31 Aralık 2013 Salı

KARŞIYAKA KALELERİ



KARŞIYAKA ÜSTÜNDE İZMİR'İN İLERİ KARAKOLLARI

24 Aralık 2013
İbrahim Fidanoğlu

Gün ışığından en az yararlandığımız yılın bu son günlerinde; yakın çevremizde dolaşıp, gözden kaçmış İlkçağ İzmir’ine ait iki önemli noktaya kısa yürüyüşler yapalım dedik. İlk uğrağımız bugün Karşıyaka’nın mezarlık alanlarının yer aldığı, 19.yy. Batılı gezginlerin haritalarda Meyhaneköy diye andıkları eski Alurca, şimdiki Doğançay Köyü’nün hemen üstünde yer alan Palaia Smyrna’sının (Eski İzmir) Akropol’ü diye bilinen ve bir gözetleme kulesinin izlerinin bulunduğu tepeydi. 


Gezi rotalarımız; 1 ve 2
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

 Turan; Nezaret Yeri'nden İzmir Akropolü'ne bakış

Palaia Smyrna

M.Ö. 11.yy.dan itibaren Orta Yunanistan’dan Trakya ve boğazlar yoluyla Batı Anadolu’ya geçen, daha çok hayvancılık ve tarımla geçimlerini sağlayan Aiollerin, bugünkü Bayraklı Tepekule’de Bornova Çayı’nın hemen kıyısında kentleşme çabaları, Palaia Smyrna’da yeni bir dönemin başlangıcı sayılır. Bölgede yürütülen arkeolojik kazılardan elde edilen bilgiler çerçevesinde, Tepekule’deki yaşamın günümüzden 5000 yıl öncesine ulaştığı anlaşılıyor. Son yıllarda İzmir-Aydın Otoyolu kıyısında yer alan Yeşilova Höyüğü’nde Yrd. Doç. Zafer Derin’in yürüttüğü kazılardan elde edilen bulgular(1) ise, İzmir’in tarihini günümüzden 8500 yıl öncesine götürüyor. Yine Zafer Derin Hoca’nın bugünkü Homeros Vadisi’nin üst düzleminde yer alan ve Bornova Çayı’nın belki de içinden çıktığı İkiz Göller civarında; talandan kurtarılmak üzere tescil ettirdiği prehistorik höyük de Yeşilova Höyüğü’nden daha genç bir yerleşimi işaret ediyor. Kimi araştırmacılar da, efsanevi Kral Tantalos’un kenti Tantalis’in de aynı bölgede yer aldığını belirtiyorlar. Kim ne derse desin; bir gerçek var ki, Yamanlar Dağı’nın eteklerinde uzanan bu coğrafya İzmir’in kadim tarihi ile son derece ilişkili bir alanı işaret ediyor.

 Akropole tırmanırken muhtemelen avına doğru bir dalış anında önündeki dikenli teli fark edemeyen atmacanın hali

Tepekule’deki Eski İzmir, kendisi için travma niteliğinde üç büyük saldırı ile karşı karşıya kalır. M.Ö. 650’lerde Kimmerler, M.Ö. 600 yıllarında Alyattes komutasında Lidyalılar ve en son M.Ö. 546’da Persler İzmir’e saldırırlar. Kenti talan etmeye yönelik Kimmerler’in saldırısından sonra büyük bir kaygıya kapılan Smyrna kentinin çevresi bugün kazılarla bazı parçaları gün yüzüne çıkarılmış olan surlarla çevrilir. Bu ve daha sonraki dönemlerde kenti saran bu korkular, kentin arka dünyası Yamanlar üzerinden gelebilecek yeni baskın ve saldırılara karşı, küçük kaleler ve gözetleme kuleleri ile karşı koymaya ve saldırıları önceden haber alarak savuşturmaya çalışır. 

 Akropol yolunda Yamanlar'ın yılkı atları


Kentin Pers saldırısı sonrasında yakılıp yıkılması ve talan edilmesi, İlkçağ’da Batı Anadolu’nun kıyısında bütün yağmacıların iştahını kabartacak ölçüde ticaretle zenginleşen ekonomisinin bir anda sönüp yok olmasına ve Büyük İskender’in M.Ö. 333’de Anadolu Seferi sırasında bölgeye uğramasına dek büyük bir sessizliğe gömülmesine yol açacaktır. Bugün Yamanlar Dağı’nın Güney ve Kuzey yüzünde yer alan küçük yerleşimlerin izleri, bize belki de o büyük sessizliğin şifrelerini sunmaktadır. Bugünkü Doğançay’ın üstünde; Kocabahçe diye bilinen mevkide olduğu söylenen Aşağı ve Yukarı Mormonda yerleşimleri, dağın öbür yüzündeki dev bir kayanın dibinde Melanpagos, bugünkü Emiralem civarındaki Herakleia ve Palaudis; George Bean ve Prof. Ersin Döğer’in tespiti olan sınır taşları sayesinde, Yamanlar Dağı üzerindeki yerleşimlerden haber alınanları arasında yer almaktadır.

 Akropol Tepesi'ne bakış

Gerek Palaia Smyrna’nın savunma sistemi içinde yer alan ve gerekse kentin talan saldırılarına uğradığı travma dönemlerinde halkın sığındığı alanlar olarak Yamanlar Dağı’nın bu ileri karakolları; bugünkü Sancaklı Köyü’nün üstünde Adatepe’deki Sancaklı Kale(2), Örnekköy Mezarlığı ile bütünleşmiş durumda ve hemen onun alt düzleminde yer alan Mezarlık Kale yada George Bean’in isimlendirmesiyle Yamanlar Yolu Kalesi, Bayraklı’dan Karşıyaka’ya giden karayolu üstünde; Turan civarında İzmir-Karşıyaka geçişine hakim bir konumdaki Gözetleme Mevkii (FelsWarte) ve sonuncusu Bayraklı-Karşıyaka geçişini kontrol eden ve askeri tesislerin hemen üstünde yer alan İzmir Akropolü veya Büyük Kale’dir. Bunlara ek olarak, Doğancay’ın üstünde; bir su kaynağının yanında yer alan Çobanpınarı Kulesi ve Bayraklı gecekondularının en üstünde ve onların arasında kalmış Küçük Kale de bu savunma sistemi içinde kabul edilen yapı kalıntıları içinde sayılmaktadır.

 Akropol yolunda çam ağaçları

Eski Alurca yada şimdiki Doğançay

Karşıyaka’nın arka dünyasında Yamanlar Dağı’nın eteklerinde yer alan Doğançay’ı, çocukluğumuzda Karşıyaka İstasyonu civarında sepetleri içinde buz gibi bardacıklarını, saplarındaki yeşile gömülmüş mis gibi kokularıyla domateslerini satmaya çalışan başı turuncu renkli tartamaklı köylülerinden hatırlıyorum. 1970’lerden itibaren Doğu’dan ve Orta Anadolu’dan kente yönelen göçlerden epey bir pay alan köyün Karşıyaka’ya doğru uzanan Güney ucuna; bu nedenle eski dokusuyla pek de uyuşmayan yeni mahalleler eklemlenmiş durumda. Köyün bu yakasında yer alan ve son yıllarda yapılan camisiyle de belirginleşen farklı doku, daha çok Karşıyaka’nın hemen üstünde gelişen gecekondu mahallelerini andırıyor. 

 Sisler altında Doğançay Köyü

Eski Doğançay ile yüz yüze gelmek isterseniz, köyün ana aksını oluşturan caddeden Kuzeye doğru yönelmeniz gerekiyor. Beyaz badanalı evlerin arasından kıvrılarak yukarıya doğru çıkan daracık sokaklardan biri sizi bir anda genişçe bir meydana ulaştırıyor. Meydanda yer alan bir çınar ağacının dibindeki küçük şirin kahvehanede biraz soluklanmak, bir bardak çay eşliğinde kahvedekilerle sohbete dalmak ve sonra yine daralan sokaklarda ilerleyerek köyün temiz ve bakımlı evlerinin önünden geçmek, Doğançay hakkında küçük bir fikir verebilir size.

Konyalıların  toklu başı diye tanımladıkları ot

Bizim rotamız ise, Doğançay’ın güneyinde yer alan gecekondu mahallesi içinden geçerek, İzmir Körfezi’ne bir hörgüç gibi uzanan İzmir Akropolü’ne doğru; yani Büyük Kale… 

 Akropol'den Doğançay'a doğru

18 Aralık 2013 Çarşamba

BOZDAĞ ÜZERİNDEN ARTEMİS YOLCULUKLARI




ARTEMİS YOLU(1); SARDİS’den HYPAİPA’ya(2)


17 Kasım 2013
İbrahim Fidanoğlu

Evrimleşmiş bir Anadolu tanrıçası olan Artemis’in ismi etrafında gelişen bir yolculuktan söz edeceğiz bugün. Ephesos’tan ta Sardeis’e kadar uzanan, kimi zaman bugün de Aydın Dağları’nın eteklerini yalayarak ilerleyen Kral Yolu’nu takip eden ve bazen tepesi karlı Tmolos’u (Bozdağ’ı) bilinmez geçitlerden aşarak Artemis Tanrıça’ya adanmış İlkçağ’ın o tapınaklar dünyasına ulaşan bir güzergâhtan söz ediyoruz. Bizim için çekici olan, kadim zamanlarda iki kez Kıta Yunanistanı’ndan gelerek İyonya Dünyası’na giren ve onları da bu büyük maceranın birer neferi haline sokarak, Perslerin Sardeis’ne; Bozdağlar’ın saklı geçitlerinden süzülüp inen Atinalı ve Spartalıların, yerel rehberlerin eşliğinde izlediği o vadiler ve yaylalar rotasıdır.

 Sardeis; Artemis Tapınağı

Yukarıda sözünü ettiğimiz rota, aslında Sardeis’i Ephesos’a bağlayan ve bugün de Bozdağ’ı aşmak için kullandığımız esas işlek rota değildir. Diğerine göre daha battal, engebeli ve derin vadilerle kaplı bir yaylalar topografyası üzerinden seyreden bu geçişi tarihte unutulmaz kılan, Atinalı ve Spartalı askerlerin Sardeis’e yönelik İlkçağ’da düzenledikleri iki büyük akın olmalıdır.



Sardeis'den Hypaipa'ya; Artemis Yolu rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

 Sardeis'de sonbahar; Artemis Tapınağı; merdivenler ve sütunlar

İ.Ö. 546’da Persler tarafından Sardeis’in ele geçirilmesi ile Anadolu’da satraplar eliyle oluşturulan yeni düzen, Perslerle birlikte Doğulu tanrıların da Ege kıyılarına dek Anadolu’nun içlerine nüfuz etmesi sonucunu doğurmuş olmalı ki; Bozdağ’ın eteklerine doğru Küçük Menderes kırsalındaki Hypaipa’da bu inanç sentezi, Artemis Anaitis Tapınağı şeklinde boy göstermektedir. Doğudan gelen bu rüzgâr, Hypaipa’nın tarihsel yolculuğunda o kadar etkili olur ki; Roma’nın Anadolu egemenliğine kafa tutan Pontuslu Mithridates’in isyanında Roma’ya karşı duruş noktasına kadar taşır kenti.

 Sardeis; Artemis Tapınağı'nın dev sütunları

Sardeis’i Hypaipa’ya bağlayan ve Subatan Yaylası üzerinden Küçük Menderes kırsalına uzanan tarihi Artemis Yolu, Pers döneminde iki kez Sardeis üzerine yönelen Kıta Yunanistanı kaynaklı akınların güzergâhı olur. İ.Ö. 499’da Miletos önderliğinde, Ege kıyılarında gelişen İyonya Ayaklanması sırasında; Atina’dan gelen kuvvetlerle birleşen İyonyalı isyancılar, yerel rehberleri kullanarak Bozdağlar’ı aşarlar ve Paktolos (şimdiki Sart Çayı) Irmağı’nın kıyısındaki kenti kolaylıkla ele geçirirler. Atinalıların kışkırtması ile gelişen olaylar karşısında gafil avlanan Persler, Sardeis’in Akropolü’ne çekilir. Kentin Atinalılar tarafından yağmalanması sırasında Kybele Tapınağı’nda çıkan yangın kentte bir kaosu körükler ve arkadan yetişen destek Pers kuvvetleriyle Helenlerin dağ yolundaki geri çekilmeleri sırasında kırılmalarına yol açacak çatışmalara yol açar. Bunun arkasından gelen süreç ise, Persler nezdinde İyonya Ayaklanması’nın baş sorumlusu olarak görülen Miletos’un ve Dydma’daki tapınağın yakılıp yağmalanmasına ve Ege’nin karşı yakasında; Atina’nın Pers akınlarıyla alt üst edilmesine yol açacaktır.

 Sardeis'de sonbahar; Bozdağ yoluna çıkarken

İ.Ö. 395’deki Spartalı Agesilaos’un Sardeis üzerine düzenlediği ikinci sefer ise, yine Ege kıyılarındaki Yunan yerleşimcilerin Pers boyunduruğundan kurtarılması amacı ile düzenlenmiş ve Sardeis’in ele geçirilmesi ile sonuçlanan ikinci denemedir. Bozdağlar’ı bir dağ geçidinden aşarak Sardeis’e ulaşan Spartalılar; acaba onlar da Artemis Yolu’nu kullanmışlar mıydı? Olasılık dâhilinde olan bu hikâyelerin, Hypaipa üzerindeki günümüz yerleşimi Günlüce Köyü’nü antik Sardeis’in üstünde kurulu Sart Kasabası’na bağlayan rotanın izlenebilirliği açısından teşvik edici bir yönü olduğu söylenebilir.

 Sardeis'de Paktolos Irmağı kıyısında; Roma ve Grek hamamları ve antik çağda yıkanma kültürü üzerine çalışan Fikret Yegül Hoca'nın bir belgesel çekimi için projelendirdiği ve yaptığı Roma Hamamı örneği

Sart Harabelerini neredeyse ikiye bölen eski Ankara yolu üzerindeki Sart Jandarma Karakolu’nun köşesinden içeri girilirse, Sart Çayı’na paralel seyreden asfalt bir yolla Bozdağlar’a yönelen pastoral yolculuğunuz başlar. Önce Sart’ın yolun bu yakasında gelişmiş bir mahallesinin içinden ve Kurtuluş Savaşı’nda Yunan işgaline karşı Milne Hattı’nın gerisinde sivil direnişin yerel neferlerinden Nazmi Efe’nin bir heykelinin bulunduğu meydandan geçilir. Kasabanın son evlerini de arkanızda bıraktıktan sonra, bu mevsimde bozulmuş ve sarıdan kızıla dönen renklerdeki yapraklarıyla sizlere görsel bir şölen sunan bağlar karşılar, göz alabildiğine.

9 Aralık 2013 Pazartesi

ÖZBEKİSTAN NOTLARI-2




“MÜCEVHER” ŞEHİR HİVA

29 Ağustos-7 Eylül 2013
İbrahim Fidanoğlu

“Kumdan Kaleler Yapmak”

Taşkent’ten sabahleyin havalanan uçağımız, yaklaşık 2 saatlik bir uçuş sonrası öğle üzeri Harezm vilayetinin başkenti diyebileceğimiz Ürgenç Havaalanı’na indi. Kırsaldaki kumdan kale kalıntılarıyla Harezm, Ortaçağın kadim gücü şaman Harezmiler’in (bizim ilkokulda öğrendiğimiz şekliyle Harzemşahlar) bugüne uzanan eli gibiydi. Mantı ve yoğurttan oluşan öğle yemeğimizi Ürgenç’te yol üstünde bir restoranda yedik. Ürgenç, Taşkent’e göre taşrada kalan ve yeni yeni gelişmekte olan bir şehir izlenimi verdi bize. Şehir, havaalanından başlayarak tüm önemli caddeleri boyunca bir şantiye görünümündeydi. 

 Amu Derya'yı geçerken (araçtan çekilen)

Bir de şunu söyleyelim; bu Ürgenç’lerden bir tane de Türkmenistan’da var. Onun tam ismi Kunya-Ürgenç (yani eski Ürgenç anlamında) ve Harzemşahlar’ın kadim başkenti olarak biliniyor. Harzemşahlar’a Maveraünnehir coğrafyasında, egemenlikleri boyunca Türkmenistan’daki Kunya Ürgenç, Özbekistan’daki Ürgenç yakınlarındaki bizim de ziyaret ettiğimiz Toprakkale ve Hiva kentleri başkentlik yapmışlar. 

 Amu Derya yada Ceyhun Irmağı geniş yatağında akarken

Yemek sonrası Özbekistan’ın içinde özerk bir cumhuriyet olarak tanımlanmış, Kazaklara daha yakın olduğu söylenen ve çölün ortasındaki bitmek bilmeyen kumullar üzerinde yaşayan Karakalpakların yurdu Karakalpakistan’daki Harezm Kaleleri’nden bazılarını görmeye gittik.

Karakalpaklar, aslında 1 milyon civarında, Özbekçe’den farklı bir lehçe ile konuşan ve yukarıda da belirttiğimiz gibi Kazaklarla akraba kabul edilen bir halk. Topraklarının çoğunu doğuda Kızılkum ve güneyde Karakum Çölleri oluşturuyor. Zaten ziyaret ettiğimiz kaleler de çöldeki tek malzeme olan kumdan ve onun bağlayıcısı olarak da susuzluğa son derece dayanıklı, kökleri kumulların çok derinlerine nüfuz edebilen saksavul isimli, bizim ılgın ağacına benzeyen bir çöl bitkisinden yararlanılarak inşa edilmişler.

 Ayaskale yolunda çöl bitkisi saksavullar

Ürgenç kırsalına ulaştığımızda yolumuzu Amu Derya (yada Ceyhun) kesti bir an; geniş yatağında ama eski muhteşemliğinden uzakta; aheste aheste akıyordu. Nehrin üzerindeki köprüden geçerek kumullar dünyasına daldık. Geçiş noktasındaki küçük bir kulübe, açık halde bir tantan ve iki yeşil üniformalı Karakalpak görevli Karakalpakistan’a girdiğimizin işaretiydi.

 Toprakkale'ye tırmanırken

Amu Derya’dan beslenen kanallarla hayat bulmuş küçük köylerin arasından geçerek tarihi İpek Yolu’nun kadim zamanlarda güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş kumdan Harezm kalelerinin yer aldığı Kızılkum Çölü’nün ıssız kumullarına yöneldik. Güneş tepede, hava Eylül olmasına rağmen çok sıcak ve ortada saksavullar dışında tek yeşillik dahi yoktu.

 Toprakkale; kumdan kale

Harezm Kaleleri, tarihi İpek Yolu rotasında sürekli gidip gelen kervanların güvenliğini sağlayan garnizonlar durumunda planlanmış. Ipıssız ve karanlık çölde; geceleri yolculuk eden kervanlara ışık veren ve rotalarını kaybetmemelerini sağlayan kaleler, tarih boyunca bu işlevi sürdürmüşler. Kumdan kaleler, M.S. 3-4.yy.dan kalma, kerpiç örgülü kaleler. 20.yy.da 1940’lı yıllarda; 2. Dünya Savaşı sırasında Rus arkeolog Tolstov tarafından yürütülen yüzey araştırmaları ve kazılar sayesinde gün yüzüne çıkarılmış. Kazılardan elde edilen buluntular, saray duvarlarındaki o günkü saray yaşamına dair sahneleri içeren duvarlardaki freskler Petersburg’a götürülmüş. İşte bizim de ziyaret ettiğimiz Toprakkale ve Ayaskale de bu kumdan kalelerden sadece ikisi. Mihmandarımızdan, çöl topraklarında bu kalelerden İpek Yolu rotasını belirleyen onlarcasının bulunduğunu öğrendik.

 Toprakkale; Rus Arkeolog Tolstov'un "açma"ları, duvarlardan sökülen fresklerin yerleri fark ediliyor.

Toprakkale'nin içinden surlara bakış

Bunlardan Toprakkale, Harezm Ülkesi’nin amiral gemisi gibi bir yermiş zamanında; belki de başkent demek daha doğru olabilir. Ancak şu andaki görünümü itibariyle; Toprakkale, Ayaskale’ye göre daha kötü durumda denilebilir. İçinde bir saray yapısını da barındıran Toprakkale, çevreye hâkim yüksekçe bir tepenin üzerinde yer alıyor. Etrafı kerpiç surlarla çevrili kaleyi, Rus arkeolog Tolstov, bir köstebek gibi kazmış ve değerli olarak ne bulduysa, onları Rusya’ya götürmüş. Ne yazık ki, tonozlu bazı geçişler, onlarca odaya benzer hücre duvarları, sarnıçlar, duvarlarda Rusya’ya götürülen fresklerin söküldükten sonraki kalan izleri ve doğanın devam eden tahribatı sonucunda gün yüzüne çıkmış kalenin giderek artan yıpranmışlığı… Görebildiğimiz kadarıyla Toprakkale’den bugüne kalanlar bunlardı. Bu fresklerin benzerlerini Taşkent’teki Tarih Müzesi’ni gezerken görmüştük. Örneğin Harezm Sarayı’nda hükümdar tarafından karşılanan yabancı elçilerin kendilerini hükümdara takdim edişleri, kervanların yürüyüşü ve hükümdarın av sahneleri gibi…

29 Kasım 2013 Cuma

BOZDAĞ'IN ETEKLERİNDE, KESTANE DİYARINDA: YILANLI KALE



06 Kasım 2013
Mehmet Yavuzcezzar



Fırsat buldukça Ege'deki kalelerin izlerini sürerken, bu defaki gezimizi önceki yıllarda 400 m rakımlı Birgi'ye gittiğimizde planladığımız gibi, Bozdağ (Tmolos) eteklerindeki Yılanlı Kale'yi keşfe ayırdık. Bu sebeple; sabah 7.30 da çıktık yola, saat 9,00 da Tire'de verdik mola. Tireli dostumuz Hasan Hoca'nın park içinde hazırladığı mükellef kahvaltı sofrasında, eşinin yaptığı nefis küllürçeleri afiyetle yerken, daha önce ürettiği şarapların tadına baktığımız Müşteba Bey ile de gezilerimiz ve şarap yapımı konularında sohbet etme fırsatımız oldu. Kahvaltıdan sonra yönümüzü Birgi'ye çevirdik.

Bozdağ'ın eteklerine doğru yükselirken; Birgi

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Doğu Akdeniz florasının etkin olduğu yörenin alçak kesimlerinde; makiler, zeytin, elma, incir, turunçgiller gibi meyve ağaçları ile kavak ve fıstık çamı, daha yükseklerde; meşe, laden ve menengiç ağaçları, sulak alanlardaki çınarlar dışında kalan hemen hemen tüm alanlar kestane, ceviz ve kiraz ağaçları ile kaplıydı. Yolumuzun üzerinde kızlarelması'dan (üvez) aşılama muşmulaya da rastladık.



Kızlarelması'ndan aşılama muşmula




Yol üzerinde bir çeşme ve karadut

Kıvrım kıvrım yolları geçip dağları aşarken, bir çok çeşmeye rastladık. Her çeşme başında da bir karadut ağacı vardı; yorulup çeşme başında mola veren yolcular ağacın meyvesinden yesin, sonra da suyunu içsin diye dikildiği söylenir bu ağaçların. Ne güzellik ama. İlkin yaklaşık 800m yüksekten Birgi ve Ödemiş'e bakan Hacıhasan Köyü, ardından da 1160 m rakımlı Kemerköy karşıladı bizi.


Kemerköy-köy meydanı

Kemerköy'ün meydanındaki kahvehanede çaylarımızı yudumlarken, görkemli Bozdağ eteklerinde Türkiye'nin en kaliteli kestanelerinin yetiştirildiğini öğrendik. Denizden 400 ile 1400 m yükseklerde yetişebilen bu kestanelerden Karaaşı (koyu renkli) kestanesi; içerisinde lif bulunmaması nedeniyle kestane şekeri yapan fabrikalar ile "kestane  kebap"çıların en çok tercih ettikleri türmüş; bu nedenle de en değerli olanıymış. Bu yörede yetiştirilen diğer kestane türleri de; Sarıaşı (açık renkli), fidanlarının Beydağ'dan geldiği Balyanbolu (Tahta), Anadolu ve Bursa imiş. Bozdağ yamaçlarında gördüğümüz anten vericilerinin olduğu seyir tepesine buradan çıkıldığını öğrendik; zamanımız kalırsa Yılanlı Kale dönüşünde hem birer kilo kestane alırız, hem de Kemer Sivrisi'ne çıkarız dedik ve köyü terk ederek yine kıvrımlı yollara koyulduk.



Gezginler Kemerköy'de kestaneleri inceliyor



Yılanlı Köyü'ne giderken

19 Kasım 2013 Salı

ORTA ANADOLU NOTLARI-2

ELAZIĞ

24-29 Eylül 2013
İbrahim Fidanoğlu

Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar (mı?)

Karakaya Baraj Gölü’ne paralel Elazığ’a doğru ilerliyoruz. Karakaya Barajı’nın su tutması sonrasında, tarihi Kömürhan Köprüsü’nün , 1980’lerin ilk yarısında sular altında kalması ve yeni köprünün bu süreçte devreye alınması ile bölgedeki hayat da köprü gibi değişmiş. Şimdi 340.000 civarında nüfusu, Malatya yönünden; iki yanında yükselen modern sitelerle kaplı geniş bulvarlarından geçilerek ulaşılan Elazığ’da karşılaştığımız manzara, eskiden ne kaldı diye sorduruyor insana. Ayrıca görünmeyen bir Harput’un, artık sular altında kalmış bir eski köprü üzerinden hatırlanmış olması da ironik olsa gerek.

 Malatya'dan Elazığ'a doğru giderken Karakaya Baraj Gölü'nde Kömürhan Köprüsü yakınlarında yer alan balık çiftlikleri

Yeni Kömürhan Köprüsü’nün Malatya yönünden girişinde; Karakaya Baraj Gölü kıyısında kamyoncuların uğrağı kavurmacılar yer alıyor. Sabah kahvelerini baraj gölü kıyısında içmek üzere bunlardan birine uğruyoruz. Göl kıyısında çok sayıda balık havuzu var. Karşı kıyıda Tunceli Pertek’e giden yol seçiliyor. Göl oldukça büyük; ucu bucağı görünmüyor. Baraj gölü, Diyarbakır ili sınırları içinde yer alan Çüngüş ilçesindeki baraj ana gövdesinden; buralara ve Malatya’ya kadar uzanıyor. Baraj göllerinin yüzölçümü o kadar geniş ki, karasal iklime sahip bu topraklarda artık eskisi kadar kar yağmıyor; iklim daha ılıman artık buralarda.

 Elazığ Müzesi giriş holü

Elazığ’ın içinde

Elazığ Müzesi ile Kapalıçarşı, Elazığ kent merkezinde uğradığımız mekânlardı. Çifte kavrulmuş çok özel bir lezzeti olan Ağın leblebisi, sütle yapılan bizim çitlembik yada melengeç diye bildiğimiz çedene kahvesi, uzun uzun beyaz renkli “orcik” şekerleri, dut ve üzümden yapılmış köme ve pestil, kurutulmuş dut ve kayısı çarşıda en rağbet edilen yöresel ürünlerdi. Bu arada bizim Erzincan Tulumu diye bildiğimiz peynire benzeyen ve küplere basılı haldeki Elazığ’ın çok leziz tulum peynirlerini de unutmadan ekleyelim.

 Elazığ Müzesi, bir kolye; sanki bugünkü gibi

Elazığ Müzesi, svestika kabartmalı mühür ve diğerleri

Elazığ Müzesi, kuş gagalı çömlek kaplar; M.Ö. 2000'li yıllar

Elazığ Müzesi; geometrik desenli bir çömlek kap

 Elazığ Müzesi, kadın figürinler

Elazığ Müzesi ise, bugün Fırat Üniversitesi Kampusu sınırları içinde yer alan; taşradaki bir kentte olmasına karşın oldukça iyi düzenlenmiş iki katlı, yeni bir binada yer alıyor. Kapıdan hemen girişte; iki yana dizili Hitit döneminden kalma koyun heykelleri karşılıyor bizleri. Alt katta arkeolojik, üst katta ise etnografik eserler sergileniyor. Arkeolojik eserlerin bulunduğu bölümde; Keban ve Karakaya barajlarının inşaatı sırasında ortaya çıkarılan prehistorik buluntularla Urartu ve Hitit uygarlıklarına ait son derece önemli eserler yer alıyor. Müzenin üst katında ise, 19.yy. Elazığ yaşantısından izler taşıyan objeler var çoğunlukla. 

13 Kasım 2013 Çarşamba

ÖZBEKİSTAN NOTLARI-1



ÖZBEKİSTAN’A MERHABA
“BAŞKENT” TAŞKENT

29 Ağustos-7 Eylül 2013
İbrahim Fidanoğlu

Genel

Şaman Türklerin Müslüman Araplarla karşılaştığı ve bugünkü kaderimizi belirleyen tarihsel olayların geçtiği Maveraünnehir yada “suyun ötesi” olarak adlandırabileceğimiz Özbekistan coğrafyasına doğru yola çıkarken, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Özbekistan Hava Yolları kontuarında ilk izlenimlerimiz oluşmaya başlamıştı bile.

 Taşkent Çarşu Pazarı'da ilk karşılama; Doğu'ya merhaba

Koli bantlarıyla çepeçevre sarılmış, muhtelif büyüklükte ve belli bir standarda uymadan paketlenmiş havaleli bagajları; hafiften çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, kısmen basık yüzlü, geniş alınlı ve pür telaş içinde kendilerine yer açmaya çalışan, bireysel yük sınırını aşmış Laleli menşeli bagajlarını bir şekilde “memlekete” ulaştırma çabası içindeki Özbekler sarmıştı her yanımızı. Kontuara ulaşmak için Özbeklerle göğüs göğüse verdiğimiz mücadeleyi, grup check-in yaptırma aşamasında aşabildik.

Özbekistan'da eskinin üstüne kurulmaya çalışılan yeni düzeni anlatıyor sanki 

1991 yılından itibaren hayata geçirilen “mustakillik” sürecinde; Özbekistan halkının yeniden inşa edilmeye çalışılan yeni düzenin gerçekleriyle yüz yüze kalmasıyla birlikte, yaklaşık 10 milyon Özbek kaderini bir şekilde yurt dışında arama yolunu seçmiş durumda. Bizim de havaalanında tanıklık ettiğimiz yukarıdaki manzara da bunun günlük hayata yansımasından başka bir şey değil aslında. İnsanlar kendi dertlerine düşmüş durumdalar; şimdi onlar, daha iyi bir hayat ve kaybettikleri güvencelerini arıyorlar yurtlarından uzakta.

 Taşkent Tarih Müzesi-ön cephe

İstanbul’dan havalanan Özbekistan Hava Yolları’na ait uçağımız yaklaşık dört buçuk saatlik bir yolculuk sonrası Özbekistan’ın başkenti Taşkent’in modern havaalanına akşamüstüne doğru indi. Arada Türkiye ile iki saatlik bir saat farkı da bulunan Özbekistan’da gün tükenmek üzereydi. Taşkent’in önde gelen otellerinden Dedeman Otel’e yerleşmek üzere havaalanından ayrıldık. Taşkent’in merkezinde yer alan otelimize doğru ilerlerken karşılaştığımız kentin son derece geniş caddeleri, yayalar için düzenlenmiş geniş kaldırımlar, ortada neredeyse birer park işlevi görebilecek denli genişlikteki yemyeşil refüjleri ve sakin akan araç trafiği, ülkenin geride bıraktığı “eski düzen”in olumlu mirasını bize yansıtır gibiydi.

Dedeman Oteli yakınlarında geniş kaldırımlar ve yeşil alanlar

21.yy.da giderek dünyanın yeni jeostratejik merkezi haline geleceği anlaşılan Orta Asya’nın göbeğindeki Özbekistan, tarihsel köklerimizin bulunduğu Maveraünnehir havzasında yer alıyor. Yaklaşık 447.000 km2 yüzölçümü ve 30 milyonluk nüfusuyla Özbekistan, tarihi İpek Yolu üzerinde olmaktan kaynaklanan stratejik önemi sayesinde, tarih boyunca geçişken bir coğrafyada yaşamanın nimeti ve külfetini birlikte yaşamış hep. Birbirine yakın yada komşu konumdaki kadim kültürlerin etkileşimi altında ve bir o kadar da geçişkenlik üzerinden bu topraklara uğrayan kavimlerin bıraktığı kültürel izler üzerinden yüründüğünde; modern Özbekistan bugün itibariyle bile bu kültürler arası bileşimin ip uçlarını hala taşımakta.

 Taşkent caddelerinde geniş kaldırımlar üzerinde yürüyoruz

Ancak yakın tarihinde; dünyada küresel düzeyde ortaya çıkan büyük ekonomik-politik değişikliklerin bu coğrafyadaki yansımaları sonucu 1991 yılında “eski düzen”e veda ederek ulusal ekonominin tuğlalarını üst üste koymaya başlamış Özbekistan. Sosyalist sistemin pamuğa dayalı tek tip tarım ekonomisinden dünya ekonomik sistemi içinde yer alma ve hayatiyetini sürdürme çizgisine taşınması gibi bir misyonla yüklü Özbekistan Yönetimi, bağımsızlık sonrasındaki 22 yıllık pratikleri ile buna ne kadar yaklaşabildiler; şimdilik o bayağı tartışmalı.

 Taşkent'te Ali Şir Nevai Tiyatrosu'na nazır havuzlu bir parktayız

Ortalama aylık ücretin 30-100 Amerikan Doları civarında değiştiği Özbekistan’da ilk bakışta demokratik düzenin tüm organları tesis edilmiş. Ancak; ülkede biraz zaman geçirdikçe ve olana bitene biraz kulak verdikçe, bunların hemen hemen tümünün içselleştirilememiş ve eğreti kalan uygulamalar olduğu anlaşılıyor.

Taşkent'in içinden akan "anhor"lardan biri; yine ağaçlar altındayız

Açıkçası; Rusya’nın derin nüfuzu altında; 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelerin vurulması sonrasında Orta Asya’ya yönelen Amerikan stratejilerine kayıtsız kalamayan ve karşılığında Afganistan’ın işgali sırasında kullanılan bir de askeri üs veren Özbekistan, daha sonraki yıllarda kendi ekseninde gelişen darbe girişimleri sonrası yeniden Rusya’nın etkisi altında yaşamaya karar kılmış gibi görünüyor.

 Taşkent'te ilk gün öğle yemeği yediğimiz, anhor kıyısındaki revaklı restoran


5 Kasım 2013 Salı

KARABURUN ROTALARI: MELİ’DEN YAYLAKÖY’E



30 Ekim 2013
İbrahim Fidanoğlu

Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da yeni bir hayat vizyonunun pratiğe geçirilmesi denemesinin ve bu uğurda karşı kıyıda; Sakızlı Rum ahalinin ve bir takım Hristiyan din adamlarının da içinde bulunduğu ortaklaşa çabalarla inşa edilmeye çalışılan o ütopyanın; Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa’nın 30.000 kişilik teçhiz edilmiş Osmanlı Ordusu’yla boğulmasına benzer tarzda; ahir zaman “paşa”ları, beyleri birer balta gibi dalmışlar Karaburun yarımadasının bağrına. El değmemiş makilikler, yemyeşil orman alanları; yol yapmak, rüzgâr santralleri kurmak, merkezi yönetimden sağlanan imkânlarla zeytinlikler(!) oluşturmak gibi bir takım “masum” gayelerle delik deşik ediliyor. O güzelim koyları imara açmak için gün sayıyor tufeyliler. Şimdi sessiz ve masum coğrafyanın bağrı kanıyor. Alarm veriyor Karaburun Yarımadası. 

Gezi rotası
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)


 Yaylaköy önlerinde RES'ler

Karaburun’a doğru yaptığımız yeni yolculuklardan birisindeyiz bugün de. Baharda hedefleyip de yağmur nedeniyle yapamadığımız bir başka Karaburun rotasını gerçekleştirmek üzere, yarımadanın Gerence Körfezi’ne bakan yüzünde; Kara Reis Çiftliği’nin hemen üstündeki bir tepede yer alan eski Rum yerleşimi Meli’ye (Balköy) doğru yola çıktık. 

 Meli'den Kara Reis Çiftliği'ne bakış

Yukarıda da sözünü ettiğimiz Karaburun karayolu, parti parti açılmaya başlamış. Karapınar-Balıklıova ve Arkeologlar Sitesi-Mordoğan arası trafiğe açılmış vaziyette. Bir yandan da yolun diğer bölümlerindeki inşaat faaliyetleri devletten alınan ödenekle orantılı şekilde devam ediyor. 

 Meli'nin ayaktaki evleri

Balıklıova’da; kahvaltımızı, yaz sonunu aratmayacak güzellikteki bir havada; hemen denizin kıyıcığında bir balıkçı kahvesinde yaptık. Hava sıcaklığı, gün boyunca 20-25 derece arasında seyretti. Kahvaltı sonrası, yol çalışmaları nedeniyle tünel geçişine izin veren Eski Balıklıova Köyü üzerinden Gerence Körfezi’ni dolaşan yolu kullanarak Kara Reis Çiftliği’ne doğru yola çıktık.

 Meli'ye Merhaba...

Balık çiftliklerinin işgali altındaki Gerence Körfezi, kıyı boyunca da bu çiftliklerin her türlü yükünü ve külfetini de taşımak durumundaydı. Elbette, ucuz balık yemek önemli ve üç yanı denizlerle çevrili Anadolu Yarımadası’nın sakinlerinin deniz ürünleri tüketimini düşündüğümüzde bunun teşvik edilmesi gerektiği de aşikâr. Ancak; her nedense bir iyilik musibetlerini de yanında getiriyor. Denizde ve kıyıdaki karada her türlü çevre kirliliğinin, bu sistemin doğal bir sonucu olarak sunulması insanın canını sıkıyor. Bu işin; sürdürülebilir çevre koşullarında gerçekleştirilmesi ve uluslar arası belli standartlar çerçevesinde yapılması esas; suyun ve toprağın korunması ön koşul olmalı.

 Kara Reis'den Meli'ye bakış

Meli’ye doğru, solumuzda yükselen Akdağ’ın eteklerine doğru sokulan yüzlerce vadiden birisinde virajları döne döne ilerliyoruz. Rüzgârlı Mimas (Akdağ); kadim zamanlardan beri ismine eklenen meşhur sıfatının (rüzgârının) karşılığını almış gibi görünüyor şimdilerde. Gerek Eğri Liman’dan ötede; kıyıya doğru alçalan yamaçların en üst noktasında ve gerekse Meli’den Yaylaköy’e uzanan iki ayrı eksende kuruluşu tamamlanmış 50’den fazla bir dizi rüzgâr elektrik santralının (RES) dev pervaneleri dönüp duruyor. Küçükbahçe’nin üstünden Yaylaköy’e doğru ayrılan ve Karaburun’a kadar uzanan asfalt yol üzerinde, rüzgar güllerinin ürettikleri enerjinin ulusal ağa entegre edildiği trafo merkezi bulunuyor. Şöyle durup, çevremizdeki topografyaya bir baktığımızda her yerin delik deşik edildiği bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Yollar da bitmek bilmeyen damperli kamyon trafiğinden nasibini almış. Kimi yol için, kimi maden için, kimi balık çiftlikleri için, kimi de RES’ler için sürekli ikmaldeler. Yollar da tabiatıyla delik deşik…

 Köydeki 1960 tarihini taşıyan YSE Çeşmesi

İris Gölü; kooperatif baskısı altında sonbaharın hüznünü yaşıyor sanki. Gölün çekirdeğinde azıcık su var gibi. Kıyıda yer alan yazlık inşaatlarına inen toprak yollar, göl sahası içine kadar girmiş durumda. Ve hemen yol kenarında bir kooperatif alanını tanımlayan kocaman bir levha ileride olacakları haber verir gibi sanki. İris Gölü de tehdit altında anlayacağınız.

 Yaylaköy heyelanı nedeniyle Meli'de yapılan 1960'dan kalma afet evleri

Son virajı da dönünce, tepeden Kara Reis’in yazlıkçı siteleri görünüverdi hemen. Kıyıdaki belki birkaç balıkçı dışında yazın hareketli günleri, çok gerilerdeydi artık. Kara Reis’i arkamızda bırakarak, yarımadayı dolaşan karayolunu atlayarak, Meli (Balköy) yada Kavron Mahallesi levhasının bulunduğu toprak yola girdik. Levhanın altındaki bir başka levhada yazanlar ilgimizi çekti: “St.Jean Thelog Kilisesi”; demek ki böylesine ıssız ve terk edilmiş bir köyde bir de kilise vardı. Son yağmurlarla yer yer bozulmuş yokuşu ağır ağır tırmanarak, Meli’nin, Yaylaköylüler için yapılan; 1960’dan kalma afet evlerinin yıkıntıları arasındaki tepedeki düzlüğüne ulaştık.

 Köydeki eski bir çeşme

Kara Reis Çiftliği’ni tepeden gören konumda bulunan bugün yıkıntılar içindeki Meli Köyü’nde mübadeleye kadar Rumlar yaşamışlar. Rumların bu bölgeye Sakızlı zengin bir tüccarın (Theodosis Zygomalas); bu havaliyi eski sahibi olan yine zengin bir Türk toprak ağasından satın alması ve 19.yy.da II. Mahmut döneminde Sakız’daki ayaklanmayı bastırmak amacıyla(1) Osmanlı kuvvetleri tarafından müsadere edilmesini takiben, adadan Karaburun’a göçen Rum ahaliye satması sonrasında yerleştiğine dair bilgiler bulunuyor. İlerleyen zamanlarda Meli’ye Girit’ten ve diğer Ege adalarından da gelen Rumlar yerleşmişler. Köyün tamamı, Rumlardan oluşmaktaymış. Köy o yıllarda geçimini arıcılık, bağcılık ve keçi yetiştiriciliği üzerine konumlandırmış. Bugün bağlardan pek eser yok; ne terk edilmiş başka bir Rum köyü olan Sazak civarındaki bağ teraslarından bir haber var; ne de yarımadada başka yerlerde üzüm yetiştiriciliğine rastlanıyor.


 Meli'nin yerleştiği diğer yamaç; yıkılmış Rum evleri

Köyü, önceki yazlardan birinde gezerken eski bir kilise yıkıntısı da görmüştük. Burası vakti zamanında oldukça zengin bir köymüş. Yunan İşgali sırasında; Rumlar, işgal kuvvetleri ile işbirliği yaparak civar köylerdeki Türklerin köylerinden kaçmalarına neden olmuşlar. Kurtuluştan sonra, Rumların hepsi evlerini bırakıp Sakız’a kaçmışlar kayıklarla. Mübadele sonrası köye gelen ilgililerin 750 eve hane numarası vurduğu söyleniyor. Bu da 750 ev ve yaklaşık 3000-4000 arasında nüfus demek... Köy içinde Rumlar zamanından kalma Alanaki, Kuruçeşme ve Kolado Mevkii adları hala biliniyor. Kilise yıkıntısının karşısında dev bir çınar ve çam ağacı, buraları dolaştığımız o yaz mevsiminde; cehennem sıcağında bize ayazma serinliği vermişti. Gerçekten de çevrede hala içinde su olan, ancak muzır insanlar tarafından taş ve tahta atılarak kapatılmış üç yada dört kuyu görmüştük. Kuyulardan biri kare şeklinde açılmıştı.