5 Eylül 2012 Çarşamba

BİR BALKAN YOLCULUĞU (BÖLÜM – 3)



MONTENEGRO – KARADAĞ(1)
5 Temmuz 2012
İbrahim Fidanoğlu

Dalmaçya Kıyıları Karadağ’da başlar

Karadağ’a; Arnavutluk ile sınırdaş Ulcinj yakınlarındaki sınır kapısından giriş yaptık. Arnavutluk hariç olmak üzere; hepsi birbirleriyle akraba Slav kökenli halkların yaşadığı Balkan Devletleri arasında süren yolculuklarımızda; genelde sınır kapısından geçişlerimiz, kolayca ve kısa bekleyişlerle gerçekleşti. Tarih boyunca ve yakın geçmişte; birbirleriyle ittifak yapıp birbirlerinin gırtlağına çöken bu akraba halkların sınır kapılarında yaşadığımız halleri bizim için manidardı. Bu durumu; bir yandan akrabalık köklerine, bir yandan da uzun yıllar Yugoslavya Cumhuriyeti çatısı altında yaşamış olmanın getirdiği alışkanlıklara bağladık.


Budva’ya doğru Karadağlar(2)

Denize paralel bir duvar gibi uzanan ve bir anlamda ülkeye adını veren ormanlarla kaplı Karadağların (Lovcen Dağları) Balkanlar’ın iç alanlarıyla denizin bağlantısını kopardığı coğrafyada; kara ile denizin yeniden kurduğu ilişki, iklim ve toplumsal hayat bu zemin üzerinde şekillenmiş. Kıyıda bıraktığı denize paralel dar bir şeridin hemen ötesinde; içerilere doğru yükselen karstik yapılı dağların içine sokulmuş deniz, pasın demiri yediği gibi karayı bir iğne oyası gibi işlemiş. İç alanlara doğru denizin nüfuz ettiği kıvrım kıvrım koylar ve onların neredeyse kapanacakmış gibi duran daracık boğazları, görülmeye değer eşsiz doğa manzaraları oluşturmuş. Bunun en güzel örneğini; Kotor Körfezi’nde ve Türklerin bu bölgeye yönelik akınlarını engellemek için, zamanında zincirle ağzı kapatılan ve bu yüzden günümüzde de Türk Boğazı diye anılan daracık geçitte görmek mümkündür.

Budva’ya doğru Dalmaçya kıyılarında gün batımı(2)

Adriyatik kıyısında Dalmaçya sahilleri boyunca ardı arkasına sıralanan Karadağ’ın irili ufaklı şehirleri, sahil kasabaları ve köyleri her bakımdan bize denizin öbür yakasında yer alan bir başka kültürün esintilerini sunar. İtalya, Dalmaçya kıyılarından yaklaşık 80-90 km. uzaklıktadır. Belki de bu jeopolitik gerçek, özellikle Ortaçağ’dan itibaren; gerek Karadağ ve gerekse Hırvatistan ve Slovenya topraklarının uzun süre Venedik Devleti’nin nüfuzu altında kalmasını daha iyi açıklar. Mimari yapılardan halkların müziğine kadar bu etkiyi bugün de görmek mümkündür.

Karadağ; bugün 13.812 km2 yüzölçümüne, yaklaşık 300 km.lik Adriyatik sahil şeridine ve yine yaklaşık 650.000 kişilik bir nüfusa sahip; Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova ve Arnavutluk komşuluğunda, Balkanlar’ın demografik özelliklerine sahip denecek ölçüde kozmopolit (sadece % 45’i Karadağlı), 2006 yılında bağımsızlığını ilan etmiş Avrupa’nın en genç ülkesidir. Tarihte ilk olarak İlliryalıların yaşadığı, daha sonraları kuzeyden gelen Slav akınlarıyla Sırpların etkinlik kazandığı bu topraklarda Karadağlılık diye bir kavramın ortaya çıkışı, herhalde Ortaçağ’da bu kavimlerin birbirleriyle harman olması sürecine ilişkin bir sonuç olsa gerektir. Belki de demografik özelliğinden kaynaklanan nedenlerle, Slav ırkının bütün güzelliklerinin bir anlamda bileşkesini bağrında taşıyan Karadağ nüfusunun bu yanına tanıklık için, Budva kıyısında uzanan Barlar Sokağı’nda; Eski Şehir’e doğru kısa bir gezinti yapmak yeterlidir. Avrupa’nın en uzun boylu insanlarının da Karadağlılar olduğu gerçeğini bu gezimiz sırasında öğrendik ve aynı zamanda tanıklık ettik. Uzun boylu olmanın belli avantajlar sağladığı sutopunda da Karadağ ulusal takımının 2008 yılında Avrupa Şampiyonu olduğunu caddelerde yer alan afiş ve yazılardan öğrendik.

Budva’da kaldığımız otelden sahile bakış

Kısa Tarihçe

M.S. 5-6.yy.lardan itibaren; daha önceleri İlliryalıların yaşadığı bu topraklarda görünmeye başlayan Güney Slavları, önceleri bu toprakların eski sahipleri ve birbirleri ile savaşan küçük prenslikler şeklinde örgütlenmişler; giderek Sırp varlığının öne çıktığı Slav Krallıkları’na dönüşerek (Raska, Duklja ve Zeta prenslikleri) bu toprakların egemenleri haline gelmişlerdir. Ortaçağdan başlayarak bölgede en güçlü ve zengin devlet konumundaki Venedik’in nüfuzu, Karadağ topraklarını da etkisi altına almış ve 1797 yılına dek Adriyatik kıyısı boyunca Lovcen Dağları’nın eteklerinde uzanan bu topraklar, Venediklilerin egemenliğinde kalmıştır.


İlk kez Karadağ’ın o günlerdeki yönetim merkezi Cetinje’nin 1514’de ele geçirilmesi ve Karadağ Sancağı’nın kurulması ile Adriyatik kıyısında yükselen Karadağlar’ın ardında bir yönetim merkezi oluşturulmuş ve bu topraklarda Osmanlı egemenliği tesis edilmiştir. 16.yy.dan 19.yy.a kadar Osmanlı İmparatorluğu, Karadağ’ın belli bölgelerini egemenliği altına almakla birlikte; özellikle Kotor Körfezi merkezli zorlu topoğrafyanın desteğinde sürdürülen direnişi kırmakta pek başarılı olamamıştır. Osmanlılar, Kotor Körfezi’nde sürdürülen direnişe karşı, ancak Herceg Novi ve Risen’de tutunabilmiş; Osmanlı donanmasının denizden yürüttüğü kuşatmalara rağmen, yerli halkın Kotor Körfezi’nin ağzını zincirle kapatmaya vardıracak ölçüde göstermiş olduğu direnç nedeniyle Adriyatik kıyısındaki toprakların tümü, bu anlamda Osmanlı tarafından hiçbir zaman tamamen ele geçirilememiştir.
Budva’dan ötesi; Adriyatik sahilleri ve Lovcen Dağları

1878’de Berlin Antlaşması sonrasında Sırplarla birlikte bağımsızlığını kazanan Karadağ, 18.yy.dan sonra belli aralıklarla Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğinde de yaşamıştır. 1918 yılında Avusturyalıların Karadağ’dan çekilmesi sonrasında yeniden bağımsızlığına kavuşan ülkede 1. Dünya Savaşı’ndan sonra; önce Sırpların daha sonra da Güney Slavlarının katıldığı Yugoslavya Krallığı’nın çatısı altında egemenlikler söz konusu olmuştur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Adriyatik’ten Balkanlar’ın içlerine doğru nüfuz eden geniş bir coğrafyada kurulan Tito başkanlığındaki sosyalist Yugoslavya’da, özerk birer cumhuriyet olarak yaşamayı sürdüren Karadağlılar, 1989 sonrası Doğu Avrupa’da değişen sınırlar ve devrilen yönetimler kuşağında; 2006 yılına kadar Balkanlar’da tarihteki ortak davranış geleneğine de dayanarak Sırplarla beraber hareket etmişlerdir. Küreselleşme rüzgârlarının sarıp sarmaladığı günümüz siyasetinde Karadağ’ın vardığı son nokta ise, ulusal para birimi olarak Euro’nun kullanıldığı 2006 yılından sonra başlatılan bağımsız Karadağ sürecidir.

Budva; Eski Şehre giden cadde; Barlar Sokağı

Sınırdaki Kasaba; Ulcinj

Sınıra en yakın kasaba Ulcinj, Arnavutların yoğun yaşadığı bir yerleşim olarak dikkat çekiyor. Bu açıdan çevre ülkelerde yaşayan Arnavutların yaz tatillerini geçirmek için tercih ettikleri bir sayfiye yeri olduğu da söylenebilir. Deniz seviyesinden oldukça yüksekte seyreden ve genişletme çalışmaları halen sürmekte olan son derece dar bir karayolundan ayrılarak kıvrıla kıvrıla Adriyatik kıyısına doğru inen tali yol yolcularını Ulcinj’e götürür. Bu yolu kat ederek Osmanlı Yönetimi tarafından ona biçilen sürgün cezasını çekmek üzere bu kasabaya ulaşan İzmirli hemşerimiz Sabetay Sevi de ölünceye kadar ömrünün kalan kısmını bu topraklarda geçirmiş. Bugün mezarının Arnavutluk’ta bizim bu yolculuğumuzda göremediğimiz tarihi şehir Berat’ta olduğuna dair bir bilgi var elimizde. Ama tarihin bir döneminde kendisini Mesih ilan ederek Yahudilik inancında bir tür reform hareketine girişen bu adamın hikâyesiyle, yolculuğumuzun bu kadar uzaklarda kesişmesi ve bize; ondan ve fikirlerinden duyulan rahatsızlığı bu anlamda hissettirmesi ilginçtir.

Budva’da Eski Şehrin surları

Ulcinj’den sonra kıyı boyunca ilerleyen yol, zaman zaman yükselir ve kıyıdan nispeten uzaklaşır. Bundan sonraki en önemli yerleşim; aynı zaman da Kotor ile birlikte Karadağ’ın en önemli liman kenti de olan Bar’dır. Liman ve yeni Bar şehri, hemen denizin kıyısında kurulmuştur. Ancak, Bar’ın esas kalbi, yukarıdaki Eski Şehir’dir. O, kıyıdan uzakta şehir surlarının arkasında Ortaçağ mimarisinin bütün güzelliklerini taşıdığı binaları, dini yapıları ve çarşıları ile ziyaretçilerini uzaktan çağırır.



Budva’ya doğru

Ama bizim için hedefte Aşağı Adriyatik Rivierası’nın (Budva Rivierası) merkezi kabul edilen Budva yer almaktadır. Uzayıp giden geniş kumsalları, Petrovac, Milocer ve Sveti Stefan gibi kıtalar ötesinden misafir kabul edecek derecede tanınmış kıyıdaki küçücük yerleşimleri ile Budva’ya yaklaşırken eşsiz doğa manzaraları neredeyse insanın başını döndürür. Ama bu aşağı yukarı bütün Adriyatik sahillerinde böyledir ve doğanın korumayı bilen insanlara değerli birer hediyesidir.

Sveti Stefan Adası yada Ada Otel

Sveti Stefan, aslında bir adadır ve Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği sırasında bu ada, Türklere karşı bir savunma kalesi işlevi görmüştür. Başlangıçta 12 ailenin yaşadığı bir kale köy görünümünde olan ada, 19.yy.da yaklaşık 400 kişilik bir balıkçı köyüne dönüşmüş. Daha sonraları 20 yy.da boşaltılarak turizm amaçlı kullanılmaya başlanan ada, bu dönemde üzerinde yer alan otel ve kumarhaneleri ile Avrupa’nın jet sosyetesinin ilgisini çeken Adriyatik’te önemli bir turizm merkezi haline gelmiş. 1992 yılında da; adada Boris Spasky ile Boby Fischer arasında satranç müsabakası düzenlenmiş. Ada, incecik bir yolla ana karaya bağlanıyor. Bugün de adanın tamamına hakim konumda; son derece lüks bir otel yer alıyor. Uzaktan Ortaçağ mimarisi özelliklerini taşıyan pitoresk görüntüsü, adayı gelen geçen herkesin fotoğraf çekmeden geçemeyeceği bir mekana dönüştürmüştür. Hristiyanların Noel’in ikinci yada üçüncü gününde andıkları; Hz. İsa’nın ilk dini görevlisi olan ve Yahudiler tarafından taşlanarak öldürülen Aziz Stefan’ın ismini taşıyan adanın bir isim ortağı da, bizim İstanbul’daki şimdi Yeşilköy olarak adlandırdığımız Ayastefanos’dur.

Budva; Eski Şehrin girişi


Budva; Budva Rivierası’nın Merkezi

Sv. Stefan adası, Budva’dan yaklaşık 6 km. kadar güneyde yer almaktadır. Adayı geçince kıyı boyunca kıvrıla kıvrıla ilerleyen yol, bizi Budva’nın şehir merkezine ulaştırır. Budva, gerek öne çıkan tertemiz kumsalları ve pırlanta plajlarıyla ve gerekse eğlence dolu gece yaşamı ile Karadağ’ın en önemli turistik merkezlerinden birini oluşturmaktadır. Aslında yaklaşık 18.000 nüfusu ile küçük bir kasaba görünümünde olan Budva, son derece modern turistik tesisleri, sahilde yer alan otellere inen yolların hemen üstünde yükselen begonvillerle süslü Akdeniz tipi bahçeli evleri, yazları farklı ülkelerden gelen binlerce turist sayesinde son derece hareketli ve kozmopolit yaşamı ile dikkat çeker. Kentin bütününe hâkim modern görüntünün kesikliğe uğradığı tek alan ise kıyıda şehir duvarlarının arkasında yer alan, çok iyi korunmuş durumdaki Eski Şehir’dir. Geceleri son derece şenlikli olan ve gece kulüpleriyle barların bulunduğu eğlence merkezi ile Eski Şehri birbirine bağlayan kıyıdaki yol, neredeyse iğne atsanız yere düşmeyecek denli yoğun insan kalabalıkları ile dolar taşar. Her türlü hediyelik eşya satıcısının da yer aldığı bu cadde, gece kulüplerinden sokağa taşan davetkâr müzikleri ve danslarıyla ziyaretçilerine bir anlamda tam bir panayır ortamı sunar. Kalabalığı yara yara ilerleyip ulaştığımız bir meydanda bizi 15.yy.dan kalma Eski Şehir’in surları karşılar.

Eski şehrin sokaklarında

Yaklaşık 400 yıl Venedik nüfuzu altında yaşayan şehrin kalesi ve içindeki yapılar; kapıları, pencereleri, küçücük balkonları ve yapılara ait diğer tüm ayrıntılar, Venedik dönemine ait mimari izler taşır. Bir an için dalıp gidersiniz; Adriyatik kıyılarındaki bu kale kentlerde dolaşırken, Venedik’te olduğunuz hissine kapılıverirsiniz. Adriyatik’te gördüğümüz bütün eski şehirlerde (stari grad); Budva, Kotor ve Dubrovnik’te biraz daha büyük veya biraz daha küçük olmak üzere hep aynı manzara ile karşılaştık diyebiliriz.

Budva; Eski Şehir, Ortodoks Kutsal Triniti Kilisesi kapı üstü detayı

Tarihçilerce önceleri bir ada olduğu ve daha sonraları ana karaya bağlandığı söylenen Eski Şehir’e surların etrafını çevirmiş çok sayıda kafeteryanın arasından geçerek üzerinde kitabesi ve şehrin simgesi bulunan dar bir kapıdan girilir. Şehrin küçük meydanlara açılan daracık sokaklarının iki yanında iki, üç yada dört katlı, taş duvarlarla örülmüş Budva’nın Ortaçağ’dan kalma evleri yükselir. Çoğu ev; butik otel yada restoran türü işletmelere dönüşmüştür. Binaların altında her türlü hatıra eşyası ve hediyelik satan küçücük, şirin dükkânlar ve ayaküstü atıştırmalık yiyecek içecek mekânları bulunmaktadır.

Surların içinde üç tane kilise yer alır. Bunlardan ilki şehrin giriş kapısına nispeten yakın bir konumda bulunan bir meydandaki 7.yy.da inşa edilmiş ve zamanında bir katedral olarak kullanılmış olan Katolik St. John Kilisesi’dir (Sveti İvan). Diğeri ise hemen bu kilisenin karşısında; aynı meydanda yer alan ve 19.yy.da yapılmış olan Ortodoks Kutsal Triniti Kilisesi’dir. Üçüncü kilise ise meydandan denize doğru; surların dibinde; kaynaklarda 9.yy.dan kaldığı belirtilen Liman’daki Santa Maria Kilisesi’dir.

Şehir, 1979 yılında büyük bir deprem yaşamış. Deprem sırasında Eski Şehir’in surları ve yapılar büyük hasar görmüş. Kutsal Triniti Kilisesi’nin apsis duvarında yer alan derin çatlak da yakın geçmişte yaşanan bu dramatik olayın tanığı gibiydi. 1987 yılına kadar süren 8 yıllık bir restorasyon sonrası Eski Şehir, 1987’de yeniden bugünkü haline getirilmiş.

Katolik St. John Kilisesi

Kalenin surlarının denizle birleştiği noktadan Adriyatik’e baktığınızda, Budva’nın tam karşısında yer alan ve denizin içinden sanki fırlayıp çıkmış bir füze rampasına benzeyen St. Nikola adasını görürsünüz. Güney Adriyatik’in bu en büyük adasının denize dik bir uçurum şeklinde inen batı kıyısının aksine doğu yakası tatlı bir eğimle kıyısındaki kumsallara ve denize doğru ulaşır. Ada, yazın turistlerin rağbet ettikleri ve bu amaçla botların çalıştığı bir güzergâhmış.

Surların üstünden Budva Rivierası’nın güneye doğru uzayıp giden kumsallarını ve turistik tesislerle dolu kıyısını bir süre seyrettikten sonra, tekrar Eski Şehir’in dar sokaklarından ilerleyerek evlerin arasına sıkışmış ağaçlar altında koyu gölgelik bahçesinde soluklanmak üzere bir kafeteryada mola verdik. Kale içinde geceleyin ve sabahında yaptığımız iki tur, Eski Şehri içimize iyice sindirmemize yardımcı olmuştu. Üzerinde ejderhaya benzer bir figürün bulunduğu mermer kabartmalı şehir kapısından surlarla çevrili eski şehri terk ederek, gecedeki kalabalıklardan eser kalmayan ve sıcağın egemenliği altına aldığı Barlar Sokağı’nın pembe zakkum ağaçlarıyla bezenmiş kaldırımlarını takiben otobüsümüze doğru yürüdük.

Limandaki Santa Maria Kilisesi

İç içe Körfezler Ülkesi; Karadağ

Lovcen Dağları’nın yamaçlarına doğru tırmanan modern Budva’nın içinden geçip giden sahil yolunu takiben, Adriyatik kıyı oluşumunun en karakteristik özelliklerine sahip Herceg Novi, Tivat ve Kotor körfezlerine doğru yola çıktık. Birbirilerine dar bir boğazla bağlanan adeta iç içe geçmiş üç körfezin kıyıları boyunca Kotor’a doğru dolanırken, manzaranın etkileyiciliği karşısında adeta sus pus olduk. Denizin karanın içine usul usul girdiği bu kıyılarda kara parçası, Radovici’den ileride Hersek krallarının kurduğu bir kent olan Herceg Novi’ye bir yarımada şeklinde uzanır. Burası ilk körfezin (Herceg Novi körfezi) ikinci körfez Tivat’a geçiş noktası Kumborski boğazıdır. Bu boğazdan Tivat körfezine girildikten sonra; yarımadanın güneydoğu köşesinden Tivat’a; kuzeye doğru kıvrılan güneydeki kıyılar, Herceg Novi’den Denovici’ye; güneye doğru yaklaşan karşı kıyılarla neredeyse öpüşecek noktaya gelir. İşte burası, Osmanlı’nın Karadağ topraklarındaki tutunabildiği son yerler olan Herceg Novi ve Kotor Körfezi’nin kuzeydoğu köşesinde yer alan Risen’i ele geçirmek üzere saldırılarını yoğunlaştırdığında; Karadağlıların denizden gelen Osmanlı donanmasını engellemek için önüne zincir çektikleri; üçüncü ve sonuncu körfez olan Kotor Körfezi’ne açılan meşhur Türk Boğazı’dır.

İç içe üç Körfez; Herceg Novi, Tivat ve Kotor Körfezleri(3)

Kale içinde zakkumlar içinde bir ev ve Budva Sahili

Bugün Kotor Körfezi’nin içinde, tam bu Türk Boğazı’nın karşısında o günlerin hatırasının tanığı; biri doğal (Sv. Dorde yada St. George) diğeri ise yapay (Lady of the Rocks) iki ada bulunmaktadır. Üzerinde 12.yy.dan kalma bir Benedikten Manastırı’nın yer aldığı Sv. Dorde adası kıyıdaki Perast kasabasının tam karşısındadır. Ada üzerinde, kıyısında yükselen duvarların ardındaki kara serviler arasında bir de eski bir mezarlık bulunmaktadır. Diğer ada ise, Lady of the Rocks adı ile tanınan yapay olanıdır. Bu adanın batırılan yada ele geçirilen eski teknelerin denizin dibinde oluşturduğu enkazları üzerinde yükseldiği söylenmektedir. Kayalarla da desteklenen enkaz, zamanla bir adaya dönüşmüştür. Bu adanın üstünde biri 15.yy.da; diğeri ise 17.yy.da yapılan iki kilise bulunmaktadır.

Kotor Körfezi’nde Sv. Dorde Adası

Karadağ’ın Venedik’i; Kotor

Kotor, bugün kendi adıyla anılan körfezin güney ucunda yer alan, Bar ile beraber Karadağ’ın en önemli liman kentidir. Adriyatik kıyılarına deniz yoluyla gelen turistleri taşıyan gemilerin biri yanaşır, biri kalkar bu limandan. Limandaki trafik bu anlamda çok yoğundur. Kent, Lovcen Dağları’na sırtını yaslamış; askeri anlamda çok iyi tahkim edilmiş; Venedik döneminden kalma dağdaki kalenin kıyıdaki bir uzantısı gibidir. Kalenin çevresinde yer alan ortaçağ hendekleri ve dağdan Adriyatik’e doğru akmakta olan Skurda ırmağının deltası eski şehrin surlarını çepeçevre sarar. Liman hemen şehir surlarının Batı kapısının önünden geçen Liman Caddesi üzerinde yer alır.

Yalçın kayalıklara tırmanan surlar ve aralıklarla yer alan burçların aşağıdan görüntüsü son derece etkileyicidir. Kalenin bu bölümünde ortalarda bir yerde büyük bir kilise yer alır. Ayrıca; surların topoğrafyaya uygun olarak dönüş yaptığı bazı alanlarda yer alan köşelere de Hristiyanlık dünyasının önemli azizlerinin isimleri verilmiştir. (Aziz Stefan, Aziz Marko, Aziz Francis köşeleri gibi) Ama asıl etkileyici olan, çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kenti görünümündeki dağdaki kalenin kıyıdaki uzantısı Eski Şehir’dir (Stari Grad). 1797 yılına dek, yaklaşık 400 yıl kadar Venedikliler’in elinde kalan Kotor, Ortaçağ İtalyan mimarisinin bütün özelliklerini taşımaktadır.

Önde Kotor’un çivit boyalı eski evi; arkada Sv. İvan Tepesi’ndeki şehrin surları

Eski Şehrin üç önemli giriş kapısı bulunmaktadır. Bunlar, Skudra ırmağına bakan kuzey yönündeki Nehir Kapısı, Liman’a doğru; batıya bakan ve bizim de şehre giriş yaptığımız Batı yada Deniz Kapısı ve şehrin güney yönünde bir köprüyle koyun en dip noktasından denizi atlayarak karşı kıyıya bağlanan Güney Kapısı’dır. Ayrıca Kotor Şehrinin haritalarında Lovcen Dağları’na tırmanan surlar boyunca da irili ufaklı bir takım kapılara rastlanmaktadır. Örneğin Kotor’un sırtını verdiği surlarla çevrili St. John yada Sv. İvan Tepesi’nin en yüksek noktasında (260mt.) St. John Kalesi ve Kapısı bulunmaktadır. Kireç taşı sarp kayalıklardan oluşan bu tepeyi, hemen arkasında yükselen Lovcen Dağları’ndan derin bir kanyon ayırmaktadır.

Kotor Limanı ve Eski Şehir (Stari Grad)

Deniz Kapısı’nın sağında Valier Burcu yer alır. Burcun üstünde mermerden bir nişin içinde Kotor Aslanı kabartması bulunmaktadır. Hemen bu burca yaklaşırken ilk olarak sizi Kotor Halk Pazarı’nın sergileri karşılar. Bu sergilerde Kotorlu pazarcılar, böğürtlenden ahududuya, yaban mersininden çileğe; incirden eriğe, şeftaliden domatese kadar uzanan geniş bir yelpazede; az miktarda, ancak çok taze meyve ve sebzeleri ziyaretçilerine sunarlar.

Şehrin ana giriş kapısı kabul edilen Deniz Kapısı, eski şehrin en önemli ve en büyük meydanı Silahlar Meydanı’na açılır. İsmi Venedik döneminden kalma meydan, o yıllarda silahların tamir edilip depolandığı bir alanmış. Meydanda; şehrin giriş kapısının tam karşısında; 17.yy.dan kalma bir Saat Kulesi, bunun önünde ise suçluların halka teşhir edilerek cezalandırıldığı bir utanç sütunu yer alır. Meydanda Saat Kulesi’nin bulunduğu cephede ayrıca; rivayete göre, başlangıçta kimsesizler için 100 odalık bir blok olarak tasarlanan ve bu nedenle de diğer yapılara nazaran daha sade bir mimariye sahip 18.yy.dan kalma Beskuca Sarayı; karşı sırada ise Dükler Sarayı, Napoleon Tiyatrosu ile Silah Deposu (Arsenal) yer alır. 18.yy.da yapılan ve 1890’dan sonra bir süre Belediye Sarayı olarak da kullanılan Napoleon Tiyatrosu, Fransızların bölgede bulunduğu dönemde yeniden dekore edilerek bu isimle anılmış.

Eski şehrin daracık sokaklarıyla birbirine bağlanan 10 meydanından biri de; kentin koruyucusu olan St. Tripun’a adanmış, 12.yy.dan kalma katedralin de yer aldığı St. Tripun Meydanı’dır. 19.yy.daki Kotor Belediye Başkanlığı binası, Kotor Tarih Arşivi Müzesi, bugün Kültürel Anıtları Koruma Enstitüsü olarak hizmet veren 14.yy.da gotik tarzda inşa edilmiş Drago ailesine ait saray bu meydana bakan diğer önemli yapılardır.

Kotor; Stari Grad; Deniz Kapısı’ndan Silahlar Meydanı’na girerken

Genellikle üç yada dört katlı yapıların çevrelediği sokaklarda; bazen kemerli kapılardan, bazen de bu evlerin altından çalışan tonozlu tünellerden geçilerek başka sokaklara ve meydanlara çıkılır. Evlerin üst katları; pencerelerinin çoğu kapalı durumdaki yeşil renkli kepenkleri, siyah ferforje demir parmaklıklı küçük balkonları ve gri rengin hâkim olduğu; uzaktan briket hissini veren taş örgülü duvarları ile tekdüze bir görüntü sunar. Bazen sokaklara doğru pencere yada balkonlardan sarkan begonviller, sardunyalar buradaki yaşama renk katarlar. Binaların alt katlarında yer alan Kotor temalı envai çeşit hediyelik eşya ve yiyecek içecek satan dükkânlar kısa soluklanma mekânlarıdır. Meydanlarda yada köşe başlarında ansızın karşımıza çıkıveren güzelim çeşmelerinden akan şeker gibi tatlı suları, içmeye doyamaz insan. Bu noktada memleketimin meydanlarında şimdi artık akmayan yada kaldırılmış çeşmeleri aklıma gelir.

Biraz ilerde Sv. Luke Meydanı’ndaki Sv. Luka (12.yy. yapısı) ve Sv. Nikola (20.yy. başları) Kiliseleri; bir diğer meydandaki Fransisken St. Klara Manastırı (18.yy. yapısı) şehrin diğer önemli dini mekânlarını oluşturur. Skudra ırmağına açılan kuzey yönündeki Nehir Kapısı yakınlarında yer alan Drva Meydanı’nın ortasına gerilmiş iplerin üstünde rüzgâra kapılmış dev çamaşırlar salınıp durmaktadır.

Eski Şehir; Silahlar Meydanı

Skudra ırmağı Lovcen Dağları’ndan Kotor Körfezi’ne doğru, eski şehrin duvarlarını yalayarak kavuşur. Irmak üzerinde yer alan eski bir elektrik santralı, yosunlarıyla yeşile boyanmış suyun içinde seçilebilen bazı su kanalı yapıları ve eski bir kilisenin kalıntıları (Aziz Nikolas) Nehir Kapısı’ndan çıkılarak ulaşılan ve Skudra’nın üzerinde yer alan köprüden dağa doğru baktığınızda gördüğünüz ayrıntılardır. Hemen arkanızı döndüğünüzde limandan ayrılmakta olan dev gibi bir yolcu gemisinin göğe yükselen dumanı ile karşılaşırsınız. Bu arada; Liman Caddesi’ndeki yoğun trafik, her zamanki gibi akıp gitmektedir.

Silahlar Meydanı’ndaki kafeteryalardan birinde verilen bir dinlenme molası sonrası artık Kotor’u terk etme zamanıdır. Girdiğimiz Deniz Kapısı’ndan terk ettiğimiz Eski Şehir, 1979’da yaşadığı büyük deprem sonrasında, yaklaşık 10 yıl süren restorasyon sürecinden sonra yeniden toparlanmış haliyle bizleri uğurlamaktadır. Ne diyelim; darası bizim memleketin eski şehirlerinin başına… Belki biz de bir gün aynı korumacı kaygılarla hiç de buralardan geri kalmayacak değerde “mücevher” kentlerimize sahip çıkabiliriz; Elbette, o güne kadar o “mücevher”lerden korunacak değerde bir şeyler kalırsa diyelim ve bu faslı bitirelim.

Kentin Koruyucusu Sv. Tripun Katedrali



Brasna Meydanı’nda Pima Sarayı


Silahlar Meydanı’nda Beskuca Sarayı

Sv. Tripun Meydanı

 Sv. Tripun meydanındayız

Sv. Tripun meydanında Belediye Sarayı

Sv. Tripun meydanından bu geçitten geçerek ayrıldık

Kotor Kalesi’nde Nehir Kapısı’na doğru Tulumbalı çeşme
  
Drva Meydanı’nda dev çamaşırlar rüzgara karşı

Surlar ve Skudra ırmağı

Kotor’da; eski şehri çeviren surların kuzey yakasında Skurda ırmağı denize doğru akar

Zamanında Skurda’ya gem vurmuşlar

Kotor; Eski Şehir; Nehir Kapısı – sur dışından




 Kotor; Drva Meydanı’nda Azize Meryem Kilisesi
  

 Kotor; Eski Şehir’de kana kana su içtiğimiz çeşmeler

  Kotor; Sv. Luke Meydanı’nda Aziz Luka Kilisesi

Kotor; Sv. Luke Meydanı’nda



Kotor; Sv .Luke Meydanı’nda Aziz Nikola Kilisesi




 Kotor; Sv. Luke Meydanı’na bakan tipik Kotor evi
  
Fransisken Aziz Klara Kilisesi; iç mekân

Kotor; Silahlar Meydanı’nda Beskuca Sarayı

Kotor Aslanı

Kotor Limanı

Perast açıklarında Türk Boğazı

Sv. İvan Tepesi’nde Sv. İvan (St. John) Kalesi (4)

Dipnotlar:
(1)    Bazı mekânların ve önemli binaların isimleri konusunda, gezi esnasında alınan Kotor Eski Şehir Haritası ve Montenegro Guide isimli broşürden yararlanılmıştır.
(2)    Bu iki fotoğraf; değerli gezi arkadaşımız Ayşenur Oktay Alfatlı’nın envanterinden alınmıştır. Fotoğraflar; Arnavutluk sınırı ve Budva arasında seyir halindeyken çekilmiştir. Değerli katkıları için kendisine teşekkür ederiz.
(3)    Kotor Körfezi haritası Google Earth’den alınmıştır.
(4)    Kalan fotoğraflar, İbrahim Fidanoğlu tarafından 2012 yazında söz konusu gezi sırasında çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen:M.YC








4 yorum:

  1. Emeğinize Sağlık Herşey gerçekten çok güzel Devamını Bekliyoruz Takipteyiz.

    YanıtlaSil
  2. Güzel bir tur olmuş insanın gezesi geliyor teşekkürler güzel bilgi için

    YanıtlaSil