28 Haziran 2015 Pazar

GEDİZ DELTASI’NDA BAHAR



PANAZTEPE’DEN GEDİZ DELTASI'NA

29 Nisan 2015
İbrahim Fidanoğlu

Giriş
Ege’nin derinliklerinden doğarak binlerce yıldır batıya akan bir suyun hikâyesidir biraz da bugün yazacaklarımız. Jeolojik zamanlarda gelgitler şeklinde bugünkü Emirâlem Boğazı’ndan Manisa Havzası’na doğru hücum eden denizin davranışı, M.Ö. 8 binlerde aşağı yukarı bugünkü halini alır ve İzmir Körfezi’nin bulunduğu çukura çekilen denize doğru Manisa Havzası’nın boşalmasını sağlayan Gediz’in öyküsü başlar.


“İzmir Körfezi ve kuzey parçası olan Menemen Ovası, jeolojik zaman içinde iki kez oluşmuş gibi gözükmektedir. Pliosen’de (5-1,6 milyon yıl) veya bir sonraki dönem Pleistosen’de (1,6 milyon yıl-10 bin yıl) başında oluşan Manisa ve İzmir çöküntü alanlarını, Menemen’in doğusunda bugünkü boğaz üzerinde yer alan bir eşik ayırmaktaydı. İzmir çöküntüsüne dolan Akdeniz’in suları, Menemen’in doğusuna, eşik kıyısına kadar sokulmakta ve körfezi en geniş sınırlarına ulaştırmaktaydı. Son buzul dönemi öncesindeki bu ilk istilada, deniz seviyesinin günümüzdekinden 7 metre daha yüksek olduğu ileri sürülür. Son buzul döneminde ise deniz seviyesinin 90-100 metre alçalması ile İzmir Körfezi’ni oluşturan çöküntü alanı, yeniden karalaşmış ve çevre yükseltilerden gelen akarsular, bu alanda derin vadiler açarak batıya doğru akmış olmalıydılar. Bu arada Menemen-Manisa Boğazı üzerindeki eşikte biri doğuya; Manisa çöküntüsüne doğru, diğeri batıya; körfeze doğru akan ve aynı su çizgisinden beslenen iki akarsudan batıya akanı, zaman içinde aşınma ile diğerini kaparak boğazı oluşturmuş, Manisa çöküntü havzasını dış drenaja bağlamış olmalıdır. Son buzul döneminin sona ermesiyle yükselen Akdeniz’in suları, eski deltayı sular altında bırakmış ve körfez, yeniden eski genişliğine kavuşmuştur. Dolayısıyla; Maltepe, Taşlıtepe, Değirmentepe ve Üçtepeler alüvyonlu zemine gömülerek birer ada halini almışlardır.”(1)

 Panaztepe önlerinde menderesler çizerek ilerleyen Gediz; söğütlerle çevrili bir yol gibi...

O günlerden bugüne; bütün olan bitenin tanıklarından biri de İzmir Körfezi’nin ağzının kapanma riskine karşı 19.yy.da değiştirilen Gediz’in aktığı bugünkü yatağının biraz ötesinde; Taşlıtepe’nin kuzeyindeki Panaztepe’de aşağı ve yukarı yerleşim izleridir. Bugün bizim ilk durağımız da, Panaztepe’nin Akropolü konumundaki yukarı yerleşim alanı oldu.

 Panaztepe Akropolü; Orta Tunç Çağı yerleşimi; M.Ö. 2 binli yıllardaki bir saraydan kalanlar mı?

Panaztepe

1988 yılından beri sürdürülen sistematik kazılarla dikkat çeken Panaztepe bugün Seyrek’ten Maltepe ve Gerenköy’e doğru ilerleyen asfaltın Menemen yönündeki üç yol ağzına çok yakın bir noktada; doğudan batıya doğru uzanan bir tepeler kolonisi üzerinde yer alır. Asfaltın hemen kıyısında açılmış büyük çukur, yerleşimin nekropolisini temsil eder. Prof. Ersin Döğer, Panaztepe’nin; tepenin yukarı ve aşağı kotlarında yer alan yerleşimlerinin seramik işçilikleri ve mezarlıklarıyla bölgede Orta ve Geç Tunç Çağı boyunca oynadığı rolün irdelenmesi gerektiğini vurgular.(2)

 Panaztepe 

 Panaztepe Akropolünde Gediz'e bakan sur duvarları


Yerleşimin akropolünde, M.Ö. 2 binlerden Arkaik Döneme kadar uzanan geniş bir zaman aralığına yayılmış; birbirine komşu evlerden oluşan çok mekânlı yapısı, tepede yer alan Arkaik tapınak temelleri, tepenin kenarında açılan yerleşim izlerine paralel olarak uzanan basit sur duvarlarıyla Panaztepe çağından bugüne haber ileten önemli bir ören yeridir. Tepe, binlerce yıl önce denizin ortasında yer alan bir ada yada anakaradan bataklıklarla ayrılan bir yarımada konumunda olmalıdır.

 Panaztepe Akropolü; 2000'li yıllarda çalışılan Orta Tunç Çağı (M.Ö. 2 binler) kazı alanının görünümü

Panaztepe Kazısı Başkanı Prof. Dr. Armağan Erkanal’ın belirttiğine göre 1985’den beri sürdürülen Panaztepe Kazıları, Erken Tunç Çağı’ndan Osmanlı Dönemine kadar süren bir yaşamın varlığını haber vermektedir. Bizim de bugün dolaştığımız deniz seviyesinden 67 metre yükseklikteki kentin akropolünde 2012 yılından itibaren kazılar yoğun bir şekilde sürdürülmektedir.

 Panaztepe Akropolü; Arkaik Döneme (M.Ö. 4-6 yy.lar) ait büyük bir yapının temel izleri; belki bir tapınak...

Akropolde M.Ö. 2 binlerden Arkaik Döneme kadar uzanan bir zaman dilimine ait kültürel kalıntılar ortaya çıkarılmış durumdadır. 2013 yılında sürdürülen kazılarda M.Ö. 4 ve 6.yüzyıllara ait mimari yapıların birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya çıkarmaya dönük çalışmalara devam edilmiş. Kentin akropolünde doğu batı eksenli sur duvarları bugün birkaç temel sırasıyla ortaya çıkarılmış durumda… Gediz’in menderesler çizerek denize doğru ilerleyen yatağına hâkim konumdaki sur duvarları, farklı zamanlarda onarımlar görmüş ve yeniden kullanıma olanaklı hale getirilmiş olmalıdır.

 Akropoldeki çok mekanlı yapıyı (saray mı?) çeviren sur duvarları

 Panaztepe Akropolü; surların arkasında çok odalı iç içe yaşam mekanları

Panaztepe Akropolü; iç mekanların kapı girişlerine bir örnek

Kazı Başkanı Prof. Dr. Armağan Erkanal’a göre; her ne kadar Panaztepe, Arkaik Dönemde yöre için büyük önem taşısa da, asıl ilgi çeken hiç şüphesiz ki yerleşimin M.Ö. 2. binyılın tümünü kapsayan dönemleridir.(3) Bu dönem yapılaşması kentin akropolünde yer alan Arkaik Dönem kalıntıları tarafından tahrip edilmiştir. Kısmen yamaçta yer alan bu yapının; gerek geç yapılaşmalar gerekse şiddetli erozyon nedeniyle özelliğini büyük ölçüde kaybettiği anlaşılmaktadır. Ören yerindeki çalışmalar sırasında bulunan kurşun külçe parçaları, henüz paranın insan hayatına girmediği M.Ö. 2 binli yıllardaki ticarette bir değişim aracı olarak kullanılmış olma olasılığı açısından akropolün ekonomik önemini öne çıkarmaktadır. Akdeniz Havzasında M.Ö. 2. binyılın başında çeşitli dallarda üretim yapan atölyelere sahip saraylar, ticaret hayatında büyük rol oynamaktadır. Armağan Erkanal’a göre; Panaztepe’de de “saray” ya da benzeri bir işlevi olan böyle bir yapıdan söz edilebilir.(3)



M.Ö. 2 binlerden kalma; Gediz'e nazır bir saraydan(?) günümüze kalanlar...


Prof. Dr. Armağan Erkanal’ın Panaztepe Ören Yeri ile ilgili genel değerlendirmesi ise aşağıdaki bölümde ifade edilmektedir:

“Bilindiği gibi Anadolu M.Ö. 2. binyılın başında Asur Ticaret Kolonileri Döneminde yazıyla tanışmıştır. Ne yazık ki ele geçirilen binlerce tablete rağmen Anadolu’nun tarihi coğrafyası sınırlı düzeyde bilinmektedir. Hitit İmparatorluk Dönemi yazılı belgelerinde ise Batı Anadolu’ya ilişkin kayıtlar görece daha fazla bilgi edinmemizi sağlamaktadır. Belgeler sayesinde M.Ö. 2. binyılın başından itibaren yerel beylikler temelindeki politik sistemin bu dönem zarfında devam ettiği görülmektedir. Bu beylikler kimi zaman birbirleriyle ittifak halinde, kimi zaman ise Hitit imparatorluğuna bağlı vassal krallıklar olarak karşımıza çıkmaktadır.

 Panaztepe Akropolünde çömlek örnekleri
Panaztepe’nin de kenarında yer aldığı Gediz Nehri, asırlar boyu bir doğal sınır olmuştur. Kuzeydeki Aiol ve güneydeki İon yerleşmelerinin de Gediz ile birbirlerinden ayrılmış olması; M.Ö. 2. binyılda da Gediz Nehri’nin benzer bir role sahip olduğunu düşündürmektedir. Hitit metinlerinde geçen Seha Nehri’nin Gediz olduğu genel olarak kabul görmekte olup, kuzeyde Seha Nehir Ülkesi, güneyde ise Arzawa/Mira Krallıklarının egemen olduğu bilinmektedir.

Panaztepe ve Akropol

Panaztepe kazılarıyla Batı Anadolu kültür tarihi açısından oldukça önemli fakat antik adı henüz bilinmeyen bir kentin maddi kültür değerleri açığa çıkarılmaktadır. Panaztepe, yalnızca Batı Anadolu açısından değil; kazılarda ele geçen farklı kültürlere ait buluntular bağlamında Ege Dünyası ve bütün Doğu Akdeniz kültür tarihine ilişkin soruların aydınlatılmasında önemli bir anahtar role sahiptir. Bu doğrultuda sürdürülecek çalışmalarla İzmir bölgesinin birçok bilinmeyeni içeren tarihine ışık tutmak mümkün olabilecektir.”(3)

 Panaztepe Ören Yeri ve arkada göz alabildiğine Gediz Ovası

Gediz’in Kısa Hikâyesi

Gediz; İç Ege’de biri Murat Dağı, diğeri de Şaphane Dağı’ndan doğan iki kolun birleşiminden oluşan, 17 500 km2lik bir havzayı sulayarak Kütahya’dan İzmir’e kadar bütün Ege topraklarını kat eden; yaklaşık 400 km.lik bir uzunluğa sahip, Ege Bölgesi’nin Büyük Menderes’ten sonra ikinci büyük akarsuyudur. Son yıllarda özellikle Uşak (Deri sanayicileri), Manisa Organize ve İzmir-Kemalpaşa yöresindeki sanayi tesislerinden gelen zehirli atıkları ve bazı iç Ege kasabalarının sistematik organik atıkları nedeniyle (Örneğin Gediz kasabası) açık lağım olarak kullanılmakta olan nehir, Foça yakınlarında yer alan Maltepe ile Gerenköy arasındaki geniş deltayı oluşturarak Ege Denizi’ne dökülür. 

 Maltepe önlerinde Gediz'in kollarından biri

Gediz’in isminin eski bir Frig yerleşimi olan Kadoi’den geldiği; Anadolu’ya gelen Türklerin, ilk olarak Ege Denizi’ne doğru ilerleme yönleri dikkate alınarak Gediz’in mitolojideki ismi Hermos yerine Kadoi ile karşılaştıkları ve bu adın zaman içinde Gediz’e dönüştüğü ileri sürülmektedir. Gediz’in önemli kolları arasında Selendi Çayı, Demirci yada Borlu Çayı, Alaşehir Çayı (Kogomos), Kum Çayı (Hillos) ve Nif (Kemalpaşa) Çayı (Tamamen kimyasal atıkların verildiği bir koludur) sayılabilir. 

Gediz boyunca sıkça görülen ılgınlara bir örnek

 Ilgın çiçekleri; yakından...

Gediz Nehri, Manisa Ovası’nı kat ettikten sonra denize doğru yaklaşırken, Dumanlı Dağ ile Yamanlar Dağı arasındaki vadide akışını sürdürerek Menemen Ovası’na ulaşır. Son yıllarda sulardaki kimyasal kirliliğin en fazla hissedildiği bölge burasıdır. Menemen (Mainomenos; kaynayan köpüren ova anlamında) Ovası, tarih boyunca Gediz’den kaynaklanan sel baskınlarına maruz kalmış; bu baskınları önlemek ve Gediz’in akışını ıslah etmek adına tüm zamanlarda ciddi uğraş verilmiştir. Gediz 19.yy’a kadar bugünkü Bostanlı civarından (Papaz’ın İskelesi olarak bilinmektedir) Ege Denizi’ne dökülmekteydi. Bugün Çiğli – Kipa mağazasına giderken üzerinden köprü ile geçilen geniş dereyi eski Gediz Deltası’nın kollarından biri olarak düşünebiliriz. 1868 – 1872 yılları arasında Osmanlı Yönetimi, Gediz’in denize taşıdığı alüvyonların İzmir Körfezi’nin ağzını kapatarak şehrin ekonomik öneminin kaybolmasını önlemek amacıyla Gediz’in yatağını değiştirmiş; akışı bugünkü deltasının bulunduğu yer olan Maltepe ile Gerenköy arasına yönlendirmiştir.

 Kuş Cenneti yakınlarında Gediz'in kolları

Gediz Deltası'nda flamingo ve martı

Gediz Nehri üzerine; suların ıslahı ve tarımsal sulamanın geliştirilmesi adına Cumhuriyet döneminde ideolojik bir yaklaşımı da yansıtacak tarzda önemli su yapıları oluşturulmuştur. Bunlar arasında; 1955’de yapılan Demirköprü Barajı, 1932’de yapımına başlanan Adala Regülâtörü ve Adala – Marmara Gölü besleme hattı; 1939–1944 yılları arasında bir Alman firmasına yaptırılan Emiralem Regülatörü ve daha sonraları 1960’lı yıllarda Demirel döneminde yaptırılan Ahmetli Regülatörü sayılabilir.

 Adala regülatörü
(Fotoğraf:İF-2004 Haziran)

Adala-Salihli Ovası sağ sahil sulama kanalı
(Fotoğraf:İF-2004 Haziran)

Adala'dan Ege Denizi'ne doğru akan Gediz
(Fotoğraf:İF-2004 Haziran)

Kaynayan köpüren Gediz-Adala Regülatörü önlerinde... 
(Fotoğraf:İF-2004 Haziran)

Uşak üzerinden yaklaşık %20 sınaî; %80 evsel atıklarla yüklü olarak Demirköprü havzasına ulaşan Gediz Nehri, bu geniş çökelme havzasında kısmen yükünden kurtulur; Adala Regülâtörü’nde aşağıdan Gediz’den gelen su yükseltilerek içindeki katı parçacıklar bir miktar daha çökeltilir ve daha sonra Marmara Gölü’ne doğru Adala besleme hattı ile beslenir. Marmara Gölü; Gediz suyuna göre daha temiz, balık ve larvaların yaşadığı bir tatlı su gölüdür. Burada rejenere edilen Gediz suyu; bu gölden Ahmetli Regülâtörü’ne ulaşan ve daha sonra tekrar Gediz’e bağlanan bir diğer besleme hattı ile tekrar Gediz’e aşılanır. Bu mekanizma ile sulama amaçları dışında Gediz’in kirlenen suyunun bir nebze olsun temizlenmesi amaçlanmıştır. Ancak ne yazıkki, Ahmetli’de temizlenen Gediz Kemalpaşa önlerinde Nif çayının Gediz’e karışması ile tekrar ve bu kez tamamen kimyasal olarak kirlenir. Bu şekilde Emirâlem üzerinden Menemen ovasına ulaşan Gediz; tüm ovayı ve canlıları tehdit eder bir boyuta ulaşan kirliliği ile ülke akarsuları içinde en ciddi kirlilik problemini yaşayan bir tanesi olarak göze çarpar. 

 Kuş Cenneti

Yürüyüşe dair; Panaztepe’de dolaşırken

Sabah erken saatlerde Karşıyaka’dan Gediz Deltası’na doğru yola çıktık. Gediz’in Osmanlı Dönemi’nde değiştirilen yatağından kalan izleri takip ederek Seyrekköy’e ulaştık. Seyrekköy’ün meydanındaki kahvehanelerden birine oturup sabah serinliğinde çay, simit ve peynirden oluşan “mükellef” kahvaltımızı yaptık. Seyrekköy, Osmanlı’nın Balkan Bozgunu sonrasında bu topraklara göç eden muhacirlerin yoğun yaşadığı bir belde. Mübadele öncesinde Rum nüfusun da barındığı beldede, Foça yolu çıkışında ayakta durmaya çalışan iki katlı konak eskisi yapı bunun bir kanıtı gibi zamana direniyor. 

 Seyrekköy-Mübadeleden günümüze kalan...
(Fotoğraf:İF-2009 Şubat)

 Seyrekköy-Rum Evi-ön cephe
(Fotoğraf:İF-2009 Şubat)

Gediz’in suladığı verimli topraklarında özellikle pamuk tarımı ve besi hayvan çiftlikleriyle öne çıkan Seyrekköy, ülkedeki son yıllardaki çalkantılı ekonomik ve politik yaşamdan nasibini almış durumda... Köylükten belediyeliğe terfi eden yerleşim, son yıllarda merkezi hükümetin oy kaygısıyla ülke çağında yaptığı idari düzenlemeler sonrasında; birçok yerde olduğu gibi, Menemen’in bir mahallesi konumuna indirgendi. Bu arada, ülkeye dayatılan uluslar arası ekonomik yaptırımlar sayesinde pamuk tarımı da eski önemini yitirdi; kimi verimli tarımsal alanlar çoğunlukla mısır ekimine terk edildi. Küresel rüzgârların ülkede nasıl yansımalar yarattığını anlamak için, biraz yerele bakmak gerek. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil bu topraklarda… En verimli akarsu havzalarında bile çiftçi, artık mutlu değil. Rüzgâr eken, bir gün mutlaka fırtına biçecektir. 

 Gediz Deltası-Maltepe önlerinde flamingolar...

İlk durağımız; Seyrekköy’den Maltepe’ye doğru giderken, Ege Koop villalarını geçtikten sonra yolun Menemen Kesikköy’den gelen diğer yolla kesiştiği noktada yer alan; 67 metre rakımlı Panaztepe Ören Yeri’nin Akropolü oldu. Son yıllarda; özellikle yazları Foça’ya doğru seyrederken yoğun kazı faaliyetleriyle dikkatimizi çeken Panaztepe’nin akropolüne uğramak bugüne kısmet oldu. M.Ö. 2 binli yıllardan Osmanlı Dönemi’ne dek sürekli bir yerleşim mekânı olarak bilinen Panaztepe, jeolojik ve arkeolojik değerlendirmelere göre, eskiden bir ada idi ve Gediz’in binlerce yıl Anadolu’nun derinliklerinden sürükleyip getirdiği alüvyonlu çamurla giderek bir bataklığa ve daha sonra ise çevresi verimli Gediz Ovası’nın topraklarıyla çevrili küçük bir tepecik haline geldi.

  flamingolar arayışta...

Sabahın erken saatlerinde tepeye doğru otlamaya çıkarılmış sürülerin varlığı köpek baskısı nedeniyle ilkten tedirginlik yarattı. Panaztepe’nin kuzey ve güney eteklerinde sürülerin barındığı çok sayıda ağıl vardı. Kesiksiz köpek havlamaları arasında biz usulca Panaztepe’nin akropolüne doğru tırmandık. Çiriş otları geçmek üzereydi bile. Yine de birkaçının fotoğrafını çektik. Doğu-batı yönündeki sırtı takip ederek ulaştığımız tepede, bizi ilkin Arkaik Dönem (M.Ö.4-6 yy.lar arası) kalıntıları karşıladı. Kazı faaliyetleri için açılmış toprak yolun sonlandığı noktada; birkaç basamakla ulaşılan dikdörtgen planlı temel izleri bize bir İlk Çağ tapınağını hatırlattı.

Panaztepe Akropolünde Arkaik Döneme ait yapının temelleri

Biraz ilerdeki açmalarda ise başka yapı izleri vardı. Tepede batıya doğru yürümeye devam ettik. Esas hazine; kuzeye doğru bakan surlar içinde saklıydı. M.Ö. 2 binli yıllara ait olduğu belirtilen bir yerleşimin izleri sürdürülen kazılar sonrası gün yüzüne çıkarılmıştı. Kuzey yönünde akropolü çeviren sur duvarlarına bitişik düzende yerleştirilmiş yaşam alanlarının temel izleri, birbirinden duvar temelleriyle ayrılan bu mekânların içindeki daha küçük bölmeler, toprağın içine sıkışmış halde büyük çömlek kapların parçaları, birbirine bitişik mekânların girişini temsil eden kapı sövelerinden kalan birkaç sıra taş ve aralarda bırakılmış yürüyüş yolları dikkat çekiciydi.

 Panaztepe Akropolünde M.Ö. 2 binlerden kalma duvarlar

Prof.Dr. Ersin Döğer’in Panaztepe yerleşimi ile ilgili şu yazdıklarıyla bu bölümü sonlandıralım:

“Körfezin batı kenarı boyunca güney-kuzey yönünde sıralanmış Üçtepeler, Değirmentepe ve Taşlıtepe’nin en kuzeyindeki Panaztepe ile Foça tepelerinin güney uzantılarından Gerenköy Manastırtepe, Orta Tunç Çağı boyunca körfezin üzerinde durulması gerekli iki iskânıdır. Özellikle 1988 yılından bu yana sistemli kazılara sahne olan Panaztepe’nin aşağı ve yukarı yerleşimlerinin seramik işlikleri ve mezarlıklarıyla bölgede Orta ve Geç Tunç Çağları boyunca oynamış olduğu rolün irdelenmesi gerekmektedir. Orta Tunç Çağı’nın başlangıcından itibaren akropolisindeki çok mekânlı büyük yapısı, Geç Tunç Çağı’nda ise yerli ve ithal Miken çanak çömlekleriyle dolu Tholos mezarları (yuvarlak formlu, kubbeli mezar) ile gün ışığına çıkartılan Panaztepe yerleşmesi, İ.Ö. 2.binin topografik koşulları içinde körfezin batı kenarında ya bir ada anakaradan sığ bataklıklarla ayrılan bir yarımada konumunda olmalıdır. Bu konumu ile de çağdaşı ve kuzeydoğu komşusu Buruncuktepe (Larissa) ile olan ilişkileri tartışılmalıdır… Panaztepe iskanı, özellikle Geç Tunç Çağı’nda anakara ile ticaret yapmak üzere, Hellas kökenli Miken-Aka tüccarlarının bölgedeki hâkim yerel güçlerden-muhtemelen Buruncuktepe üzerindeki-izinli bir emporio (ticari üs) durumunda olmalıdır.”(4)

Panaztepe sur duvarları

Gediz Deltası’nda

Deniz Bostanlısı’nın arka dünyasından başlayarak Foça Bağarası yakınlarına kadar uzanan geniş bir alana yayılmış olan Gediz Deltası, 19.yy.da körfezin ağzının kapanma riskini ortadan kaldıran yatak değişimi sonrasında; Eski ve Yeni Gediz’in denize doğru ulaşan yada ulaşamayan kolları arasındaki zengin flora ve faunası ile son derece önemli bir sulak alan olarak dikkat çeker. Özellikle birçok kuş türünün önemli bir üreme noktası ve göçmen kuşların konaklama mekânı olarak bilinen delta, milyonlarca yıldır, yüzlerce kilometre uzaklardan denize doğru taşınan alüvyonlu topraklarıyla insan toplulukları için de son derece verimli bir tarım potansiyeli sunar. Son yıllarda; doğduğu Kütahya il sınırları içindeki topraklardan başlayarak içinden geçtiği il ve ilçelerin kanalizasyon, sınaî atık v.b. kirliliğini içinde taşıyarak Ege Denizi’ne ulaşan Gediz Nehri, bağrında çevresel etki açısından büyük tehditler de barındırmakta…

Gediz'in kucağında...


Panaztepe’den indikten sonra Maltepe üzerinden Gediz Deltası’na doğru yöneldik. Amacımız Gediz’in Ege Denizi’ne ulaştığı noktalardan en az birini görebilmek, deltanın “ruhuna” varabilmekti. Bu amaçla önce Maltepe’nin Kuş Cenneti’ne doğru açılan yüzünde ilerledik. Önce denize doğru ilerleyen kırık dökük asfaltı takip ettik; daha sonra delta üzerinde yer alan tarımsal arazilere ulaşmak için açılmış toprak yollara girip çıktık. Bazen Gediz’e ve kollarına yaklaştık; bazen Gediz’in ana yatağını bulduk diye sevindiğimizde su bizi kör bir kanalın ucuna kadar götürüp bıraktı. Bazen de bizi denize yaklaştırır diye girdiğimiz bir toprak yol, bir tarlanın girişine kadar getirip bırakıverdi birden. Sonunda dönüp durduktan sonra vardığımız son nokta, İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin yaptırdığı ahşap balıkçı kulübelerinin bulunduğu barınak oldu. Kuş Cenneti’nin hemen yakınlarındaydık. Biraz ileride flamingolar sakin sakin suyun keyfini çıkarmaktaydılar. Yanlarından geçişimiz sırasında ürküp hemen havalandılar. Kuşun uçarken kırmızı beyaz renkleriyle boşluğa doğru bir zıpkın gibi kanat çırpışının görüntüsü son derece zarifti. Başka kuşlar da vardı kıyıda; hepsine yetecek kadar bir yaşam alanı sunmuştu doğa. Ama esas olan; insanoğlunun, bu nimetin farkına varıp bu düzene aykırı davranmamasında yatmaktaydı. Sazlıklar arasında yuvalanmış binlerce canlı, yüzlerce tür hepsi bu hayata ortaktılar. Bunları hiçe sayarak doğayı göz göre tahripte ısrar etmek ne kadar rasyoneldi? Gezegenin her yerinde ve her zaman olduğu gibi bu iddianın da kaybedeni insandı ve yine insan olacaktı; ne yazık ki…

 Eski Gediz kıyısında mora dönmüş kengerler...

Balıkçı barınağından ayrıldıktan sonra Villakent Evleri’nin bulunduğu tepelerin hemen alt düzleminden, bir kanala paralel ilerleyen toprak yolu takip ederek yeniden Maltepe Köyü’ne döndük. Köyün içinden geçip bu kez Gediz’in denize kavuştuğu noktaya ulaşmak amacıyla Gerenköy üzerinden Foça Bağarası Köyü’ne yöneldik.

 Eski Gediz

Eski Gediz kıyısında papatyalar

Dikenlerin güzelliği

Foça Bağarası Köyü’nün Foça yönündeki çıkışından hemen sonra Gediz Deltası’na doğru bozuk bir asfalt yola saptık. Yol bir süre sonra toprak şoseye dönüştü. Foça’nın arkasındaki tepelerin hemen altından geçerek Gediz’in bir koluna kavuştuk. Ege Denizi’nin döküldüğü yerde karşılaştığımız Romanya göçmeni Muharrem Amca’ya göre bu Eski Gediz imiş; ama yatağı değiştirilen en eski Gediz değil… Bugün Gediz’in esas ana yatağı, Panaztepe önlerinden kuzeye doğru kıvrım yaparak önce Gerenköy’e doğru yaklaşmakta ve daha sonra Foça Bağarası önlerinden batıya ve güneye doğru dönerek bizim de yürüdüğümüz rotaya paralel bir şekilde Ege Denizi’ne dökülmekte…

Denize doğru Eski Gediz boyunca balıkçı barınakları

 Gediz'in denize doğru bitmeyen yolculuğu

 Deniz börülceleri ile kaplı geren toprağı-Gerenköy'ün ismi de buradan geliyor olmalı.

 Geren toprağı; çatlamış hali

Gediz’in kıyısı boyunca yürümeye devam ettik. Yol boyunca papatyalar, mor çiçekleriyle kenger dikenleri, pespembe çiçekleriyle, su boyu ılgınlar ve daha ilerde toprağın nerdeyse bütün yüzünü kaplamış deniz börülceleri bitki örtüsünün dikkatimizi çeken unsurlarıydı. İnsan eliyle dikilmiş çok sayıda dut ağacına rastladık. Kimisi daha yeni meyveye durmuştu. Kimisinin boyu nerdeyse daha bir insan boyu kadar bile değildi. Diz boyu yüksekliğindeki otların rüzgârın etkisiyle bir o yana bir bu yana savruluşu, Andrey Tarkovsky’nin şiirsel sahnelerle örülü Ayna filmini hatırlattı bizlere… Bahar bütün coşkunluğuyla ayaktaydı Gediz Deltası’nda velhasıl…

 Eski Gediz'in denize açılan ağzı

Gediz’i takip ederek küçük köprülerin üstünden geçip denize doğru yürüdük. Eski Gediz’in yatağının ucuna doğru, yine İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin daha önce Maltepe açıklarında gördüğümüz balıkçı barınağının tıpkısı; bir kulübeler kompleksi göründü. Sert geçen kışın ardından özenle yapılmış barınaktaki kulübelerin durumu pek de iyi görünmüyordu. Nehir ağzına doğru; zaman zaman denize doğru çekilen suyun bıraktığı bataklıklara saplanmamak için zigzaglar çizerek yürümeye devam ettik. Denize doğru martıların çılgınca uğultuları insanın tüylerini diken diken ediyordu. Yumurtalarını diğer kuşlardan korumaya çalışan martıların canhıraş çığlıkları yaklaştıkça dalga seslerine karıştı. Her iki kıyı boyunca belediyenin yaptırdıklarının dışında onlarca derme çatma balıkçı kulübesi vardı. Gerenköy’den ve Bağarası’ndan gelen köylülere aitti kulübelerin çoğu. Bir süre sonra kara bitti; artık tam sıfır noktasındaydık ve Gediz’in Ege Denizi’ne döküldüğü ana tanıktık şimdi…

 Eski Gediz'in ağzında; Ege Denizi'nin kıyısındayız.

ve Muharrem Amca karşı kıyıdan bizi kuritasıyla almaya geliyor.



Muharrem Amca ve kırık dökük kuritası

Eski Gediz'in önleri; bundan ötesi Ege Denizi...

 70'lik delikanlı Muharrem Amca, küreklere asıldı; karşı kıyıdaydık artık.

Gediz Deltası'nın Foça tepelerine doğru gelişimi

 Bu sırada karşı sahilde başında tartamağıyla yaşlı bir balıkçı bize seslendi. Yanına gelmemizi istiyordu. Ama biz yatağın karşı kıyısındaydık. Bir süre sonra yaşlı balıkçı, karşı kıyıdan bir kuritaya(5) binerek, bizim bulunduğumuz kıyıya doğru kürek çekerek yaklaştı. Merhabalaştık ve tanıştık. Önce tekneye attık kendimizi… Sağı solu kırık dökük teknede ayakta durmak bile güçtü; hemen oturağın kenarına iliştik.

Denize doğru sazlıkların içinden geçtik

İhtiyar balıkçı, Milli Eğitim Müdürlüğü’nden emekli Romanya göçmeni Muharrem Amca’ydı. Önce kısa hikâyesini anlattı; Romanya’da başlayan aile tarihi, şimdi Yeni Bağarası’nda sakin bir emeklilik yaşamı içinde sürmekteydi. Eski Gediz’in denize kavuştuğu bu noktadaki kırık dökük kulübesinde ise, hem bir yandan doğayla içi içe olmanın hazzını duymak, diğer yandan da tuttuğu balıklarla kısıtlı aile bütçesine katkıda bulunmak onun pek sık yaptığı uğraşlarından biriydi. Bize hemen portatif tüp ocağında çay demledi; eşinin yaptığı incir pekmezinden tattırdı. Her şeyin birbirine girdiği ve pek de hijyenin aranmadığı bu ortamda pekmez inanılmaz lezzetli geldi. Çaylar yetişti arkasından… Gediz’in ağzındaki küçük adaya konuşlanmış martıların çığlıkları arasında, birbiri ardına yudumladık çaylarımızı. 

 Karşı kıyıda gezginlerin Muharrem Amca ile birlikte çay keyfi

 
  Muharrem Amca ile veda zamanı

Yaklaşık 1 saat kadar oyalandık Muharrem Amca’nın yanında… Zaman nasıl geçmişti anlayamadık. Artık gitme zamanıydı. Dönüşümüzü bu kez bulunduğumuz karşı kıyıdan yapacaktık. Muharrem Amca, bizi hiç üşenmeden kuritasıyla bataklıkların ötesine kadar taşıdı. Kıyıya yanaşarak karaya çıktık. Üstüne para versek, bu kadar keyifle Gediz Nehri’nde bu seyahati yapamazdık. Muharrem Amca ile kıyıda vedalaşıp ayrıldık. O yeniden kuritasına binip kırık dökük kulübesine doğru kürek çekerek uzaklaştı.

 Muharrem Amca'nın motorsikleti; bizi kuritası ile bu noktaya kadar getirdi.

Dönüş yolunda Eski Gediz...

Akmayan çeşmenin martıları; yol boyunca bu çeşmelerden bir kaç tane daha vardı.


Eski Gediz ve arkada Bağarası'nın tepeleri

 Dönüş yolunda bir inek sürüsüne rastladık.

Su boyunda babaçeler

Uçun pelikanlar uçun; denize doğru...

Arabanın yanına ulaştığımızda Eski Gediz’in iki kıyısında toplam 12 km yol yürümüş, ayrıca gün boyu Gediz Deltası’nda araba ile ayak basmadık yer bırakmamıştık. Akşam vakti Gerenköy’ün sırtını dayadığı Çamlık’tan Gediz Ovası’ndaki çalışan traktörlerin toprakta bıraktığı izleri takip ederken, ufka doğru biraz ilerde görmüş geçirmiş Gediz, milyonlarca yıl yaptığı gibi bu akşam da Ege Denizi’ne doğru usul usul akışını sürdürmekteydi. Biz ise Gerenköy’ün tepesinden kızıllığa bürünen ufka doğru bakarak, günün muhasebesini yapmakla meşguldük.

 Gerenköy-Manastırtepe'den Gediz Deltası'na ve Gediz Ovası'na baktık.

Dipnotlar:
(1)      Gediz Havzası’nın jeolojik gelişimi hk.da İzmir’in Smyrna’sı; Prof. Ersin Döğer, İletişim Yayınları, 1.Baskı-2006; sayfa: 17
(2)      a.g.e; sayfa:36
(3)      Panazıepe Menemen Kazısı hk.da sunum; Prof. Dr. Armağan Erkanal; bkz. http://www.izmirturizm.gov.tr/Eklenti/9467,panaztepe-kazisipdf.pdf?0  
(4)      İzmir’in Smryna’sı; Prof. Dr. Ersin Döğer; İletişim Yayınları, 1.Baskı-2006; sayfa: 36
(5)      Kurita; sığ sularda karaya oturmadan gidebilen, altı düz küçük tekne
(6)      Belirtilenler dışında fotoğraflar; gezi sırasında MYC / İF tarafından çekilmiştir.




Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe



4 yorum:

  1. Çok başarılı bir çalışma, elinize sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Bu fotoğrafları screencapture ile rahatlıkla kopyalayabileceğimizi biliyorsunuzdur.Böyle demode olmuş kopya koruma yöntemi ne işe yarayacakki?Fotoğrafların turşusunumu kuracaksınız?Fotoğraflarınız sizin olsun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın takipçimiz; dediğinizi elbette biliyoruz. Ayrıca amacımız kimseden bilgi ve belge saklamak da değil. Blogda yer alan yazılarımıza gelen yorumları incelerseniz, ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Şunu belirtmeliyiz ki; karşı taraf meramını belli bir edep dahilinde anlatabilirse; bu tür talepleri karşılamamak gibi bir düşüncemiz asla olamaz. Blogdaki bütün yazılar belli bir emeğin ürünüdür. Sadece amacımız sizin gibi "meraklı" arkadaşlara bu hassasiyetimizi hissettirmektir. Yoksa asla karşı tarafı yine sizin yaptığınız gibi rahatsız edici bir dil kullanarak kışkırtmak olamaz. Ayrıca yazdığınız gibi "turşucu" filan da değiliz. Şunu da belirtelim; bloğu da izlemek zorunda değilsiniz. Beğenmezseniz, girdiğiniz bu sanal ortamı kolaylıkla terk edip gidebilirsiniz. Bizden size naçizane bir tavsiye; nezaketi ve edep duygusunu gerçek alemde asla yitirmeyin. Saygılarımızla... İF

      Sil