6 Nisan 2013 Cumartesi

KARYA PRENSESİ ADA’NIN KENTİ ALİNDA’DAN KARPUZLU’YA; ZAMANDA YOLCULUK

19 Mart 2013
İbrahim Fidanoğlu

13.yy.dan itibaren Aydın Dağları’nı aşan Türkmen kafilelerinin ağır ağır nüfuz ettiği Anadolu’nun en batıdaki topraklarında; kadim Karya uygarlığının sessiz kentlerinden Alinda’nın bugüne uzanan mirası üzerinde dolaştık bugün. Türkmenlerin bu topraklara ulaşmasından itibaren yakın zamana kadar Demirci Deresi diye anılan bu merkez, günümüzde Karpuzlu ismiyle biliniyor. Yakın dönemin hükümetlerine medyatik ve popüler bakanlar da kazandırmış olan; Aydın’ın gölgede kalmış 2000 nüfuslu bu küçücük kasabası, şimdilerde Alinda kenti ile paylaştığı ortak kaderinden kaynaklanan tarihle modern çağın birlikteliğini çözümleyememiş olmanın ağırlığını yaşıyor.

 Alinda'ya kuşbakışı (Google Earth'den alınmıştır.)


Aydın – Çine yol ayrımından sonra Karpuzlu’ya 27 km. lik bir asfaltla bağlanan bu yol üzerinde, Çine Organize Sanayi Bölgesi’nin tanımlı alanlarından başlayarak seramik ve inşaat sektörüne girdi sağlayan Türkiye’nin tanınmış şirketlerine ait maden işleme fabrikaları yer alıyor. Göz alabildiğine uzanan ovada bu yıl yoğun şekilde yağan yağmurlarla beslenen tabiat, bizim Beşparmaklar’ın hemen arkasında; Karpuzlu yönüne doğru sürdürdüğümüz yolculuğumuzda eşsiz bir peyzaj sunuyor. Yol çatısından 27 km içerdeki Karpuzlu’ya varışımızı bu güzellikler eşliğinde anlamıyoruz bile.



Alinda'dan Karpuzlu'ya bakış

Karpuzlu, küçücük bir Ege kasabası… Kasabanın girişindeki meydanın ortasında yörenin önemli ürünü olan karpuz heykelleri ile karşılaşıyoruz. Buraların mutlaka bir de karpuz festivali vardır diye düşünüyoruz. Beşparmaklar’ın arka yüzünde yer alan kasabanın hemen yanındaki tepede ise antik Alinda yerleşimi bulunuyor. Kentin özelliği belki de Anadolu’nun zamanımıza en iyi şekilde ulaşabilmiş agorasını barındırıyor olması… Hekatemnos’un kızı Karya Prensesi Ada ile ismi birlikte anılan kent, tarihte en öne çıkan zamanlarını Prenses Ada yönetiminde yaşamış. Kenti 1950’li yıllarda ziyaret eden İngiliz arkeologu George Bean, kentle ilgili izlenimlerini “Eskiçağ’da Menderes’in Ötesi” isimli kitabında aktarıyor. George Bean’in kentle ilgili genel yaklaşımı şöyle:

 Demirci Deresi ve Alinda; içiçe sanki...

Alinda, komşusu Alabanda ile karşılaştırıldığında tarihi açıdan bir hayli karanlıktır; fakat eskiden Demirci Deresi olarak bilinen Karpuzlu’daki şehrin kalıntıları olağanüstü güzelliktedir. İşin tuhaf yanı ise, hiç kazılmamış olmasıdır. Yerleşim, 1765 yılında Chandler tarafından ziyaret edilmiştir; fakat verdiği kısa ve isteksiz bilgiler, yapıların nasıl bu kadar mükemmel korunduğu hakkında hiçbir fikir vermez. Chandler, buranın Alabanda olduğunu zannetmiştir; şehrin gerçek kimliği ise daha sonra Sir Charles Fellows ve diğerleri tarafından orada ele geçen paralar sayesinde teşhis edilmiştir. Ancak, Karpuzlu’daki bu yerleşimde, buranın Alinda olduğu teyit edecek herhangi bir yazıt ele geçmemiştir; fakat yinede bu teşhisin doğruluğu kesindir.”(1)

Alinda ören yerinin girişinde zeytin sıkmak için kullanılan eski bir taş değirmen

Yine aynı kitapta; Prenses Ada ile kentin ilişkisi ve daha sonra; Büyük İskender’in Karya’ya ulaştığında Prenses Ada ile karşılaşmaları şu şekilde anlatılıyor:

“Tamamen bir Karia yerleşimi olduğu kaydedilen Alinda’nın kökeni hakkında hiçbir şey bilinmemektedir. Şehrin tarihte ilk ve hemen hemen tek görünüşü Mousolos’un kardeşi Kraliçe Ada ile ilişkilidir. İ.Ö. yaklaşık 340 yılında, kardeşi Piksodaros tarafından tahttan indirilen ve Alinda’ya sürülen Ada, burada saltanatının kısmen de olsa sürdürmeye devam etmiştir. Bu arada da tahtını tekrar ele geçirme fırsatını yakalamayı bekleyen kraliçenin bu bekleyişi, çok uzun sürmemiştir. İ.Ö. 334 yılında Büyük İskender Karia’ya geldiğinde, Ada onu görmeye giderek Alinda’yı teslim etmeyi ve erkek kardeşine karşı da yardımda bulunmayı teklif etmiştir. Ayrıca kraliçelere yakışan bir özgüvenle onu evlat gibi benimsemeyi de önermiştir. Buna karşılık olarak da kaybettiği tahtını geri istemiştir. İskender’in cevabı, yumuşak karakteri yüzünden çok nazik olmuştur; ondan Alinda’yı almayı reddetmiş ve oğlu olarak kabul edilme fikrini memnuniyetle kabul etmiştir; daha sonra iki burun haricinde Halikarnossos ele geçirildiğinde, bunların işgal edilme görevini Ada’ya havale etmiş ve bu işi tamamladığında da, onu tüm Karia’nın kraliçesi olarak ilan etmiştir.

 Alinda'nın kedisi ve turunçları

Ada’nın İskender’le olan ilişkisi, Alinda için ayrı bir önem taşır. Byzantion’lu gramerci Stephanus, Ethnica adlı yapıtında İskenderiye adındaki on sekiz şehirden “Latmos yakınındaki İskenderiye” olarak adlandırılan bir tanesinin Karia’da olduğunu söyler; ayrıca bu şehrin, Praksiteles’in yaptığı bir Aphrodite heykeli barındıran Adonis Kutsal Alanı’na sahip olduğundan da söz eder. Bu İskenderiye şehrinden, başka yerde bahsedilmemiştir ve isminin, Yunan kökenli olmayan şehirlerin Hellenistik dönemde geçici olarak aldıkları, hükümdarlara ait birçok isimden biri olduğu açıktır (Alabanda’da olduğu gibi). Bir kısım araştırmacı, söz konusu olan şehrin, Latmos’un aşağısındaki Herakleia olduğunu düşünürken, diğerleri daha büyük olasılıklarla bu şehrin Alinda olduğunu kabul ederler. Şehrin adının, kraliçeyle bu kadar yakın ilişkiler içinde olan bir fatihin ardından değişmiş olması çok doğaldır. Ayrıca Alinda, Latmos yakınında olarak adlandırılabilecek şehirlerin kesinlikle en uygunudur.”(2)



Demirci Deresi'nin Gümüşkesen bacaları

Yaklaşık 200 metre yüksekliğindeki oldukça sarp bir tepenin üstüne ve yamaçlarına yayılmış olarak gözümüzde canlandırabileceğimiz kentin çevresini oldukça iyi korunmuş ve belirli aralıklarla kulelerle tahkim edilmiş şehrin surları çeviriyor. Şehir duvarlarının en göze çarpanını Kuzey Güney yönünde ovaya doğru akan surlar oluşturuyor. Bu sırada aşağı doğru sayabildiğimiz 5 adet kule yer alıyor.

 Alinda'nın Batı yönündeki kent duvarları

Su kemerlerinin ötesinde yer alan ören yerinin yeni girişini kullanmak yerine, köy içinden çalışan eski girişini tercih ettik. Arabamızı, Demirci Deresi’nin; Alinda’nın yapı malzemeleri ile bezenmiş Karya yöresine özgü mimari çizgileri taşıyan eski köy evlerinin arasından ilerleyerek Güneye bakan bir sekideki meydanlık alana bıraktık. Yönlendirici Alinda levhalarını takip ederek; üzerindeki meyveleri ile dikkat çeken turunç ağaçları arasında ilerledik ve Doğu Batı ekseninde yer alan görkemli kent agorasına ulaştık.

 Agora'ya doğru turunçlar ve papatyaların kardeşliği

Ören yerinde dikkat çeken en önemli nokta mermerin yapı malzemesi olarak hiç görülmemesi. Yapıların tümünde yerel malzeme olan gnays kayalardan elde edilen kesme taşlar kullanılmış. Agora’nın en önemli bölümünü en üstünde sütunlarla seçilen bir büyük stoanın yer aldığı üç katlı pazaryeri yapısı oluşturuyor. Burada sözü gözlemlerini aktarmak üzere yine George Bean’e bırakalım:

 Karpuzlu'da her şey müzelik...

“Bu günkü şehirden tırmanan ziyaretçiler ilk önce şehrin en değerli parçası olan pazaryeri binasına ulaşırlar. Benzer yapılar başka yerlerde de, örneğin Troas bölgesindeki Assos’da, Aiolis Bölgesindeki Aigai’de, Pamphylia Bölgesi’ndeki Seleukia’da bulunmuştur; fakat hiç biri buradaki gibi iyi korunamamıştır. 



Agoraya çıkarken Demirci Deresi'nin hanay tipi evleri

Yapının 99 m. uzunluğundaki tamamı ve 15,2 m.nin üstündeki yüksekliğinin büyük bir kısmı ayaktadır. Üç katlı olan yapının en üst katı, kuzeyde birleştiği agora ile aynı seviyededir. Alt kat, güneydeki dar bir terasa açılır. Bu teras, kısmen yamaçtaki kaya oyularak, kısmen kayalar ile payandaların arasına inşa edilen taş duvarlarla desteklenir. 


 Eski bir evden kalanlar

Alt kat, uzunlamasına bir uçtan bir uca kesintisiz bir duvarla ortadan ikiye, bu duvarı enine kesen duvarlarla da biri diğerinin arkasında bulunan çiftli odalar şeklindeki dükkânlara bölünmüştür. Ön sıradaki odaların dükkân olduğu açıktır. Bunlara, ön duvarlardaki ikisi kemerli, onu kare olan on iki kapıyla girilir ve bu odalardan da arka sıradaki odalara girişi sağlayan birer kapı açılır. Öndeki odaların hepsi de aynı büyüklüktedir. Ve de hepsinin kendine ait bir kapısı vardır. Bazı kapılardan iki yada daha çok bitişik odaya girilir. Arkadaki odaların, hemen hemen tamamı döküntü ile doludur. 

 Agora'ya çıkarken

Zeminin doğuya doğru yükselmesi sebebiyle o uçtaki son dört kapı diğerlerine göre daha yüksektedir. Bu uçtaki kısa duvarlarda da kemerli bir kapı vardır. Işık, ön sıradaki odalara çoğunlukla ön kapılardan girse de bunun yanında V şeklinde pencerelerden de girer. Arka odalar, sadece ön odadan geldiği kadarı ile aydınlanır, bu sebepten de loştur. Bazı odalarda, fakat hepsinde değil, kapı olmadığı için pervazlarda oyuklar vardır.

 Çiriş otlarının ardında Demirci Deresi'nin eski evleri

Orta katın yüksekliği, alt kata göre daha azdır. Bu kat, ortasındaki bir sıra çiftli yarım sütunla ki bunlar her iki kenarın sütunların olduğu köşeli dikmelerdir; tam ortadan ikiye bölünmüştür. Sütunlar, bir alt katın uzun orta duvarı üzerinde yer almaktadır; fakat bazı istisnalar haricinde kısa duvarlarla kesiştiği noktalarda değildir. Bunlar, 45,7 m. aralıklarla yerleştirilmişlerdir; oysaki aşağıdaki odalar çeşitli büyüklüktedir. Aydınlatma, ön duvardaki ince uzun pencerelerle sağlanmaktadır. Bunlar, ışığı yayması için içeriye doğru eğimlidir. Ayrıca, batıdaki kısa yan duvarda büyük bir pencere daha yer almaktadır. Bu katın odalara bölündüğüne dair herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, ahşap bölmeler olması mümkündür; fakat biraz önce bahsedilen büyük pencere, tek bir oda için gereğinden fazla büyüktür, sanki tüm galeriyi aydınlatması için tasarlanmış gibi görünür. Bu katta aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı ulaşıldığı anlaşılamadığı gibi ne işe yaradığı da bilinmemektedir; muhtemelen aşağıdaki dükkânlar için bir depo görevi görmekteydi.

 Agora'nın dükkan girişlerine örnek

Agoranın güney kenarına bitişik olan en üst kattan, geriye çok az şey kalmıştır. Orta kat gibi, bu katta uzunlamasına bir sıra sütunla ikiye bölünmüştür. Orta kattaki çiftli yarım sütunların hemen üstüne yerleştirilen bu sütunlardan bazıları hala yerindedir. Yivsiz olan sütunların sadece kaidesini bir pervaz çevreler. Agoraya bakan Kuzey kenarında da, muhtemelen bir sıra sütun vardır; fakat geriye hiç bir şey kalmamıştır. Diğer üç kenarındaki duvarlardan ise, sadece Batıdakinin bir kısmı korunabilmiştir. Burada 3,05 m. yüksekliğindeki bir köşe sütununa bitişik bir sıra halinde düz blokların ayırdığı, kalıpla şekillendirilmiş beş blok vardır. Bu duvar tarzı alt katların duvar tarzından tamamen farklıdır. Hiç şüphesiz ki bu duvarda ve Doğu kenarındaki köşe sütunun kalıpla şekillendirilmiş bloklarından en alttakinin olmasından dolayı, Güney duvarda da pencereler vardır. Bu katın düzenlenmesinin geri kalanının nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, zemininin orta katınki gibi ahşap olduğu açıktır.

 Pazaryeri yapısı; ikinci kat görünümü

Agora, market binasının uzunluğu boyunca devam eden düz bir alandır ve genişliği 30,5 metrenin üstündedir. Arkası, tepenin hafif eğimindeki bir istinat duvarı ile sınırlıdır. Alışık olduğu gibi bir stoa ile çevrilidir; fakat bu gün sütunların çok azı görülebilmektedir. Agoranın heykellerle süslü olduğunu gösteren kaideler bulunmamıştır; gerçekten de heykel şöyle dursun yerleşimin hiçbir yerinde bir heykel kaidesi bile bulunmamıştır.”(3)

Agora'da meraklı gezgin

Agoradan Batı yönündeki tepeye doğru çıkan patikayı takip ederek tiyatro binasına ulaştık. Kentin tiyatrosu orta büyüklükte; belki beş bin kişiyi alabilecek bir kapasiteye sahip bulunuyor. Tiyatronun sıralarının oturduğu cavea boşluğunun çevresini saran oval duvarların düzgünlüğü karşısında hayran olmamak elde değil. Oturma sıraları ve duvarlar son derece iyi bir şekilde günümüze ulaşabilmiş. Ancak; zaman içinde zeytin ağaçları ve diğer nebatın istilasına uğrayan tiyatronun oturma sıraları, bu nedenle yerlerinden oynamış bulunuyor. Tiyatronun çevresinde dolaşırken, çiriş otlarının coştuğu bir ortamda tepeye doğru mor, pembe ve kırmızı lalelerle karşılaşıyoruz. Telaş içinde hareket eden kaplumbağalar etrafımızda dolaşıyorlar. Hava ise 20 derece civarında bir sıcaklığa sahip. Baharın tüm güzellikleri, Alinda’nın üstüne vurmuş sanki.

 Pazaryeri yapısı; 3.katın sütunları

Tiyatronun sahne yapısı tamamen yıkılmış durumda. Altında yer alan boşluğun üstüne enlemesine döşenmiş dikdörtgen şeklindeki düzgün taşlarla örtülmesi ile oluşturulmuş sahnenin Güney ucuna doğru bu durum daha iyi anlaşılabiliyor. Biz oradayken yerden zeytinleri toplayan bir teyze ile karşılaştık. Yağlık olarak kullanacakmış topladıklarını. Yağ asitli olmaz mı diye sorduk; yoksulluğun pençesindeki kadın “olmaz oğlum olmaz” dedi ve işine devam etti. Bu sırada; tiyatronun Güney duvarları üzerinde rüzgârla birlikte savrulan bir Türk bayrağı ise kentin şimdiki sahiplerini selamlıyordu sanki. Akropolün yer aldığı tepeye doğru patikayı izleyerek yolumuza devam ettik. 

 Tiyatro'nun girişi ve muntazam duvarlar

Akropol, aslında birbirine bir sırtla bağlanan ve aralarında yükselti farklılığı bulunan iki ayrı düzlemden oluşuyor. Bunlardan alttaki tepede muhteşem bir kule yer alıyor. İki katlı ve günümüze mükemmel denecek ölçüde ulaşabilmiş yapı, gerçekten savunma amaçlı ve kenti korumaya yönelik bir kartal yuvası gibi tepeden ovaya doğru adeta meydan okuyor. George Bean’e göre; “iki katlı olan bu kule mükemmel bir taş işçiliği ile inşa edilmiştir. Alt kat, bitişik duvarlarda yer alan iki kapıya sahiptir. Bunlardan Güneydekinin üst sövesi yaklaşık 3,05 metre uzunluktadır. Diğerinde ise sövenin üzerinde yükünü hafifletmek için üçgen bir boşluk yer alır. Üst kat, muhtemelen altından taş çıkıntılarla desteklenen ahşap bir balkona çıkılan büyük bir kapıya ve birkaç pencereye sahiptir.”(4)

Tiyatro'nun oturma sıraları

Kulenin hemen yanında; üstü demir parmaklıklarla örtülü ve tiyatroya çıktığı söylenen bir dehlizin ağzı bulunuyor. Bu çukurun biraz ilerisinde ise yaklaşık 15 metre çapında dairesel bir temel izi takip edilebilmekte. Ancak, bu temelin nasıl bir yapıya ait olduğunu kavramak bugün için oldukça zor.

 Akropol'deki savunma kulesi

Tepede belki 19.yy.dan kalma bir eski kulübe yıkıntısı ve biraz ilerde ise Kuzey – Güney ekseninde konumlanmış tapınak temelleri yer alıyor. İki odadan oluştuğu düşünülebilecek tapınağa ulaşan iki adet basamak hala toprak yüzeyinden itibaren seçilebilmekte.

 Tiyatro'da keçi çobanı ile sohbetteyiz

Bu düzlemden biraz daha yukarıda yer alan zirve düzlemi, genellikle yaşam alanı konutları ve Beşparmaklar’dan bu yana kemerlerle iletilen suyun temin edildiği bir dizi sarnıcı barındırıyor. Batıda yer alan su kemerlerinden Doğu yönünde aktarılan su, muntazam şekilde yapılmış ve bir kısmı hala üstündeki örtü görevi gören düzgün taş kapaklarıyla görülebilecek sarnıçlara iletiliyordu.

 Akropol'deki tapınak

Kentin Batı yakasında yer alan surlar, belli aralıklarla kuleler aracılığıyla güçlendirilmiş. Bunların en tepede yer alanının yanından geçerek nekropol sahasına ulaşılabiliyor. Kentin mezarları, Karya usulü grano gnays kayarlın içine oyulmuş, üstü de aynı malzemeden taş kapaklarla örtülmüş. Mezarların üzerinde herhangibir yazıya rastlamak mümkün olmamakla birlikte, mezarların baş kısımlarında küresel yada prizma formlu karakteristik başlıklar bulunmakta.

 Kayalara oyulmuş Karya mezarları

Batı yönünde, ören yerine girişin yer aldığı tarafta kayaların üstünde yer alan ve etrafa saçılmış izlenimi veren mezarların arasından geçilerek son derece iyi korunmuş bir su kemerine ulaşılmakta. Yapı dört kemer ve Doğu Batı yönünde geçişi sağlayan yaklaşık 2 metre genişliğinde dev bir kapıdan oluşuyor. Kemerlerin üstünde, düzgün taş bloklarla sınırlandırılmış son derece düzgün bir su kanalı yer alıyor.

 Alinda'ya su getiren kemerler

George Bean’e ait kentle ilgili şu değerlendirme dikkat çekicidir:

“Alinda’dan ele geçen yazıtlar gerçekten çok az sayıdadır. Yazar, sadece caminin yapımında pencerede kullanılmış olan bir parça görmüş ise de, bilinen bir iki yazıt daha vardır. Aynı şekilde sanat eserleri de çok azdır. Heykeller, altarlar, rölyefler ve mermer eserler neredeyse tamamen yok olmuştur. Eğer Alindalılar gerçekten Praksiteles’ten bir heykel satın alacak kadar sanata değer veriyordu ise, bu kıtlık şaşırtıcıdır. Bununla beraber, şehirdeki evlerden birinin duvarında, (inşaat sırasında kullanılmış) beyaz mermerden yapılmış bir friz bloğu olduğu görülmüştür. Bu friz, bir mücadelede dövüşen sekiz kişiyi tasvir etmektedir ve bir tapınaktan gelmiş olmalıdır. Eğer gerçekten öyleyse ait olduğu yapı kaybolmuştur.”(5)

Alinda'nın su kemerleri

Tepede geçirdiğimiz iki saat sonrasında, su kemerlerinden akropole ve oradan da agoraya doğru yürüdük. Son kez Kuzey yönünde dağlara doğru uzanan Karpuzlu’nun verimli topraklarına baktık. Aşağıda Gölcük diye anılan sulak alanlar ve ovadaki bereketli topraklar ayaklarımızın dibindeydi. Demirci Deresi’nin; Milas’daki Gümüşkesen Mezar Anıtı’ndan esinlenmiş türlü bacalarıyla zamana meydan okuyan evlerinin arasından arabamıza doğru yürüdük. Köyün sakinlerinden bir kadınla selamlaştık; kadıncağız evine yaptırdığı bir banyo tadilatı yüzünden yıllarca mahkemede nasıl süründüğünü anlattı. Neredeyse el değmemiş bir antik kentin değeri üstüne söylenecek çok söz vardı; ama bir de bütün bu sıkıntıların yanında da nasıl yaşanacağı tanımlanamamış modern hayatlar… 

 Nekropol alanından kuleye doğru bakış

Yöreye mensup eski bir kültür bakanının herhalde beldeye yapmış olduğu yüksek hizmetlere(!) karşılık olarak isminin verildiği kasabanın tek çay bahçesinde yorgunluk kahvelerimizi içtik ve yalnız ve sessiz Karpuzlu’dan ayrıldık.

 Akropolde sarnıçlar

Aydın – Çine yoluna çıktıktan sonra dönüşümüzü Çine Topçam Barajı’ndan Dalama’ya sapan ve Madran Dağı’nın eteklerinden ilerleyen yoldan yapmaya karar verdik. Bu yoldan yaklaşık 10-12 yıl önce geçmiştim. O yıllarda yol, baraj gölünden sonra toprak ve bakımsızdı. Baraj gölünden sonra; yol üstünde yer alan ve yerel malzemeden yapılmış taş evlerinin mimarisi ile dikkat çeken Subaşı Köyü’ne geldiğimizde, yolda karşılaştığımız köylüden; yolun artık Dalama’ya kadar asfaltlandığını öğrendik. Bu yolu yapmaya karar verdik. Subaşı’ndan Dalama’ya 12 km. vardı. Baharın bütün güzellikleri Madran Dağı’nın Kuzey-Batı yamaçlarına yansımıştı. Köylüler, yol boyunca bahçelerinde çalışıyorlardı.

 Tiyatro'nun sahne yapısından kalanlar

Subaşı Köyü’nden sonra epey yükseldik. Solumuzda Dalama Çayı’nın oyduğu vadinin derinliklerinde Strabon’un Geographika’da andığı kayıp kent Koskinia’yı aradı gözlerimiz. Strabon kentten şöyle söz ediyordu yapıtında: “Nysa yakınında, Maiandros nehrinin öte kıyısında, önemli yerleşmeler vardı, Koskinia ve Orthosia’yı kast ediyorum. Nehrin bu kıyısında Briula, Mastaura ve Akharaka ve kentin yukarı kısmında dağda; Aromeus denen en iyi Mesogites şarabının elde edildiği, Aroma vardır.”(6)

Alinda'da; tiyatroda lekeli yılanyastığı kolonisi

Biz yol boyunca Koskinia’yı bulamadık ve göremedik ama eve gelince TAY (Türkiye Arkeolojik Yerleşimleri) projesi ile ilgili web sitesinden Dalama ilçe merkezi ile onun hemen doğusunda bulunan Kırıklar Köyü arasında bir yerde, şimdi üstünde antenlerle zapt edilmiş bir höyüğün Koskinia olduğu yönünde bir bilgiyi öğrendim.

 Akropol'den Agora ve Karpuzlu'ya bakış

Dalama’ya Nazilli’ye doğru ilerleyen asfaltı kullanarak Doğu yönünden girdik. Şehir merkezinde Yörük Ali Efe’nin heykelinin de bulunduğu meydana bakan bir pidecide Büyük Menderes’in Güney’ine özgü lezzette kıymalı pidelerimizi gecikmiş öğle yemeği niyetine yedik.

 Kaplumbağaların bahar telaşı

Artık İzmir’e doğru yola çıkma zamanı gelmişti. Yaklaşık 2 saatlik bir yolculuk sonrasında günün yorgunluğu ve Umurlu ganimetleri ile birlikte alaca karanlıkta Buca otoyol gişelerine giriş yaptık.

 Çine Topçam Baraj Gölü
Dipnotlar
(1)    Eskiçağ’da Menderes’in Ötesi; George Bean; Arion Yayınevi; sayfa 201
(2)    a.g.e. sayfa 201-202
(3)    a.g.e. sayfa 203-204-205
(4)    a.g.e. sayfa 207
(5)    a.g.e. sayfa 209
(6)    Strabon; Geographika; Arkeoloji ve Sanat Yayınları; 3.Baskı 1993; Kitap XIV; II. Bölüm, paragraf 47; sayfa 172

Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder