///Bu Adhood Reklam Kodu gerektiğinde kullanılacak M.YC ///Bu LOGRO Reklam Kodu gerektiğinde kullanılacak M.YC

27 Ocak 2012 Cuma

KEMALPAŞA KURUDERE (NAZARKÖY) – VİŞNELİ YÜRÜYÜŞÜ


27 Ocak 2012
Bugün Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası tüm Marmara’yı teslim almışken; biz de rotamızı, Kemalpaşa Kurudere yada namı diğer Nazarköy’e çevirdik. Hedefimiz Kurudere – Vişneli geçişini yapmaktı. 
Saat 10 gibi Kurudere’de bir kır kahvesinde çaylarımızı içtikten sonra yürüyüşümüze, geçen yıl Nif Dağı Alabalık Çiftliği yürüyüşü esnasında da kullandığımız rota ile başladık.

Kemalpaşa Kurudere-Vişneli yürüyüş rotası 14 km 

(Haritayı farenin sol tuşuyla tutup gezebilir veya sağ üst köşedeki "Earth" düğmesini tıkladıktan sonra farenin tekerleğine basıp döndürerek yükseltileri görebilirsiniz.)


Savanda Kız Kalesi’nin üstünde yer aldığı, yöre halkının Bölme adını verdiği, iki hörgüçlü tepeyi sağımıza alarak hızlı bir şekilde tırmandık. Karşımızda yaklaştıkça uzaklaşan, dünkü şiddetli yağışlar esnasında tepeleri yoğun kar yağışı alan Nif Dağı’nın zirvesi duruyordu.

Tepeleri karlı dağlar 

Gerek Nif Dağı’nın yamaçlarında, gerekse onun hemen önünde yükselen diğer tepelerdeki kızılçam ağaçları, dünkü yağışın bembeyaz izlerini taşıyorlardı. Kurudere’de arabadan indiğimizde hava sıcaklığı 2 derece iken, tırmandıkça sıfıra ve daha da altına düştü. Kuzey yönüne döndükçe giderek artan sert poyraz yüzümüzü ayaza kesti. Bir Amerikan futbolu kalesini andıran “Bölme” tepesinin üstünü sis basmıştı.

Sisler içinde Savanda Kız Kalesi 

Yol boyunca İZSU’nun yürüttüğü Nif Dağı’nın sularına gem vurma çalışmalarının izlerine tanıklık ettik. Vişneli – Alabalık Çiftliği sapağına kadar 3 adet vana kapağına rastladık. Yeni boyanmışlardı ve kapakları kilitli değildi. Çalışmalar, hava şartları nedeniyle kesintiye uğramış olmalıydı.

Çıkış noktamızdan yaklaşık 6 km. kadar sonra 595 m. yükseklikte Yukarı Vişneli köyüne giden toprak yoldan sola saptık. Biraz ilerde bir sapağa daha geldik. Sağa ve yukarı yola saptık. Hemen ileride tuğlalarla örülü bir çeşmeye rastladık. Ancak yol yaklaşık 1 km sonra orman içinde sona erdi ve geri dönmek zorunda kaldık. İlk sapaktan bu kez aşağı ve sola doğru saptık. Yürüyüş sırasında kızılçamlar ve meşe ağaçları hâkim bitki örtüsünü oluşturuyordu. 

Vişneli yolunda 

Sürekli aşağıya doğru eğimde Yukarı Vişneli köyünün girişine kadar devam ettik. Köy girişine yaklaşırken kesim sonrası istiflenmiş odunlar ve kabukları sıyrılmış, kalın kerestelik çam kütüklerine rastladık. Yukarı Vişneli köyü, ilk çıktığımız noktadan yaklaşık 12 km. kadar uzaklıktaydı. Köye öğle üzeri tam saat 1’de girdik. 
Üç gündür devam eden sağanak yağışlar sonrası bütün akmaz dereler akar olmuştu. Ama ne yazık ki; genellikle yürüyüşler sırasında köy giriş ve çıkışlarında rastladığımız çöp ve moloz döküntüleriyle Vişneli köyünün girişinde de karşılaştık.

Vişneli köyü arka girişinde çöpler! 

Bu pisliğin ve sorumsuzluğun suçunu sadece yönetimle ilgili belli makamlara atıp kurtulmak bize has bir kolaycılık olsa gerek. Eski zamanlarda, çocukluğumuzun kasabalarında, köylerinde manzara hiç de böyle değildi. Hani ne derler; “ekmekler bozulmadan önce”… Ama bu “yalnız ve güzel ülkedeki” her yurttaşın şapkasını önüne koyup, bu çirkin manzarada kendisinin de ne kadar payı olduğunu artık düşünmesinin zamanı geldi de geçiyor bile. Yoksa suçu birilerinin üstüne atıp kurtulmak en kolayıdır. Zor olan; mevcut kötü durumu bir nebze de olsun daha iyiye doğru değiştirmek cesaretini göstermek ve yapmaktır. Sefa zamanlarında söz söylemek; ahkâm kesmek, hele hele; sadece her şeyden şikâyet etmek en kolay olanıdır. Ama bu durum, hepimizin yakından tanıdığı büyük bir insan tarafından söylenmiş ve Türk milletini tanımlayan aşağıdaki sözleri yalanlamak anlamına gelmez mi? İşte o veciz sözler:

“Türk Milleti!
Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!
Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü Türk Milleti’nin karakteri yüksektir; Türk Milleti çalışkandır; Türk Milleti zekidir. Çünkü Türk Milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk Milleti’nin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk Milleti’ne çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti!
On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milleti’nin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene”
Mustafa Kemal ATATÜRK; Onuncu Yıl Nutku; 29 Ekim 1933

Oysaki köyün hemen girişinde ve her sokağında çöp konteynerleri bulunmaktaydı. Kemalpaşa Belediyesi’nin çöp kamyonları ve İzmir Büyükşehir Belediyesi' nin  otobüsleri buraya kadar gelip belli bir hizmeti köylünün ayağına kadar getiriyordu. Ancak eksik olan bir şeyler vardı demek ki; aksi takdirde sonuç böyle olmazdı. Bu durum bizi ziyadesi ile üzdü. Ne yazık ki; köyün ahvali de, memleketten pek farklı değildi.

Vişneli köyü arka girişi ve çöp konteyneri! 

Köyün camisine yaklaşırken, Cuma namazından çıkan cemaat ile karşılaştık. Köy meydanında yer alan ve üzerinde belli bir değeri ifade eden “hayata veda eden muhterem atalarımızın hayratına” yazılı çeşmeyi görünce içimiz ısındı. Biraz aşağıda kahvelerin ve köy kasabının bulunduğu Çınaraltı meydanına doğru ilerledik. 

Yukarı Vişneli köyü 

Çınaraltı köy kahvehanesinde öğle yemeğimizi; köpeklerle yarenlik ederek ve yemeğimizi onlarla paylaşarak yedik. Yemek molası sonrası köyden yemeğimizi paylaştığımız köpeklerin eşliğinde ayrıldık. 

Yemeğimizin ortakları 

İki köpek, bizi Vişneli’den Kemalpaşa – Torbalı asfaltına kadar yalnız bırakmadı. Ancak ana yolda yoğunlaşan trafik nedeniyle; onların emniyeti için, köpeklerin bizi izlememesi amacıyla Kemalpaşa yönüne seyreden bir araca bindik ve Kurudere kavşağında inerek köyün merkezine kadar yürüdük.
Sabah çay içtiğimiz kır kahvesinde Kurudere’nin Nazarköy’e dönüşme sürecinde ilk boncuk atölyesinin 1942 yılında Bekir Usta isimli İzmir’den gelen bir kişi tarafından bu köyde kurulduğunu, daha sonra da diğer atölyelerin yaygınlaştığını; 1200 derecelik ateşin karşısında, korunmak için taktığı maskeden esinlenerek köyde “pilot” namıyla tanınan Ahmet Yıldırım Amca’dan dinledik. Ahmet Amca, Kurudere’nin Burhan aşiretine bağlı Yörükler tarafından 1870’li yıllarda kurulduğunu, o yıllarda köylülerin, hayvanlarını yazın yaylaya çıkarmak üzere Kütahya yöresine gidip geldiklerini; aynı aşiretten bir kısım yörüğün de Torbalı’ya bağlı Çakırbeyli köyünde yerleştiğini büyük bir keyifle anlattı. Vakit akşama yaklaşırken yanan kuzinenin başında içtiğimiz yorgunluk kahvelerinin ardından Ahmet Amca’ya veda ederek dönüş yoluna vasıl olduk.

Yazan: İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC

Daha fazla fotoğraf için tıklayınız 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder