25 Mart 2012 Pazar

PERGAMON’UN LİMANI ELAİA yada KAZIK BAĞLARI


25 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu

Suların bin yıllardır kıvrım kıvrım yeniden kıyıyı çizdiği bir dünyanın ucunda, Batı Anadolu’nun neredeyse su üstünde kalabilmiş yegâne mendireğidir, Elaia. Kentin akropolü diyebileceğimiz bir tepeciğin etrafına yayılmış haldeki o günün izleri, Bakırçay’ın Çandarlı Körfezi’ne kavuştuğu noktada kurulmuş bir kentin topoğrafyasının; tarih boyunca bir yandan depremsellikler, bir yandan da akarsuyun kilometrelerce uzaktan taşıyıp getirdiği alüvyonlu topraklarla körfezin içine doğru sürdürdüğü biteviye hareket sonucunda nasıl değiştiğinin bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.

  Elaitikos Körfezi; Pergamon’un Limanı Elaia, bu körfezin en iç noktasında yer alıyordu. (Google Earth’den alınmıştır)

Elaia’nın; M.Ö. 11.yy.da Orta Yunanistan’dan başlayıp Kuzey Ege üzerinden Bakırçay ve Gediz vadileri ile sınırlandırılan alan üzerinde yoğunlaşan, ama onunla da sınırlı kalmayıp Midilli - Limni hattındaki bazı adalarda da kolonize olan Aiol göçünden daha önce kurulmuş olduğuna dair destansı gelenekten kaynaklanan savlar bulunmaktadır. Kentin; Troya Savaşı dönüşünde bu savaşa 50 parça gemi ile Atinalıların başında katılan “kara kargılı Peteos oğlu Menestheus tarafından kurulduğuİlyada destanında anlatılmaktadır.(1) Bu nedenle de 12 kentten oluşan Aiolis kent birliğine Elaia alınmamıştır. Kent, en parlak günlerini Helenistik dönemde Bergama Krallığı’nın kıyıdaki liman kenti olarak işlev gördüğü zamanlarda yaşamıştır.

Coğrafyacı Amasyalı Strabon ise, Batı Anadolu’da yer alan kıyıdaki kentleri anlatırken kentin deniz kıyısında bir liman konumuna sahip olduğunu belirtmektedir:

Pitane’den(2) sonra Kaikos(3) nehrine gelinir. Bu nehir, otuz stadia(4) ötede Elaitikos(5) körfezine dökülür. Kaikos’un karşı kıyısında, nehirden on iki stadia ötede bir Aiol kenti olan Elaia bulunur. Pergamon’dan yüz yirmi stadia uzaklıkta bulunmasından ötürü burası Pergamonluların limanıdır. ” (6)

Yine biraz ilerde Strabon, kentin kuruluş ve konumuna dair şunları yazmaktadır:
“…sonra Grynion(7) denen bir köye, bir Apollon sunağına, bir eski kehanet ocağına, beyaz mermerden yapılmış görkemli bir tapınağa ulaşılır. … Yetmiş stadia sonra Menestheus ve onunla birlikte İlion(8) seferine katılmış olan Athenalılar tarafından kurulmuş olan ve Attaloslara(9) ait bir limanı ve Deniz Merkezi bulunan Elaia gelir.”(10)

 Elaia Yerleşim Planı(11)

                               1-Kent surlarının kalıntıları                                                        6-Liman rıhtımı kalıntıları)
                               2-Sur kapısı yeri                                                                               7-Eski Liman
                               3-Nekropolis (mezarlık)                                                               8-Mendirek kalıntıları
                               4-Kuyular                                                                                           9-Kıyının ilkçağdaki sınırı
                               5-Akropolis (yukarı hisar)                                                        10-Kıyının bugünkü sınırı

Helen dilinde Elaia zeytinlik anlamına gelmektedir. Gerçekten de bugün dahi çevrenin hâkim bitki örtüsü göz alabildiğine dağlara doğru uzanan dönümlerce zeytin ağacıdır. Meyvesi İlk Çağda ilaç niyetine kullanılan ve kendisinden şifa beklenen ölümsüz zeytin ağacının adının burada bir liman kentine isim olması oldukça dikkat çekicidir. Tarihin yıkıcı etkisi altında sahneden çekilen Elaia’nın yerine ise zeytin ismini, sanki tarihteki kente nazire olsun diye hemen üstünde yer alan Zeytindağ beldesi bugün taşımayı sürdürmektedir.

 Elaia Antik Limanı ve mendirek

Limanın mendireği dışında, yer üstünde görünür halde bir kalıntı bulunmamaktadır. Bergama yolu üstünde Kazık Bağları mevkiinde yer alan Sındırgılılar Petrol istasyonunun karşısındaki toprak köy yolundan denize doğru ilerlendiğinde bu mendirek kalıntısına ulaşmak mümkündür. Roma döneminde bu limana yanaşan mermer taşıyan gemilerin indirdiği mermerlerin Bergama’ya kervanlarla götürülüp bu mermerlerden Trajan Tapınağı’nın yaptırıldığı bilinmektedir. Antikçağda, Bergama Akropolisi’ne dikilen 12 metre yüksekliğindeki Zeus Sunağı ile Trajan Tapınağı rivayete göre Çandarlı'dan görülebilirmiş. Özellikle mehtaplı gecelerde beyaz mermerlerden yansıyan ayın ışığı Çandarlı'ya yaklaşan gemilerin yönlerini bulmasına yardım edermiş.

Geçmişte Elaitikos’un ne denizi ne de ırmağı tekin bulunurmuş aslında. Gemiciler Pitane açıklarından geçmeye çekinirlermiş. Rüzgârlara açık bu suların heybetli dalgaları, eskinin ahşap gemilerinin kaptanlarına korku salarmış. Irmağın şiddeti ise efsanelere konu olmuş.

Söylenceye göre; denizler ve okyanuslar tanrısı Poseidon, oğlu Astros'a tanrılık alanı olarak bugünkü Bakırçay'ı vermiş. Ama Astros, çayı yöre halkına eziyet etmek için kullanmış. Selin getirdiği felaketlerin yanında her yıl bir kişi Astros'un çayında boğulurmuş. Bunun üzerine bir daha kimse yanına yaklaşmamış, ismini anmamış bu suyun. Böylece rahatlamışlar bir süre. Ama yazgı ağlarını örmüş sinsice. Zamanında, Pitane’de Kaikos adında soylu ve yiğit bir delikanlı yaşarmış. Bu yiğit, arkadaşı Pindasos ile geyik avına çıkmış günün birinde. Ormanda iz sürmüş ve bir geyiğin peşine düşmüşler. Yayını geren Kaikos, okunu geyiğe atmış ki hayvan sıçrayıvermiş. Ok da hayvanın arkasındaki arkadaşını bulmuş. Kaikos saçını çözmüş ve acı acı ağlamış. Irmağın kenarına çıkıp kendini Bakırçay'a atmış. Çılgın suların sürüklediği ceset sonunda bir ağacın köklerine takılmış. Günler sonra cesedi bulan Pitaneliler lanet etmişler bu deli çaya. Anısı yaşasın diye de Kaikos'un adını çaya vermişler.

AA
 Elaia Limanında Kuzey – Güney yönünde uzanan mendirek

Bugün de bu coğrafyada Aliağa’dan Çandarlı önlerine kadar uzanan bölge, siklon alanlarının kesiştiği bir yer olarak bilinmektedir. Bu durum yöredeki büyük sanayi kuruluşlarının yer seçiminde ve rüzgâr enerjisinden yararlanmak üzere rüzgâr jeneratörlerinin de yoğunlukla kurulduğu bir alan haline gelmesinde etkin bir rol oynamıştır. Geceleri Dikili yönünden Bergama’ya doğru ilerlerken Zeytindağ’ın yukarılarına doğru dikkatle bakılırsa, onlarca jeneratörün kırmızı ışıklarının uzaklardan birer ateş böceği gibi yanıp söndüğünü görebilirsiniz.

İlkçağda Aliağa ve Çandarlı körfezlerinde esen bu rüzgâr, Aiolos ismi ile anılırmış. Meraklısı için belirtelim; o çağda Çanakkale bölgesinde esen rüzgâra Hellespontes, şimdiki Edremit körfezinde esen rüzgârlara ise Adramittenos adı verilirmiş.

Strabon’un yukarılarda anılan ifadesine göre Attaloslar döneminde kent en parlak zamanını yaşamıştır. Bu dönemde, Elaia, Pergamon’un bir limanı ve aynı zamanda da donanmasının bulunduğu bir askeri deniz üssüdür.

Romalı Vitrivius; Mimarlık Üzerine On Kitap isimli yapıtında antik limanlar üzerine şu yaklaşımlarda bulunmaktadır:

“Konumlarında kavis yapan veya içe dönük çıkıntı veya burunlar gibi doğal avantajlar varsa, bu limanlar kuskusuz çok elverişlidir. Bunların etrafında revaklar veya tersaneler inşa edilmeli veya revaklardan iş merkezlerine geçitler yapılmalı, her iki tarafta, makine yardımı ile zincirlerin gerilebileceği kuleler dikilmelidir.”

“Ancak doğal avantajların bulunmadığı, gemileri fırtınalarda korumaya elverişsiz durumlarda söyle davranmalıyız: Yakınlarda bir nehir yoksa fakat bir tarafta dış liman yapılması olanaklıysa, karşı taraftan duvar veya setlerle ilerleyerek kapalı bir liman oluşturunuz.”

Mendirekteki temel taşları üzerinde yer alan kenet yuvaları

Gerçekten de antik limanın kurulmuş olduğu körfezin uzaydan çekilen fotoğraflarına bakıldığında Vitrivius’un metninin ilk paragrafında tanımlanan doğal liman özelliklerine sahip olduğu hemen anlaşılır. Kuzey – Güney yönünde uzanan körfez, gemilerin rahatlıkla sığınabileceği korunaklı doğal bir liman görünümündedir. Yine Kuzey – Güney yönünde uzanan mendirek temelleri de bu hat boyunca alüvyonlu toprağın üstünde izlenebilmektedir. Yaklaşık 180 metre civarında bir uzunluğa sahip mendireğin andezit kayalardan elde edilmiş taş blokları, kurşun kenetlerle birbirine bağlanmış olmalıdır. Kelebek kanadı şeklindeki taşa oyulmuş kenet yuvaları, mendirek üzerinde denize doğru ilerlerken kolaylıkla fark edilebilmektedir. Bir süre devam eden taştan duvar temelleri, aluvyonlu çamurun içinde kaybolup gitmektedir. Liman bölgesinde son yıllarda Bergama Müzesi’ne bağlı olarak Alman arkeologlar tarafından yürütülen yüzey araştırmaları ve jeofizik ölçümler, tahmin edildiğinden daha büyük bir yapılar kümesinin bulunduğu ihtimalini güçlendirmiştir. Bu bölgede çamur içinden ele geçirilen gülleler, limanın askeri önemine işaret etmektedir. Burada yürütülecek daha derin boyutlu kazı ve araştırmalar, Antik Pergamon’un deniz gücü hakkında değerli bilgilere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

Elaia Limanı ve zeytin ağaçları

Helenistik dönemde Büyük İskender sonrasında; bir ara Selevkosların (Suriye Krallığı) istilasına uğrayan kentin; Selevkosların Anadolu’daki egemenliğini sona erdiren bugünkü Manisa önlerindeki büyük Magnesia Savaşı’nda önemli bir lojistik rolü olmalıdır. M.Ö. 190 yılı kışında Bağlaşık Roma – Bergama Ordusu, Selevkosların üstüne yürür. Filler, atlılar ve piyadelerden oluşan yaklaşık 34 000 kişilik bu dev Roma ordusunun Elaia önlerinden Batı Anadolu’ya çıkışı muhteşem olmalıdır. Ordu; buradan, bugün de Şakran’ın hemen üstünde yer alan ve Kapukaya - Köseler arasında izlenebilen döşeme bir yol üzerinden Aigai’ye ulaşır. Bu kadar büyük bir ordunun iaşesi ve onlarla ilgili her türlü lojistik destek, küçük Aigai kentinin altından kalkabileceği bir durum olmasa gerektir. Ancak Bergama Krallığı’nın desteği ile bu ordunun konaklaması ve Magnesia ad Sipylum (yani bugünkü Manisa) önlerinde gerçekleşecek büyük karşılaşmaya en iyi bir şekilde hazırlanması mümkün olabilmiştir. Elaia limanından sağlanan lojistik desteğin bu anlamda ne kadar hayati olduğu tartışılmaz. Son derece yüksek kabiliyetli ve disiplinli Bağlaşık Roma – Bergama Ordusu, Aigai’den hareket ederek Yunt Dağını aşar ve Manisa önlerinde Harmandalı Ovası’nda Selevkosların Kralı III.Antiokhos’un ordusunu yenilgiye uğratır. Bu savaş, Selevkosların Batı Anadolu’daki egemenliğine son verecek ve M.Ö. 188 yılında bugünkü Dinar’da yapılacak Apameia Barış Antlaşması ile Selevkoslar Toros Dağları’nın ardına çekileceklerdir.

Elaia bugünkü adıyla Kazık Bağları; hemen altında uzandığı Zeytindağ kasabası ile modern çağda hayatiyetini bir şekilde sürdürmektedir. Osmanlı döneminde bir ara V. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışı ile Reşadiye ismini alan Zeytindağ (eski Kiliseköy), şimdilerde bu ismi Şakran yönünden Bergama’ya doğru ilerlerken deniz kıyısında yer alan İskele mevkiinde yaşatmaktadır. Halk arasında Reşadiye İskelesi olarak da bilinen bu bölgede 19.yy. Osmanlı döneminden kalma eski bir cami kalıntısı ve kıyıdaki antrepolar dikkat çekmektedir. Ne yazık ki; bu tarihi yapılar, özenden uzak bir şekilde çevrenin her türlü tahrip edici etkisine açık durumdadırlar.

Reşadiye İskelesi’nde Osmanlı Camisi ve antrepolar(12)

Bugünlerde aynı yörede Merkezi Hükümet; bir başka liman inşaatına başlamak üzeredir. Dünyanın 9. büyük kapasiteli limanı olması planlanan Çandarlı Limanı’nın ihalesi tamamlanmış ve temel atma töreni de 12 Haziran seçimlerinden hemen önce Zeytindağ sınırları içinde yer alan bu bölgede gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar limanın yer seçimi açısından Romalı Vitrivius’un bilgi ve öngörüsünün 21.yy.da bir kez daha gerçekleştiğini görmek heyecan verici olsa da, daha önceleri turizm bölgesi olarak ilan edilen bu bölgede henüz gün yüzüne dahi çıkarılmamış çok sayıda kültürel varlığın bulunduğu düşünülürse gelinen noktanın ülkemizin kültürel gelişimi açısından oldukça manidar olduğu söylenebilir.

Dipnotlar
(1)Aiolis Şiirleri ve Meraklısına Notlar; Prof. Dr. Ersin Döğer; Ege Yayınları; sayfa:85
(2)Çandarlı,
(3)Bakırçay,
(4)stadia: İlkçağda uzunluk birimi; 1 stadia, 192 metreye karşılık geliyor.
(5)Çandarlı Körfezi
(6)Geographika; Strabon; Arkeoloji ve Sanat Yayınları; C615, paragraf 67; sayfa 117
(7)Bugünkü Şakran’a girerken denize bir dil gibi uzanan bir yarımada; eski Çıfıt Kalesi)
(8)Troya
(9)Bergama Krallığı’nın en önemli hanedanı
(10)Geographika; Strabon; Arkeoloji ve Sanat Yayınları; C622, paragraf 5; sayfa 127-128
(11)Aiolis; Prof. Dr. Bilge Umar; İnkilap Kitabevi; sayfa: 120
(12)Fotoğraflar, 2008 ve 2010 yıllarında İbrahim Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim FİDANOĞLU
Düzenleyen: MYC





20 Mart 2012 Salı

KARABURUN BOZKÖY-UZUNDERE VADİSİ YÜRÜYÜŞÜ






20 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu
Her yıl yinelediğimiz Karaburun yarımadası yürüyüşlerimizden bir yenisini yapmak bugüne nasip oldu. Sabah yüksek basınç ve yüksek sıcaklığın sebep olduğu sisli bir havada Urla’dan geçtik. Karaburun yol ayrımından; otoyoldan ayrılarak Gülbahçe üzerinden Karaburun asfaltına döndük. Kaynarpınar’da deniz kıyısındaki kır kahvesinde simit, peynir ve çaydan ibaret kahvaltımızı yaptıktan sonra İstanbullu bir bayan ile eşinin işlettiği Saip köyünün kır kahvesinde lohusa şerbeti eşliğinde sabah kahvelerimizi Saip Altı’ndan öteye uzanıp giden denizi seyrederek içtik. Arkamızda rüzgârlı Mimas’ın kireç taşı kayalıkları bütün ihtişamı ile yükseliyordu.

Önde Saip köyü kır kahvesi ve muhtarlık, arkada cami ve Mimas 

Birkaç yıldır Karaburun yarımadasında Börklüce Mustafa’nın izinde Cehennem Vadisi'ni aramak adına Akdağ’ın önünde arkasında derin vadi koyaklarında yürüdük durduk. Bugün de yine Karaburun’un tarihi köylerinden biri olan ve yüzü batıya dönük; geçmişte korsan saldırılarına karşı gizlenme içgüdüsü ile kendisini Akdağ’ın önündeki derin bir vadinin içine gömen ve bu nedenle denizden asla görünmeyen Bozköy civarında dolaştık.

Yürüyüş rotası 14.5 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Kış nüfusu 120 kişi olan, son yıllarda sessiz ve doğayla iç içe yaşamı nedeniyle yabancıların da ilgi gösterdiği bir çekim alanı haline gelen Bozköy’e Karaburun’dan sonra bir balıkçı köyü olan Yeni Liman’a yaklaşırken “Bozköy 2 km; Tepeboz 5 km” yön levhasından sapılarak ulaşılıyor. 

 Bozköy

Köyün içinde 1891 yılından kalma köy camisi ve daha sonra Cumhuriyet döneminde yenilenmiş olan oval kesme taştan örülmüş ilginç minaresi bayır aşağı inerken gözümüze ilk çarpan yapı oluyor. Köyün yüksek sekilerinde tamamlanmış yada inşası devam etmekte olan villalar dikkat çekiyor. Caminin hemen karşısında yine Cumhuriyet dönemi mimarisinin izlerini taşıyan bir çeşme var. Ama her şeyden önce söz edilmesi gereken o güzelim köy kahvesi…

Bozköy Camisi

Sabah, 10’u biraz geçe kahvehaneye ulaştığımızda bahçede sadece köyün muhtarı Tamer Bey vardı. Kahvehane kapalıydı. Kahveci, çalışmak üzere tarlasına gitmişti. Muhtar ile ayaküstü biraz lafladık. Yürüyüş rotamız hakkında bize bilgi verdi Muhtar. Kahvenin bu aylarda genellikle öğleden sonra açıldığını, zaten köyde daha çok yaşlı nüfusun sürekli yaşadığını, gençlerin şehre göç ettiğini söyledi. Muhtardan ayrılıp köyün hemen altında kuzey güney yönünde Akdağ’a doğru içerlere giren ve bir dere boyunca ilerlenebilen Uzundere Vadisi yürüyüşümüze başladık.


(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.) 

 Uzundere vadisi

Uzundere, Akdağ’ın sularının toplandığı derin bir vadide, ancak oldukça düzlük bir alanda akıyor. Derinlik, burada Karaburun topoğrafyasını tanımlamak anlamında doğru olacaktır. Çünkü gerçekten çok sarp ve dağlık bir coğrafyada böyle bir vadi bir anlamda derin sözcüğünün karşılığı olarak kullanılabilir. Ancak, sonuçta yürüdüğümüz rota oldukça düzlük bir alana karşılık gelmekte.


Köyün taş evlerini arkamızda bırakarak, asfalttan ayrıldık ve soldaki bayır aşağı inen toprak yola saptık. Yaklaşık 1,5 km sonra vadide akmakta olan derenin kenarına ulaştık. Dere, güneş ışıklarının etkisiyle pırıl pırıl parlıyordu. 

Uzundere

Dere boyunca yaklaşık 8 km kadar toprak bir yoldan yürüyüşümüzü sürdürdük. Yolun iki yakasında uzayıp giden nergis ve sümbül tarlalarından insanın başını döndüren türden sümbül kokuları geliyordu. Nergis zamanı geçmiş, tarlalardaki nergisler toplanmıştı. Ancak sümbüller bütün yoğunluğuyla etrafı enfes kokulara boğmuştu.

Sümbüller 

Bu coğrafyaya özgü endemik bitkilerin de yer aldığı zengin bitki örtüsü baharla birlikte coşmuştu. Beyaz papatyalar, İzmir papatyaları, sarı papatyalar, çiçekten yaprağa dönmüş badem ağaçları, üzerlerinde kıştan kalan meyveleriyle narenciye bahçeleri, göz alabildiğine moru, pembesi, kırmızısı ve beyazı ile anemonlar her tarafımızı kaplamaktaydı. Pırnar meşesi, sakız çalıları, deliceler, birkaç asırlık zeytinler, yeni yeni yeşillenmeye yüz tutmuş geven dikenleri, zambaklar, tırmandıkça zaman zaman kızılçamlar, sarı çiçeklerini açmaya başlamış bir tür katırtırnakları bu coğrafyada bitki örtüsünün gözümüze çarpan diğer önemli unsurlarıydı.

Bu yıl sert geçen kış boyunca Akdağ’a yağan karların erimesiyle Uzundere’nin suyu oldukça fazlalaşmıştı. Ancak yine de birkaç kez karşı kıyıya geçmemizi engellemedi. Dereyi bazen sağımıza bazen de solumuza alarak vadi boyunca ilerledik. 
Etrafımızı çeviren tepelerin yamaçlarına doğru keçi sürülerinin çıngırakları duyuluyordu. Kendilerini zorlukla seçebilsek de çok yukarılarda kayaların sarp yüzeylerine tırmanan keçilerin bu cesareti gıpta edilecek düzeydeydi. Ama bize cesaret gibi gelen bu pervasız tırmanışlar, onlar için normalin ta kendisiydi. 

Nebi'nin keçileri

Biraz ilerde sağımızdaki tepelik alanda otlayan 500 civarında bir keçi sürüsünün çobanı Nebi ile karşılaştık. Uzun süre bizim buraya sadece yürümek için geldiğimize inanamadı. Yürüdüğümüz güzergâh ve çevredeki yerleşimler hakkında biraz bilgi aldık kendisinden. Halk arasında Manastır diye söz edilen şimdi keçi sürülerinin ve çobanlarından başka kimsenin olmadığı o yerden bahsetti. Karaburun – Yaylaköy yolunda bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil’in de bir süre işlettiği eski cıva fabrikasının yıkıntıları civarında bir yermiş orası. Ama bu yalçın Karaburun coğrafyasında manastırlar dünyasından söz etmek pek de olası gözükmektedir. Ayrıca vadi koyaklarına gizlenmiş saklı dünyalarda dolaşılmıştır tarihin sararmış yapraklarında. Yine de esrarlı bir sır perdesidir Karaburun’da coğrafya ve tarih. Dönüş yolunda Nebi’ye bahçeler arasından seslendim; hemen çıktı ortaya. Sanki oradan hiç ayrılmamış gibiydi; vadinin bekçisiydi. Elinde bir parça ekmek, yanında köpekleri ile çıkıp geliverdi yanımıza. Vedalaştık ve ayrıldık.

 Asırlık zeytin ağacı

Vadinin dibine doğru muhteşem bir zeytin ağacının burulmuş, buruldukça yarılmış ve sanki farklı köklerden gelip de yeniden birleşip yürümüş gibi ihtişamlı haline tanık olduk. Hemen yanında da kurumuş ve birbirine karışıp dal budak sarmış eski bir incir ağacından kalanları seyrettik. Bu muhteşem incir ağacının altında acaba kimler ve kimler yemişlerdi “hep beraber o ballı incirlerinden” diye düşünmeden edemedik.

 Ballı incirlerinden kimler yedi?

Son düzlükte yol batıya doğru bir sapak verdi. Biz vadinin sonuna doğru dere boyunca ilerlemeye devam ettik. Dere kenarında arka arkaya iki yerde eski bir değirmenden kalan izlerle karşılaştık. Taşlarla çevrelenmiş bir oluktan gelen suyun yüksekten akıtılarak bir değirmeni döndürmesi fikri bize en akla yakını geldi. Ancak yine de değirmen olduğundan pek de emin olamadık. Suyun döküldüğü kanalın hemen altında genişçe birer havuza benzer, taşlarla örülü dikdörtgen şeklinde bir boş avlu yer alıyordu.

Değirmen kalıntıları

Vadi, sonuna doğru iyice daraldı ve dereden ibaret hale geldi. Derenin yanlarında yükselen yamaçlarda makilik örtü yoğunlaştı. Dar keçi patikalarından yürümek giderek zorlaşınca dereye inerek geriye döndük. Dönüş yolunda batıya doğru dönen yolu bir yoklayalım dedik. Çok ileride Parlak köyünün arkasına denk düşen teraslanmış alanlar görünüyordu. Yemeğimizi yemek için yeniden dere kenarına indik. Yanımızda getirdiğimiz azıklarımızı usul usul akan Uzundere’nin şırıltısı eşliğinde, doğanın bağrında yemenin kıvancını bir kez daha duyumsadık. Kelebekler, çalılardan kalkan karatavuklar, uzaktan gelen keçilerin çıngırak sesleri arkadaşımız oldu bu pastoral dünyanın içinde. Çöplerimizi topladık, torbaladık; çantalarımızı sırtladık ve geri dönüş yoluna koyulduk.

Yemek molası 

Yürüyüş boyunca sıcaklık 20 derece civarındaydı. Toplamda 15 km kadar yol yürüdük. Vadiyi boydan boya iki kez kat ettik. Saat 16’da Bozköy’e döndük. Köyün kahvehanesi açılmıştı. Köyün sakinleri; güneşin üzerlerine vurduğu, bahçenin yola bakan cephesine yayılmış; çaylarını içiyorlardı. Biz de onlara katıldık ve biraz yorgunluk attık. Sohbet sonrası yola çıkıp önce Tepeboz köyüne daha sonra da Ambarseki’ye uğradık. Tepeboz köyünün camisinin hemen yanındaki Hicri 1119 tarihli çeşme dikkat çekiciydi. Sessizliğin kol gezdiği sokaklarında şöyle bir dolandık; insan izine rastlayamadık. Önce Ambarseki’ye, daha sonra da İzmir’e doğru yola koyulduk.



Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC


Daha fazla fotoğraf için tıklayınız


18 Mart 2012 Pazar

SOMA’DA BİR GİZLİ DÜNYA; DARKALE


18 Mart 2012
 İbrahim Fidanoğlu

Darkale köyü, Soma’nın tarihte ilk yerleşimlerinin civarda kurulduğunu gösteren kalıntılarıyla öne çıkmış, zamanında 800 civarı hane sayısı ve üç camisi ile sırtını yasladığı sarp Tuzlutepe’nin eteklerinde, tarihin derinliklerinden günümüze uzanıp gelen yalnızlık ve hüznün sokaklarında dolaştığı; içinde sakladığı tarihi, eski dokusu ve yitmiş insan hikâyeleri ile eşsiz bir zenginlik taşıyan yorgun bir köydür. Köy, Soma ovasına hâkim Tuzlu, Temni ve Asarlı Tepe’nin Dibekderesi ile Çokluca çayı arasında kalan yamacı üzerine kurulmuştur. Osmanlı döneminde Minderviş, Kırkoluk ve Ulu Kapı diye anılan kapılardan girilen Darkale, o zamanlar bir kaza merkeziymiş. Zamanın, doğanın ve insanın bütün tahribatına rağmen Osmanlı döneminin sivil mimari özelliklerini yansıtması açısından halen son derece önemli bir yerleşimdir. Köye, Soma’nın eski çarşısından, yine tarihi bir cami olan Emir Hacı Hıdır Bey Camisi’ni takiben yukarı doğru tırmanarak yada Soma Jandarma Komutanlığı’nın önünden tepeye doğru çıkan kaldırım taşlı yolu takip ederek ulaşmak mümkündür. Köy Soma’dan yaklaşık 2 km. uzaklıkta bulunuyor.

 Soma Darkale Köyü’nün yamaca yaslanmış evleri kıştan çıkarken

2003 Temmuz’unda buraya ilk gelişimizde yol üzerinde o yıllarda özelleştirme sürecinde verimsizlik iddiasıyla üretimine ara verilen Darkale Linyit İşletmesi’nin hayalet haline gelen tesislerini görmüştük. Ancak bu kez 2012 yılında artık maden ocağının özelleşme sonrası harıl harıl çalıştığını, kömür madeni ve hafriyat yüklü kamyonların vızır vızır malzeme taşıdıklarına tanık olduk. Demek ki, ocak o kadar da verimsiz değilmiş; başka verimsizlik faktörleri varmış diye düşündük madenin önünden geçerken. Darkale’ye doğru devam ettik.

Köyün kilit taşı döşeli yeni yolları; arkada Darka Camisi 

Darkale’ye girişte solda, derenin hemen kıyısında eski bir hamam kalıntısı yer alıyor. Ancak oldukça harap olmuş durumda bulunuyor. Bir ara eski muhtar zamanında köydeki etnoğrafik malzeme ile müze haline getirilmeye çalışılmışsa da şimdi yıkılmak üzere... 2003 yılından beri bugüne kadar da fazla bir şey değişmemiş görünüyor diyebiliriz. Vadi boyunca yukarı doğru hafif bir rampadan ilerlerken sağda bir alabalık üretme tesisi var. Son yıllarda buna ilave olarak oldukça gösterişli bir alabalık restoranı daha açılmış. Her iki tesis de vadinin sağdaki yamacına yaslanmış bir konumda bulunuyor. Darkale köyü ise hemen solumuzda dik bir yamaç üzerine kurulmuş. Köyle ilk karşılaştığınızda vadinin soldaki yamacına sanki asılı duran onlarca ahşap ve kerpiç evi gördüğümüzde bir anlamda çarpılıyoruz; çünkü köy birden ve başımızı yukarı kaldırdığımızda karşımıza çıkıyor. Ayrıca da uzaktan bakıldığında, taşrada sanki ortaçağdan günümüze savrulup gelmiş özgün bir Anadolu yerleşiminin eşsiz ipuçlarını buluyoruz.

 Darkale’nin eski konakları

Köyün aşağıda kalan meydanında ise Kırkoluk Camisi yer alıyor. Caminin altından üç gözeden kaynayan su, caminin kütüklerden oluşan ve ana iskeletini oluşturan hatılların altında kırk oluk diye tabir edilen, mermerden bir panoya oturtulmuş çeşmelerden kanallara ve bir şadırvan benzeri havuza dökülüyor.

Kırkoluk Camisi, Selçuklu mimari özelliklerine sahip belki de beylikler döneminden kalma oldukça eski bir cami. Yapım tarihi olarak Hicri 1159 tarihi veriliyor. Cami Hicri 1239 yılında onarımdan geçmiş. Caminin içi oldukça sade… Mihrap ve çevresindeki renkli işlemeler orijinal... Dış giriş cephesinde yine muhtelif işlemeler ve Allah yazısı mevcut. 2003 yılında Kırkoluk Camisi bazı özel günlerde, bayram ve törenlerde ibadete açılıyormuş. Normal zamanda yamaçtaki köy içinde yer alan ve köy odasının hemen yanında yer alan camide ibadet yapılıyormuş.

Restorasyon sonrası Kırkoluk Camisinin görünüşü

Ancak; 2012 yılına geldiğimizde ne yazık ki caminin bütün sihrinin ehil olmayan eller tarafından yapılan bir sözde restorasyon sonucunda kaybolup gittiğine tanık oluyoruz. Caminin son cemaat yerinin balkon tırabzanları, inanılmaz şekilde acayip ve zevksiz lambrilerle örtülmüş. Caminin duvarları badanalanmış ve üstüne iyi bir şey yaptığını düşünerek adını ve cep telefonunu kaydeden bir yerel ressam tarafından desenler çizilmiş. Ancak; sonuçta ortaya çıka çıka ne yazık ki, bir hilkat garibesi çıkmış. Caminin üst katını taşıyan kolonlar, taşla kaplanmış gibi desenlenerek, içi sarı renkle boyanmış. Caminin hemen yanında yer alan tarihi çeşme de ressamın gazabından kurtulamamış. Aynı desenleme garabetini çeşmede de gördük. Ayrıca restorasyon sonucunda çeşmenin kurnasının üstünde yer alan iç tavanın alçısı da ne kadar sağlam yapıldığını gösterircesine kabarıp kalkmış. Ha düştü ha düşecek durumda yani. Sözün kısası; o güzelim cami bu haliyle başka bir kimliğe büründürülmüş diyebiliriz. Neyse ki; restorasyon sırasında bir tek caminin hemen altında yer alan şadırvan ve kırk olukların üzerinde yer aldığı mermer pano bu restorasyon tahribatından kurtulmuş; ne diyelim buna da şükür…
Caminin altında bulunan şadırvan ve çeşmelerin mermeri üzerinde mermer işçiliğinin en güzel örnekleri yer alıyor. Çiçek ve yaprak desenleriyle bezenmiş mermerlerin üzerinde dört minareli iki kubbeli bir cami kabartması dikkat çekiyor. Ayrıca Kırkoluklar’ın hemen yanında yer alan bir eski çeşmenin kenarlarında yer alan mermer sütun üzerinde iki adet güvercin resmi mevcut.

Kırkoluk Camisi’nin şadırvanı ve arkada çeşmeler

Caminin dağa doğru olan güney tarafında kadınlar için mutlaka görülmesi gereken bir çamaşırhane var. Dar bir koridorla geçilen çamaşırhane bölümünde iki adet ocak, çamaşırların yıkandığı kanal ve çeşme yer alıyor. 2003 yılındaki ziyaretimiz esnasında kapısında erkeklerin girmesinin yasak olduğunu belirten bir levhaya rağmen hafta sonu olması nedeniyle girip gezmiştik. Ancak; 2012 yılında bunu beceremedik; çünkü o kapı kilitliydi. Acaba onun içinde bir tahribat var mıydı; bu yüzden onu tespit edemedik.

Çamaşırhanenin ocakları; (2008 yılından)

Caminin hemen yanında ulu bir çınar ağacı yer alıyor. Bu çınar ağacının gölgesinde çay servisi yapan bir kır kahvesi de mevcut. Ayrıca baharda buraları mesirelik gibi olurmuş. Karşıda yer alan bazı kır lokantaları şu anda kış olduğu için kapalı olmakla beraber, köylüler buraların baharda ve yaz aylarında çok hareketlendiğini ve hiç yer bulunamadığını anlattılar.

Darkale’de Kırkoluk Camisi’nin karşısında eskiden 14 tane tabakhane varmış. Yörede dericilik çok önemli bir ekonomik faaliyet alanıymış. Tabaklamada palamuttan elde edilen tanen maddesi kullanılırmış. Bu amaçla kullanılan üç değirmenin arta kalan taşları bugün çamaşırhanenin içinde yer alıyor.

Kırkoluklar

Köy içinde dolaşırken; alt koldaki yoldan çıkıp üst koldaki yoldan aşağıya indik. Evlerin altından geçen sokaklar, arnavut kaldırımlar, zamana direnmeye çalışan kimi yıkılmış kimi yıkılmak üzere olan çoğu boş; az sayıda yaşlı nüfusun yaşadığı evlerin arasından ilerleyerek tepeye çıktık. Köyde ilerlerken köy odasının hemen yanıda bir küçük cami, bir de tepede minareli ve Darka Camisi ismiyle anılan ve eski antik yapıtaşlarının da kullanıldığı bir başka camiye rastladık. Eskiden köy nüfusu kalabalık iken 11 cami varmış. Şimdi bunlardan aşağıdaki Kırkoluk Camisi’ni de sayarsak üç tanesi kalmış durumda.

Darkale sokaklarında evler arasında bir dar geçit

Bize 2003 yılında köyü ve Kırkoluk Camisi’nin içini Balıkesir – Dursunbeyli Ramazan Amca gezdirmişti. Ramazan Amca en son el sıkışıp ayrılırken, yabancı olduğumuzu anlayıp arkamızdan önümüzden havlayan köpekleri sakinleştirip bizim inişimize dek beklemişti. 2012 yılında ise köyün içinde de hayal kırıklığına uğradık. Arnavut kaldırımı döşeli o güzelim daracık sokakları köylere İl Özel İdaresi’nin döşettiği, şimdi pek moda olan fabrikasyon ürünü kilit taşlarla döşemişler. Camide olduğu gibi zaman zaman evlerinin altından da geçen Darkale’nin daracık sokaklarının bütün büyüsü bir anda yok olup gitmiş. Evlere bakan yok. Konuştuğumuz köyün sakinlerinden bir amca köyde 2012 itibariyle 50 kadar evde yaşam olduğunu, evlerin kendi kendine harap olup gittiğini, şu ana kadar ciddi anlamda bir restorasyon girişiminin bulunmadığını söyledi. Bazı evleri konaklama tesisi yapmak isteyenler varmış; bir petrol şirketi, kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında bir şeyler yapmayı düşünüyormuş. Ancak; henüz fiiliyata yansıyan bir durum yokmuş.

Darkale’nin tepedeki sekilerinin birinden köyün alt mahallelerine bakarken; sağda arkada Darka Camisi 


Köyün bir diğer ismi de Tarhala olarak biliniyor. Köyün bir de folklorik yönü var. O da buralarda çok meşhur olan Tarhala Baranası adıyla bilinen oyunu imiş. Bu oyun atadan dededen kalma bir oyunmuş. 18 kişiyle kadın erkek birlikte oynanıyormuş. Bu Barana içinde Dörtali Oyunu isminde dört saat oynaması, altı saat çalıp söylemesi süren bir oyun varmış. Oyun bir def ve iki dümbelekle oynanırmış. Tefçi şef olurmuş, 6-8 kişi şarkı söylermiş. Tefçinin temposuna uygun olarak 15 kişi de tefçinin gözüne bakarak oyuna bir girermiş ki; söyleyenlerle oynayanların kim olduğunu anlamak mümkün olmazmış.

 Darkale’de yalnız bir sokak (*)

Darkale’ye dair bir dikkate değer nokta da köyün dar sokaklarında bir yangın tehlikesine karşı oluşturulmuş yangın söndürme sistemi. Köyün daracık sokaklarında dolaşırken sürekli bizi takip eden çelik yangın suyu boruları, vanalar ve köy odası civarında gördüğümüz yangın hortumlarının saklandığı sundurma altındaki dolaplar bu sistemin bileşenlerini oluşturuyor. Sokaklar o kadar dar ve burası o kadar korunmaya muhtaç bir yer ki, ancak böyle bir sistemle yangına acil müdahale söz konusu olabilir.

(*) Fotoğraflar; 2008 ve 2012 yılında İ.Fidanoğlu tarafından çekilmiştir.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC




14 Mart 2012 Çarşamba

ŞİRİNCE’DEN BELEVİ’YE BİR GEÇİŞ ÖYKÜSÜ


14 Mart 2012
İbrahim Fidanoğlu
Şirince yada eski adıyla Çirkince; birbirine zıt yönde iki dramatik göçün insanlarının geldikleri yerdeki önceki ve gittikleri yerdeki sonraki hayatlarında yaşadıkları çilenin şifrelerini taşıyan Aydın Dağları’nın tepesinde konumlanmış belki de Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya (Matomena Homata – Kanlı Topraklar) romanında anlattığı Kırkınca köyünün ta kendisidir; ama şimdilerde asla orası değildir. Çünkü onun bunun elinde kalmış restorasyonlar; yıkılıp dökülen kiliseler ve diğer yapılar; her ne kadar turizmin nimetlerinden yararlanmaya başlayalı beri o sessiz karanlığından biraz sıyrılıp bugüne geldiyse de bu süreçte de ağır yaralar almış bulunmaktadır. Bugün için var olanla yetinmek durumundayız; Anadolu’nun her yerinde ve her an olduğu gibi… Yine bu bizim benliğimizin dışında seyredip duran ve her gün ve her gün yeniden bozulup yeniden kurulan dengeler dünyasının acımasız gerçeğine teslim olmak zorundayız. Debdebeli isyanların ve gösterişli sözlerin zamanı değildir. Sonuç olarak; bugün konumuz bunların hiç biri değildir. Biz bugün size basit bir doğa yürüyüşünün ayrıntılarından söz edeceğiz. Diğer konuların bam teline, belki başka bir zamanda dokunur geçeriz.

Şirince Belevi yürüyüş rotası

 Şirince

Bugünkü planımız, İzmir’in Selçuk ilçesi sınırları içinde ve Aydın Dağları’nın yüksek bir noktasında yer alan tarihi yerleşimi Şirince’den başlayan bir yürüyüş yapmaktı. Oldukça bulutlu ancak yağmursuz; güneşin nadiren kendini gösterdiği, sıcaklığın yükseltiye ve gün içindeki gelişime göre 6 ila 12 derece arasında seyrettiği bir günde saat 10.30’da arabamızı bıraktığımız Şirince otoparkından çıkış yaptık.


 Şirince-Belevi yürüyüş haritası
(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.)

Şirince mezarlığının hemen altından tırmanmaya başladık; biraz sonra Orman Yolu Şirince - Görünmez Dere levhası ile bir başlangıçta olduğumuzu anladık ve rotamızı işaretledik. Baharın baş verdiği bu günlerde bağı bahçesi olanlar budama, gübreleme ve ilaçlama faaliyetleri ile meşguldüler. Şeftali, zeytin ağaçları ve dağdan elde edilmiş teraslarda oluşturulmuş bağlar ilk dikkatimizi çeken unsurlar oldu. Şirince’nin giderek salt ticarileşen ve lezzetten yoksun şarapçılığının dejenere olmuş haline bakılırsa bu bağlardan elde edilen ürünün nasıl değerlendirildiği konusunda ciddi bir tereddüte takılmamak elde değildir. Akşama doğru arabamızı almak üzere yeniden Şirince’ye dönüp çarşıda biraz dolaşınca; şarap evlerinde dinlediğimiz hikâyeler bu şüphemizi doğrular nitelikteydi.

 Adı tabelada saklı

Yol boyunca son derece muntazam çitlerle koruma altına alınmış, hatta üzerlerinde “dikkat; 220 volt” şeklinde uyarılar taşıyan bahçe duvarlarına; arkamızdan canhıraş bir şekilde havlayan yırtıcı Kangal köpeklerinin koruduğu geniş çiftlik alanlarına tanıklık ettik. Yürümeye devam ettik. Son yağmurlarla iyice yumuşayan toprak zeminin zaman zaman çamura döndüğü noktalarda giderek edindiğimiz deneyimle daha az çamura bulanır hale geldik. Şirince’ye yakın bahçeleri ve köpek baskısını arkamızda bıraktıkça sessizlik her yanı kapladı; ilk başlarda bahçelerine gidip gelen motorlu araçlar da kaybolunca, sadece iki yanımızdaki yol kenarından zaman zaman akan küçük dereciklerin ve kuş seslerinin sesinden başka bir şey duymaz olduk.


 
Şirince sırtlarından deniz...

Rotamız boyunca Görünmez Tepe Altı’na ulaşıncaya kadar karşılaştığımız sapaklarda sürekli olarak sola döndük. Önce tırmanıp sola ve geriye dönüşümüzde yönümüzü Ege Denizi’ne ve Pamucak sahillerine doğru çevirdik. Bulunduğumuz en yüksek noktada karşımızda geçen hafta yürüdüğümüz Küçük Menderes’in deltasına yakın sulak alanlar; Gebekirse ve Çakal Gölü, daha beride Alaman (Elaman) Gölü ve bataklılar rahatlıkla seçilebiliyordu. Batıya doğru inişe geçerek Şirince – Selçuk yolunun da geçtiği sarp vadiyi işaretledik. En geride Selçuk Kalesi’ni ve Selçuk’un dış mahallerini fark ettik. Bu noktadan itibaren yine tırmanışa geçerek; kuzeye ve kuzey doğuya doğru yürüdük.

 Orman yolundan Selçuk

Yürüyüşümüz boyunca doğal bitki örtüsü olarak; meyve ağaçlarının üstünde bozuk orman ve kızılçam ormanı, makilik alanlar; yoğun olarak pırnar meşesi, delice zeytinler, ağaç çilekleri, zaman zaman sandal ağacı, sulak alanlarda çınar ağaçları dikkatimizi çekti. Yoğun makilik içinde kuru yaprakları ile pırnar meşelerinin oluşturduğu zıtlık görülmeye değerdi.

 Belevi yolunda bahar habercisi

Kuzeye döndüğümüz noktalarda sert poyrazla karşılaştık. Bu da yürüyüş boyunca üşümemize neden oldu. Bu sıralarda yolda topladığı çalıları balyalamaya çalışan bir amcayla karşılaştık. Ondan yürüyüş rotamızın ilerisinde Belevi’nin yer aldığını öğrendik. Ancak amca bize; oranın çok uzakta olduğunu ve bizim sapaklarda yolu karıştırabileceğimizi söyledi. Biz kendisine teşekkür ettik ve yola devam ettik. Bir anda Belevi’ye ulaşmak yürüyüş ekibinin hedefi ve isteği haline geldi. Kuzey doğuya doğru ilerlediğimiz bir rotada dağın belinde, ama yüksek bir konumda yangın gözetleme kulesini gördük; bu noktada sağa doğru bir sapak daha verdik. Ancak biz yine sola devam ettik ve tekrar tırmanmaya başladık. Bu noktalarda yürüyüşe başlayalı yaklaşık 2 saat kadar olmuştu.

 Gezilerimizin vazgeçilmezleri

Biraz ilerde; çamların arasında; bir tepeciğin yamacında etrafı çalılarla çevrilmiş ve içinde kulübelerin de yer aldığı büyükçe bir ağıl gördük. Tam o sırada köpekler de bizi fark etti. En aşağı 2 km. uzaktan havlamaya başladılar. Giderek ağıla yaklaştık; köpeklerin görüş açısından çıktıkça sesleri kesildi. Ancak; hemen ağılın üstünden geçen yola gelince bizi yine fark ettiler ve bu kez daha çok havlamaya başladılar. Bu sırada keçi sürüsünün kendi kendine yola çıktıklarını ve durarak bizi izlediklerini fark ettik. Köpekler hala aşağıdaydılar. Merakla bizi seyreden keçiler makilik arazinin içine sırayla ve yolu bilircesine daldılar. Ama onların yolu bildiklerinden emindik. O sırada aşağıdan başı tartamaklı yaşlı bir amcanın sürünün ardından yürümeye başladığını gördük. Biz de peşine takıldık. Ağıldaki köpekler; arkamızdan ve giderek yaklaşmaya çalışarak tekrar havlamaya başladılar. Biz hiç oralı olmaksızın ama yine de çobana doğru seyirterek sürüyü takip ettik. Amcayla selamlaştık ve tanıştık. İsmail Amca, 80 yaşındaymış. Yakınlarda eşini kaybetmiş. Çocukları ve gelinleri varmış; ancak yapayalnız bu dağlarda ağılın hemen yanındaki kulübede tek başına kalıyormuş. Yalnızlıktan ve bakımsızlıktan şikâyet etti; biz de dinledik ve moral vermeye çalıştık. Bir şeylere ihtiyacı olup olmadığını sorduk. Alçak gönüllü İsmail Amca yine de hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi ve “hatırımı sordunuz o yeter bana” dedi. Bizim kendisiyle ve sağlığıyla ilgilenmemiz onu mutlu etti. Gözlerinden rahatsızdı; ameliyat gerekiyormuş; ancak o çekinmiş ve yaptırmamış. Hiçbir sosyal güvencesi yoktu ve bu yaşında hala sürülerinin peşinde çalışmaya devam ediyordu. Amca 80 yaşındaydı, ama dipçik gibiydi. Sohbetimiz sonrası keçilerin daldığı sarp makiliğe doğru tırmandı ve ağaçların arasında kayboldu, gitti.

İsmail Amca’dan ayrıldıktan sonra Görünmez Tepe’nin beline doğru tırmanmaya devam ettik. Sırta ulaştığımızda bir dört yol ağzına geldik. Arkamızdaki yükseltinin üstüne çıkınca, ufka doğru aşağımızda Belevi Gölü’nün ve hemen yanında Belevi Kasabasının bulunduğunu fark ettik. Sezgimize göre soldaki yol bizi oraya götürecekti. Diğer iki yol ise orman içine doğru devam ediyordu. Saat bu noktada 1’i biraz geçmişti. Yani çıkış noktamızdan itibaren yaklaşık 2,5 saat yürümüştük. Hiç durmadan devam ettik. Bundan sonra Belevi’ye doğru sürekli inişe geçtik.

 Uzaklarda Belevi

Yol boyunca çok yakın zamanda yapılmış ve dağdan ovaya suyun tahliyesinde kullanılan kanal yapılarını gördük. İndikçe uzaklaşan Belevi’ye ulaşmanın pek de kolay olmadığı anlaşılıyordu. Aşağıdaki düzlüğe yaklaşırken Selatin yönüne derin bir vadiye bir sapak daha verdik. Sol yanımızda yukarıdan gelen sularla zenginleşen bir dere bize yoldaşlık yapmaya başladı. Giderek bahçeler ve meyve ağaçları ile dolu düzlük alanlar başladı. Badem ve erik ağaçları, daha aşağılarda ise şeftaliler; pembe çiçekleriyle bahara merhaba demişlerdi. Suyu kesik eski bir çeşme kalıntısının beton duvarları üstünde 14.30’da öğle yemeğimizi yedik.

 Sinan Dede mezarı

Yemek sonrası artık düzlükte yürümeye başladık. İlerde sağda, dev pırnar meşe ağaçlarının altında bir yatırı fark ettik. Belevi Belediyesi’nin koymuş olduğu levhadan mezarın Sinan Dede isminde, 19.yy.da Keçi Kalesinin hemen altında Kozpınar Kırığı mevkisinde bir kıl çadırda yaşayan ve camız derisinden yelek ve çarık yaparak geçimini sağlayan bir gönül adamına ait olduğunu anladık. Zamanında tüm civardaki insanların yardımına koşan bu kişinin, Belevi Gölü’nden kesilen hasır sazlarıyla ayak ve omuz ölçülerini aldığı ahali için yaptığı çarık ve yelekleri insanların ayağına kadar götürdüğünü; bu ziyaretleri sırasında da onlarla kurduğu sosyal yardımlaşma temelindeki ilişkilerle halkın derin sevgi ve saygısını kazandığını okuduğumuz tanıtım levhasından öğrendik. Ölünce kendisinin bir pınar meşesinin dibine gömülmesini vasiyet eden Sinan Dede’nin bu vasiyeti bir şekilde yerine getirilmiş. Ancak, ne yazık ki define arayanlar ve mezar kazıcıları bu iyi insanın kabrine de zaman içinde zarar vermişler. 2008 yılında Belevi Belediyesi kabre yapılan bu saygısızlığı, bu alanı koruma altına alarak ve bir tanıtıcı levha koyup çevreyi temizleyerek bir nebze telafi etmiş. Sinan Dede’nin mezarı, İzmir – Selçuk karayolu üstündeki Selçuk Özel İdare Fidanlığı’na çıkan ve Belevi’ye yaklaşık 2 km. uzaklıkta bahçeler arası yolda; Cibe Boğazı Kavaklar Mevkii Yosunlu Taş karşısında yer alıyor. Kavaklar, mezarın biraz altında bir mesirelik alana dönüştürülmüş. Yukarıdan gelen derecik bu alanı kat ediyor ve güzellik katıyor.

 Yol kenarındaki arı kovanları

Yol çatısına iyice yaklaştığımız bir noktada şeftali bahçelerinin biraz üstünde ve yolun sağındaki bir sekiye son derece muntazam dizilmiş arı kovanlarını gördük. Özenle çalışılmış bu alanın hemen arkasındaki bir damın yanında, çardak altında bir masa ve mavi renkli iki tahta sandalye peyzajı tamamlamıştı. Gördüğümüz manzaraya ve bu saygıdeğer çabaya gıpta ederek bahçenin kıyısından asfalta doğru yürüdük, geçtik.

 Adı tabelada saklı

Saat 16.15’de yürüyüşe başladığımız Orman Yolu levhasının eşleniğine ulaştık. Levhada “Orman Yolu; Asfalt – Görünmez Tepe Altı” yazıyordu. Hedefimizden yaklaşık 1,5 km.lik bir sapmayla Belevi’ye ulaşmıştık. Yolun karşısına geçip Tire – Selçuk minibüsüne binip önce Selçuk’a; Selçuk minibüs garajından da Şirince minibüsü ile Şirince’ye ulaştık. Sabahleyin Şirince otoparkına bıraktığımız arabamızı alarak saat 18.15’de İzmir’e doğru dönüş yoluna çıktık.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC

Daha fazla fotoğraf için tıklayınız