18 Nisan 2012 Çarşamba

LATMOS DAĞI’NDAN BAFA’YA BAKTIK


18 Nisan 2012
İbrahim Fidanoğlu

Bugün şiddetli lodos ve yağmur baskısı altında Büyük Menderes Ovası’nı aşarak rotamızı Bafa Gölü’ne doğru çevirdik. Uzun zamandır devam eden bölünmüş yol çalışmaları nedeniyle sıkıntılı seyreden trafik, Pınarlı ve Bafa’ya doğru nispeten düzeldi. Yol boyunca şiddetli lodos bazı ağaçların dallarının kırılarak yola düşmesine yol açmıştı. Söke’den sonra başlayan yağmur, kahvaltımızı yaptığımız Bafa köyünde yol kenarındaki kahvede tufana dönüştü. Dağdan yola doğru inen sokaklar, ansızın birer dereye dönüştü. Göğün rengi karardı ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur her yeri kapladı. Yağmur hafifleyinceye kadar kahvede oturduk ve yağmuru seyrettik.

 Latmos’dan Bafa Gölü’ne bakarken

Söke – Milas yolundan 10 km. kadar içerde yer alan Kapıkırı köyüne gitmek üzere Bafa’dan ayrıldık. Köy yolu, yer yer sular altında kalmıştı. Şiddetli rüzgâr enerji hatlarına zarar vermiş, bazı elektrik telleri kopmuş durumdaydı. Gölyaka’ya yaklaşırken yol birçok yerinden kazılmış vaziyetteydi. Böyle önemli bir ören yerine yakışmayan manzaralar mevcuttu. Yağmurla dolan çukurlar yolda arabayla ilerleyişimizi zorlaştırmıştı. Yediler Manastırı levhasını ardımızda bırakarak Kapıkırı’na doğru yöneldik. Köy girişine çok yakın bir noktada arabamızı göl kıyısında bıraktık ve kaya mezarlarının arasından ilerleyen sağdaki bir patikaya saparak Beşparmaklar’a doğru tırmanmaya başladık. Beşparmaklar; karşımızda yağmurla yıkanmış ve güneş ışıkları altında pırıl pırıl parlayan grano gnays kayalardan oluşan eşsiz bir duvar gibiydi.

Önde zeytin ağaçları, arkasında Beşparmaklar; ayrıntıda grano gnays kayalar

Yağmur baskısı sürdüğü için bu kez kendimize yakın bir hedef; Latmoslu Endymion’un mezarının bulunduğu tepeyi seçtik. Tepeye bir patikayı izleyerek çıkmaya başladık. Yağan şiddetli yağmur nedeniyle kayaların arasından akan küçük dereciklerin sesleri geliyordu. Kayaların üzerinde muhteşem görünümlü sanki minyatür bir ormanı andıran kırmızı renkli kaya yosunları doluydu. Baharın kokusu bütün vadiyi kaplamıştı. Yağmur sonrası doğadaki arınmışlık duygusu tırmanış boyunca tüm ekibi sarıp sarmaladı. Zaman zaman durup arkamıza baktığımızda aşağıda ovada uzayıp giden göl kıyısındaki meraları ve otlayan inekleri görebiliyorduk. Karşıda yamaca asılı gibi duran Gölyaka, sanki adıyla müsemma bir yerleşim olduğunu kanıtlar gibiydi.

(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kayalara oyulmuş merdivenler, kayaların üstünde yer alan mezarlar, bazen yanlarında halen devrilmiş duran kapakları, yükseldikçe karşımıza çıkan dağdaki Latmos kentinin sur duvarlarından parçalar görmeye başladığımız antikitelerden bazılarıydı. Yerler gnays kayalardan elde edilmiş kesme taşlarla doluydu. Bu yapı taşları zamanın ve insanın tahribatına dayanamayarak etrafa saçılmış, bazıları tepeye tırmananlar için doğal basamaklar oluşturmuştu. Biraz daha tırmanınca Endymion’un mezarı olduğuna inanılan yere vardık. Hemen üstünde ise eski bir Bizans dönemi kilise kalıntısı mevcuttu.

 Önde Latmos evlerinin kapı söveleri; arkasında zirvesi sisler içinde Beşparmaklar

Yürüdüğümüz rota, aslında çobanlıkla geçinen Leleglerin dağda kurdukları kent Latmos’a doğru idi. Bu İlkçağ kentinin kültü Çoban Endymion’un kutsal alanı ve mezarı da buralardaydı. Etrafta yapı temelleri, evlerin kapı sövelerini belirleyen dikili taşlar, doğal kayaya uydurulmuş ve halen ayakta Latmos’un sur parçaları ve kale burçları dikkatimizi çeken diğer öğelerdi.

Biraz daha ilerledik; tepeyi aşınca ayaklarımızın altında uzanan Bafa Gölü ve ileride sağımızda konumlanmış Kapıkırı köyü ile karşılaştık. Göğün açıp kapatan aydınlığı altında yağmur sonrasında bütün yıkanmışlığı ile tabiat sonsuz bir arınmışlık içindeydi. Tertemiz havayı, dağ zambaklarının her tarafa bulaşmış kokusunu, sarıyı ve yeşili içimize derin derin çektik. Ufka doğru kıstırılmış bir deniz enginliğinde uzanıp giden gölün suları lodosun etkisi ile kıpır kıpır kıpırdanıyordu.

Latmos Herakleia’sı
Bafa Gölü civarı, İlk Çağ’da Karya diye anılan bölgenin içinde yer almaktaydı. Büyük Menderes’in hemen güneyinden başlayarak bir yandan bugünkü Uşak ve Denizli illerinin bir bölümünü de kapsayacak kadar doğuya uzanan; bir yandan da Dalaman Çayı’na kadar dayanan bu bölgeye Karya, burada yaşayan halka da Karyalılar adı verilmekteydi.

 Latmos’un göğe doğru tırmanan merdivenleri

Karyalıların bir kolu dağlarda yaşayan ve daha çok çobanlık ve arıcılık gibi faaliyetlerle uğraşan göçerlerdi. Bunlar Lelegler diye anılmaktadır. Bu halkın M.Ö. 16 yy.larda Santorini yanardağının patlaması sonucu ortaya çıkan kültürel farklılaşmalara dayandığı sanılmaktadır. Tarihçilerin tezlerine göre; bu felaket sonrası Girit’teki Minos uygarlığı dağılmış, halkın bir kısmı Kıta Yunanistanı’na, bir kısmı ise Ege Adaları yolunu izleyerek Anadolu’nun Batı kıyılarına ulaşmıştır. Anadolu’ya ayak basan halkın bir kısmının Bodrum Yarımadası, Çeşme – Ildırı gibi kıyı bölgelerde yerleştikleri; diğer bir kolun ise Çine, Muğla üzerinden güney-doğuya ilerleyerek Akdeniz’e ulaştığını ve burada Likya topraklarında yerli halk ile kaynaşarak bu uygarlığı yarattıkları ileri sürülmektedir. Lelegler’in M.Ö. 8 yy. civarı, şimdiki Bafa Gölü’nün kıyısında Beşparmak Dağları’nın üstünde ilk yerleşimlerini (Eski Latmos) kurdukları bilinmektedir. Lelegler, burada zamanın savunma standartlarına göre oldukça ileri düzeyde tahkim edilmiş ve çepeçevre surlar ve kulelerle çevrilmiş bir kent yarattılar. Kentin mimari düzeni basit ve dağınık bir yapıdaydı. Helen mimarisinin estetiği ve kentsel yaklaşımı bulunmamaktaydı.

M.Ö. 4.yy. Karyalılar için önemli bir dönüm noktasıdır. Persler, Anadolu istilası sonrası Anadolu’yu eyaletlere böldüler ve kendileri Anadolu’dan çekilip giderken, yönetimi Satrap adı verilen eyalet valilerine bıraktılar. Bunlardan biri de Milas’ta hüküm süren Karya Satraplığı idi. Bu satraplığın idaresi Milaslı Hekatomnos ailesine aitti. Bu ailenin en bilinen üyesi, M.Ö. 4.yy.da yaşayan Mausolos’tur.

 Çoban Endymion’un mezarı

Mausolos, Kıta Yunanistanı’ndan gelen teknolojik ve kültürel yeniliklere açık bir yönetici idi. Bazı yazarlara göre; İlkçağda bir Karya Rönesansı’nın yaratıcısı olarak adlandırılmaktadır. Yönetimin merkezini, Milas’tan Bodrum’a (Halikarnassos) taşıdı. Ayrıca, o zaman Ege Denizi’ne birleşik olan Bafa Gölü kıyısında (Latmos Körfezi’nde) Helen şehircilik normlarına uygun olarak dağdaki Latmos’u deniz kıyısında yeniden kurdu. (Latmos Herakleia’sı) Kentin ismini de bir Yunan tanrısı olan Herakles’e izafeten Herakleia olarak verdi. Eski Latmos’da da kimsenin kalmaması ve kurulan yeni kente yerleşmesi için tüm kenti yıktırdı ve sadece eski şehrin kahramanı çoban Endymion’un mezarını bıraktı. Aynı zamanda, bu kültü yeni şehre de taşıyarak şimdiki Endymion Sunağı’nı yaptırdı. Halikarnassos’da zamanının en önemli yontu sanatçılarını (Skopas, Bryaksis) ve mimarlarını bir araya topladı. Onlara önemli yapıtlar yaptırdı. Kendi ölümünden sonra eşi Artemisia tarafından anısına yaptırılan ve dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Mausolos’un Anıt Mezarı (Mimarları Pytheos ve Satyros’dur) da bunlardan biri idi.

Latmos Herakleia’sı; tam anlamıyla bir Hellenistik dönem kentidir. Kent, M.Ö. 4.yy.da Karya Satrapı Mausolos zamanında dağdan göl kıyısına (Büyük Menderes’in alüvyonlarıyla ağzını kapamadan önce, eskiden deniz kıyısı olan Latmos Körfezi kıyısına) taşınmıştır. Kent, Beşparmak Dağı’ndaki sarp kayalıklarda yer alan uzun şehir duvarları ve gözetleme kuleleri ile zamanında oldukça iyi bir şekilde savunulmaya müsaitti. Kentte bu dönemden kalma çok katlı bir agora, göle doğru biraz ilerde kayalıklar üzerinde Athena Tapınağı, şehir meclisi, daha ilerde zeytin ağaçları içinde küçük bir tiyatro, askeri savunma sisteminin dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden olan surlar ve gözetleme kuleleri, kıyıya inerken eski şehrin kültü çoban Endymion anısına yapılmış Endymion Sunağı bulunmaktadır. Romalılar, Menderes Irmağı’nın alüvyonlarıyla körfezin ağzının kapandığı ve ekonomik öneminin azaldığı bir dönemde şehre vergi toplamak gayesiyle bir su sarnıcı ve hamam dışında herhangi bir yapı yaptırmamışlardır. Hristiyanlık döneminde şehir bir piskoposluk merkezi olarak yaşamış olup, bu döneme ait Piskoposluk Binası’nın kalıntıları kıyıda yer almaktadır. Hristiyan Bizans döneminde Manastırlar ve Piskoposluk Dönemi, M.S.14.yy.a kadar sürmüştür. Bu tarihlerde doğudan batıya doğru ilerleyen Menteşeoğulları, güneyden; Fethiye ve Milas üzerinden gelerek bölgeyi ele geçirmiş, Miletos’a kadar gelerek Balat’a yerleşmişler, giderek bir azmak haline gelen ve Menderes’in çamurlarıyla kaplanan bu limandan İspanyol ve İtalyan limanlarıyla ticaret yapmışlardır. (Balatya ya da Balat) Bu döneme ait bir yüzü Arapça, diğer yüzü de Latince olarak Menteşe Beyliği tarafından bastırılmış gümüş sikkeler bulunmaktadır.

 Latmos Dağı’nda bir gün…


Çoban Endymion
Yunan Mitolojisi’nde yeri olan kişiliklerden birisi de Çoban Endymion’dur. Endymion, Latmos Dağı’nda sürülerinin peşinde dolaşan genç bir avcı ve çobandır. Mitolojideki söylenceye göre; Endymion'un büyük aşkı Ay Tanrıçası Selene, iki atın çektiği gümüş tekerlekli bir araba ile gökyüzünü dolaşan güzel bir kadındır. Birçok sevgilisi vardır. Zeus ile beraber olduğu ve Pandia adında bir kızı olduğu, Arkadya'da Tanrı Pan ile seviştiği bilinir. Mitolojiye göre Ay Tanrıçası Selene, bir gece göl kıyısında uyuyan çoban Endymion’u görmüş ve ona vurulmuş. Tanrılar Tanrısı Zeus, Selene’nin aşkını kıskanmış ve öfkeyle bir ceza vermiş genç çobana. Çobanı hiç uyanmamaya, sonsuz bir gençlik uykusunda uyumaya mahkûm etmiş. O günden sonra oracıkta uyumuş kalmış Endymion, hiç uyanmadan. O derin uykusunda düşler görürken, Ay Tanrıçası Selene her gece gelip yanına yatarmış. Selene, böylece Endymion’a tam elli çocuk doğurmuş. Rivayet edilir ki, o gün bu gündür ayın dolunaya döndüğü gecelerde, gölün üzerinde oluşan ışık oyunları ve yakamozlar, Ay Tanrıçası Selene ile Çoban Endymion’un buluşup seviştiğine dair işaretlerdir.

 Dağdaki Latmos’da Endymion Kutsal Alanı

O günden beri Beşparmak dorukları ay ışığında gün gibi ağarır. Ulu çamları, uyuyan ve ışıklı düşler gören insanlara benzer. Nereden geldiği belirsiz bir esintiyle yaprakları kıpırdaşır usul usul. Ay ışığı göklere parmak uzatan doruklardan aşağı su şırıltısı gibi şarıl şarıl akar. Endymion'un kavalı yamaçlardan aşağı doğru yankılanır, çobanların yaktığı ateşler mavi mavi tellenen ince dumanlar gibi kayadan kayaya onun özlemini söyler tüm coğrafyaya ve tabiata.
 Göl kıyısındaki Latmos Herakleia’sında Athena Tapınağı

Dağların Kültü ve Athena Tapınağı
“Göklere yükselen, bulutların sık sık üzerine çöktüğü, fırtınalı havalarda art arda şimşeklerin çaktığı dağın doruğunun erken dönem insanlarının imgeleminde Hava ve Yağmur Tanrısı biçiminde bir doğa gücüyle ilişkilendirilmesi, bu nedenle itibar görmesi, alışılmamış bir şey değildir. Benzeri dağ kültleri Anadolu’da ve Yakın Doğu’da oldukça yaygındır… Yağmur ve Hava Tanrısının varlığına inanış, yerleşik düzene geçmiş, yaşamını çiftçilikle sağlayan, çevredeki verimli ovaları tarımsal olarak kullanmayı ve elde edeceği ürünün aynı zamanda yağmura da bağlı olduğunu bilen bir topluluğun varlığını şart koşmaktadır.”(1)

Helenistik dönem öncesi bu tanrının yerini daha sonraları farklı isimlerle karşımıza çıkan Gök Tanrısı Zeus alır. Zeus; bu dağın iki yüzünde Zeus Akraios (dağların efendisi), Zeus Labrandeus (çift yüzlü balta taşıyıcısı) ve Zeus Stratios (savaşçı özelliği) olarak hüküm sürer. Bugün Beşparmaklar’ın (İlkçağda Latmos Dağı) arka yüzünde bulunan Bağarcık Kale, Latmos’un uydu yerleşimlerinden biri olarak Zeus Akraios inancını içermesi bakımından önem taşır. Kral Pleistarkhos döneminde döşeme yollarla birbirine bağlanan Latmos üstünde böyle bir inanışın varlığı, özellikle dağın kendi zirvesinde bulunan izlerle de kanıtlanmıştır. Surla çevrili bir yerleşim olan Bağarcık Kale’nin ortasında yer alan Zeus Akraios Kutsal Alanı’nda bulunan kalkan ve miğfer kabartmalı sütun parçalarından, tanrının bu sert dağ dünyasında kahramanlık inanışıyla da ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

 Latmos’dan göl kıyısındaki Bizans dönemi kalesine bakış

Mausolos zamanında aşağıda, şimdiki göl kıyısında yaptırılan tapınağın kültü Tanrıça Athena, burada hâkim tanrılardan farklı bir simadır. Athena buraya ait bir tanrı değildir; Büyük ihtimalle Mausolos’un bu kenti kurdurduğu döneme ilişkin Kıta Yunanistanı’ndan etkilenişe dair bir işaret olsa gerektir. Tapınak dikdörtgen formatlı, yerli grano – gnays kayalardan yontularak yapılmış, ön cephesi kente dönük ve sadece bu yüzünde mermer kullanılmıştır. Basit bir planı vardır. İçi iki bölümden oluşan tapınağın ismi yerde bulunan mermer parçalar üzerinde yer alan bir yazıttan kolaylıkla tespit edilmiştir.

Daha sonraki zamanlarda; Bizans dönemindeki manastırlar dünyasında, İ.S. 10 yy.da Myus’dan başlayarak Azap Gölü boyunca uzanan ve Bozalan Yaylasına çıkan; daha ileride Stylos Manastırı(2) ve Aziz Paulos Manastırı’nın yanından geçerek Yuvatepe Geçidi(3) üzerinden dağın arka yüzüne giden bir hac yolundan söz edilmektedir. Rivayet odur ki; dağın doruğunda yağmur duasına çıkan hacılar, daha sonra Aziz Paulos mağarasında mola vermekte ve Aziz Paulos, mucizevî bir şekilde hacıların yanlarındaki şarapları tükenmez kılarak susuzluklarını gidermektedir.(4)

İ.S. 10.yy.a ait bu anlatı, kuşkusuz Ortaçağ’a dek varlığını sürdürmüş Yunan öncesi bir Dağ ve Yağmur Kültünün tanıklığını ele vermektedir.

 Latmos kaya mezarı; arkada Bafa Gölü


Son Söz
Toplumların hayatında coğrafya her şeyi belirlemektedir. Elbette, başka topraklardan buralara gelen halkların getirdiği kültür de insanları, toplumu etkiler. Ancak binlerce yıllık inanç sistemlerinin tarihin anaforunda savruluşları sırasında, o derin köklerden gelen öz evrilir de evrilir. Yeni inanç sistemlerinin içinde bir şekilde yerini alır; taş olur, dağların beyaz benekli tepelerine tırmanır; yeniden ve yeniden kendini üreterek toplumların bilinçaltındaki saklı dünyalarında baş verir, filizlenir. Denizin, karanın içine hapsolduğu bu uzun serüvenin sonunda Bafa Gölü’nün kıyısından Latmos Dağı’nın karşıdan bakıldığında yekpare bir kütle hissini veren zirvesine doğru uzanan Latmos ve Latmos Herakleia’sı ve bu dağın arkasındaki uydu yerleşimlerin hikâyesinde de aynı öz vücut bulur. Athena Tapınağı’nın dibindeki zeytin ağacının altında şimdi unutulmuş ve isimsiz bir ören yeri bekçisinin anlattığı eski bir Endymion efsanesidir su yüzüne vuran. O; bugün yine rüzgâr estikçe ve çamların yaprakları kıpır kıpır kıpırdadıkça şöyle fısıldar kulaklara:

“Binlerce yıl geçse de ben buradayım ve burada olacağım. Çünkü ben bu toprakların, bu dağın ve taşın, bu denizin ve çakılın adıyım.”

 Latmos Gezginleri


Dipnotlar:
(1)Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 46-47
(2)Stylos Manastırı / Aziz Paulos Manastırı: Beşparmak (Latmos) Dağı’nın arka yüzündeki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na giden yol üzerinde yer alan ve bugün yörüklerin Arap Avlusu adını verdikleri manastır, Elaialı Aziz Paulos tarafından kurulmuştur. Bu Paulos’u baş havarilerden olan Tarsuslu St. Paulos’dan ayırmak için Genç Paulos adı verilmiştir. Bir dönem hacılardan sıkılıp Samos’a sığınan Aziz Paulos, daha sonra yeniden Latmos’a dönerek manastırının başına geçmiş İ.S. 955 yılında ölmüştür ve takipçileri tarafından bu manastıra gömülmüştür. Manastırın en önemli mekanı Aziz Paulos’un çilehanesidir. Manastır ve çilehane 19.yy.da Thedore Wiegand tarafından bulunmuştur. Günümüzde Arap Avlusu adıyla bilinen bu yerdeki yapılar, dağ doruğunun altında, 740mt. Yükseklikte, doğuya doğru yükselen, ulaşılması zor sarp kayalıklar üstüne kurulmuştur.
 (3)Yuvatepe Geçidi: Beşparmak Dağı’nın zirvesinden Bağarcık Kale civarındaki Zeus Akraios Kutsal Alanı’na ulaşan antik güzergâh üzerindeki dağ geçidi
(4) Latmos’da Bir Karia Kenti, Herakleia, Şehir ve Çevresi; Annelisa PESCHLOW_BINDOKAT; Homer Kitabevi; 2005; Sayfa 47


Yazan ve Fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC





Daha fazla fotoğraf için  tıklayınız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder