21 Şubat 2012 Salı

KEMALPAŞA / DEREKÖY – MAHMUT DAĞI (Kuzey yüzü) YÜRÜYÜŞÜ


21 Şubat 2012

Yaklaşık 10 yıldır İzmir’de görülmemiş soğuk havaların ve alçak basıncın baskısı altında geçen iki haftadan sonra İzmir’i çepeçevre saran karlı tepelerden birine; Kemalpaşa’nın vakur başlı zirvesi Mahmut Dağı’na doğru harekete geçtik. İzmir’in her yanından ve özellikle güney ve güney batı yönünden ihtişamlı görünüşü ile olduğundan daha heybetli görünen büyüleyici Mahmut Dağı daha önceden güney yönünden deneyip de vaktimizin sınırlı olması nedeniyle yaklaşamadığımız bir ilk göz ağrımızdı. Sabah saat 11 gibi Kemalpaşa üzerinden Dereköy’e ulaştık. Güney ilçelerinde filizlenen bahar daha buralara pek uğramamıştı. Hele karlı zirvesi ile Mahmut Dağı, insanın içini ürperten bir havadaydı. Sabah açık ve az bulutlu, kısmen güneşli bir havada yürüyüşe başladık. Sıcaklık köye vardığımızda 6 derece civarındaydı. Gün içinde köyde sıcaklık 14 dereceye kadar yükseldi; ancak Mahmut Dağı’nın zirvesinin hemen altındaki düzlükte (Kocaçam Düzlüğü) azığımızı yediğimiz alan karla kaplıydı ve ayaz vardı.

Yürüyüş rotası 22.2 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)
(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.)


Dereköy’ün doğu sınırlarında son evleri ve havlayan köpekleri ardımızda bırakarak orman yoluna girdik. Ağaç tomruklarından oyularak yapılmış çeşme yalaklarını geçtik; bu kez doğuya ve soldaki; sürekli yukarı doğru tırmanan yolu takip ederek ilerledik. Yol boyunca uzun süre Mahmut Dağı’ndaki erimekte olan kar sularını Dereköy’e taşıyan derecik, bize çağıldayan akışıyla yoldaşlık etti. Doğanın sessizliğini sadece ve sadece ispinozların arka arkaya saydırdığı çılgın ötüşleri bozuyordu. Dere, dört kez yolumuzu kesti; son yağışlarla artan debisi nedeniyle ancak suyun içine bırakılmış taşların üstünden atlayarak dereyi geçebildik. Daha sonra dere bizden uzaklaşarak sağda ilerleyen ve Mahmut Dağı’nın eteklerinde sonlanan bir başka vadinin içinde kayboldu gitti; tabii sesi de…



 Derecik ve gezgin

Biz sürekli tırmanmaya devam ettik; Kızılçam ormanı içinde 550 metrelerden sonra zaman zaman kar birikintileri ve onun erimesi ile oluşmuş yoğun çamurla karşılaştık. 800 metrede iki yıl önce bir başka Dereköy yürüyüşümüzde, dönüşümüzü yaptığımız ve Dereköy’e doğru içinden geçtiğimiz derin vadinin etrafında bir yay gibi dönen yolun kesiştiği çatıya geldik. Bu kez amacımız daha yukarılara; Mahmut Dağı’na doğru idi. Doğuya dönerek Mahmut Dağı’na doğru devam ettik.




 Mahmut Dağı yolunda



Bu sapaktan yaklaşık 1 km. kadar sonra Yukarı Kızılca yönüne doğru dönen bir başka sapağa geldik. Buralarda kar zeminden kalkmamıştı ve yer yer balçık çamurla boğuşmak zorunda kaldık. Yukarı Kızılca yönüne giden toprak yolu sol ardımızda bırakarak, karlı tepeye doğru devam ettik. Biraz yükselince ayaklarımızın altında uzanıp giden Kemalpaşa ve havalisine hâkim müthiş bir manzarayla karşılaştık. Solda karlı zirvesiyle Nif Dağı; hemen önünde bir ragbi kalesini andıran hörgüçleriyle ben buradayım diyen Savanda Kız Kalesi; biraz solunda Vişneli’nin üstünde yer alan karlı tepeler; tam karşımızda karlı Spilos Dağı ve eteklerinden itibaren bize kadar uzanan Kemalpaşa Ovası yer alıyordu. Ovada yer alan Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesinin İzmir – Ankara yolunun iki yakasına saçılmış fabrika binaları, bir haritanın ana unsurları olarak çıplak gözle seçilebiliyordu. En yakın planda ise Kurudere köyü civarındaki villalar ile Örnekköy’ün hemen üstünde, Yukarı Kızılca yolundan ayrılarak ulaşılabilen dağ evlerinin yer aldığı siteler bulunuyordu. Manzarayı doya doya seyrettik; fotoğrafladık ve yola devam ettik.




 Mahmut Dağı yolundan Nif ve Savanda



Bu noktadan itibaren yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüş sonrası, Dereköylülerin yaşlı ve dev bir çam ağacından dolayı Kocaçam Düzlüğü dedikleri karla kaplı düzlük bir alana geldik. Zirvenin hemen altında yer alan bu noktaya kadar çıkıştan itibaren yaklaşık 10 km.lik yolu 2,5 saatte aldık.


 Kocaçam düzlüğü

Bu noktaya vardığımızda saat 13.30 civarıydı. Zamanı da göz önüne alarak yemeğimizi bu alanda yemeğe karar verdik. (yaklaşık 1200 metrede) Mahmut Dağı’nın tam zirvesinin üstünde yer alan kara bulut yüzünden güneşin buluta girdiği ve nispeten soğuk bir havada, karlar üzerinde; helva, peynir, zeytin ve simit ekmeğinden oluşan azığımızı Mahmut Dağı’nın karlı zirvesini seyrede seyrede yedik. Bir piramit düzlemini andıran ve bıçakla kesilmiş algısını yaratan kuzey yüzü tamamen karla kaplıydı. Özellikle kuzey yamaçları neredeyse zirvesine yakın noktalara kadar kızılçamlarla örtülüydü. Bu zirvenin (1310 metre) hemen sol yanında Ormancıların Mayıs ayı başından itibaren ikamet ettikleri (iki kişi) yangın gözetleme kulesinin yer aldığı bir diğer tepesi yer alıyordu. Buraya kadar bulunduğumuz noktadan kıvrılarak dağı saran ve zigzaglarla ilerleyen yol, gözetleme kulesine kadar ulaşıyordu. 45 dakika süren mola sonrası saat 14.15’de Mahmut Dağı’nı arkamızda bırakarak zirveden aşağıya doğru inişe geçtik.

 Kocaçam düzlüğünden Mahmut Dağı

Aynı yolu takiben 800 metrede yer alan sapaktan; geldiğimiz vadiye inmeden, vadiyi üstten dolaşan ve Dereköy’e doğru inen yola devam ettik. Kar ve yağmurun etkisiyle yola düşmüş kayaları ve birbirinin üstünde kayarak oluşmuş dev kaya kütlelerinden meydana gelen kayma düzlemlerini izleyerek yine yaklaşık 10 km.lik bir güzergâhı tamamladık. Saat 16.30’da Dereköy’ün meydanındaki kahveye ulaştık.

Karlı yolda gezgin 

Kahvede yıllarca bu havalide çobanlık ve arıcılık yapmış 67 yaşındaki pos bıyıklı Halil Amca ile yaptığımız sohbet eşliğinde yorgunluk çaylarımızı içtik. Halil Amca, bize 22 Ağustos 1994 tarihinde geceleyin Karabel’den başlayıp Mahmut Dağı’nın eteklerindeki ve çevresindeki ormanlık alanları tutuşturarak Bayındır’a kadar ulaşan o büyük yangını anlattı. İçimiz cız etti. Halil Amca, bize yazın Mahmut Dağı’nın zirvesinde Kocaçam Düzlüğü’nde çevirdikleri oğlakları ballandıra ballandıra anlattı; bir de buralara yazın gelin de esas o zaman keyfini çıkarın diyerek bizi imrendirdi. Kahvenin avlusunda, zirvedeki yemekten artan ekmeklerimizi av köpeği kırması yavrularla paylaştık; tek gözü olan bir kediyi kurabiye ile besledik. Vakit akşama yaklaşmıştı; kahvedekilere veda edip saat 17.15’de Dereköy’den İzmir’e doğru yola çıktık.




Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC




Daha fazla fotoğraf için tıklayınız

6 Şubat 2012 Pazartesi

AİOL BÖLGESİNDE KALELERİN İZİNDE; SANCAKLIKALE VE NEONTEİKHOS


6 Şubat 2012
Lodos baskısı altında, ama hafta sonundan kalan bir ılıklıkta baş vermiş çiriş otlarının, badem ağaçları ve badem çalılarının erkenci çiçekleri arasından bugün de kendimize yol bulduk dağlarda; vadi koyaklarında. Meteoroloji’ye göre ertesi gün yağacak yağmurun Orta Akdeniz’den gelen gökteki habercileri ve şiddetli lodos eşliğinde İzmir’in kuzeyine doğru Aiol bölgesinde kısa yürüyüşlerle süren güzel bir gün geçirdik. Menemen’de tarihi Namlı Köftecisi’nde leziz köftelerimizi yuvarladık öğle üzeri; Arasta’da dolandık; yok olmasın diye içimizden dua ettik sessizce; çünkü aslında yapacak bir şeyimiz de kalmamıştı; daha sonra Mühürlü Sultan Türbesi’nin hemen yanındaki Kubbeli Bakkal’ı gördük ansızın. Bizi çocukluk günlerimize götüren; içine istiflenmiş bisküvilerin konduğu kırmızı kenarlıklı ve ortası cam kapaklı teneke kutularıyla, duvarlarda yer alan içi bakkaliye ile dolu camekânlı tahtadan dolaplarıyla ve büyük çuvallarda her türlü zahire ürününün satılmayı beklediği 75 yıllık bakkalda zaman sanki durmuştu. Geniş rabıtadan tahta döşemeleri dükkânla yaşıttı. Giriş kapısının hemen sağ yanında yer alan küçücük mandallı servis penceresi ise, o yıllarda arastadan gelip geçenlerin hemen dükkâna girmeden alış veriş ihtiyaçlarını görebildikleri sevimli bir imkândı. Uzunca bir zaman dükkânın içinde kaldık, dükkânı açan ilk sahibinin torunu olan Ali Haydar Amca ile sohbet ettik; raflara sinmiş on yılların kokusunu içimize çektik ve o anı yakalamanın bahtiyarlığıyla dükkândan ayrıldık.

Menemen; Arasta’da Kubbeli Bakkal’ın iç mekanı

Bugün Aiol bölgesinde iki kalenin konumlandığı iki ayrı tepede dolaştık. Önce sabahtan Yamanlar Dağı’nın hemen güney eteklerinde yer alan Sancaklı Kale’ye gittik. Kaleye Karşıyaka Örnekköy yönünden, Karşıyaka Belediyesi’nin şantiyesinin de bulunduğu tali asfalta saparak ulaştık. Yalnız bu yoldan Sancaklı köy yoluna saptığımız noktadan itibaren “Buraya Moloz Dökmek Yasaktır. Cezası 7105 TL.” yazılı levhaların hemen yanında öbek öbek moloz ve her türlü inşaat artığının bu güzelim vadiye acımadan dökülmüş olduğunu gördük. Ne yazık ki; ne konunun ilgilileri ne de bu yakınlarda oturan sevgili vatandaşlarımız konuyla pek ilgili değillerdi. Bu ibret manzaralarını fotoğrafladık. Koskoca Karşıyaka Belediyesi’nin o kadar personeli ile bunu nasıl denetleyemediğine hayıflanarak ve Belediyenin şantiyesinden sadece 500 metre kadar uzaklıktaki bu iğrenç manzaradan nasıl rahatsız olmadıklarına bir kez daha şaşarak ve biz biçare yurttaşlarla zavallı doğanın bu haline acıyarak yolumuza devam ettik.

Sancaklı Kale rotası 2km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Yamanlar Dağı’nın eteklerinde bir Yörük köyü olan Sancaklı’nın hemen üstünde eski adıyla Adatepe, şimdiki ismiyle Sancaklı Kalesi yer alır. M.Ö. 5-6.yy.lara tarihlenen ve doğal bir kayalık üstüne konumlanmış bu kale, Kimmer akınlarına karşı oluşan o büyük korkunun izlerini taşır. Tepekule’nin Yamanlar Dağı eteklerine saçtığı bu küçük yerleşimler, aslında İzmir – Çanakkale yönündeki geçiş yolunu denetim altında tutmaya yönelik çabalardan kaynaklanmıştır.

 Sancaklı Kale poligonal duvarları

 Eteklerinde çatı örtüsü kiremitler ve her türlü seramik döküntünün bulunduğu tepeye tırmanırken, sekiler halinde duvar temellerinin izleri görülür. Kayalık alanın kuzey batı yönüne bakan yanında, uçuruma doğru çok iyi tahkim edilmiş yaklaşık 1,5 metre genişliğinde poligonal bir kale duvarı kalıntısı ile bu düzlük alanda ve daha yukarıda iki adet sarnıç bulunmaktadır. Kale, yerleşimden daha çok savunma amaçlı olarak kullanılmıştır. Su ihtiyacının önemli olduğu bu bölgede, sarnıçların bu işlevi hayati olmalıdır. Tam tepede yer alan sarnıç ise oval yapıda ve daha büyüktür. Yakın zamanlarda yukarıdan koparak üstüne düşen dev kaya parçası, sarnıcın üstünü kısmen kapatmış durumdadır.

Menemen’de öğle yemeği molasından sonra rotamız Dumanlı Dağın eteğinde Çanakkale – İzmir karayolundan geçerken meraklı yolcuların dikkatini hemen çekebilen konumda Yanıkköy’ün hemen üstünde bulunan bir doğal kaya kütlesi üzerine konumlanmış Neonteikhos kentiydi. Aiol kentleri içinde açıkça isminden ötürü bir ilk çağ Yunan yerleşimi olan bu kalekent, çağlar boyunca Saruhanoğulları’na kadar diğer kavimlerin de yerleştiği ve savunma açısından eşsiz konumu ile göze çarpan bir özelliğe sahiptir. Neonteikhos kelimesi eski Yunan’da Yeni Duvar, Yeni Sur, Yeni Kale anlamına gelmektedir. (Prof. Ersin Döğer; Menemen yada Tarhaniyat Tarihi; sayfa: 275)

Kent Orta Yunanistan’dan Trakya yoluyla Troya üzerinden güneye doğru inen ve daha çok hayvancılıkla uğraşan çoban bir halk Aioller tarafından kurulmuştur. Tarihi kaynaklarda, Aioller’in ilk önce Kyme’de karaya çıktıkları, daha sonra Larissa’da yaşayan yerli halk Pelasglarla çatışma sürecine sürüklenerek bu kenti ele geçirmek için Larissa’dan 6 km. uzaklıkta Neonteikhos’u kurdukları belirtilmektedir.


“Hellenistik Dönem’de Pergamon Krallığı’nın egemenliği altına girmiş olan kentin bastığı bakır sikkelerin ön yüzlerinde Athena başı, arka yüzlerinde ise baykuş motifi bulunmaktadır.

 Neonteikhos’da zeytinyağı işliğinin duvarı

Kentin Roma egemenliği boyunca iskân görmüş olduğu yüzeydeki yoğun çanak-çömlek buluntularından anlaşılmakta ise de, bu dönemle ilgili antik kaynaklarda adı geçmemektedir. Bizans Dönemi’nde ise Arkhangelos (Baş Melek) adıyla Smyrna’ya bağlı bir piskoposluk merkezi konumunda olan yerleşme, 13.yy.ın sonunda Saruhanoğulları’nın eline geçmiştir. Menemen kazasının kuruluş yıllarında korunaklı surları ile Saruhan Beyliği’nin Menemen bölgesindeki üslerinden biri olan ve Türkler tarafından “Kayacık” olarak adlandırılan kale, 15.yy.ın başında Çelebi Mehmet’in İzmir’e yaptığı sefer sırasında Cüneyt Bey’in elinden kuvvet kullanılarak alınmıştır. Bu tarihten sonra da Osmanlılar tarafından birçok kalenin başına geldiği gibi tahrip edilerek terk edilmiş olmalıdır.” (Prof. Ersin Döğer; Menemen yada Tarhaniyat Tarihi; sayfa: 276)

Yanıkköy’e girdikten sonra köyün camisinin bulunduğu meydana doğru ilerledik. 19.yy.de Batı Anadolu’da yükselen etnik milliyetçilik rüzgârları altında büyük bir ezikliğe sürüklenmiş Müslüman halka moral vermek amacıyla II. Abdülhamit tarafından bu yöredeki camileri derleyip toparlama çerçevesinde bir kampanya şeklinde gelişen Ayvalık sarımsak taşından tek tip cami minaresi yapma projesinin sonuçlarından birisi ile karşılaşıyoruz meydanda. Karaburun’un köylerinden İzmir’in içindeki Soğukkuyu ve Basmane’deki Çorakkapı camileri ve Gediz boyunca uzanan bir dizi köy camisine kadar bu projenin yarattığı muhtelif örneklere bugün de rastlayabiliyoruz.

 Neonteikhos’da Roma dönemine ait zeytinyağı işliğinde kullanılan trapetum

Kendimize köy meydanındaki camiyi başlangıç noktası olarak aldık ve köyün dağa doğru çıkışındaki dereyi atlayınca bizi yukarıdaki kente götürecek taş döşeme yola ulaştık. Anıtsal melengeç ağaçları, badem çalıları ve çok sayıda yeni açılmış defineci çukurlarının arasından teraslar halinde düzenlenmiş kent duvarlarına eriştik. Poligonal andezit taştan kent duvarları zaman zaman açıkça izlenebiliyordu. Biraz ilerde makilerin arasında koyunlarını otlatan çobanlarla karşılaştık. Bizi aniden karşılarında görünce rahatsız oldular, pişkince bir telaşa kapıldılar; ancak açtıkları çukurlar ve çukurların yanındaki kırıp döktükleri çömlek parçaları ile birlikte yanlarındaki çam fıstıklarını yere saçarak çam diktiklerini söylediler; biz de inandık(!) Biraz ilerde ise, defineci çobanların özel olarak yaptırılmış demirden ayaklı çıkrık mekanizmaları, halatlar, kazma ve kürekler yerde açık vaziyette duruyordu. Talanın böylesi görülmüş şey değildir. Derenin hemen başına belli ki çok yeni konulmuş, üzerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın logosunu taşıyan Neonteikhos kentini tanıtıcı albenili levha ile bu gördüklerimiz ne kadar büyük bir çelişki oluşturuyordu.

Roma döneminde bir zeytinyağı işliğinde trapetum ve orbisin çalışma prensibini gösteren bir resimleme(*)

Kalenin eteklerine doğru, tarih boyunca yaşanan tüm dönemlere ait çanak – çömlek döküntülerini izleyerek tırmanışa devam ediyoruz. Zaman zaman döşeme yol kayboluyor. Yanıkköy ve Doğaköy’ün otlakları birbirinden bir taş duvarla ayrılmış durumda. Biraz yukarıda, hemen kalenin üzerine konumlandığı kayalığın altında bir ağıl yer alıyor. Ağılın altında yer alan düzlükte ise, Roma dönemine ait bir zeytinyağı işliği ve ona ait üç adet andezit taştan yapılmış ortası delik, trapetum çanakları görüyoruz. İlkçağda; trapetum adı verilen bu çanakların ortasına geçirilmiş bir demir mile bağlı iki yarım taş küre ile (orbis) zeytin yada üzüm sıkımı gerçekleştiriliyordu. Zaten bu çanağın hemen yanında bulup fotoğrafladığımız yine andezit bir taşın üzerine işlenmiş bir kabartmada iki üzüm salkımı arasında yer alan şarap kadehi de söylediklerimizin bir kanıtını oluşturuyor.

Trapetumlar birbiri ardına önümüze çıkıyor. Bir tanesi kırılmış sadece orta göbeği kalmış durumda. Kalenin sur duvarları artık karşımızda. Biraz ilerde yine andezit taştan bir köşe alınlık parçası yerde duruyor. Kale duvarları; Aiol dönemden kalma poligonal taş duvarlardan en yukarıda doğal kayalığa uydurulmuş devşirme malzeme ve düzgün kesme taştan harç kullanılarak birleştirilmiş duvar parçalarına kadar geniş bir çeşitlilik gösteriyor. Arazide yürürken her yanımızda sarnıç çukurları ile defineci çukurları birbirine karışıyor. Öbek öbek kaldırılmış topraktan seramik parçalar fışkırıyor. Talanın ve vandalizmin bu kadarına pes doğrusu. Açılan her çukurdan uyuyan bir kentin acıyla dolu inlemeleri geliyor kulaklarımıza. Bir kent var ayaklarımızın altında. Her çukurun kenarından köşesinden bir yapı taşı, bir tonoz parçası, çanak – çömlek parçası bize hüzünle göz kırpıyor sanki.

 Neonteikhos Kalesi; Aiolya’dan Saruhan Beyliği’nin Kayacık Kalesi’ne bir serüvenin adı

Binlerce yıldır Anadolu’da yeşermiş uygarlık katmanlarına bu kadar yabancı bir halkın davranışını nasıl açıklamalı; derin ve karmaşık duygular içindeyiz hepimiz. Yakup Kadri’nin Yaban romanındaki kolunu kaybetmiş eski bir subay olan Ahmet Celal’in konumundan ne değişti günümüze dek. Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmindeki doktor karakteri bu topraklarda “yaban”ı yaşamanın neredeyse bir kader olduğunu bize yeniden anlatıyor sanki. Bu geçişken coğrafyada göçerlik kültürümüzün, toprağına kök salamamışlık dramını yüzyıllardır yaşaması ve kendini ifade edebilecek; taklit değil, ama yaratıcılığı barındıran kendine ait bir kültürü yaratamamış olmasından kaynaklanan bu bunalımın sonunda vardığımız nokta, hayatın her alanında soysuzlaşmadır. Bu süreçte tek umutlandığımız an olan 1923 Türkiye Devrimi’nin özgün kültürü yaratma yolunda verdiği çabanın her ne pahasına olursa olsun devam ettirilmesinin ve çağdaş bilimin rehberliğini yeniden ve yeniden bayraklaştırmanın bu soysuzlaşmanın önüne geçebilecek tek seçenek olduğunu da bu vesile ile bir kez daha vurgulamalıyız.

Akşamın alaca karanlığının ve ayazın baskısı altında tepeden aşağıya, köye doğru yürüyüşe geçtik. Kalenin dibindeki ağılın sahibi Tacettin Bey ile vedalaşarak döşeme yola vasıl olduk. Uzaktan; yeni doğmuş kuzuların emmek için annelerini arayan hüzünlü meleme sesleri duyuluyordu. Dereyi atlayıp köyün meydanına ulaştık. Menemen’e doğru yola çıktığımızda son yağmurlarla yatağından taşmış Gediz’in bulanık sularında söğüt ağaçları şiddetini artıran rüzgârdan iki yanına savrulup duruyordu.

Ne diyelim; “Eğil salkım söğüt eğil”, bu gidişler gidiş değil…

(*) Trapetum ve orbis fotoğrafı http://www.sabor-artesano.com/gb/trapetum.htm adresinden alınmıştır. Diğer fotoğraflar bize aittir.


Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC




Daha fazla fotoğraf için tıklayınız

1 Şubat 2012 Çarşamba

PERS SATRABI GAMERSOS'UN TİRE – FESATTEPE’DEKİ KALESİ ve YAKININDAKİ YERLEŞİM İZLERİ HAKKINDA

1 Şubat 2012
İbrahim Fidanoğlu

Antik kaynaklarda Sardes’i Ephesos’a bağlayan ve Büyükkale’ye doğru Aydın Dağları üzerinde Kral Yolu’na hâkim bir mevkide yer alan bir kaleden söz edilmektedir. Lidya artık tarih sahnesinden çekilmiştir; Pers İmparatoru Cyrus yada Kyros, Anadolu’yu ele geçirdikten sonra İran’daki yönetim merkezine uzaklığı ve fethedilen toprakların tek ve merkezi bir elden yönetilemeyecek kadar geniş olması nedeniyle yönetim erkini satrap olarak adlandırılan bölgesel valiler eliyle kullanıyordu. Bu amaçla Anadolu’nun önemli bölgelerine satrap valiler atandı. Anadolu’nun yönetim merkezi Lidyalılar sonrasında Sardes olarak kaldı ve burada Lidya Satraplığı tesis edildi. Tire’de bu satraplık sınırları içinde yer alıyordu. Bu satraplardan biri de adına sikke bastıran Gamersos isimli bir komutandı.

Gamersos sikkesi (M.Ö. 4 yy.)

Bugün en değerli sikkeler içinde yer alan Gamersos sikkesinin M.Ö. 400 – 380 yılları arasında bir döneme ait olduğu sanılmaktadır. Sikkenin bir yüzünde Gamersos’in portresi yer almaktadır. Kısa, düzgün taranmış saçlı ve başının arkasına doğru uzanan ince bir saç örgüsüne sahip, oldukça genç bir insan başı resmedilmiş durumdadır. Sağ kulağında bir küpe ve boynunda bir kolye bulunmaktadır. Arka yüzünde ayakta ve dik vaziyette Zeus Tanrı sağ elinde asası ve sol elinde bir kartal tutmaktadır. Hemen asasının solunda bir yıldız ve sağında ise , ΓΑΜΕΡΣΟΥ (Gamersos yada Gamerses) ifadesi yer almaktadır.

Yörükler Mevkisinde çalılar arasında mezarlar

Tire’den Selçuk yönüne doğru eski Kral Yolu’nu takiben ilerlerken Yörükler Mevkii isimli küçük bir yönlendirme tabelası görürsünüz. Eğer bu levhadan sola saparsanız, giderek yükselen dar bir asfalt yol, en sonunda Dibekçiler yaylasından göçerek buraları kendilerine mesken tutmuş Yörüklerin dağa yayılmış evlerine ulaştırır sizi. Meraklı ve sorgulayan gözleriniz varsa yol kenarında, sanki dağda kurulmuş çok eski bir yerleşimin nekropolü izlenimini veren, şimdi sık ve hırçın Akdeniz çalılıkları arasında gizlenmiş yaklaşık M.Ö. 5–4.yy.a tarihlenebilecek tonozlu mezar yapıları ve daha aşağıda düzlük bir alanda kayalara oyulmuş mezarlarla karşılaşırsınız. Bu tam da Yörükler Gediği ismi ile adreslenen ve Pers Satrapı Gamersos’un Aydın Dağları üzerinde olduğu söylenen Pers Kalesi ile ilgili anlatımları akla getirmektedir. Bir Gamersos sikkesi üzerinde Aydın Dağları’nın her iki yakasını resmeden bir monogramdan söz edilmektedir. Bir yandan Ortaklar’a ve daha ilerde Meandros (Büyük Menderes) Ovasına doğru bir görüş açısına sahip bu müstahkem mevki, diğer yakada Sardes’den Ephesos’a doğru uzanan Kral yolunu ve Kaystros (Küçük Menderes) Ovasını kontrol edebilmektedir.

 Gamersos’un Kalesi’nin konumlandığı Fesattepe

İşte; tam da Yörükler Mevkisi’nin üstüne rastlayan bir konumda Tire’de Fesat Tepesi yada Ballıkaya diye bilinen yükselti üzerinde bugün böyle bir kale oluşumunun kalıntıları bulunmaktadır. Yakın zamana kadar buradan kaçak kazılar sonucunda defineciler tarafından çıkarılan bakır Gamersos paraları, bu alanın Gamersos’un kalesi olma ihtimalini güçlendirmektedir. 1116 metre yüksekliğindeki zirvesinde; Aydın Dağları’nın her iki yakasında yer alan ve İlkçağ uygarlıkların serpilip geliştiği yaşam alanları olan Büyük Menderes ve Küçük Menderes Ovalarını kontrol edebilecek bir stratejik konuma sahip tepe, askeri amaçlı böyle bir savunma ve gözetleme kalesi kurmak için ideal bir yer olmalıdır.


(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.)

Tepeye Çayırlı köyünün arka alanında yer alan ve Tire’den Ortaköy ve Yemişçiler köylerinin bulunduğu vadiye ulaşımı sağlayan Tire – Kaplan yolu ile ulaşılır. Çukurköy’ü arkada bırakarak dağın arka yüzüne dönüldüğünde kuzey rüzgârlarına kapalı bir havzaya ve Büyük Menderes Ovası’na hâkim düzlük bir alana gelinir. Hisarlık ve Kaplan köyleri kuzey doğu yönünde ve çok aşağılarda kalmıştır. Tam aşağıda asfalt yol kıvrılarak vadide yer alan Ortaköy ve Yemişçiler’e doğru iner. Burada arabadan inilerek patikalardan güney batı yönüne doğru ilerlenir. Asfalttan itibaren yaklaşık 1,5 saatlik bir yürüyüşle Fesattepe’nin zirvesine ulaşılabilir.

Hisarlık-Fesattepe rotası 12.3 km
(Google Earth'de çizilmiştir. by MYC)

Tepenin yamaçlarında Torbalı yönüne uzanan düzlük alan, yapı taşı niteliğinde döküntü malzeme ile doludur. Yaklaşık 600’lik bir eğimle tırmanılan dağın doğu ve güney-doğu yamaçları vadiye doğru dik birer uçurumla sonlanır. Güney yamacında yaklaşık 100 metrelik bir uçurum güneye doğru uzanan ve bir gemi pruvası şeklinde düz bir alanla sonlanır. Bu alanın üzeri tamamıyla moloz döküntüsü ile doludur. Batı yamacı tatlı bir meyille Torbalı yönüne doğru alçalır.

Küçük Menderes Ovası’na stratejik bakış

Tepenin kuzeye bakan yüzünde zirveye doğru kale duvarlarının temellerine ait kesme taştan bloklar düzensiz bir şekilde eteklere doğru saçılmış durumda karşımıza çıkmaktadır. Zirvenin kuzey yamacında doğrusal temel izi düzgün bir şekilde doğudan batıya doğru uzanır. Kuzey terasında kale temellerinin yüzeyde yükselen iki sırası zaman zaman seçilmektedir. Tam zirvede bu yalçın mekânda su ihtiyacını karşılamak amacıyla güney batı yönünde büyük bir sarnıç yer alır.
Tepedeki sarnıç

Zirvedeki ana yapının temelleri

Zirvede ana kayanın hemen yanında ve tam ortada konumlanmış, zaman zaman izlenebilen iki basamaklı ve dikdörtgen planlı bir yapının temelleri dikkati çekmektedir. Bu yapının zirvenin en yüksek noktasına konumlanmış bir tapınak yapısı olma ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır. Zirvedeki düzlük alanda yapıların büyük bir çökme sonucu karmakarışık hale gelmiş döküntüleri öbekler halinde etrafa saçılmış durumdadır. Bu arada, zirvedeki düzlük alanda çok sayıda defineci çukuru da hemen dikkat çekmektedir. Zirvenin güney ve güney doğusunu dolaşan patika yol bulunmaktadır. Tüm yıkıntı alanında ağırlıkla çatı kaplaması olarak kullanılmış tuğla kiremitlerine ve zaman zaman çömlek küp kırıklarına rastlanmaktadır.

 Gamersos Kalesi’nin temelleri

Dağda dolaşan keçilerin ve definecilerin yatağı haline gelmiş Gamersos Kalesi’nin yer aldığı bu tepenin yamaçlarında yapayalnız ardıç ve ahlat ağaçları, dikenler ve eflatun renkli çiğdemler sessizce geçmişin sırlarını rüzgara fısıldamaktadır. Bu kadar stratejik bir mevkide kurulmuş, Lidya Satraplığına doğrudan bağlı bu kaleyi bize göre daha aşağı kodlardaki Yörükler Mevkisi ve Manastır alanında yer alan yerleşimler ve nekropol alanı ile birlikte değerlendirmek, M.Ö. 5-4.yy.a tarihlenebilecek ve Pers Satraplıklarının egemenlik dönemini aydınlatabilecek bilginin ortaya çıkarılması açısından büyük önem taşımaktadır.

 Kayaya oyulmuş Pers Mezarı-Yörükler Mevkisi

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: MYC