11 Temmuz 2013 Perşembe

KARYA’NIN GÖĞE UZANMIŞ KUTSAL TAHTI; LABRAUNDA yada LABRANDA


15.Mayıs 2013
İbrahim Fidanoğlu

2012 güzünde Girit’e gitmiştik. Herakleion’da Müze’yi gezerken galerilerden bir tanesinin iki köşesinde çift başlı baltalar (labrys) dikkatimizi çekmişti. Kadim Minos uygarlığının Knossoss gibi saray kentlerinde öne çıkan en önemli dinsel simgelerinden çift başlı baltanın yaygın olarak bir tapım unsuru olarak en çok karşımıza çıktığı yerlerden biri de İlkçağ’da Anadolu’nun Karya bölgesi idi. 

 Girit'te Heraklion Arkeoloji Müzesi'nde "Labrys" Zeus'un çift ağızlı baltası; 2012 Ekim

Bugün İlkçağ’daki Karya coğrafyasının kalbi sayılabilecek Milas ile çevresinde ve onun inanç merkezi sayılabilecek dağların üstündeki Labraunda’da dolaştık. Son yıllarda 2008 yılından beri pek de sessiz sedasız denilemeyecek bir şekilde yağmalanan ve Perslerin ilk Karya Satrabı Hekatomnos’a ait olduğu söylenen anıt mezarla da gündeme oturan bu İlkçağ uygarlığının kalbinde dolaşmak her zamanki gibi heyecan vericiydi.

Labraunda'nın genel görünüşü
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)


Labraunda önlerinde bizim gezginler

Sabah geleneksel Belevi kahvaltımızdan sonra bahardan yaza dönen bir havada Bafa Gölü kıyısını takiben, yıllardır sürüp giden bölünmüş yol çalışmaları nedeniyle sıkıntılı bir güzergâhtan Milas’a doğru yöneldik. Saat 11 civarı Karya Ülkesi’nin Bodrum’dan önceki başkenti Milas’a girdik. Milas içindeki planladığımız gezintimizi öğleden sonraya bırakarak kentten 14 km. uzaklıkta ve Aydın’ın Karpuzlu ilçesi (eski Alinda antik kenti) yolu üzerinde yer alan Karya’nın kutsal alanı Labranda’ya yöneldik. 

 Labraunda Kutsal Alanı'ndan Gökova üstündeki Kıran Dağları'na doğru bakış

Milas – Bodrum yolu üzerindeki “şehir merkezi” girişini sağımızda bırakıp döner kavşaktan İzmir yönüne tekrar döndükten sonra, Labranda levhasından Doğu yönüne doğru saptık. Yargının üstünlüğünü (?) vurgulamak için olsa gerek 11 yıllık icraat döneminde Roma döneminin ahalide korku ve eziklik yaratmaya matuf kamu binalarını andıran taşra kasabalarının dev adliye binalarından birini solumuzda bırakarak, Anadolu’daki İlk Çağ’ın kadim inanç merkezlerinden birine doğru; dağa sarmaya başladık. Çift yönlü ve bulvar görünümlü kaliteli bir yol, bir süre sonra Beşparmaklar’dan yakınlardaki Güllük Limanı’na feldispat madeni taşıyan yük kamyonlarının hayli hırpaladığı daracık bir tali asfalta ve ören yerine 1-2 km. kala da yine aynı tahribat sonucu asfaltın kaybolarak engebelerle dolu berbat bir şoseye dönüşüyordu.


 Akropol'den Labraunda Kutsal Alanı ve topoğrafyanın görünüşü

Perslerin Karya Satrapı Maussollos tarafından ören yeri yakınlarındaki Kargıcak Köyü üzerinden yapılan bir döşeme yolla ulaşılan kutsal alan, aslında buluntu çömleklerin yaşları itibariyle M.Ö. 7 yüzyıla kadar dayandırılan bir inanç merkezi olarak kayıtlara geçmiş. Ören yerini 19.yy.da yeniden bulan Avrupalı gezginler de aynı rotayı izlemişler. Bugün bile Kargıcak yönünden yapılacak yürüyüşle bu döşeme yolun günümüze kalan bazı parçalarına rastlamak mümkün.

 Ören yerinin bekçi köpeği ile hasbıhaldeyiz

Beşparmakların uzantıları üzerinde bir kartal yuvası gibi göğe yükselen Labraunda Kutsal Alanı, açık ve temiz bir havada ufka doğru bakıldığında, oldukça geniş bir görüş açısına sahip bir yükseltide ve son derece etkileyici bir konumda yer alıyor. Gözlerimiz ufka doğru etkileyici topografyayı tarıyor. Uzaklarda; Bodrum’un üstünde Torba çöküntüsünü ve Türkbükü’nün arkasındaki Kaplan Dağı’nı, daha da ötelerde Ege Denizi’nde Bodrum yarımadasının hemen dibindeki İstanköy Adası’nın hörgücünü ve en önde uzayıp giden Gökova’nın Kıran Dağları’nın uzantısı Kuru Kümes Dağları’nı bir silsile şeklinde seçmeye çalışıyoruz. Kutsal alan, binlerce yıllık kadim geçmişinde saklı kutsallığını borçlu olduğu ve sanki yıldırımlı yağmurlarla ikiye ayrılmak üzereymiş hissini veren dev bir yarık kaya çekirdeği ile onun dibindeki pınarın altından itibaren geniş bir yaylakta aşağılara doğru uzanıp gidiyor.


Labraunda'nın kutsal kayası; Yarıkkaya

Dağların tepesinde, ıssız bir yaylada İlkçağın hac edilen bir kutsal alanı ve Batı Anadolu’nun eski zaman sakinleri Karyalıların kutsal merkezi olan Labraunda’ya Mylasa’dan, Alinda ve Alabanda’dan gelen ziyaretçiler tanrılarının onuruna yapılan ve muhtemelen beş gün süren şenlikler için buraya yılda bir kez yürüyerek gelirmiş. , Tapınağa Milas yönünden gelenler, Güney Kapısı’ndan (Güney Propylonu); Alinda yönünden gelenler ise Doğu Kapısı’ndan (Doğu Propylonu) ulaşırlarmış. Bu kapılardan girmeden önce temizlenmek, arınmak ve bu kutsal mekâna bir anlamda her türlü “kirinden” arınarak girmek esasmış. Bu amaçla kutsal alanın Kargıcak yönündeki güzergâhında; aşağılarda var olan pınarlardan söz ediliyor. 

 Yarıkkaya'nın Labraunda'nın kutsal pınarı

Labranda’yı eşsiz kılan en önemli özelliklerden biri de, Zeus’a adanmış tapınağın hemen altında ve aynı hizada yer alan iki Andron’u barındırıyor olması. Andronlar yada “erkek meclisleri”, kutsal törenlerde sadece Karyalı halkların ileri gelen soylu temsilcilerinin katılabildiği kurban şölenlerinin düzenlendiği mekanlardı. Güneye doğru uzayıp giden derin vadiye bakan; son derece kalın duvarlara açılmış pencerelerden giren denizden gelen meltem rüzgârı, bu yükseltilere dahi ulaşan Milas’ın yaz aylarındaki kavurucu sıcağına çare olarak düşünülmüş olmalı. 

 Labraunda Kutsal Alanı'nın andronları; alt düzlemde Maussollos, üst düzlemde İdrieus'un Andronları 

“Andronlarda duvarlar boyunca yer alan sedirlere oturan 40 civarı konuk, bu şölenlere katılır, yer içer ve geceleyin de uyur kalırdı. Önemli katılımcılardan belki yüzden fazlası da kutsal alanın doğu kısmındaki stoada yer alan altı yemek salonunda ağırlanırdı. Katılımcıların büyük çoğunluğu, muhtemelen çeşitli teraslar üzerinde kurulan geçici barınak veya çadırlarda yerde yiyip içmek ve yatıp uyumak durumunda olmasına karşın Labranda’daki bu sıra dışı ziyafet tesislerinin benzerleri çoğu antik kutsal alanda bulunmaz.”(1)

  Maussollos Andronu'nun şölen odası

Ören yerinin önündeki düzlüğe geldiğimizde yaylada hafif bir esinti vardı. Yol çatısından itibaren bizi takip eden tasmalı (büyük ihtimalle bekçilerin) iki kurt köpeği arabayı bıraktığımız vadiye nazır düzlükte bizi koklayarak teftiş ettiler. Kutsal alana girmemize bir engel olmadığına karar veren bu hınzırları bir süre sevdik. Hala ötemizde berimizde dolaşan köpeklere bir şeyler vermek için bakındık, ama onlara layık bir şey bulamadık yanımızda. Bir süre Gökova’nın üzerinde yükselen ve uzaktan bir siluet olarak fark edilen Kıran Dağları’nın sırtlarını seyrettik. Arkamızı döndüğümüzde, yamaçta mitolojik hikâyelerin kaynağı Yarıkkaya bütün haşmeti ile karşımızda duruyordu. Hemen sol yanında ise günümüze oldukça sağlam bir şekilde ulaşabilmiş bir mezar yapısı vardı. Rivayetlerden birisi üç sedirli bu mezar anıtının Mausollos’un kardeşi İdrieus’a ve onun ailesine ait olabileceği doğrultusundaydı. Ne olursa olsun içine de girdiğimiz bu yapı günümüze ulaşan sağlamlığı ve kalın duvarları ile eşsiz güzellikteydi.

 Maussollos'un Andronu; şölen odasının girişindeki hayat ve sütunlar

Yarıkkaya’nın üstünde yer alan nişler büyük olasılıkla kült heykelciklerin konulduğu kutsal bölümlerdi. M.Ö. 7.yy. kadar uzanan bir geçmişe sahip kutsal alanın bütün sihri bu kayadan kaynaklanıyor olsa gerekti.


 Yarıkkaya ve altındaki nişler

Batı Anadolu’da M.Ö. 546’da Perslerin Sart önlerinde Lidya Kralı Krezüs’ü dize getirip Lidya’nın egemenliğine son verişi ile yeni bir dönem başladı. Persler, tüm Anadolu’da bir tür eyalet düzeni olan Satraplıklar’ı oluşturdular. Yerel ileri gelen hanedanların temsilcilerinden atanan satraplar Anadolu’daki Pers egemenliğinin temsilcisi ve sürdürücüsü oldular. Karya’da da bu işi Hekatomnosoğulları üstlendi. Baba Hekatomnos (yönetim süresi: M.Ö. 392-377) Persler tarafından atanan ilk satrap oldu. Hekatomnos’un üç oğlu ve iki kız vardı. Bunlar sırasıyla oğulları Mausollos (yönetim süresi: M.Ö. 377-352), İdrieus (yönetim süresi: M.Ö. 351-344) ve Piksadoros (yönetim süresi: M.Ö. 344-336) ve kızları Artemisia (yönetim süresi: M.Ö. 352-351) ile Ada idi. Aynı zamanda Artemisia, Mausollos’un; Ada da İdrieus’un karısı idiler. Büyük İskender, Batı Anadolu’ya ulaştığında Alinda önlerinde onu karşılayan Kraliçe Ada, İskender ile kurduğu yakın dostluk sayesinde Halikarnassos’u ele geçirdikten sonra yeniden Büyük İskender tarafından Karya’nın yönetimine getirildi.

 İdrieus'un Andronu; Milas Ovası'na bakan pencereler

“Karya bölgesinin iç kesimleri Arkaik dönemde (M.Ö. 7.-6.yy) kentleşmemişti ama çok sayıda küçük köy ve mezra vardı. Bu yerleşmeler, kendi ortak çıkarları için çeşitli birlikler veya konfederasyonlar kuruyordu. Bu birliklerin M.Ö. 5. Ve 4.yüzyıllarda en büyüğüne hoi kares deniyordu. Hem Karyalılar birliğinden hem de Labraunda’dan ilk bahseden yazar M.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Herodotos’tur. Bodrumlu (eski Halikarnassos) olan babasının adı Lykses, Karca (Karyalıların konuştuğu dil) idi. Herodotos’a göre Karya güçleri (Persler Batı Anadolu’da ilerlerken) Labraunda Kutsal Alanı’na sığındı ve akabinde burada Perslerle bir savaş yapıldı. Anlaşılan Labraunda, Karya Birliği için önemli bir buluşma yeriydi.

 Yarıkkaya'nın altında stoa düzlemi ve önde Roma dönemi çeşmesi

M.Ö. 3.yüzyılda en önemli Karya konfederasyonu Khrysaoreis denen başka bir birlikti. M.Ö. 1.yüzyılın sonlarında veya M.S. 1.yüzyılın başlarında yazan Antik coğrafyacı Strabon’a göre bu birliğin toplanma yeri Stratonikeiea bölgesindeki Zeus Khrysaoreis tapınağı idi. Ancak bu her zaman böyle değildi. Bir yazıta göre bu birlik, M.Ö. 267 yılında Labraunda’da toplanıyordu; Labraunda’da ele geçen başka yazıtlarda da Khrysaoreis’ten söz ediliyor.” (2)


Maussollos Andronu kiriş yazıtındaki Maussollos yazısı; şimdi yerde 

Kutsal alana; Milas yönünden gelen ziyaretçiler için düzenlenmiş Güney Kapısı’ndan girdik. Her taraf, bahar yağmurları ve güneşle coşmuş otlarla kaplıydı. Ören yeri bekçileri, bu otları biçmekle meşguldüler. Biraz soluklanıp onlarla sohbet ettik. Ören yerinde bir tuvalet dahi bulunmaması büyük eksiklikti. Onlar, sadece bizi dinlediler. Zaten dertleri başlarından aşkındı. Burası dağ başında unutulmuş bir mahrumiyet bölgesi gibiydi; aslında cennetten bir köşeydi tabii. Oysaki, Korint Körfezi’ne hâkim pozisyonda; yılda milyonlar mertebesinde turistin ziyaret ettiği ve darphane gibi para basan, Orta Yunanistan’daki bir Delphoi Tapınağı gibi neden olmasın diye düşündük? Konumu da bir o kadar benziyordu. İç geçirip tapınak alanını gezmeye başladık.

 Orta Yunanistan'daki İlkçağın kenanet merkezi Delphoi Tapınağı; 2012 yazı

Labraunda, en yakın kentlerden oldukça uzakta bulunduğundan burada yaşayan küçük topluluk için günlük yaşam muhtemelen çok sıkıcı ve sıradandı. Şenliklerin yapıldığı birkaç gün gerçekten büyük bir fark yaratıyor olmalıydı. Görünüşe göre yılın en büyük olayı, muhtemelen arka arkaya beş gün süren ve Zeus’a kurbanlar sunulan şenliklerdi. 

 İdrieus'un Andronu'na doğru

Yıllık kurban şenliklerine binlerce kişi katılıyor olmalıydı. Bu kişiler, Mylasa’dan taş döşeli Kutsal Yol’u izleyerek yada Labraunda’nın kuzey tarafındaki dağlardan ve ardındaki vadide yer alan Alinda ve Alabanda’dan başka bir taş döşeli yolu izleyerek büyük kafileler halinde geliyorlardı. Yanlarında; kurban edilmek üzere öküzler, koyunlar ve keçiler ile şenlikler için şarabın yanı sıra diğer yiyecekler ve kamp malzemesi de getiriyorlardı. Hem kurbanlarda hem şenliklerde müzisyenler ve atletler de hazır bulunuyordu. Atletizm yarışları, Antik dünyanın diğer kutsal alanlarında olduğu gibi burada da şenliklerin bir parçasıydı. Kutsal alanın hemen birkaç yüz metre batısında yer alan stadion bunun en büyük kanıtıdır.

 İdrieus'un Andronu önünde "andron" yazısı

Şenliklerin en önemli kısmı tabii ki, sunakta tanrı için yapılan zaman alıcı kurban törenleriydi; burada hayvanlar ritüellere göre kurban ediliyor ve tanrının kemik ve yağlardan oluşan payı yakılıyordu. Kurbanlıkların kesilmesinden sonra hizmetliler ve köleler şenlikler için eti hazırlamaya ve pişirmeye başlıyordu. Bu sırada “stadion”da da yarışlar yapılıyordu. Topluluğun en önemli üyeleri, seçilmiş liderler ve rahipler bundan sonra “andron”larda bulunan ziyafet salonlarına davet ediliyordu. Andronlarda sedirlere uzanan bu kişilere kurban etinden hazırlanan yemekler sunuluyor ve odanın arka duvarındaki niş içinde tunçtan heykeli duran tanrı şerefine önemli miktarda şarap tüketiliyordu. Diğer önemli kişiler Doğu Stoa’daki her biri 11 sedir ile döşenmiş ziyafet odalarında ziyafete katılıyordu. Her sedire iki kişi uzanıyordu; yani andronlar ve stoada toplam 200’den fazla kişi misafir edilebiliyordu. Yine de katılımcıların büyük çoğunluğunun dışarıda, kutsal alanın teraslarına kurulmuş çadırlarda veya geçici barınaklarda kaldığını unutmayalım.” (3)


 Mylasa yönünden gelenler için Güney Propylonu 

Labraunda’ya Mylasa yönünden gelen ziyaretçiler, kutsal alana; İdrieus tarafından yaptırılan Güney Propylon’dan giriş yaparlardı. Her iki cephesinde ikişer adet İon tarzı sütunların yer aldığı Propylon yapısında basamaklarla çıkılan üç giriş yer almaktaydı. Milas’ın sırtını dayadığı Sodra Dağı’nın gri renkli mermerinden yapılmış Güney Propylonu, gelen ziyaretçiler için bu basamaklarla çıkılan ihtişamlı girişten sonra artık Tanrı’nın huzurunda düzenli ve dikkatli olunması gerekliliğinin işareti kabul edilirdi. Aynı durum, Alinda yönünden gelecek ziyaretçilerin giriş yaptığı Doğu Propylonu için de geçerliydi. 

 İdrieus zamanından kalma Dorik tarzda çeşme yapısı

Güney Kapısı’nın hemen sağında; yine bir kiriş yazıtının üstündeki “Hekatomnos oğlu Milaslı İdrieus adadı” şeklindeki ifadeden anlaşıldığına göre İdrieus zamanından kalma Dorik tarzda bir çeşme binasının kalıntıları yer alır. Çeşme yapısının doğu yönünde; biraz ilerisinde ise, bir zaman sıçramasıyla Roma döneminden kalma Doğu Hamamı ve Bizans döneminden kalma Doğu Kilisesi’ne ulaşılır. 

 Bizans Kilisesi

M.Ö.6.yy.da bugünkü Yarıkkaya’nın hemen altındaki üst düzlemde küçük bir tapınak olarak varlığını sürdüren Labraunda Kutsal Alanı, aşağı yukarı M.Ö. 4 yy.dan itibaren bugünkü görünümünü kazanmış. Bu da tarihsel olarak Pers Satrapları Hekatomnosoğulları dönemine denk düşüyor. Roma döneminde ise kutsal alana; biri bugünkü çam ağaçlarının yoğunlukla bulunduğu alanda, diğeri de daha sonrasında Bizans döneminde bir kilise ile paylaşılan ortak alandaki Doğu Hamamı, üst düzlemde yer alan çeşme ve benzeri yapılar ilave edilmiş. M.S. 6-7. yy.larda ise, Hristiyan nüfusun çiftçi olarak bölgeye yerleşmesiyle; buradaki mevcut yapılardan yararlanılmış. Onlar üzerinde modifikasyonlar ve eklemeler yapılarak, Hristiyanlığın ruhuna uygun hale getirilmişler. Doğu Hamamı’nın içine Bizans Dönemi’nde bir kilise yerleştirilmesi de o dönemlere denk düşüyor olmalı. 10 yy.dan sonra Türkmenlerin akınları sonucunda Menteşeoğulları’nın bu topraklara ulaşması sonucunda; bölgenin güvensiz hale gelişi ile Labraunda, 1743 yılında kutsal alanı yeniden keşfeden Richard Pocock’un bölgeye gelişine dek sessizliğe gömülmüş.

 Gezginler o muhteşem merdivenlerde...

Güney Propylonu’ndan kutsal alana giriş yapıldıktan sonra İdrieus ve Maussollos’un Andronları’na doğru ilerlerken, ziyaretçileri; bir üst düzlemle bulunduğumuz alanı birleştiren, uzaktan son derece gösterişli görüntüsü ile günümüze ulaşabilmiş ve çıkanı yormayacak bir maharetle yapılmış; öne doğru eğimli basamaklarıyla geniş bir merdiven karşılar. Yukarıdaki düzlemde yer alan şölen odaları Andron’lara kabul edilişin büyük onuru ile çıkılan anıtsal merdivenler, bu derinlikli yapıya hem güçlü ve sağlam, hem de anıtsal bir görünüm kazandırmaktadır. Yapı malzemesi aslında çok da gösterişli olmayan yerel grano gnays kayaç malzemeden oluşmaktadır. Birer birer çıkılan basamaklarla birlikte, insanı yormadan yukarı doğru çeken bu ergonominin, yaklaşık 2500 yıl öncesinden zamanımıza süzülerek ulaşabilmesi ne kadar heyecan vericidir; anlatılamaz.

 Andron C; kime aitti; henüz bilinmiyor.

Merdivenlerle ulaşılan düzlemde; mermer sütunlarıyla dikkat çeken Zeus Tapınağı’nın altında, kronolojik olarak en eski erkekler meclisi yapısı Maussollos’un Andron’u (ANDRON B) yer almakta. Andron’un kapısının kirişi üstünde yer alan “Maussollos” yazısı bugün bizi bu düzlem çizgisinin hemen üstünde karşılıyor. Maussollos kardeşi İdrieus’un Zeus Tapınağı ile aynı düzlemde yer alan “andronu”nun aksine; Tanrı’nın yüceliğini temsil eden bu çizginin altında kalmayı yeğleyen bir bakış açısı ile kendi şölen odasını yapılandırmış olmalı. Bir üst düzlemde yer alan kardeşi İdrieus’un Andronu’na göre daha kötü durumda günümüze ulaşmış olan Mausollos’un erkekler meclisi, basit bir megaron yapısına benzer bir plana sahip. Arkada yer alan ve yemekli şölenin gerçekleştirildiği yaklaşık 30-40 kişinin bir arada yemek yiyebildiği iç oda; onun devamında bir hayat ve hayatın önünde yer alan iki sütun bu megaron yapısının iskeletini oluşturuyor. Bu yapı, eğer sütunlarla çevrilmiş olsaydı, bir Yunan tapınağı şekline bürünmüş olacaktı. Bu haliyle ise, yapı erkekler meclisi işlevi görmekte. Andron yapısının önünde yer alan sütunlar, Sodra Dağı mermerinden İon tarzı sütunlar; ancak yapının üst kısmındaki Dorik mimari yaklaşımı, yüksek dağların tepesindeki ıssız dünyasına sıkışmış bir taşralılıkla açıklamak belki mümkündür. 

 Maussollos'un Andronu; önde sütunlar; arkada hayat ve şölen odası

Bu yapının önemli özelliklerinden biri de şölen odasının arka duvarının ortasında yer alan girintidir. Bu boşluğun her iki yanında Maussollos ve karısı Artemisia ile ortasında elinde baltası ile Zeus’un heykellerinin bulunduğu kabul edilir. Bu durum; bu odada yemek yiyenlerin himayesi altına girdikleri gücün temsili ifadesi olmalıdır. Odanın içini şöyle bir tasavvur edelim şimdi: 

 Maussollos'un Andronu; şölen odasının arka duvarındaki heykellerin konulduğu girinti

Bu odanın üç tarafında duvarlar boyunca dizili sedirler bulunmaktadır. Bu sedirlerin üzerinde ise kabile reisleri, soy ağacının en tepesinde bulunan toplumun ileri gelen yaşlı önderleri ve benzeri seçkin kişilerden oluşan 30-40 kişilik bir topluluk oturmaktadır. Bu ev tanrıya ait bir evdir. Bu evdeki tabaklar, sehpalar her türlü eşya tanrının malı kabul edilir. Ona kurban edilmiş hayvanların etinden yapılan yemeklerin; tanrının malı olan aksesuarlar kullanılarak yendiği böylesine kutsal bir şölene katılmak müthiş bir statüko meselesi olmalıdır. 

 Teras evleri ve üst düzlemde Zeus Tapınağı'nın mermer sütunları

Kutsal alanın bu en önemli yapılarına değinmişken; Karya’daki bu yeni yapılanmayı belki de şöyle özetlememiz yerinde olur. Persler, Satraplık müessesesi sayesinde yerel gücü bu şekilde kendi lehlerine çevirmiş; Maussollos ise yenilikçi bir yaklaşımla Kıta Yunanistanı’ndan getirttiği ünlü mimar ve heykeltıraşla bir anlamda yenilikçi bir yaklaşımla yeni bir yaşam anlayışını Karya topraklarında tesis etmeye çalışmış olmalıdır. Belki de Batı Anadolu’da Hellenistik çizgiler taşıyan bu sanatsal anlayışı İlkçağ’ın bir tür “rönesansı” olarak kabul etmemiz uygun olacaktır.

 Teras evlerinin duvarlarında izlenebilen isodomik duvar tekniği

Andron B’nin bulunduğu düzlemden yukarıda; Zeus Tapınağı’nın temellerinin de bulunduğu tapınak düzleminde İdrieus’un Andronu; Andron A yer almaktadır. Bundan başka en alt dü<zlemde hrenüz şimdiye kadar kime ait olduğu tespit edilememiş (belki de küçük kardeş Piksadaros’a aitti) bir başka andron daha mevcuttur. Bu da arkeologlar tarafından Andron C olarak adlandırılmıştır.

 İdrieus'un Andronu; ön cephede Dorik sütunlar ve şölen odası girişi

Andron A, hepsi içinde bugüne en iyi durumda erişmiş bir örnektir. Kutsallık atfedilmiş Yarık Kaya’ya karşıdan bakan bir konumda Zeus Tapınağı ile aynı düzlemde konumlanmış yapı belki de İdrieus’un zamane dindarlığını, Tanrı katına yakınlıkla ifade edişinin bir şeklidir. 

 İdrieus Andronu; şölen odasının içi

Güneye bakan kalın duvarlarına; Milas’ın yaz aylarındaki kavurucu sıcaklarını bir nebze azaltmak ve bu amaçla denizden gelen meltem rüzgârlarının serinletici etkisini alabilmek için hem hayat bölümünde hem de şölen odasına denk gelen bölümde pencereler açılmış bulunmaktadır. Şölen odasında muhtemelen Tanrı Zeus ortada olmak üzere, İdrieus ve karısı ve aynı zamanda kardeşi Ada’nın heykellerinin yer aldığı bir girinti seçilebilmektedir.

 İdrieus'un Andronu; şölen odası; güneye bakan pencereler; en arkada heykellerin konduğu duvardaki girinti

Yapı Maussollos’un şölen odasına göre daha yeni bir yapı olmakla yapısal özellikleri açısından daha sağlam bir özellik kazanmış bulunmaktadır. Hayat girişindeki kiriş ve bunu hala taşımakta olan; bir Yunan yapı hilesi olarak yukarıya doğru giderek daralan kapı açıklığını temsil eden kapı söveleri bu sağlamlığın delili olmalıdır. 

 İdrieus'un Andronu'nun giriş kapısı; kiriş hala yerinde duruyor!

Sığ yivli sütunlardan oluşan Dor düzeninde yapılmış; Andron A yapısının hemen yanında yer alan Oikoios binası, tamamen Zeus Tapınağı’nın rahiplerine ayrılmış bir konut görünümündedir. Sütunların kaideleri bulunmamakta; iki göz odadan oluşan ve Labraundalı Zeus’a adandığını belirten bir de kiriş yazıtının bulunduğu yapı 4.yy.ın ortalarından kalmıştır. Hristiyanlık döneminde odanın köşelerine yerleştirilen tuğla örgülü direkler, yapının üstünü örten kubbeyi taşıyor olmalıydı. 


 Önde Zeus Tapınağı; arkada solda Andron A; sağda Oikoi yapısı -rahipler evi
Menderes kıyısında yükselen Priene kentindeki Athena Tapınağı’nın mimarı Pytheos’a yaptırıldığı ileri sürülen Zeus Tapınağı ve Andron A yapıları, kutsal alanın en göz alıcı yapılarındandı. Bugün artık tapınağın sadece temelleri ve etrafa saçılmış sütunlar ve diğer yapı malzemeleri seçilebiliyor. Tapınağın ön ve arka cephelerinde altışar sütun, yanlarda ise sekizer İonik sütun varmış. Arşitrav bloğunun üzerindeki yazıtta ise; Hekatomnos oğlu İdrieus’un adı, tapınağın banisi olarak yer almış. Yerel gnays malzemeden inşa edilen cella duvarları haricinde tapınağın geri kalanı mermerden inşa edilmiş. (4)

 Zeus Tapınağı

Tapınağın mermer zemini ile basamaklarının önemli bir kısmı günümüze ulaşabilmiş. Ancak Zeus’un kült heykelinden bugüne herhangi bir iz kalmamış. Strabon’a göre; kült heykeline, ahşaptan ve ilkel görünüşlü heykel anlamında ksoanon deniyormuş; kabartmalarda ve sikkelerde bu kült heykeli, sol elinde bir mızrak, diğerinde ise bir çift ağızlı balta tutarken betimlenmiş. M.S. 2.yy.da yaşayan Plutarkhos’a göre; bu çift ağızlı balta, bir zamanlar Herakles tarafından Amazon kraliçesinden kazanılmış ve Lidyalılara hediye edilmişti. Bunu takiben; M.Ö. 7.yy. ortalarında Lidya üzerindeki egemenlik mücadelesindeki yardımından dolayı Lidya Kralı Gyges tarafından onlara yardıma gelen Mylasalı Arselis’e vermiş, o da bu baltayı Labraunda’daki Zeus heykeline hediye etmişti. (5)

 Zeus Tapınağı ve arkada İdrieus'un Andronu ile Oikoi - rahipler evi

Bu yarı mitolojik hikâye, bizim geçen yıl Girit’te gördüğümüz çift başlı baltaları herhalde pek açıklamıyor. Santorini adasında M.Ö. 17.yy.daki büyük patlamanın ardından Girit adasındaki Minos uygarlığının darmadağın olması ve Anadolu anakarasına yönelen göçlerle; özellikle Batı Anadolu’da, kıyıda kolonize olan Minos kökenli halkların bu inanç sistemini buralara taşımış olması, iki ayrı coğrafyada gördüğümüz çift başlı baltaları daha iyi açıklayacak gibi…

 Kuzey Stoa'sı

Kuzey Stoa’sının temel izleri üzerinden, Yarıkkaya’nın dibindeki bir kaynaktan binlerce yıldır usul usul akan pınara doğru ilerledik. Diz boyu olmuş otların arasından ilerlerken yılanların uyanmış olduğunu bilerek pür dikkat hareket ettik. Pınar, her zamanki gibi bütün muhteşemliği ile akmaya devam ediyordu. Yarık kayanın dibinden kaynayan bu tertemiz ve şerbet tadındaki su, kutsal alandaki binlerce yıl önceki inancın da kaynağı olmalıydı. 

 Gezginler, Kuzey Stoa'da incelemede...

Daha sonra, kutsal kayanın hemen üstünde yer alan mezar yapısını görmek üzere tapınak terasının üstündeki patikadan Akropolis’e doğru tırmandık. Mezar yapısı, yine yerel malzeme olan gnays kayalardan elde edilen kesme taşla kullanılarak yapılmıştı. Son derece sağlam ve düzgün bir duvar örgüsüne sahip mezarın içinde giriş kapısının etrafında üç duvara yanaşık pozisyonda yekpare kayadan oyulmuş üç tane lahit bulunuyordu. Anıt mezarın tapınakta görev yapan rahiplere ait olabileceğini söyleyenler de var; İdrieus’a ait olabileceğini ileri sürenler de… Ancak, kazıyı yürüten İsveçli arkeologlara göre; mezarda mermer malzemenin hiç kullanılmamış olmasının birinci olasılığı düşündürdüğü kuvvetle muhtemel. Ayrıca, böyle bir anıt mezara tapınakta görev yapan rahiplerin gömülmüş olmaları, onların toplum içindeki yüksek statülerini göstermesi açısından da bir işaret olsa gerek.

 Kuzey Stoa'nın üstündeki duvarlar

Biraz daha tırmandığımızda akropolün gnays taşlarla örülü giriş kapısından içeri girdik. Sur duvarları öteye beriye saçılmıştı. Duvarların temel izleri rahatlıkla izlenebiliyor; ama çoğunlukla yıkılmış durumdaydı. Bu arada sıcak iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Tepede kısa bir mola verdik. Tapınak alanının yukarıdan görünüşü eşsizdi. Yukarıda da sözünü etiğim gibi, bana Yunanistan’daki bilicilik merkezi Delphoi’yi hatırlattı. Tabii ki orası çok daha iyi korunmuş ve çok daha geniş bir alana yayılmıştı. 

 Tepedeki mezar yapısını içi

Ne yazık ki; bu kadar değerli bir ören yerinin biz yine değerini bilememiştik. Bu kadar önemli bir ziyaret alanında doğru dürüst bir tuvalet ve diğer asgari ihtiyaçları giderme yerlerinin olmayışı da buraya yakışır bir şey değildi. İlgisizlik diğer ören yerlerinde olduğundan farksızdı; iki tane özverili ören yeri bekçisinin yapabileceği şeyler de nihayetinde son derece kısıtlıydı.

 Akropolden Labraunda Kutsal Alanı'na bakış; solda mezar yapısının duvarı

Tapınak terasının altındaki terasta bulunan anıtsal melengeç ağacının altındaki gölgede soluklandık. Susamıştık; pınardan doldurduğumuz son stoklarımızı da burada harcadık. Milas’a doğru su buharından giderek zor seçilmekte olan derin vadiyi doya doya seyrettik. Vakit gelmişti; Milas’a, baba Hekatomnos’un Uzunyuva diye bilinen mevkideki yağmalanan ve şimdilerde çevresiyle birlikte bir arkeopark olarak düzenlemeye çalışılan anıtsal mezarını görmek üzere yola çıktık.

 Akropol'ün giriş kapısı ve yıkılan akropol surlarının parçaları

Hekatomnos’un Anıt Mezarı mı?

2008 yılından beri üzerine konumlanmış bir evin satın alınması ile başlayan yağmalama sürecinin 2010’da ortaya çıkması ile gün yüzüne çıkan anıt mezar; yüzyıllarca üzerinde değişik uygarlık dönemlerinde yerleşimin sürmesi nedeniyle büyük oranda tahrip olmuş. Ancak yerin yaklaşık 10 metre altında bulunan mezar odasındaki lahdin ele geçirilmesi amacıyla sürdürülen bu talan, işin tuzu biberi olmuş denilebilir. 

 Labraunda'nın Yarıkkayası üstündeki gezgin

Yurtdışı ve yurtiçinde örgütlü bağlantıları olan ve Milas’ın göbeğinde neredeyse tam iki yıl boyunca sürdürülen talanda; bir evin altından açılan tünelle erişilen, mermercilerin kullandığı delgi makinalarıyla mezar odasının 2 metrelik duvarlarının delinmesi sonucunda ulaşılan lahdin içindeki tüm eşi benzeri bulunmayan hazine çalınarak yurt dışına pazarlanmış bile. Soygun fark edildiğinde iş işten geçmiş; ancak yine de zamanın Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın katkısıyla alınan karar sayesinde; çevresindeki 19.yy.dan kalan eski Milas evlerinin bulunduğu tüm alanın kamulaştırılarak bir arkeopark şeklinde; kazılar ve restorasyonlarla neticelenecek bir sürecin sonunda kültür hayatımıza kazandırılması hedeflenmiş.

 Uzunyuva; anıt mezarın podyumu

Anıt mezar, Milas’ta üzerinde sürekli yer alan leylek yuvasından dolayı halkın “Uzunyuva” olarak adlandırdığı Roma döneminden kalma Korint tarzı bir sütunun yüzlerce yıldır yeryüzündeki tek alâmetifarikası gibi durduğu Hisarbaşı Tepesi’nin üstündeki bir sekinin hemen hemen ortasında; ama yerin yaklaşık 12 metre kadar altında yer alıyordu. Ama heyhat; bundan kimsenin haberi yoktu. Belki de vardı. Sütunun, Roma döneminde Mylasalı ünlü hatip Menandros (M.Ö. 40 yılında ölmüş) onuruna dikildiği kaidesinde bulunan yazıttan anlaşılmıştı.

 Uzunyuva; Menandros sütunu

Bugün üstü bir çatı örtüsü ile örtüldüğü için heybeti pek fark edilmese de aslında yapı ortaya çıkarıldığı şekliyle Halikarnassos’daki Maussollos’un anıt mezarı ile boy ölçüşebilecek nitelikte görünüyor. Mezarın üstünde yükselen podyumun ölçüleri 30*36 metre boyutlarında bir alana oturuyormuş. Bu Bodrum’daki Maussollos’un Mezarı ile kıyaslanabilir nitelikte görünüyor. (Maussollos’un Mezarı için bu podyum ölçüsü 32,5*38,5 metre olarak veriliyor)Anıt mezarın muazzamlığı, mezar odasındaki ele geçen lahit üzerindeki aile sahnelerinin deşifresi sonucunda mezarın Hekatomnosoğulları’na ait bir mezar olduğu konusunda kesinlik arz ediyor. Ancak; şimdilik mezarın Hekatomnosoğulları’nın babası Hekatomnos’a mı, oğulları Maussollos yada İdrieus’a mı ait olduğu konusunda kesin kanaat oluşmuş değil.

 Anıt mezardaki lahdin üzerindeki veda sahnesi

Lahdin üzerinde yer alan frizlerde; aileye ait sahneler var. Uzun kenar üzerinde yer alan düzlemde; bir sedir üzerinde uzanmış durumdaki, ölen hanedan temsilcisi (Hekatomnos, Maussollos yada Idrieus olabilir), ona hüzünle bakan ve büyük olasılıkla eşi tarafından ona doğru uzatılan bir tabak; ellerinde oyuncaklarıyla resmedilmiş çocukları ve diğer aile yakınlarının mezara bıraktıkları hediyelerle temsil edilen bir veda sahnesi yer alıyor. Diğer yüzde ise; kralın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu göstermeye yönelik; bir aslanı dize getirmek üzere temsil edilmiş bir av sahnesi var. Pers ve Helen motiflerinin birlikte kullanıldığı; bir anlamda Batı ve Doğu’nun sentezinin yansımış olduğu bu eşsiz yapıtın üzerinden elde edilecek yeni bilgiler arkeoloji dünyasına önemli kazanımlar sağlayacak.(6)

 Lahdin diğer yüzündeki av sahnesi

Bugün Uzunyuva çevresinde hummalı bir çalışma sürüyor. Bir yandan kamulaştırılan alanda yürütülen kazılarla ortaya çıkan anıt mezarın üstünde yükselen ve değişik dönemlere karşılık gelen yapılar, döşeme yollar, mezarlıklar ve diğer oluşumlar, zaman sıçramaları içinde eklektik bir kesitten parçalar sunuyor. Arkeopark’ın hemen üstünde yer alan 19.yy.dan kalma Hacı Ali Ağa Konağı da, Milas Belediyesi tarafından restore edilerek kentin kültür hayatına kazandırılmış. Konağın alt katı, Milaslı ünlü karikatürist sanatçımız Turhan Selçuk’un anısına; onun sanatını ve yaşamını simgeleyen eserler ve objelerle bir sürekli müze ve anı evi haline getirilmiş. Üst kat ise Milas’ın ve Milaslının hafızasını tazeleyen eski fotoğraflar ve etnografik malzeme ile bir kent müzesi formatında düzenlenmiş. Evin hemen bir üst düzleminde ise yerel sanatçıların çalıştığı bir heykel atölyesi faaliyet gösteriyor. Atölyede faaliyetteki sanatçılar, Karya’nın tarihin tozlu sayfalarında kalmış kadim yüzlerine bu güzel atmosferde yeniden can vermeye çalışıyorlar.

 Hacı Ali Ağa Konağı

Arasta’ya doğru, Hisarbaşı Tepesi’ne çıkan yokuştan yukarı yürüyoruz. İlerde Belediye’nin bulunduğu meydanda azıcık soluklanıyoruz. Halen bu alana açılan büyük bir boşlukta yer alan Çöllüoğlu Hanı’nın restorasyon çalışmaları sürüyor. Han, 18.yy.da yerel bir otorite olan Abdülaziz Ağa tarafından yaptırılmış. İki katlı ve dikdörtgen planlı han, zamanının tüm el sanatlarının icra edildiği, Milas’ın ticaret ve sosyal hayatının kalbinin attığı önemli bir mekânmış. Umarız, restorasyon sonrasında da benzer havanın solunduğu bir etkinlik merkezi haline yeniden gelir.

 Uzunyuva teras duvarları restorasyonda...

Milas’ın her gün zamanın ve insanın tahribatı karşısında biraz daha yıpranmışlık sarmalına sürüklenen güzelim evleriyle dolu sokaklarının arasından süzülerek önce Menteşeoğulları’ndan kalma Ulu Cami’ye; daha sonra da Labraunda’ya uzanan hac yolunun altından geçtiği Baltalı Kapı’ya uğradık. Kapının sokağa bakan yüzünde çift ağızlı “Labrys” bize sanki göz kırpıyordu.

 Baltalı Kapı

Bu balta da vardı bir keramet. Karya’ya ve Milas’a damgasını vurmuştu bir kere. İçimizden bir ses usulca “Minos” dedi. Minos’a mı Anadolu’dan bulaşmıştı bu kült; yoksa Minos’dan mı Anadolu’ya; orası hala pek açık değil, ama ne olursa olsun şimdi bu topraklarda yaşayan ve aynı denizin karşı kıyılarında yaşayan bu insanların torunları bugün artık bunun farkında mıydı acaba? Hayıflanarak sessiz çoğunlukların zaferlerine(!) yandık bir daha…

 Baltalı Kapı üzerinde yer alan "Labrys" kabartması

Milas’dan bir tat aldık biz bugün… Esas hedefimiz; Labranda’ydı elbette. Ancak; her uygarlığın bir katman halinde iz bıraktığı bu güzelim Ege kasabasında biraz zaman eylemeden hiç olmazdı. Akşamı nasıl ettik anlamadık; Bafa üstünden güneş devrilirken, yaşadığımız anın güzelliklerini ve aydınlığa tutkulu insanların yaşadığı bu güzelim kasabayı ardımızda bırakarak Bafa üzerinden İzmir’e doğru yola koyulduk.

 Dönüş yolunda Bafa Gölü kıyısında moladayız

Dipnotlar:
1.       Labraunda; Karya Zeus Labraundos Kutsal Alanı Gezi Rehberi, Pontus Hellström; Ege Yayınları, 2007; sayfa:13
2.      a.g.e. sayfa: 18-19
3.      a.g.e. sayfa: 23 ve 25
4.      a.g.e. sayfa: 113
5.      a.g.e. sayfa: 116
6.      Hekatomnos Lahdi ile ilgili resimler, www.milas.gov.tr adresinden alınmıştır.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC









7 yorum:

  1. Blogunuzu takip etmeye başladım, güzel bir iş çıkarmışsınız... Tebrikler, teşekkürler...

    www.demirhalil.blogspot.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

      Sil
  2. Verdiğiniz bilgilere teşekkürler. Çok faydalı oldu. Güzel bir çalışma. Tebrikler.

    YanıtlaSil
  3. Harika bir anlatım ve birbiriyle bağlantılı güzel bilgiler.. Çok teşekkürler karyalıları tanıttığınız için

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katkınız için teşekkürler...İF

      Sil
  4. Güzel bir yazı, teşekkürler.

    YanıtlaSil