29 Ocak 2013 Salı

KARYA’NIN SAKLI DÜNYASINDA DOLAŞIRKEN; TEKKEASAR VE AMYZON’DA…


23 Ocak 2013
İbrahim Fidanoğlu

Büyük şehrin kaygılarından çok uzaklarda; bazen yağmurların, bazen aniden dağılan bulutların ardından bize gülümseyen güneşin aydınlattığı bir göğün altında yürüdük bugün. Hedefimiz Aydın’ın ilçesi Koçarlı üstünde yer alan Tekkeasar Kalesi ile MazınKale yada Amyzon olarak bilinen iki ayrı Karya yerleşimi idi. Sabahleyin İzmir’den 8’de ayrıldık. İzmir Aydın otoyolunu takiben, Belevi’ye ulaştığımızda saat 9 civarındaydı. Bu rotaya yönelik önceki yürüyüşlerimizde olduğu gibi Belevi’de kahvaltımızı yaptık ve saat 9.30 gibi Belevi’den Aydın yönüne doğru hareket ettik.

 Aydın Dağları'nın Demokrat Parti zamanından kalma Willys jipleri; arkada Karacaören köyü

 Amyzon rotası 2.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Tekkeasar rotası 4.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Otoyolda ilerlerken Selatin tünelinden sonra havanın değişeceği beklentimiz boşa çıktı. Zaman zaman sağanaklar halinde yağan yağmur, gün boyunca her şeye rağmen yürüyüşlerimiz için bize zaman zaman mola verdi. Son yağmurlarla yatağında yükselip boz bulanık akan Büyük Menderes ırmağının üzerinden geçtikten sonra, Aydın Muğla asfaltından Koçarlı yönüne ayrıldık. Merhum Başbakanlardan Adnan Menderes’in köyü; Çakırbeyli’deki çiftlik evini arkamızda bırakarak, bizi Tekkeasar Kalesi’ne götürecek Boydere yoluna saptık.

 Karacaören köyündeki tarihi mezarlık ve yalnız meşeler

Boydere, Evsekler ve Karacaören köylerini takiben Beşparmaklar’a tırmanmaya başladık. Karacaören köyünü geçer geçmez, Büyük Menderes ovasına hâkim pozisyonda eski bir Türk Mezarlığı ile karşılaştık. Yamaçlara doğru tatlı bir eğimle alçalan mezarlıkta; belki de Türkmenlerin Batı Anadolu’ya yönelen ilk akınlarının isimsiz üyeleri yatıyordu. Balbalları andıran mezar taşları, mezarlıkta düzensiz bir şekilde; zamanın ve doğanın tahribatına bugüne kadar direnmişlerdi.

 Karacaören mezarlığında gezginler düşünceli; Menderes aşağılarda...

Karacaören köyünün yerel mika şist malzemeden yapılmış, zamanın izlerini taşıyan yaşlı evlerini ardımızda bırakarak virajları birer birer döndük ve kalenin silüeti sol yanımızda görününceye dek tırmanmaya devam ettik. Biraz sonra Tekkeasar, bütün görkemi ile sol yanımızdaki tepenin üstünde belirdi. Soldaki bir patikadan tırmanarak, son yağmurlarla oluşmuş küçük bir dereciğe paralel yürüdük. Kalenin eteklerine doğru karşı yamaçlarda koyunlar otluyordu. Sırtı takip ederek kaleye doğru yürüdük.

 Çok eski zamanlardan kalma bir Türkmen mezarı


Karyalılar

Bugün yağmur altında dolaştığımız Beşparmakların eteklerindeki bu topraklar, İlk Çağ’da Karya diye anılan bölgenin içinde yer almaktaydı. Büyük Menderes’in hemen güneyinden başlayarak, bir yandan bugünkü Uşak ve Denizli illerinin bir bölümünü de kapsayacak kadar doğuya uzanan; bir yandan da Dalaman Çayı’na kadar dayanan bu bölgeye Karya, burada yaşayan halklara da Karyalılar adı verilmekteydi. 

 Tekkeasar yolundayız; sağımızda Tekkeasar...


Karyalıların bir kolu, dağlarda yaşayan ve daha çok çobanlık ve arıcılık gibi faaliyetlerle uğraşan göçerlerdi. Bunlar Lelegler diye anılmaktadır. Bu halkın M.Ö. 16 yy.da Santorini yanardağının patlaması sonucu ortaya çıkan kültürel farklılaşmalara dayandığı sanılmaktadır. Tarihçilerin tezlerine göre; bu felaket sonrası Girit’teki Minos uygarlığı dağılmış, halkın bir kısmı Kıta Yunanistanı’na, bir kısmı ise Ege Adaları yolunu izleyerek Anadolu’nun Batı kıyılarına ulaşmıştır. Anadolu’ya ayak basan halkın bir kısmının Bodrum Yarımadası, Çeşme – Ildırı gibi kıyı bölgelerde yerleştikleri; diğer bir kolun ise Çine, Muğla üzerinden güney-doğuya ilerleyerek Akdeniz’e ulaştığını ve burada Likya topraklarında yerli halk ile kaynaşarak bu uygarlığı yarattıkları ileri sürülmektedir.

 Tekkeasar'a tırmanan yol; solumuzda gerilimden çatlamış gnays kaya kütleleri

Lelegler’in M.Ö. 8 yy. civarı, şimdiki Bafa Gölü’nün kıyısında Beşparmak Dağları’nın üstünde ilk yerleşimlerini (Eski Latmos) kurdukları bilinmektedir. Lelegler, burada zamanın savunma standartlarına göre oldukça ileri düzeyde tahkim edilmiş ve çepeçevre surlar ve kulelerle çevrilmiş bir kent yarattılar. Kentin mimari düzeni basit ve dağınık bir yapıdaydı. Helen mimarisinin estetiği ve kentsel yaklaşımı bulunmamaktaydı.

M.Ö. 546’da Perslerin Lidya’nın başkenti Sardes’i ele geçirerek Anadolu’da egemen hale gelişleri sonrasında Batı Anadolu da; Pers yıkım ve yağmalarından nasibini aldı. Bu anlamda; Perslerin Anadolu’ya girişi, hüzünlü, ağırbaşlı ve sessiz bir dönemi başlatır. 

24 Ocak 2013 Perşembe

AHMETLİ KÖYÜ - GALLESİON (Alaman Dağı) ALTINDA MANASTIR MEVKİİ YÜRÜYÜŞÜ



16 Ocak 2013
İbrahim Fidanoğlu

Yağmur baskısı altında, sabahın erken saatlerinde İzmir’den Belevi yönüne doğru yola çıktık. Bugünkü amacımız; İlkçağ’da Ana Tanrıça Meter’e adanmış ve onun adıyla anılan Metropolis’in kutsal dağı Gallesion yada Alaman Dağı’nın arka yüzündeki Bizans döneminden izler saklayan ve Manastır Mevkii olarak da bilinen vadilere doğru yürümekti.

İzmir – Aydın otoyolunu takiben ulaştığımız Belevi’de; meydanındaki kahvehanelerden birinde ardı ardına gelen sıcak çaylarımızın eşliğinde İzmir’den getirdiğimiz simitler ve Tire’den aramıza katılan Hasan Hoca’nın getirdiği çamur peynir ve balla güçlü bir kahvaltı yaptık.  Saat 9.30 civarında Belevi’den ayrılarak, Kemalpaşa Nif Dağı eteklerinden bu yöne doğru akıp gelen ve şimdi sanayi atıkları nedeniyle simsiyah akan Fetrek Çayı’nı aştık ve Sağlık Köyü yoluyla Batı yönündeki Ahmetli Köyü’ne doğru yöneldik.

Yürüyüş rotası 13km
Yürüyüş rotası 13km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Geçen hafta içindeki şiddetli yağmurlar nedeniyle tarlalar çamur içindeydi. Zeytinköy sapağına yakın konumda; bir pancar tarlasının yanındaki bir cebe arabamızı park ederek saat 10 gibi yürüyüşümüze başladık. Geçen yıl Mayıs ayında oldukça sıcak bir günde, Gallesion’a doğru bir yürüyüş daha yapmış ve otoyol üstündeki benzin istasyonunun hemen üzerinde yer alan eski zamanlardan kalma bir mermer ocağına kadar yürümüştük. Orada, bir sunak alanını andıran mermer ocağının çekirdeğini; keçileri ve koyunları için bir ağıl haline dönüştürmüş Mehmet Ali Amca ve eşi ile tanışıp çaylarını içmiştik. Daha sonra orman içine dalıp, biraz daha zirveye yaklaşmış; ancak sıcak nedeniyle daha fazla gidemeyip geri dönmüştük.

Manastır Mevkii yolu
Manastır Mevkii yolu


Bu defaki yürüyüş rotamızı, hedefimiz olan Manastır Mevkii’ne doğru düzenledik. Ahmetli’den Zeytinköy’e doğru giden tali asfalttan bir süre sonra ayrıldıktan sonra geçen yıl yürüdüğümüz tarlaların yanından ilerleyen toprak yola saptık. Geçen yıl domates ekili alanlar, şimdi pırasa ve lahanalarla kaplıydı. Demek ki, yılda en az iki kez ürün kaldırıyorlar diye düşündük. Bu yılki yürüyüşümüzde, ikinci yol ayrımından sola değil, sağa doğru saptık. Yol boyunca zeytinliklerde zeytin silken köylülerle karşılaştık.

Piren            Yabani kereviz (Baldırgan)
       Piren                                                           Yabani kereviz (Baldırgan)

Vadiye girdikçe, Zeytinköy yolu görüş alanımızdan uzaklaştı. Vadinin yamaçlarında hâkim bitki örtüsü ağırlıklı olarak zeytinlikler, deliceler ve pırnar meşeleriydi. Zaman zaman kırmızı gövdeleriyle sandal ağaçları, ağaç çilekleri, keçi geveşleri, sarı-kahverengi görüntüleriyle “piren”ler ve geçen hafta Şirince rotasında da gördüğümüz kırmızı meyveleriyle dikkat çeken “zilcan”lar ve yabani hanımelleri dikkat çekiciydi. 

Yabani hanımeli   Zilcan
Yabani hanımeli                                                     Zilcan

Bunlara ilave olarak; yaprakları ve taze filizleri haşlanıp, salata olarak tüketilen yabani kerevizler yada “baldırgan”lara, kuşkonmaz yada “tilkicek”lere, baharda kartopunu andıran bembeyaz çiçekleri ile göz alan, bundan dolayı da kartopu adıyla anılan ve bahçe peyzajında sıkça kullanılan çalılıklarla da karşılaştık.

Kartopu       Keçi geveşi
 Kartopu                                                                   Keçi geveşi

Ama bitki örtüsü açısından bizi en çok heyecanlandıran, bodur ardıç ağaçları oldu. Üzerinde olgun halde kızarmış meyveleri ve sipsivri dikensi yaprakları ile dikkat çeken bodur ardıçların bir diğer ismi de andızdı. Meyvesinden tattık ve andız pekmezini hatırladık.


Bodur ardıç (andız)
Bodur ardıç (andız)                                                       Adını bilemedik

Yürüyüş güzergâhında yükseldikçe zaman zaman terk edilmiş taş ve kerpiç kulübelerle karşılaştık. Bunlardan fotoğrafladığımız ilki oldukça sağlam durumdaydı. Hemen arkadaki zeytinlik alanda çalışan köylüye selam verdikten sonra, yukarı doğru tırmanışa devam ettik.

Manastır yolundaki ilk kulübe
Manastır yolundaki ilk kulübe

Selçuk yönünden Alaman Dağı’nın Batısındaki vadileri aşarak gelen ve üstümüzden geçerek, İzmir’e doğru ilerleyen yüksek gerilim hatlarının; yeni yapılmış dev gibi direklerinden birinin yanından geçtik. Direkten hiçbir ses gelmiyordu. Bu sistemin gayet iyi çalıştığının bir göstergesiydi. Biraz ilerde kısmen yıkık haldeki ikinci kulübeye eriştik. Yürüyüş rotamız, bu esnada yaklaşık olarak Güney Doğu yönüne doğruydu. Tepeyi aşınca sola ve sağa doğru ayrılan bir yol çatısına geldik. Bu noktada Manastır alanı olarak tanımlanan; yakın zamana kadar da hayvanlar için ağıl olarak kullanılan ve Doğu yönünde hafif meyilli açık bir alana doğru ilerleyen sağdaki yola girdik.

 Güzergâhdaki ikinci kulübe

Zeytinlikler içinde ilerleyen patika yol boyunca yürüdük. Sağımızda kireç taşı kayalık zeminler vardı; onları sağımızda bırakarak devam ettik. Sağımızdaki yamaçta yıkıntılarla kaplı bir alan, ileride ağıl olarak kullanıldığı belli olan, taşlarla çevrili bir avlu ve en önemlisi; belki de çobanların gecelediği, içinde bacasının yarısı göçük halde bir ocak ve duvar içinde örneğin gaz lambası koymaya müsait nişlerin de bulunduğu bir kulübe vardı. 

Manastır mevkiindeki iki odalı yapı
Manastır mevkiindeki iki odalı yapı 

Kulübe; iç içe iki odadan oluşuyordu ve çatısı tamamen yıkılmış haldeydi. Yapı taşı olarak kullanılan malzemeler içinde, çok eski zamanlardan kalma tuğlalar dikkatimizi çekti. Özellikle kısmen yıkık haldeki bacada kullanılmış tuğlalardan bir kısmı bu türdendi.

Yapıda ocak ve lambalık                                     Kapının arkasında gezgin


Kulübeden biraz ileride eğimli arazinin yukarısında; kısmen makilerle kaplı bölgede, geniş bir alana yayılmış yıkıklık, bu alanın yer üstünde dikkat çeken en büyük yapısı olmalıydı. Ama sonuç olarak neye benzetmeye çalışırsak çalışalım, bizim kafamızdaki; en azından Bafa Gölü’nün arka dünyasında yer alan manastır yapılarından kalmış harabeleri andıran somut bir şey görememiştik. Yol boyunca gördüğümüz köylülere de sorarak teyit ettiğimiz alan burasıydı; ancak yüzeyde görebildiğimiz tüm yapılar ve onlara ait yapıtaşlarının hepsi aşağı yukarı bu kadardı.

Yapıda kalın tuğlalar                                                    Ocak ve bacası

21 Ocak 2013 Pazartesi

KORİNT; KANALI ve HATIRLATTIKLARI


12-19 Eylül 2012
İbrahim Fidanoğlu

Giriş
İzmir’den Atina’ya doğru; Kyklad Adaları üzerinden seyreden rotamızı takiben yaklaşık 35 dakikalık bir yolculuk sonrası Atina Havaalanına öğle üzeri indik. Alanda bizi bekleyen minibüsümüze binerek Ege’yi İyon Denizi’ne bağlayan Korint kanalına doğru hareket ettik.

Şoförün panelinden; bize ne kadar benziyor!

Son zamanlarda yaşadığı derin ekonomik ve sosyal kriz nedeniyle haber ajanslarının verdiği haberlerin ilk sıralarında kendine yer bulan Yunanistan’ın pür-i melalini yerinde görmek bizim için ilginç bir deneyim olacaktı. Yarım kalmış otoyol inşaatları, bu nedenle tek şeride mahkûm edilmiş trafik; kendimizi Türkiye’de hissettiren yol kenarlarına atılmış yığınlar halinde plastik şişe, naylon torba ve diğer çöp atıkları, Atina’da en işlek caddelerde kapanmış yüzlerce işyeri, dilenciler, Atina’da ve Avrupa’ya geçiş noktası olarak kullanılan Patras’da rastladığımız esmer tenli Asyalı yada Afrikalı mülteciler krizin vurduğu ülkedeki sıradan memleket manzaralarındandı.

 Korint kentinin akropolü; sanki Gördes’deki Şahinkayası

Yolculuğumuz boyunca; İstanbul doğumlu, 1963 Kıbrıs olaylarıyla kabaran şiddet ortamında Atina’ya göç etmek zorunda kalan Hristo Bey’den Yunanistan’daki krize ve emperyalizmin kıskacındaki bir AB ülkesinde oynanan oyunlar ve bu oyuna daima aldanan Yunan halkına dair hikayeleri dinledik. O bize Yunanistan’ı anlatırken, sıkça kendi ülkemizde yaşadıklarımız ve aldanan halkımız aklımıza düştü. Yalan rüzgârlarıyla pompalanan saadet ikliminin nasıl bir anda çöküşüne dair yakın tarihimizdeki alt üst oluşlar ve fırtınalı geçmişimiz, aslında birbirine komşu bu iki ülkede; dönem dönem ne kadar da benzer aldanışlara sürüklendiğimizin bir delili gibiydi. Sonuçta, kimse kimseye bedavaya “refah”, “saadet” ve “adalet” dağıtmıyor hayatta; her şeyin bir bedeli var: o bedeli ya başta insanlar alınteri ve emek harcayarak baştan ödüyorlar; yada acımasız süreçler o bedeli sonunda halka ödetiyor ne yazık ki.

Korint ve Kanalı

Antik çağlardan beri, Peloponnes yada Osmanlı dönemindeki ismiyle Mora Yarımadası’nı ana karaya bağlayan Korint kıstağından bir kanal açarak Ege Denizi’ni İyon Denizi’ne bağlama düşü Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra gerçeklik haline dönüşmüş. Korint tarzı sütun başlıklarıyla da anılan İlkçağın en önemli ve en zengin şehir devletlerinden biri Korinthos, M.Ö. 5.yy.a dek en parlak dönemlerini yaşamış, Atina’ya diz çöktürüp çağın en güçlü yönetimi haline gelmiş. Aziz Pavlos’un “hak yoluna” çağıran mektuplarını yazdığı kentlerden biri olarak da öne çıkan kent, Osmanlı döneminde Gördes ismi ile anılmış. Hala uzaktan etkileyici görünümüyle dikkat çekici kalenin yer aldığı Korinthos’un Akropol’ü, bize de Gördes’in o yalçın kayalıklarıyla meşhur Şahin Kayası’nı hatırlattı. Akropol’e zaman kısıtı nedeniyle çıkma şansımız zaten yoktu; Korinthos’un hatırasının saklı olduğu Apollon Tapınağı ile yetindik. Yunanistan’da ne yazık ki, müzeler ve ören yerlerinin açık olduğu saatler biraz keyfi yönetiliyor. Örneğin biz Apollon Tapınağı’nın önüne yerel saatle 4 gibi ulaşmamıza rağmen tapınak kapalıydı. Ancak dışarıdan bakma ve fotoğraflama şansımız oldu.

Korint Kentinin Apollon Tapınağı’ndan günümüze kalanlar

İlkçağda kıstağın her iki tarafında yer alan Korint ve Saronik körfezleri kıyısında birer limana sahip olan Korinthos’un tacirleri Sicilya’daki Siracusa kentinin de kurucusu olmuşlar. Bugün de iki kent birbirini kardeş şehir olarak tanımlıyor. Bunun yanında Arnavutluk’un Adriyatik kıyısındaki Dıraç (Durres) liman kenti, Korfu adasında merkezdeki ana kent, Mısır kıyısındaki bazı koloniler de Korintli tacirler tarafından ilk çağda kurulan diğer kentler olarak biliniyor.

 Bir 19.yy. gravüründen; Korint’in Apollon Tapınağı

M.Ö. 146’da Romalılar tarafından yıkılan kent, Jules Cesar tarafından, suikast sonucu henüz öldürülmeden hemen önce; M.Ö. 44’de bir Roma yerleşimi olarak yeniden kurulmuş. Zamanla kent, görkemli mimarisi ile bölgedeki en önemli ticaret ve kültür merkezi haline gelmiş.

1858 yılında büyük bir depremle yerle bir olan kent, Batıdaki Korint ve Doğudaki Saronik körfezlerini birbirine bağlayacak olan Korint Kanalı’nın 1893’de açılmasıyla kaybolan önemini giderek yeniden kazanmış. Bugün kanal, Ege Denizi’nden İyon Denizi’ne geçiş yapacak deniz taşıtları için önemli bir geçiş noktasını teşkil ediyor. Kanal yaklaşık yeryüzünden 90 metre derinliğe, 20 metre genişliğe ve 6 km. uzunluğa sahip bulunuyor. Kanalın, su derinliği ise 8 metre imiş.


İlkçağda Korinthos’u yöneten Tiranların ve Roma imparatorlarının hayallerini süsleyen bu kıstaktan bir kanal açma fikri ne yazık ki, o günkü teknolojik yetersizlikler nedeniyle yarım kalmış, sonuca ulaşamamış. Ancak, bizim tarihimiz açısından da ilginç olan bu kıstağın Fatih Sultan Mehmet’ten daha önce Aydınoğlu Umur Bey tarafından gemilerini karadan yürüterek gerçekleştirilmiş bir geçiliş öyküsü var; tarihimizin unutulmuş o hikâyelerinden birisini hatırlamanın tam zamanıdır şimdi.

Korint, Çeşme ve Akropol

17 Ocak 2013 Perşembe

TİRE PEŞREFLİ’DE CORAZ GECELERİ





17 Ocak 2013
Hasan Doğan - İbrahim Fidanoğlu

Cadılar Bayramı yada Hallowen Day; Pagan dönemden kalma, hasadın kaldırılması sonrası bunu kutlamak adına Kelt geleneğinden kaynaklandığı söylenen, ağırlıklı olarak Anglosakson kökenli halklar arasında kutlanan; Hristiyanlıkla da bütünleşerek günümüze ulaşan bir bayram olarak biliniyor.

 Tire Peşrefli Köyü

Bu eski bir Kelt geleneğinde ürünlerinin hasadını yapan çiftçiler, ürüne ve ölülere şükranlarını sunarlarmış. İnanışa göre; ölüler ise, siyah bir kedi biçiminde yaşama dönerler ve ele geçirecek bir ruh ararlarmış. Köylüler korkutucu giysiler giyer ya da korkutucu bir görüntüye bürünürlerse, siyah kedinin korkup kaçacağına inanırlarmış.

Bu Kelt geleneği, zamanla Hıristiyanlıkla birleşmiş ve Azizler Günü ile içiçe geçmiş. Hıristiyanlık inancında hemen hemen her gün, bir azize ya da azizeye adanmış. Bu sebeple günleri olmayan azizler için Azizler Günü ilan edilmiş. Böylece bir Pagan geleneği “Hallowen Day” ile Hristiyanlığın Azizler Günü bütünleşerek tek bir günde buluşmuşlar. Giderek; inançlı Hıristiyanlar bugünlerde komşu kapılarını çalarak ölülerin ruhu için çörek istemeye başlamışlar.

Hıristiyanlıkla birleşen bu Kelt geleneği, İrlandalı ve İskoç göçmenlerle Amerika’ya taşınmış. "Ruhları ele geçirmeye çalışan siyah kedi" miti ise çok geçmeden gelenekle ilgili olsun olmasın birçok korku öğesini de bu geleneğe eklemlenmiş. Cadılar ve vampirler de bu bayramın en önemli unsurlarından biri haline gelmişler.

 Peşrefli’ye tepeden bakış

20.yy.da Amerikan kültürünün dünyayı teslim alma serüveninde, Cadılar Bayramı da giderek bir araç haline gelmiş. Bir festival boyutunda kutlanan, zengin kostümler ve maskeli baloyu andıran gösterilerle insanların başını döndüren şatafatlı gösterilere dönüşen bayram, giderek Batıda tüm Hristiyan dünyasında yaygınlık kazanmış.


 Peşrefli'nin sırtlarında şükür duası hazırlığı

Holywood filmleri ile bizim çocuk dünyamıza da bir şekilde sızıp giren bu bayrama dair anlatılan hikâyelerin benzerleri, bu topraklarda da var aslında. Bizim için ilginç olanı da bu hikâyeleri bulup çıkarmak ortaya. Akdeniz Bölgesi’nde Beydağları’nda, Çeşme civarında Karakancolos Geceleri olarak anılan ve Zemheri soğuklarının doruğa ulaştığı yılın o en soğuk günlerinde hatırlanan cadılar, Tire’nin Peşrefli köyünde de Coraz Geceleri namıyla anılan günlerde karşımıza çıkıyorlar. Yılın o en soğuk günlerinde Coraz cadılarını bu şekilde hatırlama, halkın hafızasında; belki de hastalıklara ve onlarla birlikte gelen ölüme ve o karanlık dünyaya bir gönderme olsa gerek.


Bir Peşrefli evinin duvarının en değerli yapı taşı

Peşrefli, Tire’ye yaklaşık 12 km uzaklıkta Aydın Dağları’nın o muhteşem siluetlerinden birisi olan Karakaya’nın eteklerinde kurulmuş, Arkaik dönemin izlerini görebileceğiniz bir açık hava müzesidir. Köyde bulunan ve şimdi Tire Müzesi’nin bahçesinde sergilenen mütevazı bir taş, bu yörede en önemli altı yerleşim yerini göstermektedir. Altı Birlik Steli olarak adlandırılan bu taşın bu köy sınırlarında bulunması, sanki köyün o dönemde bu yerleşim yerlerinin merkezi olduğunu hatırlatmaktadır.

 Beşe Veli’nin mezarının başındaki anıtsal kara servi

Köy, yüzünü Küçük Menderes ovasına çevirmiş, solunda Kargan Tepe ve Bortlak Tepe, sağında ise Büyük ve Küçük Hisarlık Tepeleri bulunmaktadır. Sırtını Aydın Dağları ve Erenler Tepesi’ne yaslamış olan köyün konumu bir çanağı andırmaktadır. Köyün antik dönemde adı Carere’dir. Rivayet olunur ki, Karakaya’dan inen Yörük, yerleştiği bu mekâna beş adet ev yapar. Köyün adı da beş evli olur. Oradan da zaman içinde giderek Peşrefli’ye dönüşür.

 Bir Peşrefli evinin duvarında yer alan antikiteler ve duvarcı ustasının imzası

Köyün bir buluşma yerini tarif eden Tokat semtinde yatan Ata mezarı ve başındaki kara servi, bize orada yatan kişinin en az 600 yıllık olduğunu göstermektedir. Bu da Türklerin Anadolu’ya gelip, Aydın Dağları’nı mesken edindiği ve sonra da bir kısmının aşağıdaki düzlüklere inerek yerleşik tarımsal hayata geçtiği zamana karşılık gelmektedir. Kara servinin altında yatan atanın adı yörede Beşe Veli olarak bilinmektedir. Beşe öz Türkçe bir kelime olup atmaca anlamına gelmektedir. Peşrefli, belki de yüzyıllar ötesinden bize ulaşan Beşe Veli’den de türemiş olabilir.

 Şükür Yemeği hazırlığı; kazanlar kaynıyor.

Peşrefli’nin tarihi arka planı oldukça derindir; ama biz köyden kısaca söz ettikten sonra esas konumuz olan Coraz Geceleri’ne ve Peşrefli’de hatırlanış şekline dönelim yeniden…

18–19–20 Ocak günlerinde Tire’nin Peşrefli köyünde sürdürülen bir geleneğin adıdır Coraz geceleri. Zemheri’nin 27’sine denk gelen bu ilk gecede, genellikle zemheri soğuklarının azdığı günlere denk gelir zaman. İnanışa göre soğuklarla birlikte bacadan inip gelen bir cadı ya da cinin adıdır Coraz. Kötülüklerin ve hastalıkların taşıyıcısıdır O. 


Peşrefli'nin arka dünyasında Karakaya'ya doğru uzayıp giden vadiler

Bugün sadece bazı yaşlıların sürdürdüğü bu gelenekte; 18–19–20 Ocak günlerinde bulgur, pırasa ve bamya asla pişirilmez. Çünkü inanışa göre, bulgur pişirilirse karıncaya, pırasa pişirilirse yılana, bamya pişirilirse sümüklüböceğe döner. Su küplerinin üstü mutlaka kapalı tutulur. Yoksa Coraz Cadısı gizlice gelir ve suya tükürerek onu mundarlar. Genç kızlar ve kız çocukları bu günlerde cadıdan korunmak amacıyla sokağa asla salınmazlar. İnanışa göre Coraz Cadısı, genç kızların saçlarını acıtarak tarar.

Peşrefli’de bir şükür yemeğinde keşkek kazanının başındayız


Bu günlerde yenmek üzere Peşrefli köyünün eskilerde hali vakti yerinde kişilerinden olan Hesmel Hafız’ın yaptığı gibi samanlık içinde kavun, karpuz ama özellikle bal kabağı saklanır. 18 Ocak akşamı samanlıktan çıkarılan kavun, karpuz ve kabaklar, köyün daha yoksul insanlarına dağıtılarak onların da bu yiyeceklerden mahrum kalmamaları sağlanır.


Peşrefli'de suyun yalnızlığı

Hallowen Day’in bir anlamda sembolü olan bal kabakları bizim Coraz Geceleri’nde karşımıza çıkar. Bugünlerde Peşrefli’de bal kabağının tatlısı ve yemeği yapılır. Birlikte yenilir. Bilindiği üzere bal kabağı, C vitamini açısından son derece zengin bir yiyecektir. Dolayısıyla bu denli soğuk günlerde; hastalıklara karşı vücut direncini korumak açısından, Coraz Geceleri’nde bolca tüketilmesinin ayrı bir anlamı vardır. Büyük olasılıkla Şamanist dönemden kalan bu ritüel bugün az da olsa Peşrefli köyünün yaşlıları arasında hala sürdürülmektedir

Peşrefli sokaklarında bir taş baskı tesisinden günümüze kalanlar; sanki trapetum ile orbisin kardeşliği

Bal kabağının sinkonta adı verilen ve fırında pişirilerek yapılan yemeği ile tatlısı Aydın Dağları’nın iki yakasında pek meşhurdur. Sinkonta; topan kabaktan yapılır. Kabak kabukları soyulduktan sonra ince ince dilimlenir ve bir tepsiye dizilir. Üzerine zeytinyağı, salça, soğan, acı kuru biber konur. Tepsi fırına sürülür; yavaş yavaş pişen kabak sonunda lokum gibi olur. Sinkonta, Tire köylerinde ayrıca bir şölen yemeği olarak da bilinmektedir.

Pazar tezgahında bal kabakları

Görüldüğü gibi yerelden evrensele ulaşabilmek adına her an hayatta sürprizler, yan yana yürürler. Hatırlanma günleri iki farklı kültürde farklı zamanlarda da olsa Pagan dönemden kalma gelenekler bir şekilde modern hayatımız içinde hala yer bulabilmektedir. Bunu da her şeyin tüketilmesi üzerine bina edilmiş bugünkü yaşamımıza karşı bir direnç ve yeniden üretim iradesi olarak da düşünebiliriz. Son söz olarak; ne mutlu o gelenekleri unutmayanlara ve bizlere hatırlatanlara…

Yazan ve Fotoğraflayan: Hasan Doğan - İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC



9 Ocak 2013 Çarşamba

ORTAKLAR BALATÇIK KÖYÜ – ŞİRİNCE YÜRÜYÜŞÜ


09 Ocak 2013
İbrahim Fidanoğlu

Bu yılın en soğuk gününde, ne zamandır yapmayı planladığımız Ortaklar yakınlarındaki Balatçık köyünden Şirince’ye ulaşan rotamızı gerçekleştirmek üzere saat 8’de İzmir’den ayrıldık. Sabah sıcaklığı -2 dereceydi. Gün içinde gördüğümüz en yüksek sıcaklık 4 derece oldu. Otoyolu takiben ulaştığımız Belevi’de; aramıza Tire’den değerli dostumuz Hasan Hocamız katıldı. Kahvaltıyı; bu yöne yaptığımız tüm yürüyüşlerde olduğu gibi, Belevi Köy Meydanı’ndaki kahvehanelerden birinde yaptık. Saat 9.30 gibi Belevi’den ayrılarak, Ortaklar’a doğru hareket ettik.

Ortaklar şehir merkezine yöneldiğimizde, İlbank’ın finansörlüğünde epeydir yürütülmekte olan kaldırım, sokak taş döşeme ve çevre düzenleme çalışmalarının hala devam etmekte olduğunu gördük. Ancak bu kez; Balatçık yönüne giden yol asfaltlanmıştı; çamura batmadan Ortaklar’dan yaklaşık 5 km. uzaklıktaki Balatçık köyüne saat 10 civarında ulaştık.

Balatçık-Şirince yürüyüş rotası 22km
Balatçık-Şirince yürüyüş rotası 22km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Balatçık’dan Selatin’e doğru devam eden tali asfalttan ayrılarak, köyün camisinin de bulunduğu köy meydanına yöneldik. Caminin hemen yanındaki boş alana arabamızı park ederken, meydandaki birkaç köylünün meraklı bakışları üzerimizdeydi. Bu soğuk günde sarınıp sarmalanmış bu yabancıların köy meydanında ne işleri vardı diye düşündükleri besbelliydi. Onlara Şirince’ye doğru yürüyüş yapmak üzere geldiğimizi söyledik; onlar bir kez daha şaşırdılar ve bu soğukta bu kadar uzağa yayan gitme isteğimize bir anlam veremediler. Yürüyüş güzergâhımız hakkında bilgilendikten sonra onlara veda ederek köyün sokakları arasından ilerleyerek zeytinlikler içinde devam eden bir vadinin yamacından yürümeye başladık.

Balatçık
Balatçık; köy meydanında Atatürk büstü

Yamaçlar boyunca ilerledikçe deliceden aşılanan bir zeytin ormanına daldığımızı fark ettik. Sol yanımızda zaman zaman derinleşen vadi boyunca sağ sol bütün yamaçlar sanki bir zeytin deniziydi. Emekli biyoloji öğretmeni Hasan Hoca’nın derin botanik bilgisi bize yol boyunca rehberlik etti. Baktığımız her bitkiyi anlamlandırmak, yöresel adlarını öğrenmek, meyvelerinin zehirli olup olmadıklarını bilmek yürüyüşü daha da keyifli hale getirdi.


Balatçık
Balatçık'tan kareler...
                
Delicelerle birlikte üzerlerinde meyve ve çiçeklerinin aynı anda birlikte bulunduğu nadir bitkilerden dağ çilekleri, onlarla akraba kızıl gövdeli sandal ağaçları, küçücük kiraz demetleri gibi meyveleriyle zilcan yada diken ucu, siyah küçücük mersine benzeyen meyveleriyle akça kesmikler, pırnar meşeleri ve onun bir başka türü olan dikensiz yapraklarıyla yöresel olarak kesme adı verilen bodur pırnarlar, kızlar elması yada üvez adıyla bilinen ve kırmızı küçücük, elma tadında; yenebilir meyveleriyle dikkat çeken yemişçe ağaçları, mersinler ve dikenli keçi geveşleri bitki örtüsünün ana unsurlarıydı.

Akça kesmik                                                Dağ çileği
Akçakesmik                                                Dağ çileği

Zilcanın göz alıcı kırmızı meyveleri ile akça kesmik çalısının siyah meyvelerinin yenmediğini, ancak zilcanın baharın başlangıcında sürgün veren taze filizlerinin salata olarak tüketildiğini Hasan Hoca’dan öğrendik.

Zilcan (Diken ucu)                                    Yabani hanımeli
             Zilcan (diken ucu)                                    Yabani hanımeli

Deliceye aşılanan zeytin ağaçları son derece bakımlıydı. Vadinin ilerisine doğru devam eden patika boyunca zeytin sekileri taşlarla çevrilmiş, yoldan yüksek zeminde yer alan bahçelerin yola bakan kenarları toprağın suyla birlikte kayıp gitmesine karşı tahkim edilmişlerdi.

Korint başlığı
Şirince yolunda reçine ve suyun oyunu    Balatçık'ta sokakta "Korint başlığı"!

Vadide köye su götürmeye yönelik bir çalışma sürmekteydi. Anlaşıldığı kadarıyla köyde su problemi vardı. Hatta dönüş yolunda bir kepçenin yamaçlarda su kaynağı olduğunu düşündüğümüz bir gözeyi açmaya çalıştığına şahit olduk.

Balatçık - Şirince yolunda gezginler
Balatçık-Şirince yolunda gezginler

Balatçık köyünde; köylülerin Sineklidere diye andıkları dereyi zaman zaman solumuza, zaman zaman da sağımıza alarak tırmanmaya devam ettik. 


Sinekli dere ve çınarlar
Sinekli dere ve çınarlar

3 Ocak 2013 Perşembe

KEMALPAŞA KURUDERE – KANYON YÜRÜYÜŞÜ


3 Ocak 2013
Aybey Çini

Merhaba... Bizi izleyen bütün dostlara sonsuz selam ve sevgilerimizi sunar, 2013 yılının ülkemize, halkımıza sağlık, barış, huzur ve mutluluk getirmesini dileriz.

Yeni yılın ilk doğa yürüyüşünü, Kemalpaşa ilçesi sınırları içinde yer alan; şimdilerde boncuk üretimi ile öne çıkan, bu nedenle de Nazarköy ismi ile anılan Kurudere köyündeki kanyona doğru yaptık.

Arkadaşlarımızdan birinin hep söylediği gibi; Kemalpaşa yöresi bizim için çok önemli bir yer; İzmir’in hemen dibinde, doğaseverlerin ve dağcıların her zaman rağbet ettiği, birçok güzergâh ile her daim ilgiyi çekmekte. Bu yöreler; keşfedilmeyi bekleyen güzellikleri ile orman içinde hemen yolculuğa çıkabileceğiniz birçok parkuru bağrında barındırıyor. Kurudere Kanyonu da bunlardan sadece biri…

Köy çıkışında Kurudere

Yürüyüş rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Bu güzergâhta daha önce de yürüyüşler yapmıştık. Bu kez, daha önce yürümeye yeltendiğimiz; ancak içindeki küçük büvetlerin engellemesi neticesinde daha fazla ilerleyemediğimiz bu kanyonu keşfetmek için yola çıktık. Bu amaçla ekip olarak Kurudere köyüne, şimdiki adıyla Nazarköy'e vasıl olduk.

Vadiyi selamlayan gezgin

Bu köy, nazar boncuğu üreten ocaklara sahip ve bu üretimde oldukça da söz sahibi olduğu söylenebilir. Köyün çoğunluğu bu işten gelir elde etmekte, ayrıca yerel yönetimlerin desteğinde üretim teşvik edilmekte. Satış yapmak isteyenler için natürel tahtadan yapılmış küçük ev şeklindeki dükkânlarda; bu köyde üretilen boncuklar ve süs eşyaları satılıyor. Köy meydanındaki boncuk pazarı ile turistik bir görünüme bürünen köye, ziyaret amacıyla çevreden özellikle hafta sonları birçok misafir geliyor. Ancak ne yazık ki, son yıllarda Çin’den ülkeye giren her türlü ithal malın içinde bu köyün ürettiği nazar boncukları da var. Bu durum, köydeki insanların önemli bir geçim kaynağı haline gelmiş bu iş kolunu ciddi biçimde tehdit etmeye başlamış durumda. Bu da son yıllarda ülke ekonomisini iyiden iyiye ele geçiren ithal malzemelerin egemenliğini göstermesi açısından çarpıcı olsa gerek.

Kanyon zor geçit veriyor

Çaylarımızı köy meydanında bulunan bir kır kahvesinde yudumlayıp bu havayı soluduktan sonra, yürüyüşe sisli bir havada başladık. Havanın yüksek basınç nedeniyle uzun bir süredir puslu olması, sanki bir bilinmeze yürüyen ekibin heyecanını artırıyordu. Sisler içinde; önümüzde beliren her ağaç, her kaya çıkıntısı ve bir yükselti; ekipteki yürüyüşçülerin her birinin kafasında farklı imgeler oluşturuyordu. Bu pastoral ortam, uzun zamandır özlemini çektiğimiz kış yürüyüşlerini hatırlamamıza vesile oldu.

Dere

Parkur boyunca kâh sağımızda, kâh solumuzda akan dere; suyun berraklığı ile hemen dikkatimizi çekiyordu. Aynı anda ekip sözleşmiş gibi hemen hemen benzer temennilerde bulunuyordu: Bu suyun korunması gerek… Fakat daha önce salına salına akan bu berrak derenin, bu kez İZSU tarafından farklı noktalara konulan depolarda, denetim altına alındığını gözledik. Kent yaşamında suya yönelik artan talep de göz önüne alındığında, mega kentlerin karmaşık yaşamının bugün oluşturduğu yeni şartlar, bu sorgulamayı yaparken bizi daha insaflı olmaya sevk etti.

 Sis, çınar yaprakları ve kanyona doğru yolumuzu kesen kayalar

Biz bu güzellikleri seyrede seyrede Nif Dağı’na çıkan orman yolundan sola saparak ayrıldık ve kanyon içerisinde yürümeye başladık. Kış mevsiminin ortasında olmamıza rağmen dere yatağı oldukça kuruydu. Önceki yürüyüşte geçemediğimiz bir kaç küçük havuzdan eser yoktu. Burada rahatça ilerleyip 500 metre kadar daha yürüdük.

 Kanyon sisler içinde

Kanyon duvarlarının birbirlerine doğru bazen iki metre, bazen daha da yakın bir konumda yaklaşmalarını ve önceki yüzyıllar boyunca akan suyun şiddetinin duvarlarda oluşturduğu kıvrımları ve oyukları gördükçe hayranlık içinde kaldık. Zemindeki kayaların nemli olması, taşları aşırı kaygan bir hale getiriyor, yürüyüş güvenliğini oldukça tehlikeye atıyordu. Kanyonda biraz daha ilerleyince; rakımın ve kayaların kütlesinin artışı ile birlikte arazi şartları yürüyüş açısından giderek zorlaştı. Bu noktadan itibaren, kanyon içindeki yürüyüşümüzü sonlandırıp geriye dönmeye karar verdik.

 Kurudere Kanyonu

Tahminimize göre 8 kilometre uzunluğundaki mesafeyi 3 saate yaklaşan bir zaman diliminde yürümüştük. Yemek için mola vermeksizin köye kadar yürüdük. Yemek işini köydeki kır kahvesinde yapmak daha uygun geldi. Aheste adımlarla köy meydanına saat 14’de ulaştık. Sis hala dağılmamıştı.

Daralan kanyonda gezginler

Dönüş yolunda bir kır evinin bahçesinde hapsolmuş, açlıktan kaburgaları sayılan bir kangal köpeğinin hazin manzarası ile karşılaştık. Hayvancık, açlıktan havlamayı bile unutmuştu. İnsanların kısa süreli ve gelip geçici zevkleri için zavallı hayvanları bu durumlara düşürmelerine içerledik. Yanımızda getirdiğimiz ekşi maya ev ekmeğinin yarısını can havliyle tel parmaklığa zıplayan; ahı gitmiş vahı kalmış zavallı hayvancığa vererek, onu bir nebze olsun açlığını giderir umuduyla besledik.

Köye doğru dere

Köy meydanındaki Şahin Usta’nın kır kahvesinde; bu huzurlu hal içinde, getirdiğimiz nevaleye eşlik eden iki parça gözlemeyi, sıcak çaylar eşliğinde yerken, her lokmada ve yudumda bu anı paylaşmanın keyfini yaşadık. Yemek sonrası sisler içinde Kurudere’yi ardımızda bırakarak İzmir’e doğru yola çıktık.

Yazan: Aybey Çini
Düzenleyen: M.YC