kuyruklarında tanıklık etmek mümkün…

 Akabe Akvaryum Müzesi

Kızıldeniz'in içindeki renk cümbüşü

Akabe’den söz ederken kıyısında yer aldığı Kızıldeniz’in benzersiz su altı dünyasından söz etmemek olmaz. Gerek rengârenk mercan oluşumları ve gerekse su altı canlılarının çeşitliliği açısından dünyadaki benzer örnekleri içinde önemli bir yere sahip olduğunu söylemeliyiz. Bunu anlamak için de sadece Kızıldeniz’e dalmak için buralara gelen binlerce insanın varlığına dikkat çekmek yeterli aslında. Denizin suyu o kadar mavi ve tertemiz ki; içinde yüzen türlü renkteki balıkları ve diğer deniz canlılarını suyun üstünden dahi kolaylıkla seçmek mümkün olabiliyor.

 Kızıldeniz

Akabe'nin eski yerleşimi-Ayla ören yeri-Emevi Dönemi

Akabe'de Ayla ören yerinden bir görünüm

Akabe’de ziyaret ettiğimiz noktalardan biri ilk yerleşimlerden Ayla oldu. Emevi dönemindeki kurulan kentin öncülü olan Aila ise Roma dönemi yerleşimi olarak biliniyor. Kentin ismi daha sonra Ayla şekline dönüşmüş. Amerikalılar (Chicago Üniversitesi) tarafından kazılan kentin doğu yönündeki kemerli kapısının da bulunduğu cadde ve çevresindeki Emevi dönemine ait yapı temelleri, ören yerindeki en önemli kalıntıları oluşturuyor. Dönemin Filistin’inin limanı konumundaki Ayla, Mısırlı hacıların Mekke’ye ulaşım yolu üzerinde olması nedeniyle de ayrı bir önem taşıyormuş. Emevi yerleşimi Ayla’nın hemen dibinde; şimdi uluslar arası otel zincirlerinin Arap mimarisinden izler taşıyan dev yapıları uzanıyor. Hemen Kızıldeniz’in sahilinde yükselen otel yapıları sanki 2015’in yazına merhaba diyen 32 derecelik bir çöl sıcağında Batı’dan Ürdün çöllerine uzanan yeni Lawrence’lerini arıyor.

 Wadi Ram'da Lawrence'in suretinin kazındığı Lawrence Kayası

Wadi Ram (Ram Vadisi)

Akabe’den yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla Amman otoyolundan çöle ve doğuya doğru ayrılan gösterişsiz yol, önce vagonlarca fosfatın Akabe Limanı’na taşındığı bir demiryolunu aşar. Biraz sonra önümüzde uzayıp giden çöl toprağının içinden kum taşından kaya kütleleri fışkırır adeta. Kayaların üzerinden, milyonlarca sene önce; sanki balın süzülüp akışı gibi akıp gitmiştir toprak. Aslında bölge, jeolojik evrelerde ilk önce sularla kaplı bir alan olarak tarif ediliyor. Daha sonraki dönemlerde suların çekilmesiyle; basınç altında sıkışarak ve atmosferik faktörlerin etkisiyle aynı zamanda aşınarak bugünkü benzersiz görünümüne kavuşmuş. İşte Wadi Ram burası.

Wadi Ram


Wadi Ram'ın sihri-kum taşından kayalar; milyonlarca yıl önce su altındaydı; sonra atmosferik etkilerle bu hale geldi.

 Wadi Ram-Bedevi konaklama tesisi

Doğanın kum taşından kayalara nakşettiği sanat

Wadi Ram'da İngiliz Casusu Arabistanlı Lawrence'in Osmanlı'ya karşı cirit attığı topraklar işte burasıydı.

Unesco Yaşayan Kültür Varlıkları Listesi’nde yer alan Wadi Ram’da Bedeviler artık turizmle uğraşıyorlar. Bedevi çadırlarının ve kerpiçten bungalovların çevrelediği konaklama tesislerinde; çölde ay ışığı altında bambaşka bir iklimi yaşamak için buralara gelen yüz binlerce turist, bakıldığında şekilden şekle giren bu kaya kütleleri arasında çöl safarileri, kaya tırmanışları ve dağ yürüyüşü aktiviteleriyle bu coğrafyanın tadını varıyor. Bir anlamda çölde, sıcakta ve alabildiğine kum ve kaya arasında insan ne arar diye akla gelebilir; ancak meraklısına son derece geniş olanaklar sunan bir coğrafya burası.

 Wadi Ram'da Bedevilerin turistleri gezdirdikleri develer dinlenmede...

 Gezginler çölde safaride...

Wadi Ram'ın kum taşı kayalarına bir örnek

 Wadi Ram'da Bedevilerin kayaların üzerine yaptıkları resimlere örnek

Wadi Ram'da kayaları benzet benzetebildiğine...

Tarih boyunca birçok kavim yaşamış bu topraklarda. Çöldeki saklı kent Petra’yı yaratan Nebatiler de bunlardan biri. İngiliz Casusu Lawrence de bu vadide 1917-1918 yıllarında Bedevilerin aklını çelerken epey zaman geçirmiş. Bugün dev bir yarıkla sonlanan iki dağ kütlesi arasındaki bir kayaya onun maskını kazımışlar. Lawrence Kayası olarak bilinen kaya Ram Vadisi’nde Lawrence ruhunun hala buralarda dolaştığını hatırlatıyor sanki insana.

 Wadi Ram-kayanın yüzeyi sanki akmış gibi; arkada kaya resimleri

 Çölde akşama doğru ışık oyunları

 Wadi Ram; çölde akşam oluyor.

Çölde güneş devrilmek üzere… Kızıla boyanmış ufuktan çöl toprağına yansıyanlar; geceyi görmesek de bu kadarı yeter bize… Şimdi kuzeye doğru davranma zamanı; akşama Petra’dayız.

(Devam edecek)

Yazan ve fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe





2 yorum:

  1. Osmanlı'yı da sevmezler, Atatürk'ü de sevmezler. Dertleri nedir bir anlasam. Emeğinize sağlık, faydalı bir yazı olmuş. Petra en çok merak ettiğim yerlerden biridir. Petra yazınızı merakla bekliyorum.

    YanıtlaSil
  2. Aslında onlar kendilerini de sevmezler ve tarih boyunca besledikleri bu kin ve nefret duygularıyla kendilerini dahi yiyip bitirmişlerdir. Bu anlamda dertlerini anlamak için bir kitap önerilir; yine kendilerinden bir Arap'ın yazdığı ve Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan "Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri"; yazarı ise şu anda Fransa'da yaşamakta olan Lübnanlı yazar Amin Malouf... Okumakta yarar var; ufuk açıcıdır.

    YanıtlaSil